Serap Yeşiltuna
Kültür Yaşamında Kürtçüleşme
Türkiye’de siyasi iktidarlar, yarattıkları ideolojik değişmeyi hayatın her alanında hissettirmeyi başardı. Ancak hiçbiri bu anlamıyla AKP kadar başarılı olamamıştı. Tüm kurumlarıyla devleti ele geçiren ve bunu Kürt-İslam sentezinin bir uzantısı olarak yapan AKP, hem çıkardığı yasalarla hem de açtığı tartışmayla Kürt İslamcı anlayışı normal bir şeymişçesine başta CHP ve MHP olmak üzere diğer partilere ve Türk Ordusu’na kabul ettirdi. Özellikle Kürtçülük gibi Türk milletinin hiçbir zaman kabul etmeyeceği, toplumsal değerlere son derece aykırı kaçan bir ideoloji artık siyaset içinde tartışılan sıradan bir ideoloji haline geldi. Kürt sorunu, Kürt realitesi gibi ifadeler, birer olgu olarak yerini aldı. En önemlisi PKK siyasi bir taraf haline geldi, PKK’lı militanlar ve Apo’nun kendisi muhatap olarak kabul edildi.
Bu işleyişi geri döndürmek elbette kolaydır. Yasaları değiştirmek, tartışmayı ulusalcıların lehine çevirmek, işbirlikçi siyasete son vermek, işbirlikçi siyasetçilere yol vermek çok zor şeyler değildir. Ancak sistem çok daha kurnaz bir yönelim geliştirmiştir: Bu siyaseti evlerimize sokmak!
Geri dönüşü zor olan budur. Siyasetçilerin ya da siyasi iktidarın neyi tartıştığının çok önemi yoktur ancak bir köşe yazarının neyi savunduğu, bir sanatçının ne söylediği, bir şarkıcının nasıl söylediği, bir filmin ne anlattığı, bir TV programının ne tartıştığı önemlidir.
Mecliste Kürtçülük yapan Kürt bir milletvekili, Kürtçe şarkı söyleyen bir Bakan, Apo’nun sözlerini dikkate alan bir Başbakan ya da Barzani’yi davet eden bir Cumhurbaşkanı bugün var yarın yoktur belki ve halk bunları uzun vadede çok dikkate almaz ama, bu anlayışları evlere sokan bir kültürel ortam uzun vadede çok tehlikeli bir dönüşüme sebep olabilir.
Basın Yoluyla Yayılan “Kültürel Kürtleşme”
Bu, bugünkü siyasi iktidarın düşünemeyeceği kadar uyanık ve planlanmış bir stratejidir. Basit görünmektedir ancak BOP’unu Misak-ı Milli sınırlarına genişletmeyi planlayan ABD için son derece önemli ve ciddi kaynak ayrılarak uygulatılan bir projedir. Bunun adına “Kültürel Kürtleşme” diyebiliriz ya da, “tersine asimilasyonun kültürel ayağı”…
Adına ne dersek diyelim akşam evine gidip televizyonunu açan sıradan bir Türk’ün, eline gazetesini alıp şöyle yüzeyselce göz atan, bir müzik markete giden, ya da bir kitapçıya uğrayan, bir minibüse binen hatta sokakta yürüyen sıradan bir Türk’ün bir anda anlayamayacağı kadar üstü örtülü ama uzun vadede yavaş yavaş, alışa alışa, sindire sindire kabulleneceği kadar kesin bir asimilasyon türüdür. Aracısı basın olan, sanatçılar, şarkıcılar, yönetmenler, oyuncular ve köşe yazarları olan, hedef kitlesi de tahmin edemeyeceğiniz kadar geniş olan bir yöntemdir.
TV Dizileri Aracılığıyla “Kürtleşme”
Evlere girmenin en kolay yöntemlerinden biri televizyondur. Televizyon kanallarındaki programlar, diziler, filmler ve tartışma programları da Kürtçülük propagandasını en kolay ve en kalıcı şekilde empoze eden araçlardır.
Her kanalda farklı saatlerde farklı kesimlere hitap eden TV dizileri örneğin… Sıradan vatandaşı ekrana bağlayan bu dizilerde uzunca bir süre ağalar beyler, aşiretler, marabalar, berdeller boy gösterdi. Bu ağalar sadece köylerde, kırsalda değil uzantıları büyük şehirlerde olan ağalardı. Dizilerin yarısı kırsalda, yarısı şehirde çekiliyordu ve “İstila” son derece meşru bir zeminde Türk milletine kabul ettirilmeye çalışıldı. Bir yandan “Diyarbakır bizim, İstanbul hepimizin” gibi bir anlayış empoze ediliyor, diğer bir yandan da feodal kültürün büyük şehirlerde edindiği yer olumlu portrelerle normalleştiriliyordu. Bazen adları Sıla oluyor, bazen Berivan, bazen de Asmalı Konak, Kırık Ayna, Beyaz Gelincik ya da Zerda… Ama hep aynı şehirleşememiş koku, aynı mekan, aynı simalar, aynı konular…
Bu tarz diziler biraz daha üstü örtülü Kürtçülük propagandası yapıyordu. Yakan, yıkan, terör estiren Kürt değil, yakan yıkan terör estiren Kürdün feodal kültürü duruyordu karşımızda. Yakan, yıkan, terör estiren Kürdün bozuk Türkçesi, özellikle bozulmuş şivesi çınlıyordu kulaklarımızda. Bu bozuk Türkçe, şehre yerleşen ama şehirli olmak için hiçbir çabası olmayan, zaten köy kültürünü şehre taşısın diye beslenen Kürdün simgesiydi. Yakan, yıkan terör estiren Kürt, bu kez Türk’ün değil, Türkçenin “kafasını, gözünü yarmaktaydı” anlayacağınız ve bu durum dizilere malzeme olmakla kalmıyor, çocuklarımızın da Türkçesini bozmaya başlıyordu bir süre sonra.
Bu tarz aşiret dizileri yavaş yavaş misyonunu tamamlarken yerini daha siyasi içerikli, daha direkt Kürtçü propaganda yapan diziler almaya başladı.
Örneğin 12 Eylül sonrasını anlatan “Bu Kalp Seni Unutur mu?” adlı dizi… 12 Eylül, sanki solcuları ortadan kaldırmaya çalışmamış, sanki Fethullahçılığı beslememiş sanki PKK’yı büyütmemiş de sadece ve sadece “Kürtlere işkence eden Diyarbakır Cezaevi’ni” yaratmıştır bu dizinin alttan alttan vermeye çalıştığı mesaja göre. Sanki Türkiye’nin başka hiçbir yerinde cezaevi yoktur, sanki başka hiçbir yerde işkence edilmemiştir kimseye de varsa yoksa Diyarbakır Cezaevi’dir işkence merkezi. Bu tez solcuların Kürtleşmesinin de bir sonucudur. Halkın solculaşmasının önüne de set çekmesidir. “İşte” dedirtiyorlar “solcuların yaptığı bu, 80 öncesinden de böyleydi şimdi de… Solcular sadece ve sadece Kürtçüdür.!”
Pek çok televizyon dizisi de artık konusu ne olursa olsun alttan alta Kürtçülüğü, “Kürt realitesini”, Türk Kürt kardeşliği tezlerini işlemeye başlıyordu.
Türk Sinemasının Kürtleşmesi
Ardından sinema filmleri devreye sokuldu. Büyük bilboard reklamlarıyla, köşe yazarlarının methiye yazılarıyla, gazete ilanlarıyla insanlar bir takım yeni yapım “Türk” sinema filmlerine doğru çekildiler.
Günlerce konuşulan bu filmler önce, “harika”, “çok başarılı”, “cesur”, “ilk defa” gibi çarpıcı övgülerle ardından “tabuları yıkıyor”, “resmi tarihi sorgulatıyor”, “Kürt toplumunun sosyo-politik tahlilini yapıyor”, “Kürt coğrafyasının analizini yapıyor” gibi bilimsel ve entelektüel görünümlü ifadelerle “bal gibi” bölücülük yaparak Türklerin dikkatine sunuldu.
Örneğin Mahsun Kırmızıgül’ün “Güneşi Gördüm” filmi günlerce konuşulmuştu. Kürt- Türk kardeşliği ekseninde, teröristle askeri eşit taraflar olarak gösterme, dağa çıkıp PKK’ya katılmayı bir gerçeklik ve olağan bir şeymiş gibi gösterme anlamında gerçekten çalışılmış bir filmdi.
Çocuklarından biri asker, diğeri de PKK’lı olan Kürt bir ailenin yaşadıklarını anlatırken, film teröristi sempatik gösteriyor, Ordu’yu ve devleti suçluyor, güya kafalarda devletin suçluluğuna dair soru işareti yaratıyordu.
Filmle ilgili yapılan yorumlardan biri zaten amacın hakkında fikir veriyor: “Bu film egemen militer yapıyı çok cesur bir şekilde eleştiremese de, yıllardır süren bu kirli savaşı her iki tarafı da kırmadan vermeye çalışsa da en azından ulaştığı milliyetçi kitlelerde ve orduya imanı tam olan cahil insanların kafasında bir soru işareti oluşturması bakımından önemli bir filmdir.”
Yaratmaya çalıştıkları işte bu soru işaretiydi. Yanlış mı yapıyoruz? Soru işaretinin büyümesi, büyümesi ve en sonunda sıradan kitleleri de PKK’nın haklılığına ikna etmesi, orduyu sorgulatması, terörle mücadelenin yanlışlığına inandırmasıydı hedefleri.
Kürtçü film yapımcıları Türkiye’yle de yetinmediler elbette. “Dünyanın tüm Kürtlerine” yönelik bir “sanat” çalışması vardı ortada. Fikret Hakan ve Kerem Alışık’a oynattıkları “Saddam’ın Askerleri” filmi, Kuzey Irak’ta Saddam’ın yaptığı “işkenceleri” anlatmak için çekilmişti örneğin. Kürt peşmergelerin yarattığı terörü, Türkmenlere yapılan katliamları, koskoca Arap ulusunu nasıl ortadan kaldırmaya çalıştıklarını işlemeyi akıl eden olmamıştı da, “Kürtlerin çektiği acılar” üzerine buna benzer pek çok sinema filminin olduğu bir külliyat çıkmıştı ortaya.
“Sıfır Kilometre” buna benzer bir başka örnektir. Türk ailesini anlatarak , Türk’e yönelik, Türkçe espiriler yaparak ünlenen, sıradan Türk insanının sevgisini kazanmasının ardından hiç bırakmadığı Kürtçülüğünün dozunu artırarak karşımıza çıkan Yılmaz Erdoğan ve Şeyh Said’in torunu olan eşi Belçim Bilgin’in ortak ürünü “Sıfır Kilometre” günlerce konuşuldu. Yılmaz Erdoğan bu filme her türlü maddi ve teknik desteği vermiş, Belçim Bilgin de kendi ifadesiyle “Şeyh Said’in torunu olmanın onuruyla bu filmde keyifle oynamış”tı. Anlaşılacağı üzere bu da “Kuzey Irak Kürtlerinin çektiği acıyı” anlatan filmlerden biri. Güvercin kanadına yazdığı sözde barış konulu açılım mektubu, dağdan inen kardeşi Mustafa Erdoğan ve “Kürdistan” aşkıyla yanıp tutuşan sevgili karısıyla gerçekten bu filme de çok yakışmıştı Erdoğan. (Bir de aynı soyadını taşıdığı Başbakan var, o da ayrı bir şıklık…)
“Sıfır Kilometre”, “Saddamın Askerleri” gibi doğrudan Kürtçü ya da “Güneşi Gördüm” gibi PKK’yı sempatik gösteren filmlerin yanı sıra, doğrudan bu ülkenin Atatürkçü, milliyetçi insanlarına hitap eden filmler çekerek, Kürtçü propagandalarını bu filmlerin arasına sıkıştırmayı da ihmal etmedi beyaz perdenin karanlık adamları. Can Dündar’ın Mustafa filminde yaptığı gibi…
Sözde Atatürk’ün hayatını anlatan bu filmde Can Dündar, Atatürk’e yönelik tüm karalamalarının ve çarpıtmaların yanında, O’nun Kürtlere özerklik verdiği iddiasını da filmin alakasız bir yerlerinde işleyerek, bir iki saniyeliğine de olsa bu palavrayı tarihi bir gerçeklik gibi sunmaya çalışmıştı.
Tüm bunların yanında bir de “Nefes” filmi gibi güya PKK terörünün yarattığı acıyı ortaya koyan, Türk askerinin sıkıntılarını, zorluklarını ve kahramanlığını anlatmaya çalışan filmler vardı. Bunca Kürtçü filmin içinde insanlar koşa kışa sinemaya gider, biraz da kahramanlık öykülerini dinlemek için yerini alırken, farkına bile varmadan başka bir karanlık tezin deneği oldular .
Gerçekten de Türk Ordusu’nun içinde ne kadar kahraman, ne kadar güçlü askerlerin olduğu, ne büyük fedakârlıklarla çatışıldığı, PKK terörüne karşı sınırlarımızı korumaya çalışanların ne kadar özveriyle, sıradan olmalarına karşı ne kadar da profesyonelce bu işi yapmaya çalıştıkları yansıtılmıştı. Ancak bu filmin içinde bile çok tehlikeli bir gizli propaganda vardı. Filmdeki komutana Türk Ordusu’nun haklılığı sorgulatılırken, savaşarak PKK’nın yenilemeyeceği, bu işin askeri mücadeleyle olmayacağı mesajı verilmeye çalışılıyordu. Amaçları ise ulusalcı kesimi bir anlamda Kürt açılımına alıştırmak ve Ordu’nun silah bırakması gerektiğine alıştırmaktı!
Görüldüğü üzere Sinema-TV dünyası, kukla Kürt Devletinin kurulması için meşru dayanakları bazen çok açık bazen de çok kurnazca Türk milletine kabul ettirmeye çalıştı.
Ve Huzurlarınızda “Kürt Sineması”
Türkçe filmler içinde yapılan Kürtçülük propagandasının yanı sıra artık bağımsız bir “Kürt Sineması” da yaratıldı. Örneğin Batman’da Kürtçe Kısa Film Yarışması düzenlenirken, “JİTEM’in işkenceleri”ni anlatan “Kayıp Özgürlük” adlı Kürtçe-Türkçe film Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde Dünya prömiyerini yapıyordu. Aynı festivalde geçen yıl ilk kez bir Kürtçe filmin de gala gösterimi yapılmıştı. “Ben Gördüm-Min Dıt” adlı Kürtçe film açıkça “Kürdistan”dan bahsediyordu. Filme tepki gösterenler, bunun bu festivalde olmaması gerektiğini savunanlar ise sadece ve sadece “filmi beğenmeyenler” olarak lanse ediliyordu. Yani bir ülkede açıkça bölücülük yapılırken buna karşı çıkan insanlar sadece bu fikri beğenmeyenler oluyordu ve bu da demokrasinin çeşitliliği olarak sunuluyordu ancak. Kürt açılımını cansiperane savunan sanatçılardan Lale Mansur da olayı yatıştırmaya çalışanlardan biri oluyordu.
Asıl kaygı verici olan da Kürt olmadığı halde, “Kürtçülük” mücadelesini onlardan daha keskin savunan bu demokrasi cengaverlerinin ya da bir şekilde bu oyunun içine alet olan sanatçıların sayısının artmış olmasıdır. “Sanat için soyunur musunuz”, “sanat için öpüşür müsünüz?” gibi sorulara bir yenisi eklenmiştir artık: “Sanat için bölücülük yapar mısınız?”
Bölücülük için sanat yapanlar ve sanat için bölücülük yapanlar... Bir kısmı son derece bilinçli Kürtçülerle, bir kısmı son derece bilinçsiz sanatçılar olan bu iki çeşit de aynı amaca hizmet etmeye başladılar. Sanat için çırılçıplak soyunmanın, vatanı satmaya tercih edileceği bir dönemdir bu.
Yıldız Kenter örneğin… Sanat için tiyatro sahnesinde soyunmuştu. Çok da tartışılmıştı. Keşke “Büyük Adam Küçük Aşk” filminde oynamak yerine soyunmaya devam etseydi diye geçirdi pek çok insan içinden. Kürtçe diyalogların hazırlanması için Mezopotamya Kültür Merkezi’nden yardım alınarak çevrilen ve Yunan Film merkezinin de desteğiyle yapılan bu film Kürtçe konuşan 5 yaşında bir kızla Türkçeden taviz vermeyen Rıfat Bey’in çatışmasını anlatıyordu. Anlaşılacağı üzere tavizi veren Rıfat Bey oluyor ve Türkçe yine Kürtçenin karşısında yeniliyordu. Yıldız Kenter de ne acıdır ki, projeyi çok beğendiği için bu filmde rol almayı kabul ediyor ve Kürtçülük meselesine ucundan kenarından bulaşanlardan oluyordu.
Bir de Hülya Avşar gibiler var ki zorla Kürt ve Kürtçü yapılmaya çalışılanlardan.
Avşar bilindiği üzere ve soyadından da anlaşılacağı gibi bir Türk kızı. Ancak Kürt açılımı süreciyle birlikte adeta zorla “Kürdüm” dedirtilmeye çalışılmıştı. Devrim Sevimay’a verdiği röportajında “… anne tarafımda Giritlik var, Yörüklük var. Baba tarafım çok asırlar önce Kayseri Pınarbaşı’ndan göçen bir Türkmen aşireti. Göç ettikleri yerde Kürtlerle karışmışlar ve sonunda da iyice Kürtleşmişler.” diyor ancak bu röportaja kadar Kürtlüğünden haberi bile yok. Kendisinin de ifade ettiği gibi böyle bir tartışmaya ihtiyacı bile yok. Aslına bakılırsa Hülya Avşar’ın Kürtlüğü babası Kars’a göç ettiğinde değil Devrim Sevimay’a röportaj verdiği anda başlıyor. Çünkü artık bunun üzerine kafa yorma, etnileri araştırma zamanıdır. “Ne mutlu Türk’üm”den, “galiba Kürdüm” sloganına geçildiği bir dönemi yaşamaktadır çünkü Türkiye. Ondan sonra da açılıma sınırsız destek, ölen Kürt çocuklarına da ağlama edebiyatı, barış çığlıkları vs… Kürtçülüğe bulaşan her sanatçının varacağı nokta bu sonuç olarak, ortası yok!
Müziğin Kürtleşmesi
Bu eğilimin, son moda deyimiyle “trend”in olmazsa olmazlarından biri de Kürtçe şarkı söylemek. İnternette zahmet edip “Kürtçe şarkı söyledi” diyerek arama motorlarına girdiğinizde ağzınız açık kalıyor. Kimler bu havaya girmiş diye merak ediyorsunuz ancak görüyorsunuz ki o havaya girmeyen kalmamış.
Sezen Aksu, Kürtçü şarkıcıların bayraktarlarından. Nerede Kürtçe şarkı söylenecek, orada Sezen Aksu, nerede açılım konuşulacak orada Sezen Aksu, nerede Kürtler savunulacak orada Aksu…
Yıllarca Türk dilinin duru ahengiyle, Türklerin bu ahenge ve onun sesine olan hayranlığıyla sahne alıp gönüllerde taht kurarak zengin ol, sonra da o millete ihanet ederek zengin olmaya, ünlenmeye devam et. Sezen Aksu en belirgin örneklerden biri. Tayyip’in açılım konusundaki en büyük destekçilerinden ve referandumda evet kampanyasının da reklam isimlerinden biri olduğu için tartışmasız bu işin sanat camiasındaki en önemli temsilcisi.
Sezen Aksu önemli bir isim çünkü Kürtçe şarkıya normallik kazandırıyor, bölücülüğe meşruiyet sağlıyor. Örneğin Emine Ayna’nın “Kürt sorunun PKK’sız ve Apo’suz çözülemeyeceği”ni savunduğu Munzur Kültür ve Doğa Festivali’nde, Almanya’da yaşayan “Dersimli müzisyen” Mikail Aslan’ı kimse tanımayacağı için onunla düet yaparak Kürtçe söyleyen Sezen Aksu, bir anda Apo’yu da PKK’yı da Türk evlerinin içine sokuvermiş oluyor.
“Birlik”, “kardeşlik”, “barış” sloganlarının da en büyük destekçisi Kürtçe şarkılar, Kürtçe söyleyen ünlüler oluyor. Demir Demirkan’ın “kardeşlik” projesi “Biriz”de tabii ki Kürtçe şarkıyı Sertap Erener söylüyor. “Sahnede bir olabiliyorsak bunu bu toprağın üzerinde de yapabiliriz” diyen Demir Demirkan da Sezen Aksu ekolünden. Bu okul yıllarca kaliteli sanatçı, iyi müzisyen yetiştiriyor zannetmişti Türkiye. PKK’nın dağ kadrolarına destek olsun diye şehir orkestrasını kurmaya çalıştıklarını yeni anladık.
Bir de “Güldünya Şarkıları” ekibi var. Güldünya, Kürt töresinin kurbanı Bitlisli bir genç kadın. Kadının ailesi tarafından öldürülmesinden sonra kadına yönelik şiddete karşı “aile içi şiddet acil yardım hattı” adında bir yapı kurarak “Güldünya Şarkıları” adı altında bir albüm çıkarıp konser veren ekibin başında yine Sezen Aksu var. İçinde de Kürtçe söyleyen Aynur Doğan, Rojin gibi belli başlı Kürtçüler, Şevval Sam gibi etnikçiler, Ajda Pekkan gibi bu işe bulaştırılmışlar var. Yıllarca solcu ulusalcı insanlara şarkılar söyleyip, Nâzım’ın şiirlerinden besteler yapan Leman Sam, kızı Şevval Sam ile birlikte Kürtçülüğün en simge isimleri arasına katılmış durumdalar zaten.
Güya töre cinayetlerine karşı çıkıyorlar ancak töreleri ayakta tutan aşiretlere ve PKK’ya karşı durmayı akıllarına getiremiyorlar. Feodalizme karşı çıkmak, devleti ve Ordu’yu savunmayı, PKK’nın var etmeye çalıştığı Kürtçeye karşı Türkçeyi savunmayı gerektirirken, onlar bir yandan Kürtçe çalıp eğleniyor, bir yandan da kahrolsun töre diye dans ediyorlar. Aynur Doğan’la Kürtçe düet yapan Ajda Pekkan’ın asker babasının da kemikleri sızlıyor…
İşin en mizahi tarafı Kürtçe şarkı söyleyerek gündemden düşmemeye çalışan Seda Sayan, Bülent Ersoy gibi ünlülerin olması. Bir de Kürtçe bilmediği için söylemeyen, ama Haluk Levent ve Petek Dinçöz gibi en kısa zamanda Kürtçe öğrenip söylemek isteyenler ve Serdar Ortaç gibi Kürtçe söylemeye hazır olanlar var ki bunların durumu içler acısı.
Devlet Eliyle Kürtçe: TRT 6
Bu kadar çok Kürtçe şarkı, film, sinema, programın olduğu bir ortamda, hükümet de boş durmayarak bir yıl önce Kürtçe TRT kanalıyla, Kürt kimliğinin yaratılması çalışmasına bir katkı sunmuştu. PKK’nın yıllardır yapmaya çalıştığını, Kürt kimliğini ve Kürtçeyi kabul ettirme çabasını tek hamleyle hayata geçirmişti.
O aşamadan sonra istediğiniz kadar PKK yanlış yapıyor, önce halka Türkçe öğretmek gerekir, önce Türklüğü kabul ettirmek gerekir deyin tüm bu çabalar nafile oluyor. Adamların yıllarca dağa çıkıp kabul ettirmeye çalıştığı şey gerçek olunca, kimlerin Kürtçe şarkı söylediği ve kimlerin Kürtçe konuştuğu üzerine tartışmaların çok da bir anlamı olmuyor.
TRT Kürtçe’yi yayın hayatına başlatan hükümet, sanatçıları da Kürt açılımına destek versinler diye yemeğe davet edince o sanatçıların çok azı onurlu tavır gösteriyor. Karşımıza şarkıcısı Kürt, oyuncusu Kürt, yapımcısı ve bestecisi Kürt, Başbakanı Kürt, Bakanı Kürt, Türk’ü de Kürtleşmeye mayalanmış bir Türkiye tablosu çıkıyor. Sonra valiler çıkıyor o kanalda Kürtçe şarkılar söylüyor, sonra Diyarbakır’daki çocuk koroları gidip ABD’de PKK’nın marşını çalıyor, sonra birileri çıkıp Eurovision’da Türkiye Kürtçe şarkıyla temsil edilsin diyor. Böyle hükümete böyle sosyo-kültürel ortam…
Türk Medyasının Kürtleşmesi
Bu tablonun içine bir de medyayı ve köşe yazarlarını eklemek gerekiyor elbette. Çünkü Türk milletini Kürtleştirmek için sanat tek başına yeterli değil. İşin teorik alt yapısını, güncel alt yapısını da birilerinin inşa etmesi lazım. Açıkçası kitabına uydurmaları lazım. Bu işi de gazeteler ve köşe yazarları aracılığı ile yapıyorlar.
Medyadaki Kürtleşmeyi ölçmek için birkaç tane çok belirgin turnusol kağıdı seçmek yeterli aslında. Bunlardan bir tanesi Onur Öymen’in Dersim ile ilgili yaptığı açıklama bir diğeri de Ahmet Türk’ün yumruklanması olayı. Dersim olayı ile başlayalım:
AKP’nin Kürt açılımına karşı çıkarak, PKK’yla uzlaşılmasına karşı çıkan Onur Öymen Meclis kürsüsünden şöyle bir konuşma yapmıştı.
“Maalesef bu ülkenin anaları çok ağladı. Tarihimiz boyunca çok şehit verdik. Çanakkale Savaşı'nda 200 bin şehidimiz vardı, hepsinin anası ağladı. Kimse çıkıp ‘bu savaşı bitirelim' demedi. Kurtuluş Savaşı'nda Şeyh Sait isyanında, Dersim isyanında Kıbrıs'ta analar ağlamadı mı? Kimse ‘analar ağlamasın, mücadeleyi durduralım’ dedi mi? İlk siz diyorsunuz. Çünkü sizin terörle mücadele cesaretiniz yok.”
Bunun üzerine her yerden “faşist Onur Öymen, istifa” çağrıları gelmeye başlamış, olay bir linç kampanyasına dönüşmüştü. Atatürk’ün isyancılarla mücadele çağrısını yinelediği için Onur Öymen faşist ve katliamcı ilan ediliyordu.
Medyadan ona sahip çıkan oldu mu diye şöyle bir araştıralım dedik. Sahip çıkmadığı gibi onu faşist ilan eden, anti-demokrat ilan eden, büyük bir gaf yaptığını ve özür dilemesi gerektiğini söyleyen o kadar çok köşe yazarı vardı ki. Konu ile ilgili yazılan yaklaşık yüz yazıdan sahip çıkan yazarlar bir elin beş parmağını geçmiyordu. Yandaş ya da yandaş olmayan medya… Hiç fark etmiyor. Dersim’in bir katliam olduğunu savunanlar, Onur Öymen’i de bu katliama ortak olmakla suçlayanlar her tür medyanın içinde geniş yer buluyordu:
Zaman gazetesinden; Ekrem Dumanlı, Mustafa Armağan, Şahin Alpay.
Star’dan; Mustafa Akyol, Ahmet Kekeç, Mehmet Metiner, Nasuhi Güngör, Kudret Köseoğlu, Eser Karakaş, Şamil Tayyar.
Sabah’tan; Haşmet Babaoğlu, Mehmet Barlas, Emre Aköz.
Radikal’den; Akif Beki, Cengiz Çandar, Oral Çalışlar.
Taraf’tan; Mithat Sancar, Orhan Miroğlu, Ayhan Aktar.
Bugün’den; Gülay Göktürk,
Posta’dan; Mehmet Ali Birand.
Vatan’dan; Ruşen Çakır, Güngör Mengi,
Hürriyet’ten; Ahmet Hakan, Ertuğrul Özkök gibi isimler Onur Öymen’i haklı bulmuyorlardı. Kimisi açıkça bu faşizmdir, katliamı övmektir derken, kimisi bu tartışmayı açmanın ne anlamı vardı diye hayıflanıyordu.
Hürriyet’ten Özdemir İnce, Milliyet’ten Doğan Heper, Radikal’den Mehmet Ali Kışlalı, Yeniçağ’dan Altemur Kılıç, Sözcü’den Emin Çölaşan gibi isimler Hükümetin Kürt açılımına karşı Onur Öymen’in doğru yerde durduğunu düşünüyorlardı. Cansiperane savunansa “Onur Öymen yetmez, Atatürk de istifa etsin” diyerek Atatürk’ün isyanlara karşı aldığı tavrı savunan Yılmaz Özdil oluyordu.
Türk medyası bu sınavda sınıfta kalmıştı. Peki ya Ahmet Türk’e yumruk olayı?
Bölücü Ahmet Türk Yumruklanıyor, Türk Medyası Ağlıyordu
Ahmet Türk’ün Samsun’da yumruklanmasının ardından, TÜRKSOLU ve Yılmaz Özdil dışında bu konuyu doğru değerlendiren, saldırganı yuhalamak yerine Ahmet Türk’ün PKK’lı ve bölücü olduğu için yumruklandığını ortaya koyan çıkmamıştı.
Yılmaz Özdil, “Açın gazetelerin internet sayfalarını, bu haberin altına yapılan yorumları okuyun... Yumruğunu ‘adaletin tokmağı’ yerine koyup, Ahmet Türk’ün burnuna inen kişi, bu ülkede pek çok kişinin duygularına tercüman oldu... Çünkü, teröristi meşru hale getiren ‘açılım’ saçmalığı, sadece bir tarafta değil, öbür tarafta da ‘eşkıyayı kahraman’ yapmaya başladı.w” diye yazdığı için tüm medyanın saldırısına maruz kaldı.
Medya bir yandan Yılmaz Özdil’e saldırıyor, bir yandan Ahmet Türk’e sahip çıkmaya çalışıyor, bir yandan da aynı dönem Samsun’da şehit edilen polislerimiz için tek bir satır bile yazmıyordu: İşte o medya mensupları:
Habertürk’ten; Fatih Altaylı, Amberin Zaman, Soli Özel, Yiğit Bulut, Nihal Bengisu Karaca, Balçiçek Pamir, Muharrem Sarıkaya, Umur Talu, Mazhar Bağlı.
Hürriyet’ten; Ertuğrul Özkök, Mehmet Y. Yılmaz, Ahmet Hakan, Yalçın Doğan, Ferai Tınç, Kanat Atkaya.
Milliyet’ten; Çetin Altan, Taha Akyol, Hasan Cemal, Hasan Pulur, Güneri Civaoğlu, Derya Sazak.
Vatan’dan; Güngör Mengi, Ruhat Mengi, İclal Aydın, Reha Muhtar, Zülfü Livaneli, Aydın Ayaydın, Okay Gönensin, Ruşen Çakır, Hikmet Bila.
Birgün’den; Nazım Alpman, Fikri Sağlar, Yaşar Seyman, Ahmet Tulgar.
Sabah’tan; Engin Ardıç, Mehmet Barlas, Emre Aköz, Nazlı Ilıcak, Hıncal Uluç, Mahmut Övür.
Taraf’tan; Ahmet Altan, Ümit Kıvanç, Cemil Ertem, Kurtuluş Tayiz, Cihan Akbaş, Leyla İpekçi, Sivilay Genç, Nabi Yağcı, Ferhat Kentel, Demiray Oral, Erol Katırcıoğlu, Orhan Miroğlu, Yıldıray Oğur, Murat Belge, Rasim Ozan Kütahyalı, Cihan Aktaş, Sezin Özey.
Star’dan; Ahmet Kekeç, Aziz Üstel, Berat Özipek, Yağmur Atsiz, Ergun Babahan, Şamil Tayyar, Mustafa Akyol, Hidayet Şefkatli Tuksal, Mahir Kaynak, Ardan Zentürk.
Zaman’dan; Ekrem Dumanlı, Ali Bulaç, Nedim Hazar, Bejan Matur, Ahmet Turan Alkan, Hüseyin Gülerce.
Radikal’den;Murat Yetkin,Hakkı Devrim, Cengiz Çandar, Oral Çalışlar, Türker Alkan, Tarhan Erdem.
Yeni Şafak’tan; Ali Bayramoğlu, Hakan Albayrak, Abdullah Muradoğlu, Yasin Doğan, Salih Tuna, Fehmi Koru, Özlem Albayrak.
Bugün’den; Ahmet Taşgetiren, Ali Atıf Bir, Tarık Toros.
Saymakla bitmiyor değil mi?
Bu iki olayı turnusol kağıdı olarak seçiyoruz ancak bunların dışında da medyanın o kadar çok gafı oldu ki artık Kürtleşmenin içlerine kadar işlediğini söylemek yanlış olmaz.
Habur’dan giren teröristler davulla zurnayla karşılanır medya seyreder, taş atan çocuklar serbest bırakılır, medyanın sesi çıkmaz, İnegöl ve Dörtyol’da Türklere saldırılır medya Kürtlere sahip çıkar, İzmir PKK tarafından kuşatılır, şehri koruyan İzmirli faşist ilan edilir. İşin özü Türk medyası artık Türk medyası değil, satılmışın, hainin, bölücünün, PKK’lının medyasıdır. Şarkıcımız gibi, şarkılarımız, oyuncumuz, televizyonlarımız ve sinemamız gibi o da Kürtleşmiştir, Kürtleştirilmektedir.
Bu kültürel Kürtleşmeye karşı tek çözüm Türk’ün bunlara boyun eğmemesi, Kürtçe müziğe, Kürtçe filme, Kürtçü sanatçıya, Kürtçü oyuncuya, etnikçiliğe pirim vermemesidir. Kürtçü köşe yazarını, Kürtçü gazeteyi protesto etmelidir. Çünkü en tehlikelisi vicdanlara kabul ettirilen Kürtçülüktür. Evlere giren, çocuklarımıza empoze edilen, bizlere normalmişçesine sunulan bölücülüktür.