Kaya Ataberk
AKP Türkiye’yi Nereye Götürüyor?

2002’den 2011’e AKP’nin Seyri ve Misyonu

Genel seçimler herkesin bildiği gibi AKP’nin bu kez % 50’ye varan bir oy oranına ulaşmasıyla sonuçlandı. AKP’nin faşist hegemonyasını daha da perçinleyen bu sonuçla beraber, seçimlerin ardından ortaya çıkan bir diğer gerçek de Kürtçülüğün güç kazanması oldu. Gerçi PKK oylarını çok artıramadı ama bu seçime daha örgütlü ve kendilerinden emin girdikleri için sandalye sayılarını % 80 oranında artırdılar. Biz bu değerlendirmeleri yaparken PKK’lıların Meclis’e gitmeme kararı hâlâ sürüyordu. Fakat her koşulda, önümüzdeki dönemin PKK’nın kazandığı siyasal gücün etkisi altında bir dönem olacağı da açık…

Ortaya çıkan tablo bir anlamda 12 Eylül 1980’den beri yaşanılan sürecin bir sonucu olarak da görülebilir. Gerçekten de otuz yıldır bu ülkede güç kazanan siyasal hareketler yalnızca dinci ve etnik ırkçı faşizmlerdi. Bu seçim bu trendin doruk noktası olarak karşımıza çıkmış bulunuyor. “Peki, bundan sonra ne olacak?”, “AKP rejimi Türkiye’yi nereye sürüklüyor?” soruları sadece ulusalcıların değil toplumun neredeyse tüm kesimlerinin en önemli gündemini oluşturuyor bugün.

Bir tarafta AKP’nin yıkılmaz gibi görünen, faşizmin dozunu her geçen gün artıran iktidarı diğer tarafta da PKK’nın etkisi ve şiddet dozu sürekli artan yükselişi var. Bunlara bir de gerginleşen Ortadoğu ile AKP’nin özellikle İsrail karşısında yaptığı provokasyon kokan çıkışlar eklenice “nereye sürükleniyoruz” sorusu üzerinde önemle durulması gereken bir yere taşınıyor.

Şu an bulunduğumuz noktanın ne olduğunun ve AKP’nin Türkiye’yi, Türkleri nereye sürüklediğinin cevabının bulunması 2002 yılından bugüne AKP’nin hangi sularda seyrettiğiyle açıklanabilir. Aynı zamanda aradığımız cevap tüm bu dönemde üstlendiği uğursuz misyonun tam anlaşılmasıyla da ilgili. Burada özellikle dikkat etmemiz gereken nokta geçen yıllar içinde AKP’nin değişen imajı ve buna karşın özünde aynı kalan rolü…

Bir taraftan katıksız Batı taraftarlığından Batıyla çelişkiler yaşayan bir imaj değişimi var AKP’de; diğer taraftan da Kürt açılımı ve Habur günlerinden seçim arifesinin “milliyetçi” söylemli AKP’sine bir geçiş…

Kimileri AKP’nin yaşadığı bu imaj değişikliğini bir “eksen kayması” olarak nitelendirirken biz TÜRKSOLU sayfalarından eksenin yerinde durduğunu ama AKP’nin arsızca bir şov politikasıyla Türkiye’yi hedef haline getirmenin peşinde olduğunu vurgulamıştık. AKP ancak ve ancak emperyalizmin ona biçtiği rolü oynayabiliyordu. Bu durum günümüzde de aynı olduğu gibi gelecekte de aynı olacak. Fakat o günlere kadar da Türkiye çok kritik bir noktaya gelecek.

AKP’nin şeriatçı, Kürtçü, faşist ve emperyalizm uzantısı özünün hep aynı kaldığını bir kenara not ettikten sonra AKP’nin geçirdiği evreleri kısaca görelim. AKP, 2002’de ilk iktidara geldiğinde imajı aşırı Batıcı, İsrail’le ilişkileri bile çok iyi olan bir Kürt-İslamcı çizgiydi. Bu dönemde AKP, AB ve ABD ile ilişkilerini sıkı tutarak ülke içinde İslamcı, dış politikada da Irak ve Afganistan örneklerinde olduğu gibi tam Batıcı bir yönelimdeydi. AB adına Kıbrıs’ın elden çıkarılışı bu döneme rastlarken rejim henüz tam otoriter-dikta yönelimini açığa çıkartmamıştı.

Kürt-İslam faşizminin tam olarak kendini ortaya koyması Cumhuriyet mitinglerinin ardından AKP’nin Ergenekon operasyonlarının düğmesine basmasıyla gerçekleşti. Abdullah Gül’ün cumhurbaşkanı seçilmesi faşizmin sembolü oldu. Muhalefetin önemli bir kesiminin tasfiyesiyle ve Ordunun yıpratılmasıyla şekillenen bu dönem aynı zamanda “Kürt Açılımı” adı altında, Kürt ırkçılığının tarihinin altın çağına sokulmasıyla da şekillendi. Artık tam bir Kürt-İslam diktası vardı.

Bu dönemin akabinde AKP’nin aşırı güçlendiği ve Ortadoğu’nun liderliğine soyunduğu, İsrail’le çelişkiler yaşamaya başladığı dönem geldi. Bu provokasyon dönemi aslında Türkiye’nin şer eksenine itilmesinin de ilk adımlarını oluşturuyordu. Türkiye’nin Batı karşısında gardını düşüren AKP bir taraftan da Batıyı kışkırtacak adımları atmaya başlamıştı. Benzer süreç PKK ve Kürt ırkçılığı açısından da yaşandı. AKP ilk etapta açılım politikalarıyla, PKK’nın önünü açarken hemen ardından da 2011 seçimleri döneminde de bu sefer de “milliyetçi” çıkışları başlattı.

Bu Batı karşıtı ve milliyetçi cilanın halkta olumlu bir imaj yarattığı açıktır. Fakat bu imajın ardında dünya konjonktürünün ve AKP’nin gerçekliği var. Bu nedenle AKP’nin bizi nereye sürüklediğinin cevabını daha geniş, derin ve tarihsel bir çerçevede aramak gerekiyor…

Osmanlı’nın Yeniden Paylaşılmasında AKP’nin Rolü

AKP’nin özellikle son yıllarda “Osmanlı coğrafyasında etkinlik” söylemi üzerinde kurduğu bir “yeni-Osmanlıcılık” iddiası var. Gerçekten de Osmanlı Türk İmparatorluğunun geçmişte egemen olduğu bölge bugün yine emperyalizmin planlarında esas sahneyi oluşturuyor. Bu bölgede Türkiye’nin liderliğinde gerçek antiemperyalist dayanışma Chavezlerin Latin Amerika’da yarattığına benzer bir etki yaratabilir. Bu ezilen uluslar açısından bir temenniden de öte stratejik bir ihtiyaçtır.

ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi haritasına baktığımızda açıkça göreceğimiz şey sınırların ve rejimlerin değiştiği bölgenin neredeyse birebir geçmişte Türk etki alanı olan bölge olduğudur. AKP, yeni-Osmanlıcılık iddialarını istediği kadar sürdürsün onların anlayışı bu bölgedeki Türk etkinliği olmamış ABD’nin desteğiyle AKP’nin işlevsel olduğu bir etkinlik olmuştur. Bu durum Tayyip Erdoğan’ın “BOP’un eşbaşkanıyım” sözleriyle simgeleşmiştir.

Gerçekten de Irak’ın işgal edilmesinden bugüne AKP, asla bu çerçevenin dışına çıkmamıştır. Filistin meselesinde Batı karşıtı görünen AKP, Tunus, Mısır, Libya, Suriye gibi ülkelerde yaşanan tüm karışıklıklarda ve iç savaşlarda istisnasız Amerikancıların tarafını tutmuştur. Hatta yakın zamana kadar Suriye ve Esad yönetimiyle iyi ilişkiler kurulurken bir anda yüz seksen derecelik bir dönüş yaşamış ve Esad’la düşman olmuştur. Bu açık gerçekler AKP’ye giydirilmeye çalışılan Batı karşıtlığı gömleğinin ne kadar imkânlar dışında olduğunu kanıtlamıştır.

ABD başta olmak üzere emperyalist cephe yüz yıl kadar önce nasıl tüm Osmanlı coğrafyasına müdahale ettiyse şimdi de yaklaşık aynı sırayla müdahale etmektedir. Ülkeler sırayla patlıyor ve adeta Türkiye’nin etrafı bu ateş çemberiyle kuşatılıyor. Yine yüz yıl önce olduğu gibi sıra en son Türkiye’ye yaklaşırken AKP’nin güçlü bir şekilde iktidara yeniden oturmasının Türklerin en önemli dezavantajı olduğunu belirtmeliyiz. AKP nasıl Ortadoğu çapında ABD planının bir parçasıysa Türkiye’de yaklaşan karmaşa açısından da aynı rolü oynamaktadır. Bu rolse aslında ikili bir oyundan ibarettir. AKP geçmişteki benzeri olan II. Abdülhamit’in rolünü aynen oynamaktadır. Bunun geçmişteki sonucu açık bir felaketti. Günümüzde de felaket olacaktır.

Tayyip Erdoğan, III. Abdülhamit’i Kusursuz Oynuyor

Osmanlı’nın dağılma sürecinin en kritik ve bugün de en çok tartışılan dönemi II. Abdülhamit’in 33 yıllık istibdat dönemiydi. Emperyalizmin “hasta adam” ilan ettiği Osmanlı’nın başına geçen II. Abdülhamit o dönemin dış politikadaki meşhur “denge” siyasetinin sahibiydi.

İlk olarak ülke içindeki tüm muhalefeti, özellikle de Türkçüleri susturan Abdülhamit ardından en çok korktuğu Orduyu işlevsizleştirmişti. Dış politikada ise İngiltere ve Almanya arasında yıllarca salındıktan sonra Türkiye’nin Alman emperyalizminin güdümüne girmesi yolundaki temel adımları atmıştı. Bu adımlar Abdülhamit’in ardından Türkiye’nin Almanya’yla beraber dünya savaşına katılmasının ilk kademesiydi.

Abdülhamit’in denge ve risk politikaları Türkiye’yi gerçekten de dünya savaşı öncesinde dikkate alınan bir stratejik bölge durumuna getirmişti. Bu her ne kadar günümüz sağcıları tarafından olumlu bir şey, Türkiye’nin büyümesi gibi gösterilmek istense de aslında Türkiye’nin hiç yapmaması gereken şeyi yapmasına neden olmuştu: Emperyalist kamplardan birine uydu olarak dâhil olmak. Bu öyle bir tercih olmuştu ki Türkiye’yi ya düşmanlarımız olan İtilaf sömürgeleştirecekti ya da dostumuz görünen Almanya koloni yapacaktı.

Abdülhamit döneminin yarattığı güçlenme ve denge tamamen görünüşte kalmıştı. Osmanlı’nın elinde artık ne gerçek bir Ordu vardı ne de devlet… Abdülhamit tehlikeli oyunlar oynamıştı. Taht hırsı, istibdat ve Alman ittifakı Türkiye’yi İtilafın merkezi hedefi yapmıştı. 1908’de Abdülhamit tahttan indirildiğinde artık Osmanlı parçalanmak üzere olan bir cadı kazanıydı. Faturayı ödemek ise ne Abdülhamit’e ne de ardından gelen maceracı İttihatçılara düştü. Acıyı, işgali ve savaşı Türk ulusu Atatürk’ün önderliğinde göğüsledi. Sevr ancak uzun yıllar savaşarak çöpe atıldı.

Hikâye, hiç tarih okumamış insanlar açısından bile çok tanıdıktır… Uzun süre önce TÜRKSOLU’nda Tayyip Erdoğan’ın III. Abdülhamit rolüne soyunduğunu tespit etmiştik. Geçen zaman içinde AKP ve Tayyip Erdoğan bizi haksız çıkartmadılar. Kendilerine biçilen bu rolü kusursuz bir şekilde oynadılar. Güçlü olduğu iddia edilen ama aslında Ordusunda savaşacak general bile kalmamış bir ülke yarattılar. Ve bu ülkeyi emperyalizmin hedef tahtasına oturttular.

Provokatif Çizginin Sonu: Türkiye “Şer Ekseni”nde

Yukarıda da belirttiğimiz gibi AKP ilk kurulduğunda ABD’nin Irak’a düzenlediği sömürgeci saldırının payandası olmak için iktidara getirilmişti. Bu işgal sürecinde AKP, ABD için elinden geleni yapmış ancak 1 Mart tezkeresinin TBMM’den dönmesi dolayısıyla Türkiye’yi savaşa dahil etmeyi başaramamıştı. Fakat ABD’nin Irak’ta tüm yaptıkları karşısında kimi zaman sessiz kalarak, kimi zaman da açıktan destek vererek Amerikancı çizgisini korumuştu.

ABD’nin Irak işgali aslında BOP’un ilk adımıydı ve esas olarak da Kürt devletinin kuruluşunu hedefliyordu. Bu dönem boyunca AKP; Barzani ve Talabani tarafından yönetilen fiili Kürt devletine ağabeylik etmekten de geri kalmamıştı. AKP, İslamcı köklerine karşın Müslüman bir ülkede yapılan zulmü desteklemekten hiç rahatsızlık duymamıştı.

İlk başlarda İsrail’le de çok iyi ilişkiler kuran AKP, Gazze’de Hamas egemenliğinin kurulmasından sonra bir anda Filistin’in daha doğrusu Gazze’deki mikro Şeriat devletinin hamiliğine soyunmuştu. Bu süreçte AKP, bir anda radikal İsrail karşıtlığına girişmişti. Özellikle “Mavi Marmara” olayı gibi provokatif olaylara da imza atan AKP bir anda Türkiye’nin dünyadaki konumunu değiştirmişti.

Türkiye’de Kürtçülük yükselirken ve Batı bir müdahaleyle Türkiye’yi bölmenin yollarını ararken AKP’nin bir anda bu müdahaleye zemin hazırlayacak çatışmacı bir çizgiye geçmesi oldukça düşündürücüydü. Gerçekte AKP her iki dönem içinde de Batının kendisine biçtiği rolü oynamak dışında bir şey yapmamıştı. Bir süre Batının tüm yaptıklarını desteklemiş, Türkiye içerisinde direniş olanaklarını inanılmaz bir hızla yıpratmıştı. Ardından gelen dönemde de zayıflattığı Türkiye’ye emperyalizmin müdahalesine davetiye çıkaracak adımları attırıyordu.

2000’lerin başında güçlü Ordu ve devlet geleneğiyle tanınan Türkiye’nin imajı artık günden güne değişiyor. İslam ülkeleri arasında tek laik rejim olarak dostun düşmanın saygı duyduğu bu ülke artık Hamas, El Kaide ve Sudan’la adı anılan bir radikal İslamcılık odağı görünümünde... Diğer taraftan on yıl önce PKK’yı askeri olarak ezmiş ve NATO üyeliğini sorgulayabilecek kadar kendi gücüne güvenen bu devlet bugün güçsüz ve savunmasız… Emperyalizmin istediği gibi müdahale etmekten çekinmeyeceği ve dünyada yalnızlaşan bir “şer ekseni” ülkesi görünümünde... Ve en önemlisi de emperyalist müdahaleye içerden desteği fazlasıyla sağlayacak bir güce erişmiş olan Kürt ırkçığı artık Türkiye’nin acı gerçeği durumunda.

AKP, Kürtçülüğü Nasıl Güçlendirdi?

1984 yılında başlayan ırkçı PKK terörü, 2000’li yılların başına gelindiğinde büyük oranda Türk devleti karşısında yenilgiye uğramıştı. Teröre karşı gerçekleştirilen sert mücadele PKK’yı askeri anlamda bitme noktasına getirmişti. Yıllardır gelen şehit cenazeleri artık durmuş, Türk milleti rahat bir soluk almıştı. AKP’nin iktidara gelişi ise PKK açısından bir hayat öpücüğü oldu.

Gerçi bu hayat öpücüğünün ilk adımı Apo’nun Türkiye’ye asılmamak üzere teslim edilmesiyle daha önceden atılmıştı. Sadece terörist yöntemlerin Türkiye karşısında yeterli olmadığını ve sonuçsuz kaldığını gören ABD, Apo’yu da PKK’yı da siyasal zemine çekerek kurtarmış oluyordu. Bu siyasal Kürtçülük planında tek eksik bu plana tam destek verecek bir iktidardı. O da 2002’de AKP ile beraber gerçekleşti.

AKP, Kürt açılımı olarak adlandırdığı Kürtçülüğü güçlendirme politikasıyla PKK’nın siyasallaşmasının önünü hiç olmadığı kadar açmıştı. Diğer taraftan da Apo’yla yapılan ve hiçbir zaman inkâr edilmeyen müzakereler PKK’nın siyasal bir güç olarak ortaya çıkmasına neden olmuştu. AKP bu adımları atarken PKK’nın siyasallaşmasının terörü durduracağını öne sürüyordu. Siyasal zeminde rahat hareket eden bölücülüğün artık terörist yöntemlere ihtiyaç duymayacağını ve hatta Kürtlerin bölücülükten vazgeçeceğini savunuyordu.

İlk kez geçtiğimiz dönemde PKK’lıların Meclis’e girmesiyle beraber AKP istediği ortamı yaratmış oldu. Fakat Türkiye kısa süre içinde gördü ki ne PKK’nın terörden vazgeçmesi ne de Kürtlerin bölünme fikrinden uzaklaşması söz konusuydu. Tam aksine güç kazandıklarını düşündükleri ve bildikleri için bölücülüğün dozu arttı. Diğer taraftan da tüm kazanımlarını ellerindeki terör tehdidine borçlu oldukları için de istedikler ne zaman yapılmasa bu gücü daha da sert bir şekilde kullanmaya devam ettiler.

AKP, hem siyaseten hem de terör açısından güçlenmiş bir PKK yarattı. Türkiye’de Kürtçülük en meşru ideoloji, PKK da en meşru örgüt haline geldi. Şimdi karşımızda ayaklanmaya hazır, güçlenmiş ve kitleselleşmiş bir Kürt ırkçısı hareket var. Bu tablonun müsebbibi de AKP’den ve onun Kürt açılımından başka bir şey değil…

AKP’nin Son Durumu: Meydanlarda “Milliyetçi”, Uygulamada Kürtçü

AKP tüm bu kabarık Kürtçülük dosyasına karşın, seçimlere bir ay kala meydanlarda bir anda PKK karşıtı milliyetçi çıkışlar yapmaya başlamıştı. Sanki Kürt açılımını başlatan, PKK’nın bu kadar önünü açan, Apo’yla görüşen AKP değildi. AKP, açık açık milliyetçilik yaparak oyları toplamayı başardı.

AKP’nin PKK’yla ilişkisini iki açıdan değerlendirmek gerekir. AKP ve PKK Kürtçülük konusunda tabi ki ortaktırlar. PKK Kürt-İslam faşizminin Kürtçülüğü ağır basan ucudur. AKP ise aynı ideolojinin Şeriatçılığı ağır basan ucundadır. Türk devletine, Atatürk’e ve ulusa düşmanlık konusunda fikirleri ve çıkarları ortaktır.

Fakat bir diğer taraftan da AKP ile PKK rakip güçlerdir. Güneydoğu bölgesinde Kürt-İslam faşizminin bu iki temsilcisi arasında bir alan mücadelesi ve rekabet vardır. Bu nedenle de karşı karşıya gelmektedirler. Ancak AKP’nin Türklerden oy almak gibi bir kaygısı da vardır. Bu nedenle AKP, seçim döneminde Türkleri etkilemenin yolu olarak milliyetçi çıkışlarla oyuna dâhil olmuştur.

AKP’nin PKK ile çelişmesi ve milliyetçi bir söylemle ortaya çıkması ilginç ve tehlikelidir. AKP, dokuz yıllık icraatı döneminde PKK ile mücadele edecek tüm dinamikleri tasfiye ettikten sonra PKK karşıtlığı yapmaya başlamıştır. AKP, Türkiye’yi iç savaş ortamına iki açıdan birden sürüklemektedir. Hem PKK’nın bu kadar rahatlamasını ve güçlenmesini sağlamıştır hem de bir taraftan da bu gelişmesine yardımcı olduğu gücü çatışmaya çağırmaktadır. Hem bölücülüğün önünü açan hem de “milliyetçilik” yapan bir AKP’nin kısa sürede Türkiye’yi iç savaş ortamına çekeceği kesindir.

Fakat Türkiye’de olası bir iç savaşta PKK ile çatışacak olan güç de AKP değildir. AKP, her an taktiksel “milliyetçiliği” bir kenara bırakıp daha ağır bir Kürtçü tavra geçebilecek potansiyele sahiptir. Nitekim AKP’nin hazırlandığı yeni Anayasa değişikliğinin, başkanlık sisteminin yanında federasyon ve özerklik de getirmesi, “Türk vatandaşı” tanımı gibi ulus devletin temeli olan içerikleri değiştirmesi beklenmektedir. AKP, emperyalizmin kendisine verdiği provokatör rolünü çok cepheli oynamaktadır. Sürecin tek kaybedeni ise Türkiye olacaktır.

AKP, Türkiye’yi İç Savaş ve Batı Müdahalesine Sürüklüyor

Emperyalizmin bugün Türkiye için ne planladığını görmek çok da zor değil. Batılılar, 1800’lü yıllardan beri Kürt kartını Türkiye’nin karşısına çıkartırlar. Bu bizzat Batı tarafından imal edilmiş etnik kimlik günümüzde de Türkiye üzerine kurulan planın odak noktasını oluşturuyor. Emperyalizm Osmanlı-Rus Savaşlarından beri Türk yurduna ne zaman müdahale ettiyse, buna eşlik eden bir Kürt isyanı olmuştur. Günümüzde de emperyalizm tüm Ortadoğu’yu yeniden şekillendirirken bir taraftan da Türkiye’ye karşı planladığı müdahalenin zeminini hazırlamıştır.

Şu an PKK’nın geldiği nokta emperyalizm açısından hem askeri bir önem taşıyor hem de müdahalenin dünya kamuoyunda zemininin hazırlanması açısından kritik önemde. Libya’da ve Suriye’de çıkartılan isyanların bir benzeri Türkiye’de Kürtler eliyle başlatılacaktır. Sadece Güneydoğu’da değil Kürt istilasının yaşandığı tüm şehirlere kısa zamanda yayılacak olan isyan karşısında polis gücü yetersiz kalacaktır.

Bir taraftan da İnegöl ve Dörtyol örneklerinde daha önceden görülen Türk tepkisinin de kendini göstermesi olayları büyütecektir. Gidişat büyük çapta Ordunun müdahale etmesini gerektirecektir.

Bu noktadan itibaren de Batı emperyalizminin müdahaleye girişmesi beklenmelidir. Kürtlerin katliama uğradığını iddia eden NATO, Türkiye’yi işgale girişecektir. Tabi ki bu savaştan emperyalistlerin de Kürtlerin de başarılı çıkma şansı yoktur. Türk milleti 1918’deki oyunu bozmasını bildiği gibi bunu yenmeyi de bilecektir. Ancak bunu yapana kadar da önemli bir fatura ödemek zorunda kalacaktır. AKP, Türkiye’yi Hamas ve El Kaide gibi Şeriatçı güçlerin yanına yerleştirdiği için dünya kamuoyu da Türkiye’yi pek savunmayacaktır. Kısacası görünen o ki önümüzde Türk milletini zor bir dönem beklemektedir.

AKP, son yıllarda Batının müdahalesinin önünü açmasının ve emperyalizm karşısında direnecek esas güç olan Orduyu dağıtmasının hemen ardından Batıyla kavgalı bir ortam yaratmıştır. Bu planlı programlı bir ajan-provokatör faaliyetinden başka bir şey değildir.

Diğer taraftan da yukarda belirttiğimiz gibi yıllarca PKK’nın güçlenmesini sağladıktan sonra bugün de PKK’yı sokağa hızla dökecek adımları atmaktadır. Bu iç savaşın ve emperyalist saldırının bizzat AKP tarafından tetiklenmesidir. AKP, Batıcı-Kürtçü roldeyken de aslında emperyalizmin istediklerini yapmıştır, Batı ve İsrail’e karşı-“milliyetçi” rolü oynarken de…

AKP, Türkiye’ye gerçek bir III. Abdülhamit dönemi yaşattı. Abdülhamit’in gittiği 1908 yılının ardından gelen 1918’e kadar geçen on yıllık zaman dilimi Türkiye’nin hızla parçalandığı, Ermeni isyanlarıyla sarsıldığı, en sonunda da işgal edildiği bir dönem olmuştu. Bugün tek fark isyan edecek olanların Ermeniler yerine Kürtler olmasıdır. II. Abdülhamit’e özenen günümüzün III. Abdülhamit’i emperyalizm açısından bulunmaz bir rol oynamıştır.

Yıpranmış Ordu, Zayıf Ulusalcılık, Savunmasız Türkiye

AKP’nin dokuz yıllık politikasının yarattıklarını özetlemek istersek, geçen dönemin ardında yıpratılmış bir Ordu, zayıflatılmış bir ulusalcı hareket ve dolayısıyla savunmasız bir Türkiye bıraktığını öncelikle belirtmek gerekir.

Özellikle Türkiye ve Türk millet açısından Ordunun rolü çok önemlidir. Türkler tarihleri boyunca güçlü ordular kurmayı başardıkları zamanlarda rahat yaşamışlar, orduları zayıfladığı zamanlarda ise sıkıntıya düşmüşlerdir. Bunun en iyi şekilde farkında olan emperyalizm Türkiye ile ilgili planlarını uygulamaya geçmeden önce Ordunun zayıflatılması ve dağıtılması işini ele almıştır. AKP’nin yılan hikâyesine dönen Ergenekon-Balyoz tipi operasyonları birebir bu emperyalist plan dâhilinde gerçekleştirilmiştir. Ordunun eli kolu bağlanmış, halkın Orduya güveni sarsılmaya çalışılmış ve Orduyu yönetecek komuta kadrolarının çok önemli bir kısmı hapse atılmıştır. Bir taraftan da “kozmik oda” tipi olaylarla Türk Ordusunun en gizli savunma planları açık edilmiş ve emperyalist merkezlere sızdırılmıştır.

Ordunun gücünün bu çok cepheli operasyonla kırılması zaten Türkiye’nin işgalinin önünün açılması anlamına gelmektedir. Fakat herkesin bildiği gibi AKP bununla da yetinmemiş, bir ulusal felaket anında toplumu ayakta tutacak, direnişe geçme potansiyeli olan tüm kesimleri de operasyona tabi tutmuştur. Ulusalcıların kimini zorla susturmuş, kimini ise pasifleştirmiştir. Genel anlamıyla da 2005 itibariyle yükselişe geçen ulusalcı dalganın 2011’de dinmesini sağlamıştır.

Bu iki cepheli operasyonla AKP Türkiye’yi hem askeri, hem de ideolojik ve politik alanlarda tamamen savunmasız bırakmıştır. AKP’nin bugün izlediği kışkırtıcı politika evin tüm kapılarını ardına kadar açıp, ev halkını bağladıktan sonra hırsızlara “gelin hesaplaşalım” demekten farklı değildir. AKP, Türkiye’yi ne duruma getirdiğini çok iyi bilmesine karşın yine de iç savaş ve işgali kışkırtan çizgisini korumaktadır. Fakat Türkiye iç savaş ve işgal şartlarına geldiğinde de AKP Türkiye’yi korumayacaktır. Millet kaderiyle baş başa kalacaktır.

AKP, Türkiye’yi İşgal Ettirdiği Gün Sahneyi Terk Edecek

AKP üç dönemdir tek parti olarak sandıktan çıkıyor. CHP ve MHP bir varlık gösteremiyor. Bu süreçte muhalefetin beceriksizliği, AKP’nin faşist yöntemleri üzerine çok şey söyleyebiliriz. Fakat genellikle cevapsız kalan soru AKP döneminin ne zaman kapanacağı, AKP’nin ne zaman gideceği sorusudur.

Her siyasi hareketin tarihsel bir misyonu vardır. O misyon sona erince artık o hareketin de varlığının bir anlamı kalmaz. Miadı dolar ve sahneden çekilir. Türk siyasi tarihi de bu duruma uygun olaylarla doludur. Dolayısıyla hiç gitmeyecekmiş gibi görünen AKP’nin de bir sonu vardır ve işin ilginç yanı da şudur ki AKP bu en güçlü döneminde rolünü tamamlayıp sahneden inmeye daha yakındır.

AKP’nin misyonu Türkiye’yi bölmekti, büyük oranda bu noktaya gelindi. AKP’nin bir diğer misyonu da Türkiye’yi işgal ettirmekti. Artık o günler de çok uzak görünmüyor. Şurasını çok iyi biliyoruz ki o gün geldiğinde artık AKP sahneden inecek. Artık kimsenin ona ihtiyacı kalmayacak. Ama o gün geldiğinde biz burada olacağız ve maalesef AKP’nin Türkiye’yi sürüklediği noktadan kurtulmak için, AKP’nin yaptıklarının bedelini ödemek için çalışacağız. Bir vatanımız olsun diye savaşmak zorunda kalacağız…

Ulusalcıların güçlü olması gereken bir dönem AKP tarafından yaratıldı. Türk ulusu tarihte silinmedi. Şimdi de silinmeyecek. Güçlü ulusalcılık Türk milletinin çıkışı olacak. Görev bizi bekliyor.

Hazır olalım…


Bu yazıyla ilgili görüşlerinizi gönderebilirsiniz:
Size ulaşmamız için lütfen aşağıdaki formu doldurun:
İsim: 
Soyisim:
Telefon: ( 0   )
Cep Tel: ( 0   )
E-posta: 
Şehir: