İnan Kahramanoğlu
Ulusalcılar Nerede Hata Yaptı?
Ulusalcı “Dip Dalgası” Neden Dindi?
12 Haziran seçim sonuçları ulusal güçler açısından büyük bir örgütsel çöküşü beraberinde getirdi. AKP’nin ezici zaferi, muhalefet partileri CHP ve MHP’nin AKP karşısında eriyerek umut olmaktan çıkması ve ulusal güçlerin yaşadığı büyük gerileme, bu seçimlerin en kısa özeti olarak okunabilir.
Türkiye en azından bir dört yıllık dönemde daha AKP tarafından yönetilecek ve dokuz yıllık AKP iktidarında yapılanlar ışığında bakıldığında bu yeni dört yıllık dönemin ne tür kayıplara ve nasıl bir yıkıma yol açacağını tahmin etmek hiç de zor değil.
Peki ama nasıl oldu da Türkiye AKP karanlığına, hem de göz göre göre mahkum edildi. Bunun sebeplerini bulmak, yanlışlardan ders çıkartmak ve Türkiye’yi bu karanlıktan kurtarmak zorundayız.
AKP’nin tek başına iktidarı ele aldığı 2002 seçimlerinden itibaren yürüyen süreci analiz ettiğimizde pek çok hatanın sonucunda bu noktaya geldiğimizi ve aslında Türkiye’nin AKP karanlığına bu yanlışlar sonucunda adeta mahkum edildiğini görebiliriz.
AKP karşıtı ulusalcı yükselişin 2007 yılındaki cumhuriyet mitingleri ile doruk noktasına ulaştığı ve ulusalcı bir “dip dalgası”nın ayak seslerinin işitildiği bir süreç, bir dizi ideolojik ve örgütsel hatanın sonucunda yok edildi ve mevcut ulusal direniş potansiyeli de eritilerek AKP için adeta dikensiz bir gül bahçesi yaratıldı.
CHP-MHP Denklemine Hapsolmak
Burada ulusal güçler açısından en temel hata ulusalcı hareketin çıkış itibariyle yeni ve bağımsız bir siyasal akım olmasına rağmen bu akımın kendi örgütsel mekanizmasını, kendi partisini yaratamamış olmasıdır.
Kendi partisini ve örgütünü yaratamayan ulusalcı hareket önce CHP ve MHP’yi ulusalcı bir çizgiye çekmek için nafile çabalamış, bunu başaramayınca da ulusalcı olmayan CHP ve MHP içinde erimeye razı olmuştur.
Oysa ulusalcılık AB’ye üyelik süreci adı altında Türkiye’nin bölünme masasına yatırıldığı, Batının dayatmalarının ve ülke içindeki ajanlarının ortak faaliyetiyle Türk milli devletinin tasfiye edilmek istendiği bir sürece tepki olarak gelişmişti.
CHP ve MHP gibi muhalefet partilerinin bu bölünme senaryolarına direnecek güçte ve anlayışta olmamaları da, ulusalcı hareketin bu iki partiden bağımsız ve çoğu zaman da bunların politikalarına kökten karşı bir yeni arayış ve tepki olarak ortaya çıkmasını sağlamıştı.
Ulusal Parti’nin kuruluşu ulusalcı hareketin ideolojik ve örgütsel gelişiminin kendi partisiyle buluşmasıydı. Ancak ulusal güçler açısından bu fırsatın iyi bir şekilde değerlendirildiğini söylemek de mümkün değil. Zaten sonun başlangıcı da bu kararı alamamak, ulusal hareketi yeni bir ideoloji ve örgüt temelinde devam ettirememekti.
Böylelikle aslında ulusalcı hareket daha en baştan kaybettiği bir savaşa girmiş oldu.
AKP’nin gittikçe artan etkisi ve iktidar gücünün toplumda yarattığı korku da eklenince, yeni bir ulusal örgütlenmeye girişmek yerine mevcut tükenmiş muhalefet seçeneklerine yönelmek şeklindeki eski anlayış yeniden diriltildi.
“Oylar bölünmesin” parolası etrafında şekillenen toplumsal histeri işte bu tür bir arayışın sonucunda ortaya çıkmıştı.
Ancak görülemeyen şey AKP’nin bir faşist hareket olarak geldiği ve mevcut muhalefetin bu sürecin önünü kesecek bir güç değil, tam tersine bu sürecin bir numaralı sorumlusu olduğu gerçeğiydi.
Aslına bakılırsa mevcut tüm muhalif partileri bir araya getirerek bile bu sürecin önüne geçmek mümkün değildi. Nitekim AKP’nin aldığı %50’lik oy bu gerçeği bir kez daha göstermiştir. Temel sorun basit bir “birlik” değil AKP tabanını da dağıtacak bir ideolojik ve örgütsel yapılanma içinde tüm muhalif güçleri de bünyesinde toparlayacak; kendi ideolojisi, politik duruşu ve kadroları olan bir yeni örgüttü.
Yeni bir örgütsel arayış ve direniş yolu belki zor olandı ama kolay yol olarak seçilen ölmüş muhalefeti diriltme çabası sonuç alınması imkansız bir seçenekti. Zor ama başarı ihtimali olan yeni bir yol yerine, kolay ama sonuç alınması imkânsız eski yol tercih edildi. Sonuç ortada.
CHP ve MHP’den kopamayan, tepki olarak ortaya çıktığı ve en kökten şekilde eleştirdiği bu muhalefet partilerine kendisini mahkum ederek başa dönen ulusal güçler şimdi yaptıkları bu yanlışın bedelini ödüyorlar.
Üstelik 12 Haziran öncesine göre çok daha kötü bir tablo var karşımızda.
AKP, yıpranmak bir kenara, çok daha güçlenmiş olarak karşımızda. Ulusal cephe ise neredeyse tamamen dağılmış durumda. En kötüsü de ulusal cephede ortaya çıkan yılgınlık ve umutsuzluk havası her geçen gün daha da ağırlaşacak.
AKP faşizminin toplumun yarısının desteğini aldığı ve muhalefete karşı daha da tahammülsüzleşeceği önümüzdeki dönemde ulusal güçlerin toparlanma ve mücadeleyi sürdürme imkânları da gittikçe azalıyor.
Ama, ulusalcı hareketin neredeyse tüm potansiyelini tüketme noktasına geldiği şu dönemde bile bu gerçekliğin tam anlamıyla kavrandığını söylemek mümkün değil. Bu da önümüzdeki dönemde AKP iktidarının devamlılığının en büyük garantisi olmaktadır.
Tam da bu noktada dönüp dolaşıp “nerede yanlış yapıldı” sorusunun cevabı aranmalıdır.
Ütopik Ulusalcılık
AKP’nin önlenemeyen yükselişini doğru biçimde göremeyen ulusalcı güçler AKP’yi devirecek çözüm yollarını da doğal olarak bulamadılar.
AKP, Menderes, Özal ve Demirel’lerle tek başına iktidar fırsatı yakalayan geleneksel sağ çizginin yeni bir temsilcisi zannedildi. AKP’
nin faşist karakterini, toplumu ve devleti dönüştürücü etkisini uzun süre göremeyen ulusalcı güçler hem buna uygun bir mücadele yöntemi geliştiremediler, hem de bu yanlış bakış açısı nedeniyle AKP’nin tıpkı diğer sağ iktidarlar gibi bir şekilde yok olup gideceği yanılgısına kapılarak mücadele seçeneğini tümüyle gündemden çıkardılar.
Türkiye tam da bu yanlış yüzünden dokuz yıl boyunca AKP’nin ülkeyi nereye doğru sürüklediğini göremedi ve AKP’nin her saldırısı sonrasında bunun artık son nokta olduğu, AKP’nin buradan ileri gitmeyeceği düşünüldü.
Oysa bugün görüyoruz ki AKP’nin gündeminde, durmak, gelinen noktayla yetinmek yok. AKP her tavizin ardından daha büyük tavizler istiyor ve istediğini aldıkça daha da saldırganlaşıyor.
AKP’nin iktidara geldiği ilk günden beridir yaşanan istisnasız her olayda bu gerçek ortaya çıkmıştır. Ancak bu gerçeğin ulusal güçler tarafından tam anlamıyla fark edildiğini şu an bile söylemek mümkün değil.
Öyle ki 2002’den beri yapılan her seçimde AKP’nin bir şekilde gideceği beklentisi her seferinde boşa çıkmış olmasına rağmen 2011 seçimleri öncesinde de benzer bir beklenti havası hâkimdi.
2002’den beridir sürekli olarak güçlenen, güçlendikçe faşist ve baskıcı karakterini artırarak devleti ve toplumu kuşatan bu iktidar, karşısındaki tüm güçleri yok ederek hâkimiyetini daha da artırırken, ulusal güçlerin bu tür bir boş beklenti içinde olması gerçekten de üzerinde düşünülmesi gereken bir durum.
CHP+Ordu Formülünün İflası
2002’de AKP’nin iktidara geldiği dönemde Türkiye’deki güç dengesi her şeye karşın ulusal güçler lehineydi. Cumhurbaşkanlığı, Anayasa Mahkemesi, Yargıtay, Danıştay, YÖK gibi kuruluşların yanı sıra, en önemli dayanak olan Türk Silahlı Kuvvetleri’nin kararlı tavrı da buna eklenince, AKP karşıtı cephenin elindeki kozların hiç de azımsanmayacak ölçüde olduğu görülüyordu.
Ancak burada çok temel bir stratejik yanlış yapıldı. Bürokrasi ve Ordu, AKP karşıtı bir mücadelenin unsurlarından birisi olarak kullanılabilirdi, ama yapılan şey, toplumsal mücadele bir kenara bırakılarak bütün sorumluluğun bu bürokratik güçlere havale edilmesi oldu. AKP’ye karşı mücadeleyi Ordu’ya endeksleyen bu “nasılsa Ordu var” rahatlığı, sonuçta AKP’nin karşısına toplumsal ve politik bir siyasi güç konulmamasına yol açtı.
AKP’nin cumhurbaşkanlığını ele geçirme stratejisinin karşısına örgütlü bir halk hareketi koymak yerine meşhur “367” formülü ile AKP’nin yolu kesilmek istendi, başarılamadı.
AKP’nin iktidardayken attığı adımlarla gücünü daha da artırdığı görülünce bu kez Anayasa Mahkemesi seçeneği devreye sokuldu ve AKP’nin kapatılması yoluyla sonuç alınabileceği zannedildi.
Ancak AKP daha önceki Refah Partisi deneyiminden bu sürece çalışmıştı. Sonuçta çok bel bağlanan Anayasa Mahkemesi de kimi ayak oyunlarının neticesinde AKP’nin kapatılmasına karşı çıktı.
AKP ise bu saldırılardan çok daha toparlanmış ve güçlenmiş olarak çıktı. Ve faşist bir hareketten beklendiği şekilde karşısındaki bu tehditleri de bertaraf etme yoluna gitti. Önce Anayasa Mahkemesi’nin yapısı değiştirildi. Aynı şekilde Ergenekon tertibi ile Ordu’nun tasfiyesi planı hayata geçirildi. Referandumla kabul edilen Anayasa değişikliği ise Yüksek Yargı engelinin ortadan kaldırılmasını sağladı. YÖK’ün ele geçirilmesi ile üniversiteler zaten AKP’nin denetimine sokulmuştu. Sonuçta, ortada AKP’ye karşı direnecek tek bir güç kalmadı.
AKP bu yanlışları çok farklı hamlelerle değerlendirerek süreci kendi lehine çevirdi. Özellikle, “Bürokratik oligarşi” dedikleri Ordu ve Yargı oranlarına karşı seçimlerde aldıkları oy desteğini ortaya sürerek, demokratik siyasetin temsilcisi rolüne bürünen AKP, böylelikle kendisini demokrasiyi tasfiye eden bir güç değil, demokrasiyi koruyan ve geliştirmeye çalışan bir güç olarak göstermeyi başardı.
Halkın bürokrasiye olan tepkisini toplumsal bir kutuplaşmaya çevirmeyi başaran AKP, geleneksel sağ siyaseti tek bir potada toparlayarak bu kutuplaşma üzerinden geniş halk kesimlerini daha da sağcı bir zeminde kendi örgütsel yapısı içine aldı.
Burada tek istisna Türk Ordusu’ydu. Ordu her şeye rağmen halkın en çok güvendiği kurumların başında geliyordu. Ancak CHP ve Ordu işbirliğine dayanan ulusal güçlerin kurtuluş formülünün iflası, Ordu’nun CHP’nin arka bahçesi olarak görülmesini sağlayarak sonuçta Ordu’yu da zayıflattı.
Türk Ordusu’nun Ergenekon tertibi üzerinden tasfiye sürecinde esas aktör her ne kadar AKP ve ABD olsa da, Ordu’nun yıpratılması noktasındaki bu CHP etkisini azımsamamak gerek.
Vatan Savunması Yerine Yaşam Tarzı Savunması
Ulusalcı hareketin AKP karşısında tutunamamasının en önemli sebeplerinden birisi ise ulusalcılığın yoksul halk kesimlerine dayanmak yerine Batıcı-laik çizgide konumlanmış elitlere dayanan bir hareket görüntüsü vermesi ve zamanla bu kesimlerin sözcüsü olarak görülmeye başlanmasıdır.
Oysa ulusalcılık çıkış itibariyle Türkiye’nin Batı destekli bölücü ve gerici saldırılara karşı parçalanması planlarına karşı bir vatan savunması refleksiydi ve bu hareketin doğal tabanının da Batı karşıtı milliyetçi geniş halk kesimleri olması gerekti.
Ulusalcılık bu sınıfsal taban sorunu nedeniyle bir vatan savunması mücadelesi olarak gelişeceği yerde Batıcı-laik yaşam tarzını korumaya yönelik bir “çağdaş yaşam” savunusu haline geldi. Bu nokta ulusalcı hareketi doğuran sebeplerle, ulusalcı kesimin dayandığı taban arasında önemli bir uçuruma işaret etmekteydi.
Elbette böylesi bir tabanın bir ulusal direniş misyonu üstlenmesi ve sokağa inmesi mümkün değildi.
Nitekim ulusalcılık daha çıkış noktasından itibaren bu handikabı yaşadı. Laiklik dışında neredeyse hiçbir talebi olmayan, laiklik anlayışı ise toplumsal gericilikle mücadeleden ziyade kendi yaşam tarzını korumayla sınırlı bir muhalefetin yapıp yapabileceği tek şey de devlet bürokrasisi ve Ordu’dan, yükselen gericiliğe karşı mücadele etmesini talep etmek oldu. Milliyetçilik yerine laiklik savunusuna girişmek de böylesi bir yanlışın sonucu olarak zamanla daha da belirgin bir hâl aldı.
AKP karşıtı muhalefet tam da bu nedenle ancak bir askeri müdahale beklentisi ya da AKP’nin hukuk kanalları kullanılarak engellenmesi arayışı olarak şekillenebildi.
Ulusalcı hareket bu kıskaçtan çıkamadığı için de süreç içinde ivme kaybederek geriledi.
Ekonomik Ulusalcılığın Çöküşü
Ulusalcılığın antifaşist temelde yürütülmesi gereken bir toplumsal mücadeleyi devlet bürokrasisine ve parlamenter denklemlere kurban eden sakat bakışı, CHP ve MHP’nin başarısız, kimliksiz ve kişiliksiz muhalefeti ile boşa çıkınca bu kez çözüm bambaşka bir yanlışa sarılmak olarak çıktı.
Ütopik ulusalcılığın yeni kurtarıcı meleği bu kez ekonomik krizdi. AKP’yi kendi güçleriyle ve etkin bir mücadele ile devirme cesaretini gösteremeyen kesimler için ekonomik kriz beklentisi hem boş bir umut, hem de mücadeleden kaçmanın dayanağı oldu.
AKP’nin bir ekonomik krizle kendiliğinden devrilme noktasına sürükleneceğini, sırf bu sebeple halkın AKP’den desteğini çekeceğini bekleyenlerse ne yazık ki her seferinde büyük bir hayal kırıklığı yaşadılar.
AKP’nin bir krizle yıkılmayacağı ortadaydı. Üstelik AKP’nin iktidara geliş sebeplerinden birisiydi ekonomik krizdi. 2001 ekonomik krizinin yarattığı toplumsal yıkım ve merkez sağ siyasetin her alandaki çöküşü AKP’yi iktidara götüren yolun iki önemli köşe taşıydı. AKP tıpkı diğer ülkelerdeki faşist parti iktidarları gibi ekonomik istikrarsızlığın yarattığı siyasi boşluğu değerlendirerek iktidarını kurdu.
AKP’nin bugün bile kullandığı “ekonomik istikrar” propagandası aslında bir gerçeğe de işaret etmektedir. AKP iktidarından hemen önce Türkiye bir ekonomik kriz içindeydi. Enflasyon ve kriz kıskacındaki Türkiye ekonomisi alarm sinyalleri veriyordu ve her an yeni bir kriz beklentisi halkın siyasete olan güvenini daha da azaltmıştı. AKP işte bu uygun zemini de değerlendirerek iktidara yürüdü.
AKP’nin ekonomi politikası her ne kadar yapısal olarak Türk ekonomisini bağımlılaştıran ve milli ekonomiyi ortadan kaldıran bir eksende ilerlese de AKP’nin kapitalist reçeteleri makul bir biçimde uyguladığı ve görece bir istikrar sağladığı da ortadadır.
Bütün bunlara belediyeler eliyle sağlanan imkânlar da eklenince erzak ve kömür yardımlarından, sosyal yardım fonlarına kadar pek çok hamle ile AKP kendisinden önceki siyasal iktidarların beceriksiz ekonomi politikalarının tersine, halkta bir istikrar algısının oluşmasını sağladı.
AKP halkın gözünde ekonomiyi düze çıkaran bir parti olarak görülmekteyken ulusal kesimlerin kalkıp kriz edebiyatı yapması haliyle hiçbir işe yaramadı. Kaldı ki kriz beklentisi ile AKP yıkıldığında yerine konulması düşünülen CHP ve MHP, zaten ülkeyi krize sokmuş ve ekonomiyi çökme noktasına getirmiş partilerdi. Kısacası; halk, ekonomiyi bir şekilde ayakta tutan AKP ile ülkeyi defalarca ekonomik krize sokmuş partiler arasında bir tercih yapmaya zorlanmaktaydı. Bu tercihte kazanan elbette AKP oldu.
“Ekonomik ulusalcılık” olarak tanımlanabilecek bu anlayışın en son örneği Kılıçdaroğlu liderliğindeki Yeni CHP’nin yoksulluk ve yolsuzluk temalı seçim kampanyasıydı. Gerçi PKK’ya rahmet okutan Kürtçü çizgisi ile Yeni CHP’yi ulusalcı bir güç olarak tanımlamanın imkânı yok ama, bu eğilim CHP’nin ulusalcı tabanında da destek bulduğu için CHP örneği rahatlıkla kullanılabilir.
Bütün bunlar bir kenara, Yeni CHP’nin bu tür bir ekonomi merkezli politika geliştirmesi ve bunun ulusalcı tabanda bile önemli ölçüde destek bulması bir anlamda CHP’nin geleneksel politikalarının da yanlış olduğunun kabul edilmesi anlamına gelmekteydi. Laiklik, cumhuriyetin kazanımları, milliyetçilik gibi en temel Atatürkçü politikaların modasının geçtiğini, bunun yerine Batı tipi sosyal demokrasinin kapitalist sınırları aşmayan, devletçiliği reddeden, buna rağmen sosyal devlet vaat eden uçuk örneklerinin hayata geçirilmesi gerektiğini iddia eden bir yeni anlayış işte böyle ortaya çıktı.
Bu,Yeni CHP’yi birleşmenin adresi olarak gösteren ulusalcı kesimlerin aslında en temel ulusalcı politikalardan kopuşunun da en net göstergesidir. Türkiye’nin laik, üniter ve ulus devlet yapısının korunmasını bir kenara bırakan, AB üyeliği ve ABD müttefikliğini savunan bir sosyal demokrat anlayışın olduğu yerde ulusalcılık adına en küçük bir kırıntı aramak da imkânsızlaşmaktadır.
Benzer bir çizgi MHP için de geçerlidir. CHP’nin “Aile sigortası” saçmalığının MHP’deki yansıması olan “Hilal Kart” projesi, muhalefetin gerçeklikten kopup hayal aleminde ve sanal zeminde siyaset yaptığının en trajikomik görüntüsüdür.
Nitekim bu yoksulluk edebiyatı ve uyduruk projeler içinde çırpınan muhalefet, ulusal çıkarları savunmanın gericilik ve statükoculuk ilan edildiği, Batının tüm dayatmalarına karşı Batı müttefikliğinin savunulduğu, üniter yapıyı yıkmaya çalışan Kürt bölücülüğünün açıkça desteklendiği bir garip muhalefete dönüşmüş ve doğal olarak da toplumsal desteğini yitirmiştir.
CHP ve MHP’nin Yanında AKP “Milliyetçi” Kaldı
AKP karşıtı muhalefetin eline geçen en önemli fırsat ise yine muhalefetin beceriksizliği yüzünden heba edildi.
2007 yılında Kürt açılımını hayata geçiren AKP 2009 yılındaki yerel seçimlerde oy oranını %47’den %38’e kadar geriletmişti. AKP ilk kez, hem de çok önemli bir oranda oy kaybetmişti.
Kürt açılımının yarattığı toplumsal tepki AKP tabanında bile büyük bir tepkiye neden olmuş ve belki de AKP’nin çöküş süreci başlamıştı.
Ancak ne CHP, ne de MHP bu fırsatı gerektiği gibi değerlendirebildi.
İktidar olduğu dönemde Apo’yu affederek milliyetçilikte sınıfta kalan MHP, “bin yıllık kardeşlik” masallarıyla bölücülüğe karşı mücadeleyi terk eden, Meclis’te ise PKK’lı teröristlerle el sıkışan bir partiye dönüştüğü için bu fırsatı kullanamayacak durumdaydı.
CHP ise yetersiz de olsa ulusal tavır alabildiği Baykal döneminden itibaren “etnik kimlik şereftir” diyerek “Tek dil, tek devlet, tek millet” felsefesinden vazgeçmeye başlamıştı. Nitekim bu sürecin sonu Kılıçdaroğlu’nun Kürtçü Yeni CHP’si oldu.
AKP’nin Kürtçü çizgisinin toplumda ve kendi tabanında büyük bir tepkiye ve kopuşa yol açtığı bir dönemde Kürtçülükle mücadeleyi öne çıkarmayan, AKP’nin Kürtçü politikalarını halka anlatmaktansa AKP ile Kürtçülük yarışına giren muhalefet aslında AKP’yi çöküşten kurtarmış oldu.
AKP ise 2009 yerel seçim sonuçlarını ve Kürtçülüğe karşı gelişen tepkiyi çok iyi okudu ve bundan önemli dersler çıkardı.
2011 seçimlerine gelinirken AKP’nin birden milliyetçilik gazına bastığı, “Tek devlet, tek bayrak, tek millet” sloganları attığı bir dönüşümü hep beraber yaşadık. Daha düne kadar Apo ile masaya oturan Tayyip’in AKP’si, artık “PKK’nın tek düşmanının AKP olduğu”nu söyleyerek “o dönemde iktidarda biz olsaydık Apo’yu asardık” propagandasına başlamıştı.
Yeni CHP Güneydoğu Anadolu’da tek bir Türk bayrağı bile açılmayan ve PKK destekli mitinglerde özerklik vaat ederken, Tayyip meydanları bayrak denizine çevirmekteydi.
12 Haziran seçim sonuçları bu açıdan bakıldığında hiç de şaşırtıcı olmamalı. Kürtçülükle mücadele etmeyen sahte milliyetçi MHP ve Kürtlere özerklik vadeden Yeni CHP hezimete uğrarken “milliyetçi” AKP oy oranını %50’lere kadar yükseltmiştir.
Ulusal Güçlerin Birleşememesi
12 Haziran seçimlerine gidilen süreçte AKP’nin oy oranını artırarak geleceği, hatta %50 sınırını aşma ihtimalinin yüksek olduğu açıkça görülüyordu. 12 Eylül referandum sonuçları bunun ipuçlarını zaten vermişti. AKP’nin %58’lik bir desteğe ulaştığı referandum sonucunun genel seçimlerde de AKP’ye kanalize olma ihtimali çok kuvvetliydi.
Kaldı ki gerek seçim öncesi atmosfer, gerekse taraflı ve tarafsız anketler AKP’nin %50 bandına oturduğunu, CHP’nin oy oranını bir miktar yükseltebileceği ama bunun AKP’yle rekabet etmekten çok uzak bir oran olduğunu, MHP’ninse barajı güçlükçe aşacağını gösteriyordu.
Ulusal güçler açısındansa çok ciddi bir dağılma yine seçim öncesinde açıkça ortadaydı. Türkiye’nin hızla iki partili bir sisteme doğru sürüklendiği, ülkedeki kutuplaşmanın had safhaya ulaştığı, AKP karşıtı muhalefetinse yine o bilindik “CHP’de birleşme” parolasına sarıldığı bir dönemde ulusalcı partilerin, hele hele de seçim barajı düşünüldüğünde, oy almaları çok zordu.
Ulusal Parti tam da bu gerekçelerle seçim öncesinde tüm ulusalcı partilerle Demokrat Parti, Saadet Partisi, Has Parti ve Türkiye Partisi gibi Meclis dışı muhalif partilere bir seçim ittifakı teklif etti.
Böylesine bir ittifak, yaratacağı sinerji bir kenara, sadece bu partilere gönül vermiş ama baraj sorunu yüzünden diğer büyük partilere yönelmiş seçmenin oylarını bile alsa barajı rahatlıkla aşacak bir seçenek ortaya çıkaracaktı. Bu ise AKP’nin tek başına iktidara gelmesini engelleyeceği gibi Meclis’te tüm partilerin liderleri ve en önemli kadroları ile hazır bulunacağı güçlü ve etkili bir muhalefetin ortaya çıkmasını sağlayacaktı. AKP’yi devirecek belki de en son seçenekti bu.
Ama böylesine bir geniş ittifak sağlanaması bile en azından HEPAR, DSP ve Ulusal Parti’nin içinde bulunacağı bir ulusalcı ittifakla %3-5 bandında oy alan bir yeni ulusalcı güç birliği kurulmuş olacak ve seçim sonrasında ortaya çıkan büyük dağılma engellenmiş olacağı gibi, seçim sonrası dönemin ihtiyacı olan mücadele için de önemli bir dayanışma ve birliktelik yakalanacaktı.
Ancak bu ittifak çağrısı parti liderlerinin egoları ve geleceği görmekten uzak siyasi perspektifleri nedeniyle gerçekleşemedi. Sonuçta önemli bir fırsat kaçırıldığı gibi, ittifak yapmayan partiler, aldıkları bindelik dilimlerdeki oy oranlarıyla siyaset sahnesinden silinme tehlikesiyle yüz yüze geldiler.
AKP-PKK Kıskacında İç Savaş Tehdidi
12 Haziran sonrasında ortaya çıkan tablo ışığında bakıldığında Türkiye AKP ve PKK’ya teslim edilmiştir.
Ulusalcılıktan Kürtçülüğe yelken açan ve BDP ile aynı çizgide hareket eden Yeni CHP ve önceki döneme göre milletvekili sayısını düşürerek artık son nefesini verme noktasına gelen MHP’nin hali de dikkate alındığında, bu Meclis yapısının Türkiye için bir felaket senaryosu olduğu açıkça görülmektedir.
Bu yapı tıpkı işgal dönemi öncesindeki Osmanlı Meclis-i Mebusan’ı gibi ulusal çıkarlar aykırı her türlü düzenlemenin yapılacağı bir mekanizma olarak çalışacaktır.
Yeni Anayasa ise bu sürecin ilk ve en önemli adımı olacaktır. Anayasa değişikliği ile birlikte üniter, ulusal ve laik devlet yapısı tasfiye edilerek Türkiye Cumhuriyeti Devleti tarihe karıştırılacaktır.
Ancak bu sürecin en önemli ayağı Türkiye’nin bir Kürt ayaklanması ile bir iç savaş ortamına sokulması ve hemen ardından da NATO ve BM müdahalesi ile işgal edilmesidir. Zira salt hukuksal değişiklikler ve Meclis onayıyla bile olsa Türkiye’nin bölünmesi planının hayata geçirilmesi kolay değildir.
O nedenle Türkiye’yi bölmek isteyen iç ve dış güçlerce 1918’de Mondros’la başlayan Batı müdahalesi ve fiili işgal bir kez daha denenmek istenecektir.
Bu amaçla Mısır ve Tunus’la başlayan Amerikancı isyanlar ve NATO müdahalesi süreci çok yakın bir dönemde Türkiye’nin rejiminin ve sınırlarının değiştirilmesi için de devreye sokulacaktır.
Kürt bölücülüğe işte bu Batı müdahalesinin gerekçesi yapılacak ve bir Kürt devleti vaadiyle PKK’nın yönettiği yeni bir Kürt isyanı çıkarılacaktır.
Seçim Değil, Savaş Hazırlığı!
Türkiye’nin ulusal güçleri bu noktadan sonra parlamenter denklemlere sarılmaktan, ölmüş muhalefeti diriltmekten, artık tasfiye olma noktasındaki Ordu ve devlet bürokrasisinden medet ummaktan bir an önce vazgeçmek ve bir ulusal direniş örgütlenmesine girişmek zorundadırlar.
Ulusal güçler Türkiye’nin bundan sonra bir seçimle değil, bir iç savaş ve işgalle karşı karşıya kalacağını bilerek hareket etmelidirler.
Eylemci ve mücadeleci bir Türkçü hareketin örgütlenmesi ve bunun Türk milletiyle buluşturulması böylesi bir dönemin temel ihtiyacıdır.
Kürt bölücülüğe ile mücadele ise bu sürecin tek ulusal politikası olacaktır.
Türk milleti gerekirse yine 1919’da Mustafa Kemal öncülüğünde yaptığı gibi bir Kuvayı Milliye Hükümeti, bir Kuvayı Milliye Meclisi ve bir Kuvayı Milliye Ordusu ile topyekün bir direnişi örgütleyecektir.
Türkiye, parçalanma ve yok olmaktan yine bir ulusal kurtuluş mücadelesi ile kurtulacaktır.
Dağınık ulusal güçlerin tek bir Kuvayı Milliye çatısı altında toplanması ile işe başlayacağız, savaşacağı ve kazanacağız!