Özgür Erdem
MHP ve CHP Ulusalcı mı?
Tayyip’in En Büyük Şansı: Muhalefet Yapamayan Muhalefet
12 Haziran akşamı televizyonların başında tüm Türkiye, tüm Türkiye olmasa bile Tayyip’e oy vermeyen %50, “Nereye gidiyoruz” sorusunu kendisine sorarken, gidişatın farkında olmayan tek insan televizyon ekranlarında görünüvermişti: Kemal Kılıçdaroğlu!
Milletvekili sayısını artıran tek partinin CHP olduğunu anlatmış, çok kısa sürede partisinin oy oranını yükselttiğini söylemiş ve büyümekte olan CHP’den bahsetmişti...
İşin ilginci, iktidar partisinin yarısı kadar oy almış bir ana muhalefet partisi lideri bunları söylerken, CHP Genel Merkezi önünde toplanmış kalabalık da “Başbakan Kemal” sloganları atmaktaydı.
Bu bir inanmışlık mıydı, yoksa körlük mü?
Anlama zaafiyeti miydi, yoksa kararlılık mı?
Siyasi kabızlığın bir örneği miydi, yoksa umudun mu?
12 Haziran seçim sonuçlarıyla birlikte pek çok siyasi tespit yapılabilir. Ancak, nedense üzerinde durulmayan bir gerçek var: Tayyip’in ve AKP’nin en büyük şansı, MHP ve CHP gibi muhalefet partilerinin olmasıdır. 9 yıllık iktidarına rağmen AKP’nin hiç yıpranmamış, aksine güçlenerek iktidarını devam ettirmiş olması AKP’nin başarısının değil, CHP ve MHP’nin başarısızlığının bir sonucudur.
AKP Son İki Yılda Oylarını Üçte Bir Oranında Artırdı
Peki neydi muhalefeti başarısız kılan şey?
Muhalefet partileri sesini duyuramadı mı?
Hayır.
CHP lideri Kılıçdaroğlu 81 ilde miting yaptı.
Bahçeli ise Diyarbakır’a bile gitti.
İki partinin de reklamları sürekli televizyonlarda döndü, gazetelerde yayınlandı, reklam panolarında yer buldu.
Yani, CHP de MHP de Türk insanına ulaşma konusunda bir sıkıntı yaşamadı.
Ulaştılar ulaşmasına da, demek ki doğru şeyler söylemediler ki, oy alamadılar.
Peki nerede hata yaptılar?
AKP’ye yanlış yerden yüklendiler. MHP de CHP de seçim süresince bir yoksulluk edebiyatı yapıp durdu. CHP’nin en büyük seçim vaadi “Aile Sigortası”ydı. Kılıçdaroğlu her eve 600 TL maaş bağlayacakları vaadinde bulundu. MHP’nin en yaygın söylemi de asgari ücreti 825 TL’ye çıkaracaklarıydı.
Ancak bu vaatlerle oy toplayamadılar. MHP’nin oy oranı %13’e kadar düştü. CHP ise 2009 İl Genel Meclisi sonuçlarına çok yakın oy alabildi.
İki muhalefet partisinin toplamda %39 oy aldığını görüyoruz. Ancak bir gerçek daha var: 2009’dan beri CHP ve MHP’nin oy toplamında bir değişiklik olmamış, %39’da sabitlenmiş. Üstelik bu seçimlerde eriyen Demokrat Parti’nin %3’lük oyu da düşünülürse, muhalefet partilerinin toplamda %3 oyu AKP’ye kaptırdığı görülecektir.
AKP, 9 yıldır iktidarda olmanın getirdiği kaçınılmaz yıpranmaya karşın, oylarını 2009’daki %38’den %50’ye artırmayı başarmış. Anlaşılan AKP, son iki yılda öyle bir atak yapmış ki, 2007-2009 yılları arasında %47’den %38’e kadar gerileyen oy oranını tekrar yükseltmeyi başarmış, üçte bir oranında artırabilmiş.
Öyleyse 2011 seçimlerinin sonuçlarını gerçekçi bir şekilde analiz etmek istiyorsak, son 4 yılı ikişer yıllık zaman diliminde incelemek ve 2007-2009 ile 2009-2011 arasındaki farkı görmek durumundayız.
Bu analizi yaptığımızda AKP’nin zayıf noktası da ortaya çıkacaktır.
AKP’nin “Bayrak Siyaseti”
2007-2009 döneminde AKP’nin oy kaybetmesinin temel nedeni artan PKK terörüydü.
Peki, 2011 seçimlerine gelindiğinde PKK tehlikesi azalmış mıydı?
Hayır, aksine artmıştı.
PKK 2009’a göre çok daha güçlü durumda. Artık İstanbul’un göbeğinde bile saldırılar düzenleyen, Doğu ve Güneydoğu’da neredeyse bütün belediyelere hakim bir terör örgütü konumunda.
Anlaşılan, 2009’da PKK terörünün artmasından AKP’yi sorumlu tutan Türk insanı, 2011 yılında bu algısını değiştirmiş. Bu, Tayyip’in 2011 seçimleri boyuncu yürüttüğü çok akıllı seçim kampanyasının sonucu. Tayyip, bütün kampanya boyunca kendi deyimiyle “bayrak siyaseti” yaptı. Sürekli PKK’ya ve BDP’ye vurdu. CHP’nin Hakkari’de tek bir Türk bayrağı bile açmadan düzenlediği mitingi eleştirdi. PKK’yla mücadele edeceğini sürekli vurguladı. Üstelik CHP kendi mitinglerinde Türk bayrağı açmazken, AKP mitinglerinde sürekli Türk bayrakları dalgalandırıldı.
Hatta, seçime birkaç gün kalmışken Tayyip, “Apo yakalandığında iktidarda olsaydık asardık” diyerek Türk insanını, tabiri caizse, “can evi”nden vurdu.
Halbuki, AKP değil miydi Kürt açılımını başlatıp şehit analarının yüreğine taş bağlayan?
AKP değil miydi, “Taş Atan Çocuklar Yasası”nı çıkarıp Serap Eser’in katillerinin serbest kalmasına neden olan?
AKP değil miydi, Habur’da teröristlerin serbest kalması için ayaklarına kadar mahkeme götüren, PKK’lıların Habur’da adeta bayram kutlaması yapmasına göz yuman?
AKP değil miydi, Apo dahil “genel af”fı tartışmaya açan?
AKP değil miydi, “Kürtçe TV”yi bir devlet kanalı olarak kuran?
Sorular artırılabilir.
Şu sorular, MHP ve CHP tarafından Türk insanına sorulabilmiş olsaydı, seçim sonuçları bambaşka olurdu.
Ama maalesef sorulamadı.
Muhalefet AKP’den de Kürtçü Olursa...
Peki Türk insanı “hafızası zayıf” olduğu için mi bütün Kürt açılımına karşın AKP’ye yöneldi?
Hayır.
Türk insanını suçlamak büyük kolaycılık olur.
Bu noktada asıl sorumlu muhalefet partileridir. Türk insanına belli şeyleri hatırlatmadıkları için değil, Kürtçülük yarışında AKP’den geri kalmadıkları için.
CHP ve MHP, bütün seçim süreci boyunca AKP’nin Kürtçülüğünü hatırlatmak ve Habur sürecinin hesabını sormak yerine kendileri de Kürt açılımı yapıp durdular.
CHP Hakkari’de BDP’lilerle birlikte bir miting düzenledi. Ve özerklik vaadinde bulundu.
MHP ise Diyarbakır’da miting yaptı ve “Türk-Kürt kardeşliği”nden dem vurdu.
Hatta şu soruyu sormak lazım: AKP’nin, Kürt Açılımıyla gerçekleştirdiklerinin hangi birisini iktidar olsa CHP ya da MHP yapmazdı? Seçim sürecinde iki partinin de söylemlerini hatırlayıp yanıtlayalım.
“Taş Atan Çocuklar Yasası”nı mı çıkarmayacaklardı?
Kürtçe TV’yi mi kurmayacaklardı?
“Genel af”fa karşı mı çıkacaklardı?
Habur’da teröristleri mi tutuklayacaklardı?
Tabii ki hayır.
Bugün Habur’daki PKK’lıların avukatlığını yapmış olan Sezgin Tanrıkulu’nun genel başkan yardımcısı olduğu bir CHP mi bunları yapacaktı? Apo’yu asamamış olan MHP mi?
AKP, Türk insanına bu konuyu çok iyi anlattı.
Halbuki muhalefet AKP’nin Kürtçülüğüne vursa, AKP 2009’dan da düşük bir oy oranı alırdı. Sonuçta 2009’da AKP’yi zayıflatan Kürt Açılımı, asıl yerel seçimlerden sonra hızlanmıştı. Örneğin, Habur olayı Mart 2009’daki yerel seçimlerden sonra, Ekim 2009’da gerçekleşmişti. Ancak muhalefetin kendisi de en az AKP kadar Kürtçü olduğu için böyle bir yönelime giremedi.
CHP ve MHP Ulusalcı Tabanından Koptu
CHP’nin de MHP’nin de AKP’yi Kürtçülük anlamında eleştirememesinin temelinde iki partinin ulusalcı tabandan kopması yatıyor. Ulusalcı tabanın istek ve taleplerine kulaklarını tıkadıkları için bu noktaya gelindi.
Peki neydi ulusalcıların bu iki partiden beklentisi? Bu soruyu yanıtlamak için AKP iktidarının ilk yıllarına gitmek gerekiyor. Ve ulusalcı akımın nasıl doğduğunu ve neden güçlendiğini incelemek gerekiyor.
AKP iktidara geldiğinde, Türkiye’de Atatürkçülerin temel endişesi AKP’nin Şeriatçılığıydı. Ancak AKP iktidara gelir gelmez Cumhuriyetin laik rejimini tasfiye etmek yerine akıllı bir strateji belirledi. 28 Şubat’tan çok iyi dersler çıkarmış olan AKP’liler, devletin Yargı-Ordu gibi temel dinamiklerinin Şeriatçı bir gidişata karşı direneceğini biliyordu. Atatürkçü tabanın Şeriatçı eylem ve söylemlere çok sert yanıt vereceği de ortadaydı.
AKP, bu yüzden stratejik hedefinde bir değişikliğe gitmedi, ancak farklı bir taktik izledi. Erbakan döneminin “Kanlı ya da kansız” Şeriatı getirecekleri söylemi terk edilerek AKP’ye direnecek her tür dinamiğin zayıflatılacağı bir süreç başlatıldı. Bir yandan Türkiye’nin direnecek kurumları olan Ordu ve Yargı adım adım tasfiye edildi. Susturuldu.
Bu plan da iki aşamalı uygulandı.
Birinci aşama, AKP’nin dış güçleri devreye sokmasıydı. Ordu ve Yargıyı tek başına alt edemeyeceğini bilen AKP, ABD ve AB’nin desteğini almak için harekete geçti. Bunun için de dış politikada son derece işbirlikçi bir yönelim izlendi. Kıbrıs Davası terk edildi. AB ile Uyum Yasaları hızla çıkarıldı. ABD’nin Irak işgalinin yanında yer alındı.
İkinci aşamada ise yine AB ve ABD’nin desteği alınarak başlatılan Ergenekon tertibiydi. İkinci aşamada AKP, Ordu ve Yargıya artık son ve kesin darbeleri vuruyordu.
CHP ve MHP bu süreçte ters köşeye yattı. AKP’nin işbirlikçiliğini eleştirmek ve bu süreçte direnmek yerine AB ve ABD’yi karşılarına almamak uğruna AKP’nin bütün işbirlikçi adımlarının yanında yer aldılar. Tek kaygıları AB ve ABD’ye “Biz de en az AKP kadar işbirlikçiyiz” mesajı vermekti.
MHP ve CHP bu süreçte sessiz kalırken, Türkiye’deki AKP karşıtı Atatürkçü muhalefet de AKP’nin bu vatan satıcısı kimliğinin hızla farkına vardı. Ve ulusalcı akım bu şekilde doğdu.
Ulusalcılığın Kök Salması
AKP iktidarının başlarında Şeriatçı ugulamaları eleştirmekle sınırlı kalan Atatürkçü muhalefet hızla doğru bir yönelime girdi ve AKP karşıtı konumlandı. Bunu yaparken de AKP’nin bütün icraatlarının karşısında yer almasını bildi. Bu sayede AKP giderek işbirlikçi hale gelirken, AKP karşıtı muhalefet de işbirlikçiliğin karşısında durdu. AKP vatan satıcılığı yaptıkça muhalefet de vatanını koruma içgüdüsüyle hareket etmeye başladı.
Böylece Türkiye’de o döneme kadar aslında iki farklı koldan ilerleyen Atatürkçülük anlayışı birleşti. Lâiklik duyarlılığı fazla olan Atatürkçüler ile milliyetçi duyarlılığı fazla olan Atatürkçüler bir araya gelmeye başladı.
Bu, iki farklı örgütlenmenin birleşmesi anlamına gelmiyordu. Çünkü bu iki anlayışın zaten kendisine ait bir örgütü bulunmuyordu. Sadece bu iki anlayıştaki insanların oylarını verdiği iki büyük parti vardı: CHP ve MHP. CHP de MHP de, tabanlarının istek ve taleperinin partileri olmadıkları için kendi tabanlarında yükselen bu yeni ulusalcı dalgayı kucaklamaya başaramadılar.
MHP tabanında milliyetçi söylemleri Atatürk’le birleştiren bir hava esmeye başladı. CHP tabanında da Atatürkçülüğü laiklikle sınırlı gören Batıcı Atatürkçü anlayış terk edilerek milliyetçilik dahil olmak üzeren Atatürk’ün Altı Okunun tümünün benimsendiği Atatürkçülük anlayışına doğru gidildi.
Ve bu şekilde ulusalcı anlayış güçlenmeye başladı.
CHP ve MHP’nin üst yönetimleri ise bu sürecin dışında kaldılar. MHP, sağcılığından taviz vermedi ve tabanı gibi milliyetçi duyarlılıkla Atatürkçülüğü birleştirmek gibi bir yönelime girmedi. Bu yüzden AKP iktidarı boyunca türban olsun, Cumhurbaşkanlığı seçimi olsun, AKP’nin sağcı icraatlarının karşısında değil yanında konumlandı.
CHP yönetimi ise AKP’ye karşı milliyetçi bir duruş sergilemeyi bir türlü başaramadı. Tabanında milliyetçi duyarlılığın arttığı süreçte CHP, AKP’ye karşı klasik laik söylemlerle mücadele etmeyi yeterli gördü.
Cumhuriyet Mitinglerinin Yarattığı Hava
Türkiye’de ulusalcı anlayışın doruk noktası Cumhuriyet mitingleri olarak görülebilir. Cumhuriyet mitinglerine katılan yüzbinlerce Atatürkçü, o mitingleri düzenleyen Atatürkçü derneklerin de ötesinde bir siyasi bilinçlenmeyi yaşadılar. Ulusalcılık olarak özetleyebileceğimiz bir konumlanma yaşadı Türkiye. Cumhuriyet mitinglerine katılanlar sadece Atatürk resmi taşımıyordu. Atılan tek slogan “Türkiye Lâiktir Lâik Kalacak” değildi. Türk bayrakları mitinglerin en öne çıkan simgesi oldu.
O dönem taşınan Türk bayrağı aslında AKP’nin ABD ve AB işbirlikçiliğinin, Kıbrıs’ta Milli Davayı satmasının karşısında bir milliyetçi duruşun simgesiydi.
Ancak Cumhuriyet mitinglerinde adeta doruk noktasına ulaşan ulusalcı dalga, CHP ve MHP’den yeterli desteği bulamadığı için sonuçsuz kaldı.
İzmir, Ankara ve İstanbul’da yapılan mitinglerde birer milyon insan toplanmıştı. Ancak, CHP ve MHP, mitinglerin havasını anlayamadıkları için ulusalcı dalga kendi alternatifini yaratamamış oldu. CHP ve MHP dışında da ulusalcı dalgayı kucaklayabilecek bir alternatif parti olmadığı için de önemli bir fırsat kaçtı.
Özellikle CHP açısından büyük bir kayıp söz konusu. CHP, Cumhuriyet mitinglerinde yükselen ulusalcı dalgaya bileşebilseydi bugün bambaşka bir Türkiye’de yaşıyor olacaktık.
CHP, o dönem ulusalcı talepleri cesaretle dillendirip ve ulusalcı kitlenin talep ettiği Meclisi boykot etme tavrını alabilseydi, Abdullah Gül’ün Cumhurbaşkanlığı adaylığı “367 krizi” gibi yasal yollarla değil, bir halk hareketiyle önlenmiş olacaktı ve AKP 2007 seçimlerine “mağdur” rolüyle gidemeyecekti.
Ancak öyle olmadı. CHP ulusalcı hareketle birleşip bir erken seçime gitmeye cesaret edemedi. Gül’ün Cumhurbaşkanlığını Anayasa Mahkemesi’ne giderek engelleme yoluna gitti. Ve Gül’ün Cumhurbaşkanlığının bir mahkeme kararıyla engellenmesi AKP’nin kendi tabanını harekete geçirmesine ve mağdur edebiyatıyla daha çok oy toplamasını sağladı.
MHP ise o süreçte çok daha korkak bir tavır aldı. Zaten 2002-2007 döneminde meclis dışında kalmıştı. Meydanlara çıkmış Atatürkçü muhalefetle birleşebilirdi. Ancak Cumhuriyet mitinglerinden uzak durdu. Halbuki MHP’nin tabanından pek çok insan o mitinglere katılıyordu. Yani MHP tabanında Atatürkçülüğe doğru bir kayış vardı, ama MHP yönetiminde yoktu.
MHP’nin bu yöneliminin yansıması 2007 seçimlerinden hemen sonra gerçekleşen Cumhurbaşkanlığı seçiminde görüldü. 2007 seçimlerinden sonra oluşan yeni Meclis’te MHP’nin Cumhurbaşkanlığı seçimini boykot edip Gül’ün adaylığını engelleme şansı var iken oylamaya katılması sonucunda Gül Cumhurbaşkanı seçilebildi.
Kısacası Mart ile Temmuz 2007 ayları arasında son derece kritik bir dönem yaşandı ve iki muhalefet partisi de “köprüleri yakamadıkları” için bu süreçte yanlış yaptılar ve AKP’nin 2007 seçimlerinde güçlenerek %47 oyla iktidara gelmesine yol açtılar.
Yoksulluk Edebiyatının Sonu: Oy Yoksunu Muhalefet
2007 seçimlerinde ulusalcı dalgayla buluşamayan CHP ve MHP, AKP’nin %47’lik zaferinin sorumlusuydu. Aynı sonuç 2011 seçimleri için çıkarılabilir. Muhalefet AKP’ye karşı doğru bir muhalefet yürütmediği için AKP oyunu %50’ye kadar yükseltti.
Peki ne yaptı muhalefet seçim sürecinde?
Kılıçdaroğlu 81 ile gidip ne anlattı?
Bahçeli seçim meydanlarında ne söyledi?
Bir yoksulluk edebiyatıdır tutturdular. Örneğin Bahçeli’ye tüm Türkiye’nin gülmesine neden olan “püskevit” gafını düşünelim. Mesele Bahçeli’nin bisküvi diyememesi değildi. Mesele, 60’lı yıllarda kalmış bir yoksulluk edebiyatına devam etmesiydi. Bugün bisküvi bile alamayan kaç çocuk var ki Allah aşkına? Siz nasıl bir dünyada, nasıl bir Türkiye’de yaşıyorsunuz?
MHP’nin bu ucuz yoksulluk edebiyatı haliyle bir etki yaratamadı. Aksine MHP’nin inanılırlığını, güvenilirliğini zedeledi. AKP’yi PKK üzerinden vurması beklenen Bahçeli “püskevit” edebiyatı yaparak komik duruma düştü.
CHP de aynı şekilde, seçim boyu yoksulluk ve yolsuzluk edebiyatından başka bir şey yapmadı. Kılıçdaroğlu’nun ağzından “Atatürk” sözü hiç çıkmadı. 2. Cumhuriyetçi yazarların yıllardır yaptığı “CHP Atatürkçülüğü bıraksın, yoksulların partisi olsun. Böylece çağdaş sosyal demokrat parti olsun.” söylemi resmen gerçek oldu. CHP’nin yıllardır iktidar olmamasının nedeni sanki Atatürkçülüğüymüş gibi, Kılıçdaroğlu, Atatürk’ün adını ağzına almazken, aç yatan çocuklardan, aile sigortasından, emeklilerin haklarından bahsetti durdu.
Ancak bu yaptığıyla da inandırıcı olmadı.
Çünkü Türkiye’de kimse AKP iktidarı döneminde yoksullaştığını düşünmüyor.
Türkiye’nin Yoksulluğunun Temel Nedenini MHP ve CHP Değiştirebilir mi?
Türkiye’nin yoksul bir ülke olduğu doğru. Ancak yoksulluğumuzun nedeni yapısal.
Bunu biraz açalım.
Emperyalist-kapitalist sisteme bağlı ezilen bir ülke olmamızdan kaynaklanan bir yoksulluk yaşıyoruz. Türkiye’yi bir ABD’yle, Almanya’yla karşılaştırsanız, emperyalist ülkelerin neden bu kadar zengin, bizim de onların yanında neden bu kadar yoksul olduğumuzu sorsanız, Türk insanından oy alabilirsiniz.
Ancak CHP ve MHP bunu tabii ki yapamadılar. Sistem dışı bir ekonomik alternatif yaratamadılar.
Peki sistem dışı bir ekonomik alternatif yaratmak mümkün değil miydi?
Mümkündü.
Üstelik dünyadaki son ekonomik krizden sonra bütün dünyada devletçilik giderek yaygınlaşırken, ABD’nin arka bahçesi Latin Amerika’da Venezüella başta olmak üzere bütün ülkelerde bir bir IMF rejimleri yıkılır sosyalist ekonomiler kurulurken tabii ki mümkündü.
Fakat devletçiliği savunmak, özelleştirmelere karşı çıkmak CHP’nin de MHP’nin de ekonomik programında yer almıyordu. Aksine iki parti de en az AKP kadar piyasacı, AKP kadar özelleştirmeci, AKP kadar küreselleşmeci. Kısacası iki parti de AKP’nin kurduğu ekonomik düzenin alternatifi bir düzen kurma iddiasında değil. Bu yüzden yaptıkları yoksulluk edebiyatı gerçekçi olmadı.
Türk insanından 2002 Türkiyesiyle 2011 Türkiyesini karşılaştırarak oy istediler. En büyük hatayı da burada yaptılar. Çünkü bilindiği gibi AKP 2001 ekonomik krizinin hemen ardından iktidara gelmişti. Ve Türk insanı AKP öncesi Türk ekonomisi dendiğinde krizden başka bir şey hatırlamıyor.
Halbuki o kriz muhalefet tarafından doğru anlatılabilirdi. Krizin ABD’nin Irak saldırısını ve Kürt devletinin kuruluşunu destekleyebilecek AKP gibi bir işbirlikçi parti iktidara gelebilsin diye çıktığı vurgulanabilirdi. Ancak bunu da yapamadılar. Çünkü bu söylemi tutturmak ABD’yi karşılarına almak anlamına gelecekti. Halbuki iki parti de ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesinde rol almak istediği için CHP’nin de MHP’nin de böyle bir söylem geliştirmesi mümkün olmadı.
Peki AKP Türkiye’yi ne anlamda yoksullaştırdı? AKP, iktidar olduğu süre boyunca ülkemizin bütün öz varlıklarını sattı. Bugün bütün telefon şebekelerimiz de, bankalarımız da, sigorta şirketlerimiz de, eskiden devletin sahibi olduğu çimento olsun, şeker olsun, demir çelik olsun, bütün fabrikalar da yabancılara satıldı. Yabancı sermayenin en yoğun giriş yaptığı dönem AKP dönemi oldu. Elimizde ne var ne yoksa sattı AKP.
Ve bu satış ilk dönemde tabii ki görece bir zenginlik yaratıyor. Sonuçta ülkeye sıcak para girişi oluyor. Ancak bu satışların acısı orta ve uzun vadede çıkacak.
Peki bunu dile getirebilecek bir muhalefet var mı Türkiye’de? Maalesef yok. Özelleştirmecilik ve yabancı sermayeye teslimiyet sadece AKP’nin değil, CHP ve MHP’nin de ortak programı.
Peki ulusalcı taban ne düşünüyor bu konuda? Türkiye’de ulusalcılar ulusal ekonomiden yanadır. Atatürk döneminde %8 ortalama büyüme sağlayan, üstelik bunu tek kuruş borç almadan gerçekleştiren, hatta Osmanlı döneminden kalan borçları bile ödeyen ulusal ekonomi anlayışının arayışındadır ulusalcı taban. Tabii CHP de MHP de bu anlayışın çok çok uzağında.
Türkiye’nin ekonomik sorunları CHP’nin dediği gibi her aileye 600 TL dağıtarak ya da MHP’nin dediği gibi asgari ücreti 825 TL’ye yükselterek çözülecek gibi değil. Meselemiz insanlarımızın cebinde para olmaması değil, o para harcandığında kazancın ülke sınırları dıyına çıkması. Türk ekonomisi, bütün üretim olanaklarını yabancı sermayeye satmış olan, bu yüzden üretemeyen bir yapıya bürünmüş durumda. İnsanların daha çok tüketmesini sağlayacak “maaş artışı” bu döngüden bizi kurtaramaz. Sadece ve sadece insanlarımızın daha fazla tüketmesini sağlar ki, ulusal pazarımızda tüketilen ürünlerin ve hizmetlerin büyük çoğunluğu yabancı sermaye tarafından üretildiği için, bunun kazancı yine yabancı sermayeye gider. Böylece ulusal zenginliğimiz bir miktar daha yurt dışına çıkmış olur.
Tabii AKP’ye oy veren yoksullar bu bilinçle oy vermediler. Türkiye’nin yoksulları şöyle düşünüyor. Türkiye’nin şu anki ekonomik sistemi içinde kalınırsa, en iyi seçenek yine AKP. Bu sonuca da AKP öncesi ekonomik krizleri unutmadıkları için varıyorlar. AKP insanlara ekonomik krizden çıkış vaat etti. Ve geçici bir süre için, ileride çok daha büyük bedelleri ödemek pahasına bunu da gerçekleştirdi.
Türkiye’nin yoksullarına, yoksulluklarının temel nedeninin Türk ekonomisinin emperyalist-kapitalist sisteme bağlılığı olduğunu anlatmadan AKP’yi devirmek zor. AKP’nin gerçekleştirdiği özelleştirmelerin ve ülkemize bu derece yoğun yabancı sermaye girişinin uzun vadeli sonuçları anlatılmalı. Halbuki CHP ve MHP de bunu yapabilecek siyasi anlayışa sahip değiller. Bu yüzden de inandırıcı olamıyorlar.
Amerikancı Siyasal Sisteme Tavır Almadan AKP Devrilemez
Sonuç olarak CHP ve MHP’nin yoksulluk edebiyatı tutmamıştır. AKP’yi yanlış yerden vurmuş, daha da güçlenmesine neden olmuşlardır.
Bunun da en büyük nedeni, siyasi körlükleri değil, bunları söyleyemeyecek yapıda olmalarıdır. AKP’nin en zayıf noktası Amerikancı ve Kürtçü olmasıdır. Ancak en az AKP kadar Amerikancı bir MHP’nin, en az AKP kadar Kürtçü bir CHP’nin bu gerçeği dillendirmesi beklenilmemeli...
Bu açıdan CHP ve MHP’den oluşan bir muhalefet bugün Tayyip’in en büyük şansıdır. Türkiye’deki Amerikancı siyasi ve ekonomik sistem sürdüğü sürece AKP iktidarı da güçlenmeye devam edecektir. AKP’yi devirmenin tek yolu Amerikancı sistemi yıkacak bir muhalefet yürütmektir.
Böyle bir muhalefeti CHP ve MHP’nin asla yürütemeyeceği de ortadadır. Amerikancı sistemin dışında konumlanan bütün ulusalcıların umutsuzluğa hiç kapılmadan AKP’nin Amerikancılığına ve Kürtçülüğüne karşı muhalefeti daha da bir gür sesle dillendirmeleri Türk insanını AKP’den kurtaracak tek reçetedir.
En büyük yanlış: “AKP’den Kurtulmak İçin ABD’ye, AB’ye, PKK’ya Evet”
2007 yılı ulusalcı dalganın doruk noktasına ulaştığı bir dönemdi. Ancak buna rağmen 2007 seçimlerinden AKP’nin zaferle çıkması, oylarını %47’lere kadar artırması ulusalcılarda büyük bir moral bozukluğuna yol açtı. Panik ve telaş içerisinde bütün ulusalcılar “Şu AKP’den hele bir kurtulalım” anlayışına sarılmaya başladılar.
Bu panik ve telaş da ulusalcı anlayışın aslında karşı olduğu başka akımlarla uzlaşmasına yol açtı.
2007’ye geri dönelim. O dönem ulusalcıların temel söyleminde dört büyük düşman vardı:
1. ABD
2. AB
3. PKK
4. AKP
Ulusalcılar bu dört düşmanın da Türkiye karşıtlığında uzlaştıklarını ve birbirini desteklediklerini gayet bilincindeydi. Ve bu dört düşmana birden karşı çıkmadan hiçbirine karşı mücadele edilemeyeceği de biliniyordu.
Özellikle Ergenekon tertibi ulusalcı tabanın tabiri caizse psikolojisini bozdu. AKP’nin hızla bir diktatörlüğe doğru gitmesi yavaş yavaş diğer düşmanların unutulup bir panik ve telaş halinde sadece AKP’ye karşı mücadele edilmesine neden oldu.
Zamanla, “denize düşen yılana sarılır” atasözü gerçek oldu. AKP’den kurtulmak için ABD’ den, AB’den hatta PKK’dan medet uman bir anlayış ortaya çıktı.
Obama Türkiye’ye geldiğinde Cumhuriyet gazetesi başta olmak üzere pek çok ulusalcı Obama’nın Türkiye’yi Tayyip’ten kurtaracağı umuduna kapıldı. Obama’ya yazılan güzellemeler ulusalcı basını kapladı.
AB’nin Ergenekon tertibi boyunca ara sıra yaptığı karşı çıkışlar da ulusalcılarda bir umut yarattı.
Peki PKK’dan medet ummak? En acısı ve en tehlikelisi buydu. Ve maalesef gerçek oldu. 2011 seçim sonuçlarını değerlendirirken, AKP’nin Güneydoğuda milletvekillerinin bir kısmını BDP’ye kaptırmasına sevinen ulusalcı çevreler oldu. PKK’lı milletvekillerinin sayısının ikiye katlanması, AKP Anayasayı tek başına değiştirecek güce ulaşmadı diye olumlu bulundu.
Aslında tüm bu süreç ulusalcıların ulusalcı düşünceyle çelişmesine neden oldu. Bizler 2002-2007 yılları arasında AKP’ye neden karşıydık?
PKK’nın güçlenmesine neden olduğu için.
Kürtçülüğü özgürleştiren yasal ve anayasal düzenlemeler yaptığı için.
ABD’nin Irak saldırısına destek olduğu için.
AB ile Uyum Yasalarını ülkenin tam bağımsızlığını yok edecek şekilde çıkardığı için.
Kıbrıs’ı sattığı için.
Türk Ekonomisini yabancılara peşkeş çektiği için.
2011’e gelindiğinde ise AKP’ye aslında neden karşı olduğumuz unutulmuş gözüküyor. “AB’ye, ABD’ye, PKK’ya evet ama AKP’ye hayır” düşüncesi çok tehlikeli bir biçimde ulusalcı kesimler arasında yaygınlaşıyor.
Ulusalcılar AKP’den Kurtulmak İçin Öncelikle CHP ve MHP’den Kurtulmalı
“Aman önce AKP’yi bir halledelim” anlayışı CHP ve MHP’nin 2011 seçimlerinde en çok kullandığı slogandı. Ve bu iki parti ulusalcı tabandaki ABD-AB ve PKK karşıtlığını sönümlendirmek için çok çabaladılar. Çünkü iki parti de ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesinde AKP’den sonra kullanılacak parti olma hayaliyle politika yapıyor. Kendilerini ABD’ye beğendirme çabasındaki bu iki partinin ulusalcı tabanın Amerikan karşıtlığıyla uzlaşabilmesi tabii ki düşünülemez. AB konusunda da asla ulusalcılar gibi net bir tavır içinde değiller. MHP 2002 öncesinde AB ile Uyum Yasaları bir bir çıkarken iktidar ortağıydı. AKP’nin en AB’ci olduğu dönem olan 2002-2005 döneminde de asla sesini çıkarmadı.
CHP deseniz, sürekli AKP gerici bir parti, asla AB’ci olamaz diyerek AB’yi ikna etme derdinde. Ve bu şekilde büyük bir ihanete imza atıyor. Hem AB sanki ilericilikmiş gibi bir anlayışın ortaya çıkmasına neden oluyor. Hem de AKP’ye AB’ci olduğu için karşı çıkan ulusalcı kesimlerin kafasını karıştırıyor.
Ya PKK?
CHP PKK karşıtı bir parti olmaktan çoktan çıktı. Özellikle Kılıçdaroğlu’nun genel başkanı olmasını sağlayan “Kürtçü Darbe”nin ardından AKP’den de Kürtçü bir programı savunan bir partiye dönüştü. Böylece yıllar önce AKP’yi Kürtçü olduğu için, PKK’ya ve Kürtçülüğe özgürlük tanıdığı için karşı çıkan ulusalcı taban, bir anda Kürtçülüğe ikna edilmiş oldu.
Özellikle seçim öncesinde CHP, BDP ile adeta ittifak kurdu. CHP’nin Güneydoğu mitinglerini PKK açıktan destekledi. Bunun en bariz örneği, Hakkari mitingiydi. Kılıçdaroğlu, Hakkari’de tamamen PKK’lılardan oluşan ve BDP örgütü tarafından yığılmış kalabalığa konuştu. Ve özerklik vaat etti.
PKK’nın CHP mitinglerine taşıdığı kalabalıklar, özellikle CHP tabanında “Kürtlerle tekrar kucaklaşıyoruz” gibi büyük bir yanılsamaya neden oldu. Halbuki, CHP Kürtlerle kucaklaşmıyordu, aksine Kürtler taleplerini CHP’ye kabul ettiriyordu. Nitekim CHP seçim sürecinde Kürtçülerin her tür talebine göz kırptı. Ama bir tek Kürtlerden oy alamadı. On binlerce kişinin katıldığı anlı şanlı mitingin gerçekleştiği Hakkari’de bile 1.000 oy anca alabildi. Güneydoğudaki bütün illerde 2007’den de 2009’dan da düşük oy aldı. Çoğunda oy oranı %1-2’yi aşamadı.
Ancak bu süreçte en büyük zararı ulusalcı anlayış gördü. PKK’lılar, AKP karşıtlığında yan yana yer alınacak bir güçmüş gibi algılandı. Ve 5 yıl önce AKP’ye PKK’ya destek olduğu için karşı çıkılıyorken, 5 yıl sonra bugün ise, AKP’ye karşı PKK’yla birlikte mücadele etmek anlayışı oluştu...
Bu anlayışın iki temel sonucu oldu. Birincisi, ulusalcılık büyük zarar gördü. CHP’nin peşine takılan ulusalcı kitle kendi kendisiyle çelişir bir konuma düştü. Üstelik, AKP’ye karşı PKK’yla bile olsa ittifak yaparız anlayışı morallerin de bozulmasına neden oldu. Sonuçta, PKK’yla ittifakın bile AKP’yi devirmeye yetmediği görüldü.
İkinci sonuç ise daha tehlikeli. Sonuçta ulusalcılar yaptıkları hatanın farkına varıp tekrar PKK karşıtı bir konuma geçebilirler. Ancak henüz ulusalcı olmayan, ancak milliyetçi hassasiyetleri yüksek olan kesim, 2011 seçimleriyle birlikte AKP’ye aktı. AKP, CHP’nin Kürtçü söylemlerini çok iyi kullandı ve MHP’den umudunu kesmiş, en az %5’lik bir kesimi, kendi tarafına çekti. Halbuki o kesim ulusalcılar tarafından kazanılabilirdi. Hatta, AKP’nin kendi tabanındaki milliyetçi insanlar da bu tarafa çekilebilirdi. CHP’nin Kürtçülüğü, bunun gerçekleşmesini engellediği gibi, MHP’den kopan kesimi de karşı tarafa, AKP’ye hediye etti.
Sonuç olarak, bugün wlusalcı tabanın görmesi gereken şey şudur: AKP’den kurtulmak için öncelikle CHP ve MHP’den kurtulmak gerekir. CHP ve MHP’nin yürüttüğü muhalefetin AKP’yi deviremeyeceği ortadadır. Devirmediği gibi AKP’nin daha da güçlenmesini sağlamaktadır.
Ulusalcılar hızla kendi köklerine dönmeli, Atatürkçülükten asla taviz vermemeli, 2002-2007 arasında olduğu gibi hem AKP’ye, hem ABD’ye, hem AB’ye hem de PKK’ya aynı oranda karşı çıkan siyasi konumuna tekrar oturmalıdır.
2007’den beri ulusalcılığın bir düşüş içinde olduğu bir gerçek. Ama bunun nedeni ulusalcı düşüncenin yetersizliği ya da yanlışı değil, aksine ulusalcıların ulusalcılıktan tavizler vermiş olmasıdır.
Ulusalcılar ulusalcılık yaptığı sürece, AKP’ye akan milyonları da kendi tarafına çekmeyi başaracaktır. Ama öncelikle, bunun önündeki en büyük engel olan CHP ve MHP’den kurtulunması gerekmektedir. Ulusalcılar, gönül rahatlığıyla ulusalcılık yapabilecekleri yeni bir seçenekle AKP’ye karşı çıkmalıdır.
O seçenek ise yaklaşık bir yıl önce kurulmuştur:
Ulusal Parti...