Gökçe Fırat
Son Osmanlı: Atatürk

Güneş balçık ilen sıvanmaz ey dil
Bi-zeban da olsa bellidir kamil
Kendüden gayruyu beğenmez cahil
Kendi çalar kendi oynar demişler
Levni

Şeriatçı, ırkçı ve sözde Atatürkçünün Türk düşmanlığı

Macaristan Devlet Başkanı Pal Schmitt'in açıklamalarını Türk basını "inanılmaz" sözleriyle duyurdu:

"Türkler tarafından 150 yıl boyunca idare edilmemizi şans olarak tanımlıyorum. Ülkemiz Türkler değil de başka bir millet tarafından alınsaydı, dilimizi ve dinimizi değiştirmemizi isteyeceklerdi, biz de asimile olacaktık. 150 yıl boyunca Macaristan Türkler için stratejik bir yer oldu."

Tam da Kanuni tartışmaları sürerken yapılan bu açıklama kendi tarihimizle yüzleşmek açısından oldukça değerli.

Genelde bizim ülkemizde, bizim insanımıza, kendi tarihimizi beğendirmenin imkanı yoktur.

Kimi Osmanlı'yı sevmez onu Türk bulmaz, kimi İslam öncesi Türkleri beğenmez, kimi Mevlana'yı tutmaz, kimi Divan edebiyatını...

Sonuç olarak Türk'ü Türk'e beğendirmenin, benimsetmenin imkanı yoktur.

Bunun temelinde ise ülkemizde milliyetçiliğin yanlış kanallardan geliştirilmiş olması yatmaktadır.

Birinci kanal, İslamcı gelenektir ve bu gelenek genel olarak Türksüz bir Türk-İslam tarihi çizer kendi kafasında. Bu, öylesine bir algılamadır ki, sanırsınız ki Osmanlı bir İslam devletiydi ve bu devlette Türklük ve Türkçülük bulunamazdı.

Osmanlı'nın kozmopolit yapısı, çok kültürlülüğü ve hele hele yukarıda Macar devlet başkanının da andığı hoşgörüsü de devreye girince; İslamcı aydın sevinir: Görüyor musunuz Osmanlı Türkçü değildi!

Tam burada sapkın bir ırkçılık devreye girer. Bu akım, Osmanlı'yı zaten Türk'ten kabul etmez.

Ona göre ise Osmanlı Türk değildir, çünkü Türkçü olsaydı, "hoşgörü" değil, "soykırım" yapması gerekirdi. Yapmadığına göre, egemenlik kurduğu ülkelerin dillerini ve dinlerini değiştirmediğine göre, bu devlet Türkçü elbette olamazdı.

Irkçının başladığı yerden söze Atatürkçü girer ve başlar söylenmeye; Osmanlı Türk düşmanıydı, Anadolu'daki tüm Türkleri kesti.

Ve hemen bilindik bir "deyim"i söyler, biliyor musunuz Osmanlı'da Türk'e ne denirdi: Etrak-i bi-idrak!

Vay canına ne demekmiş o?

Yani bilinçsiz, idraksiz Türkler!

Batıcı entel tayfa ile ırkçı el ele verir ve devam ederler: Zaten Osmanlı'da Türkçe yasaktı, Osmanlılar Türklerden nefret ederdi, Osmanlı'da devleti Türkler değil devşirmeler yönetirdi, Osmanlı padişahları Farsça konuşurdu, Osmanlılar hiç kendilerine Türk demediler ki...

Bunlar, artık birer tekerlemeye dönüşen sözcükler.

Bu sözcüklere en güzel cevabı ise, Osmanlı'nın büyük aydınlarından ünlü minyatür sanatçısı ve şair Levni ne de güzel veriyor:

"Kendüden gayruyu beğenmez cahil!"

Evet günümüzün yarı aydını aslında tam bir cahildir ve bu cahil aydına Türk beğendirmenin imkanı yoktur.

Osmanlı'nın Türkçesi

Ama Levni'nin yukarıdaki satırlarını bugün okuyabiliyorsak, anlayabiliyorsak, tam 300 yıl önceki şiirimizi anlayabiliyoruz demektir.

O zaman Osmanlıcanın Türkçeden başka bir dil olduğu cahil safsatası, kendiliğinden yerle bir olmaktadır. Görüldüğü gibi Osmanlıca denilen dil ile günümüz Türkçesi neredeyse birebir aynıdır.

Kaldı ki Osmanlı'nın kuruluşundan bugüne Osmanlı kanunnamelerini, tarihlerini, şiirlerini birer birer incelediğimizde de, bunların günümüzde bile anlaşılan metinler olduğunu anlarız.

Osmanlı, devletiyle halkıyla, Türkçe konuşurdu, istisnalar dışında da Türkçe yazardı.

Bu Türkçe günümüz Türkçesinden çok az farklılık gösterir ki o da o dönemin Türkmen şivesinin Osmanlı'da da kullanılmış olmasıdır.

Aslında Osmanlı'nın dilindeki bu Türkmen şivesi bile Osmanlı'nın kimlerin devleti olduğunu çok güzel göstermektedir.

İdraksiz Türkler meselesi

Osmanlı'nın Türk'ü aşağıladığına gelince.

Osmanlı bir Türk devletiydi ve bu devletin Türkleri aşağılaması gibi bir şey elbette kabul bile edilemez.

Herkesin diline doladığı "Etrak-i bi-idrak" sözcüğü ise Osmanlı tarihine saldıranların en aşağılık uydurmalarından birisidir.

Osmanlı devleti ve devleti yöneten elit tabaka şehirliydi. Bu şehirli tabakanın, şehirli olmayan köylüleri ya da göçerleri küçümsediği elbette doğrudur. Günümüzde bile yaşanan köylü ile şehirli arasındaki farklılık o gün de vardı.

Köylünün "kaba", kentlinin ise "ince", köylünün "ilkel" kentlininse "uygar", köylünün "anlayışsız" kentlininse "anlayışlı" görülmesi, Türklükten bağımsız bir sosyal tavırdır. Osmanlı sosyal düzeninde elit kesimlerin bu tür bir davranış geliştirmesi de elbette anlaşılırdır.

Ama Osmanlı'nın Türk'e küfretmesi veya Türk'ü aşağılaması söz konusu değildir. Türklere idraksiz demek başka bir şeydir "idraksiz Türk"ten bahsetmek başka birşeydir.

Osmanlı kendisine isyan eden Türklere idraksiz demiştir, kendisini destekleyenlere ise idrakli demiştir. Yoksa Osmanlı'da tüm Türklere idraksiz denildiği gibi bir durum asla söz konusu değildir.

Kaldı ki devlete karşı çıkan her etnik grup için de benzeri ifadeler kullanılmıştır: "Arab-ı bed-fial" ve "arab-i bed-rey" gibi tanımlar da Araplar için yapılmıştır.

Görüldüğü gibi Osmanlı İslamı benimseyip Araplaşmış bir devlet değildi. Gerektiğinde Araplar için de kötü eylemli, kötü düşünceli Araplar diyordu. Bu tanımlamalar elbette tüm Arapları kapsamıyordu.

Benzer bir şekilde Türkiye'de Ermeniler için de uzun yıllar millet-i sadıka denmiş ama isyanlar sonrasında Ermeni İhaneti söylenmeye başlanmıştır. Elbette burada da tüm Ermeniler değil ihanet edilen Ermenilerdi hedef alınan.

Osmanlı'nın Türkçülüğü

Osmanlı devleti 1300 yılında kurulmuş bir devletti. Günümüzdeki gibi bir milliyetçilik bu devlette elbette yoktu ve olamazdı da.

Ama o günün şartları içinde bile Osmanlı'nın kendi soyunu korumak için tedbirler aldığını biliyoruz.

Osman Gazi'nin ilk kanununda bile şu ifade geçmektedir:

"Eğer benim soyuma bu kanundan başka kanun koyduracak olurlarsa edenden ve ettirenden yüce Allah razı olmasın."

Görüldügü gibi soy çok önemlidir. Burada bir soydan bahsedilmektedir çünkü henüz o dönemde bugünkü türde bir millet bilinci yoktu. Ama soy bilinci olmasaydı bugünkü millet bilincine de asla ulaşılamazdı.

O günkü soy anlayışı içinde Osmanlı Kayı soyunun devamını sağlamayı hedef olarak belirledi ve devleti 600 yıl bu soy yönetti.

Ama bu soy, devlet üzerinde "ırkçı" bir "soycu"luk geliştirmedi. Her tür Türk boyu ve soyu devlette istediği kadar yükselebilirdi. Korunan devlet değil hanedandı. Hanedana başkaldırmadığı ya da hak iddia etmediği sürece tüm Türk boy ve soyları devletin sahibi idi.

Bunun dışında Osmanlı aynı zamanda bir gaza devleti idi. Ancak bu devlet gazayı sanıldığı gibi sadece İslamı yaymak için yapmıyordu. Eğer böyle olsaydı Osmanlı'nın fethettiği yerlerdeki Hıristiyanların dinlerini değiştirmesi gerekirdi ama bu yapılmadı.

Benzer bir şekilde Osmanlı kimsenin milliyetini değiştirmeye de çalışmıyordu.

Ama bu devlet çok bilinçli ve akıllı bir iskan politikası uyguluyordu.

Anadolu'nun ve Rumeli'nin iskanı için, her bir Türk boyundan aileler seçilir ve başka başka bölgelere iskana tabi tutulurdu.

Bu, kimilerinin sandığı gibi Osmanlı'daki diğer Türk boylarının gücünü dağıtmak için yapılmış bir uygulama değildi. Devlet, fethettiği her yerde dayanacak güvenilir unsurlar arıyordu. Ve o güvenilir unsurlar da Türk boylarından seçiliyordu.

Ama çok daha önemli bir şekilde, Anadolu'ya yerleşmiş 24 Oğuz boyunun, yüzlerce aşiret ve oymağının, birleştirilmesiydi. Osmanlı'nın iskan politikası sayesinde her boy diğerleriyle kaynaştı, oymak ve boy bilinci yerini "Osmanlı" bilincine bıraktı.

Ama "Osmanlılık" bir "millet" değil bir "bağlılık" ifadesiydi. Bu bağlılığın altını ise 600 yıl boyunca sürekli birbiriyle kaynaşan onlarca Türk boyunun oluşturduğu, bir bilinç oluşturuyordu.

Bu insanlar kendilerine kimi zaman Müslüman, kimi zaman Osmanlı diyordu. Ama altyapıda oluşan, boylar üstü bir Türklük bilinciydi.

Atatürk'ün bulduğu cevher

İşte Atatürk'ün Anadolu'da bulduğu cevher buydu. Atatürk büyük bir cesaretle bu cevheri yeryüzüne çıkarttı ve bir Türk milleyetçiliğine dönüştürdü. Bu Atatürk'ün dehasıydı.

Ama eğer Osmanlı, 600 yıl iskan politikası uygulamasa bu cevher oluşmayacaktı.

Üstelik Osmanlı'nın bu politikası bilinçsiz değil gayet de bilinçliydi.

Örneğin Yeniçeri Ocağı'na seçilenler için şu tabir kullanılmaktadır:

"Bunları Türk'e virelüm. Hem müselman olsunlar hem Türkçe öğrensinler."

Bu Osmanlı'nın o günün şartlarına uygun bir Türkçü politika uyguladığını gayet güzel göstermektedir.

Zaten Osmanlı bu Türkçülüğü göstermese idi, Anadolu'da bir Türk devleti kurulamazdı.

Üstelik şunu da görmekteyiz ki Atatürk'ün "Türk" tanımı da tıpkı Osmanlı'nın "Osmanlı" tanımı gibidir.

1876 Anayasası'nda 8. madde şu şekildedir:

"Devlet-i Osmaniye tabiyetinde bulunan efradın cümlesine hangi din ve mezhebden olur ise olsun, bila istisna Osmanlı tabir olunur."

Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşunda da aynı anlayış benimsenmiş ve etnik, dini, mezhepsel farklılıklara bakılmaksızın Türkiye Cumhuriyeti devletine bağlı olan herkes Türk sayılmıştır.

Atatürk'ün "Ne mutlu Türk'üm diyene" sözündeki geniş hoşgörünün altında bu Osmanlı mirası yatmaktadır.

Osman Gazi'den Atatürk'e

Ama aynı zamanda Atatürk'ün Osmanlı'yı yıktığını biliyoruz.

Burada da büyük bir yanlışlık söz konusudur.

Atatürk, Osmanlı devletini yıkmadı çünkü Osmanlı zaten yıkılmıştı.

Atatürk, Osmanlı ordusu ile değil Batılı ordularla savaştı.

Fakat Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşu da tıpkı Osmanlı'nın kuruluşu gibidir.

Osman Gazi, Selçuklu Sultanının tebasıydı ve onun bir uç beyiydi. Fakat Selçuklu hanedanı bir süre sonra İlhanlı devletininin egemenliğine girdi ve Selçuklu hanedanı İlhanlıların emir kulu oldu.

İşte böylesi bir dönemde Osman Gazi Karacahisar'ı fethettiğinde şehirde kendi adına cuma hutbesi okutmak istedi. Dursun Faki, Osman Gazi'yi şöyle uyardı:

"Hanım. Bu iş için sultandan icazet ve izin gerektir."

Osman Gazi'nin cevabı yeni devletin kuruluşunu ilan eder:

"Bu şehri bizzat ben kendi kılıcımla aldım, sultanın bunda bir faydası olmadı, ondan niçin izin alayım? Ona sultanlık veren Allah bana da gaza ile hanlık verdi. Eğer kastedilen bu sancak ise ben sancak götürüp kafirlerle uğraşmadım. Sonra ‘o ben Selçuk soyundanım' derse, ‘ben de Gök Alp oğluyum' derim. Yok eğer ben bu ülkeye onlardan önce geldim derse, benim dedem Süleyman Şah da ondan önce gelmiştir."

Böylelikle Karacahisar'da hutbe Osman Gazi adına okunur ve devlet ilan edilir.

Görüldüğü gibi Osmanlı devleti Bizanslı tekfurla savaşarak kurulmuştur Selçuklu'yla değil. Ama artık yok olmuş Selçuklu iradesine tabi olmanın zaten imkanı yoktu.

Osmanlı Selçuklu'yu yıkmadan, Batıyla savaşarak kendi devletini kurdu.

Aynı şekilde Atatürk de, miadı dolmuş, gücünü yitirmiş, başkasının emir kulu haline gelmiş Osmanlı hanedanını dinlemedi.

Osman Gazi Selçuklu Sultanının bir komutanıydı Atatürk ise Osmanlı Sultanının komutanı.

Atatürk de tıpkı Osman Gazi gibi yaptı.

O da Batılılarla savaşarak yeni bir devlet kurdu.

Ve bu devleti kurarken tıpkı Osman Gazi gibi, kendisini Anadolu topraklarına, kendisini Türklüğe bağlıyordu.

Arada tek fark vardı, Osman Gazi Allah'tan aldığı yetkiyle Atatürk ise milletten aldığı yetkiyle kuruyordu devleti.

Irkçılık Türklük düşmanlığıdır

Atatürk'ün milliyetçiliği hiçbir zaman ırkçı olmadı.

Atatürk, Türklüğü övünülecek bir özellik olarak ortaya koyuyordu ama bu Türklüğün kapılarını kimseye kapatmıyordu.

"Türk doğmak" elbette önemliydi ama "Türk olmak" da gayet normaldi.

Fakat günümüzde öylesi bir ırkçılık gelişmiştir ki, değil günümüz için, tarih için bile ırk avına çıkılmıştır.

Adeta mezarlıklar kazılmakta, iskeletlere kafatası ölçümü yapılmakta ve tarihimizdeki her değerli kişi, Türklükten atılmaktadır.

Milliyetçilik bütünleştiricilik, kapsayıcılıktır ama insan ırkçılığa kaydığında kendi anasını da, atasını da sorgulamaya ve onu reddetmeye başlar.

Bu gibilere Osmanlı şairi Levni'nin "Atalar Sözü Destanı"nı okutalım.

Bakalım atalarınız size ne demiş, siz ne olmuşsunuz okuyun, görün.

ATALAR SÖZÜ DESTANI

Tut atalar sözünü kalbi selim ol

Gönülden gönüle yol var demişler

Gider yavuzluğun tab’ı halim ol

Sert sirke küpüne zarar demişler

Her kara uzatma elin eteğin

Yelkovana döner ahır emeğin

Nitekim göllerde şaşkın ördeğin

Başın kor kıçından dalar demişler

Aldanma cihanın sakın varına

Düşmeyegör onun ah-ü zarına

Bugünkü işini koyma yarına

Yar yıkıldığı gün tozar demişler

Çoktur bu alemde boşa yelenler

Kande bilenler ile bilmeyenler

Eskiden adettir dağdan gelenler

Bağda olanları kovar demişler

Dediler bu pendi sordumsa kime

Tuz ekmek bilmeze müşkilin deme

Kül kömür ye namert lokmasın yeme

Gün olur başına kakar demişler

Arzeyle bu pendi kendi özüne

Dost addetme her güleni yüzüne

İncinme dostunun doğru sözüne

Doğru söz insana batar demişler

Bir mürşid-i kamil bulmayanlara

Pirler nasihatın almayanlara

Sözünün ispatı olmayanlara

Bir dipsiz kile boş anbar demişler

Yar ile ettiğin kavle ver karar

Kar etmezsen bari eyleme zarar

Aza kanaat et olma tamahkar

Ucuz satan tezcek satar demişler

Kanaat halkasın bırakma elden

Elinden çıkmasın der isen dümen

Deve ahu gibi boynuz isterken

İki kulaktan da çıkar demişler

Güneş balçık ilen sıvanmaz ey dil

Bi-zeban da olsa bellidir kamil

Kendüden gayruyu beğenmez cahil

Kendi çalar kendi oynar demişler

Hileyi irtikap etme kıl hazer

Desinler sana bir er oğlu er

Sen elin kapısın çalarsan eğer

El de senin kapın çalar demişler

Gerek şaki olsun gerekse said

Kerim kereminden eylemez teb’id

Böyledir Mevla’dan sen ke’sme ümid

Gün doğmadan neler doğar demişler

Levni nasihatı pirlerin böyle

Durub-ı emsalden hazm ile söyle

Meydan-ı hünerde ağırlık eyle

Ağır bassa beğni ağar demişler

Levni


Bu yazıyla ilgili görüşlerinizi gönderebilirsiniz:
Size ulaşmamız için lütfen aşağıdaki formu doldurun:
İsim: 
Soyisim:
Telefon: ( 0   )
Cep Tel: ( 0   )
E-posta: 
Şehir: