Ali Özsoy
Türk Ordusu’nu Kürtçüleştirme
Çabaları ve Ulusalcı Direniş
Temel Tezlerde Eksen Kayması
Türk Silahlı Kuvvetleri’nin (TSK) teröre karşı verdiği mücadelenin dünyanın başka ülkesinde bir eşi benzeri yoktur. Çünkü 30 yıldır devletin sivil kanadı gittikçe PKK tezlerine yakınlaşmasına rağmen, Türk Ordusu büyük bir iradeyle Türkiye’nin bölünmez bütünlüğünü savundu.
Burada bir gerçek saptanmalıdır. Turgut Özal ve hatta Kenan Evren iktidarından beri Türk Ordusu hükümetle birlikte değil, hükümete rağmen terörle mücadele etmiştir. Bu açıdan dünyadaki diğer terörle mücadele örneklerinden Türkiye ayrılmaktadır.
Türk Ordusu bu mücadele dönemi boyunca bazı temel tezlere dayandığı için, sivil otoriteden farklı olarak PKK karşısında geri adım atmadı. Nedir bu temel tezler:
Kürt sorunu yoktur. Terör sorunu vardır.
Terör sorunu dış kaynaklıdır.
Türkiye Cumhuriyeti bölünmez bir bütündür. Üniter yapıdan taviz verilemez.
Tek dil, tek bayrak, tek vatan ilkesi üniter devleti tanımlar.
Türkçeden başka dil, Türk ulusal kimliğinden başka kimlik tanınamaz.
Terörle müzakere olmaz. Terör sorunu teröristlerin yok edilmesiyle son bulur.
TSK’nın teröre karşı mücadelede temel rehberi Atatürk İlke ve Devrimlerinin tanımladığı Atatürk milliyetçiliğidir.
Bugün bu temel tezlerde eksen kayması yaşanmaktadır. TSK’da yaşanan bu değişim, Türkiye Cumhuriyeti’nin temellerini sarsacak denli büyük bir tehlike içermektedir.
Evren-Özal ve Amerikancı Eyaletçi Paradigma
12 Eylül’ün yarattığı Evren-Özal rejimine kadar bu temel ilkeler sadece TSK’nın değil sivil otorite ve bürokrasi dahil tüm Türk Devletinin genel politikasıydı.
Evren-Özal dönemi kırılma noktasını oluşturdu. Özal’ın Kürtlerle federasyon tezlerinin esas üreticisinin Kenan Evren olduğunu Kenan Evren’in yaptığı son açıklamalarla tüm Türkiye öğrendi. Kenan Evren “eyalet modelini” 12 Eylül döneminde uygulamak istediğini, bugün de bunun uygulanabileceğini açıklayınca herkes şaşırdı. Çünkü kamuoyunda genişçe yer alan bir efsaneye göre Kenan Evren Türkiye’de Kürtçenin konuşulmasını bile yasaklamış aşırı bir milliyetçidir.
Oysa Kenan Evren yaptığı açıklamalarda Kürtçe konuşmaya yönelik herhangi bir resmi yasağın olmadığını açıkladığı gibi, tam tersine devletin bölgedeki memurlarına sözde Kürtçe isimli yerel lehçeyi zorla öğretmek gibi başka bir öneri daha ortaya attı.
Kenan Evren’in eyalet önerisi, Özal’ın federasyon önerisiyle örtüşmektedir. Tayyip Erdoğan’ın da “Osmanlı tipi eyalet” önerisi 30 yıllık mücadele döneminde bütün Amerikancıların aslında tek bir politikayı benimsediklerini göstermektedir.
Bu konuda ciddi bir hata değerlendirmelerde asker-sivil ayrımına kapılmaktır. Oysa Evren-Özal-Erdoğan çizgisi asker sivil ayrımı olmaksızın tüm Amerikancıların üniter devlete karşı olduğunu göstermektedir.
Bu da çok doğaldır. ABD üniter devlete karşıdır. Ayrıca ABD üniter bir devlet değil, federasyondur. Bu yüzden istisnasız bütün Amerikancılar ABD’yi kendi federasyon önerilerine ideal örnek olarak verirler.
Burada belirleyici temel dinamik şudur: Üniter devlet ve tek kimlik tezine sahip çıkanlar öznel siyasi görüşü ne olursa olsun ABD ve ABD politikalarıyla zıtlaşmaktadır. Tersine devletin federasyon haline getirilmesi ve Türkiye’nin etnik kimlikler federasyonuna dönüştürülmesi tezi istisnasız ABD’ye karşı duramayan, direnemeyen ya da doğrudan Amerikancı asker ve siyasetçilerin tezidir.
Yine PKK bu tezin egemen olduğu dönemde serpilmiş ve gelişmiştir. Evren-Özal döneminin PKK’nın güçlendiği ve kökleştiği dönem olduğu gözden kaçırılmamalıdır.
Gerçek Devlet Tezi: Kürt Realitesi Yoktur
TSK’nın burada belirleyici özelliği başındaki komutanın çizgisi ne olursa olsun, kurumsal olarak TSK’nın tek dil, tek bayrak ve tek devlet politikasına bağlılığıdır.
Peki, ama TSK’nın en tepesinde bulunan isim yani Genel Kurmay Başkanı, ya da ordu ve kuvvet komutanlarının bazısı bu politikanın dışına çıksa ne olur? Türkiye bugün bu sancıyı yaşamaktadır.
Atatürkçü tezden tavizin ilk kilometre taşı, yine başka bir Amerikancı olan Süleyman Demirel’in vecizleşmiş sözleriyle “Kürt realitesini” tanımaktır.
Öncelikle tanınan “realite” nedir? Bir kimlik olarak Kürtlüğün varlığı mı? Ancak bu siyasi bir kimlik olarak tanısak da tanımasak da zaten vardır. Siyasi zeminde bir kimliğin varlığı onu “ulusal bir realite” yapar mı?
Toplum mühendisliği sonucunda pek çok kimlik adeta bir gerçeklik gibi kurgulanabilir. Hatta milyonları peşinden sürükleyebilir. Örneğin cemaat kimliği de bir kimliktir. Fenerbahçelilik de...
Önemli olan siyasi veya sosyolojik kurgunun ötesinde bu kimliğin kendi bağımsız var olma koşulları var mıdır? Tarihsel ve bilimsel olarak bir gerçeklik, kişilerin öznel tercihinin ötesinde, nesnel bir varlık mıdır?
“Kürt realitesini” tanımak bu çerçevede ele alındığında bir tek anlam kazanmaktadır. “Kürt diye bir ulusal kimliği” tanımak.
Oysa kendine milyonlarca insan geçici veya orta vadede kalıcı olarak “Kürt” dese bile, bunun ulusal bir kimlik olarak “realite”de var olabilmesi bazı tarihsel ve bilimsel dayanakları gerektirir. Siyaseten böyle bir kimliğin varlığı tarihsel ve bilimsel olarak var olduğu anlamına gelmez.
İşte Atatürkçü tez ve son zamanlara kadar Türk devletinin resmi tezi şudur: Kürt diye bir ulusal kimlik yoktur. Çünkü Kürtçe diye bir bağımsız dil yoktur. Dış destek ve maddi kazanç motivasyonu kalktığı zaman bağımsız devlet olma iradesi ve nesnelliği yoktur. Tarihsel olarak Kürdistan diye bir coğrafya yoktur. Yine tarihsel olarak Kürtlüğün devlet veya ulusal kültür olarak var olma koşulları yoktur.
Tüm bu tezlerin toplamı: Kürt realitesi yoktur. Olsa olsa Kürtçülük realitesi olabilir. Kürt kimliği kurgudur. Devlet tezi budur.
Devlet Tezi ve PKK Tezinin Çatışması
Eğer kimlik sorunu olarak hâlâ Kürtlük ile karşılaşıyorsak, klasik Atatürkçü-devletçi teze göre bu ulusal bir sorundan kaynaklanamaz. Çünkü tarihi süreç ve bilim böyle bir ulusu dışlamaktadır.
O zaman yine de kimlik sorunu ortaya çıkarsa klasik devlet tezi ne der? Birkaç yanıt verilebilir.
Kimlik sorunu aşiret sorunundan kaynaklanmaktadır. Feodalite sorunudur.
Kimlik sorunu dış kaynaklı provokasyonların ürünüdür.
Kimlik sorunu geri kalmışlığın ürünüdür. Bu ise genel olarak Türk toplumuyla bütünleşme sorunu yani yine aşiret sorunu demektir.
Kimlik sorununun bir açıklaması da aslında Türk olanların Farsçanın lehçelerini konuşan aşiretlere asimile olmasıdır.
O zaman çözüm “realite” tanımak değil, tersine Türklüğe asimilasyonu savunarak “Türk realitesini” egemen kılmaktır.
Devlet refleksi budur. İsteyen karşı çıkabilir ki siyasetteki ve medyadaki Kürt-İslamcı hegemonya sonucunda çoğu siyasetçi ve yazar bu refleksi kınamakta, tersine PKK refleksine sığınmaktadır. Ancak ister karşı çıkın ister çıkmayın Türkiye Cumhuriyeti’ni 90 yıldır ayakta tutan temel devlet felsefesi budur.
Evren-Özal-Erdoğan çizgisi bu felsefeyi reddetti ve devlet tezleri sarsıldı. Ancak bu karşıt tezlerin daha doğru olduğu anlamına gelmemektedir. PKK kendi tezlerini topluma empoze etmektedir. Bu alanda başarı da kazanmaktadır. Devletin birliği sarsılmaktadır.
Sırf bu gerçekler bile tüm bilimsel tartışmaların dışında ele alındığında, devlet tezinin devletin üniter yapısını savunmak açısından çok daha fazla başarılı olduğunu göstermektedir. Çünkü iddiaların tersine sivil otorite ve son zamanlarda askeri otorite uzunca süredir “Kürt realitesini” tanıdı. Oysa Türkiye’nin bölünmesi hızlanıyor. Demek ki çözüm PKK’nın dayattığı “realiteyi” tanımak değilmiş.
Kürt Realitesini Tanımak: PKK Tezlerine İlk Teslimiyet
“Kürt realitesini” tanıyorum demek bir etnik kimliği veya alt kimliği tanımak demek değildir. Konu asla alt kimlik ile sınırlı kalamaz. Çünkü Kürtlük adına konuşanlar kendi “realitelerini” ayrı bir ulusal kimlik ile açıklamaktadır.
Eğer bir ulusal kimlik tanınırsa ortada o ulusa haklarını tanımaktan başka bir seçenek kalmaz. Nitekim “Kürt realitesini” tanıyanlar ne kadar iyi niyetli olurlarsa olsunlar bir sonraki durağa sürüklenmekte yani federasyon veya bölünmeden bahsetmek zorunda kalmaktadırlar.
Bugün Türk Ordusu ne yazık ki bu kilometre taşlarının birinci aşamasına çekilmek istenmektedir. Kenan Evren fütursuz kimliğiyle Kürt kimliğini tanımanın bir sonraki aşamasına geçip hemen eyalet sistemini önerebilmektedir. Bazı komutanlarımızın ilk aşamada kalıp Kenan Evren aşamasına geçmemeleri önemli değildir. Bir sonraki komutana o da dedirtilir.
Amerikancı tezleriyle tanınan eski Genel Kurmay Başkanı Hilmi Özkök’ün Fikret Bila’ya verdiği röportajda “Kürt realitesi vardır” tezini öne sürenlerin düşünsel açıdan hemen kabul edemedikleri mantıki zinciri çok daha net kurabilmektedir:
“1- Türkiye’de bir Kürt gerçeği (realitesi) var. Halkımızın bir bölümü kendini kök itibariyle, Kürt olarak tanımlıyor. Bu bir gerçek.
“2- Ayrıca bir Kürtçülük ideolojisi ve/veya siyaseti var. Bu da bir gerçek.
“3- Bir de silahlı bir hareket var: PKK. Bu üç ayrı oluşuma ve aralarındaki ilişkiye bakmak lazım.”
Hilmi Özkök ve Kırmızı Çizgilerin Tasfiyesi
Bu çok kısa formülasyon aslında PKK tezlerinin en yalın özetidir. Birincisi bir Kürt ulusu vardır. İkincisi eğer bir ulus varsa bunun ulusçuluk ideolojisi de olacaktır. Üçüncüsü bu ideoloji kendini bir tek silahla ifade edebilir çünkü baskı altındadır. PKK da bu yüzden ortaya çıkmıştır. Bir terör örgütü değil, ulusal bağımsızlık hareketidir.
Realiteler arasındaki en kısa bağlantı budur. Elbette Hilmi Özkök üç realiteyi sayıp aradaki bağlantıyı kurmadan bırakmaktadır.
Ancak soruna yönelik ortaya koyduğu tüm çözüm önerileri PKK tezleriyle örtüşmektedir. Şöyle ki TSK veya Türk Devletinin başarılı olabilmesi için Hilmi Özkök örneklerini İngilizlerin İrlanda ve hatta Hindistan’daki “ayrılıkçı” hareketlere karşı uyguladığı politikalardan vermektedir.
Burada da önemli bir çarpıtma yapılmaktadır. İlk olarak Hilmi Özkök “Hindistan’daki ayrılıkçı hareket” demektedir. Oysa bağımsızlık hareketleri ayrılıkçı değildir. Adı üstünde bir ülkeyi olduğu gibi bağımsız kılmak ister ki genellikle ayrılıkçılık emperyalizmin bağımsızlıkçı hareketlere karşı silahıdır. Ayrılıkçılık ile bağımsızlıkçılık eşitlenmektedir. Bu “Kürt realitesi” tanımanın kaçınılmaz sonucudur. Demek ki tanınan alt kimlik veya etnik kimlik değil, güpegündüz ayrı bir ulusal kimliktir.
İkinci olarak Türkiye Cumhuriyeti kendi topraklarını savunmaktadır. İngiltere’den örnek vermek Türkiye’yi işgalci konumuna sürüklemektir.
Üçüncü olarak Hilmi Özkök’ün İrlanda ve Hindistan’dan Türkiye’ye ders çıkarması manidardır. Çünkü İngiltere sonuçta buralarda başarılı olamamış ve bu ülkeleri kaybetmiştir. Neden oradan örnek çıkaralım ki?
Hilmi Özkök’ün kabul ettiği bir realite daha vardır ki o da Kuzey Irak’ta kurulan “kukla Kürdistan” realitesidir. Hilmi Özkök’e göre Türkiye nasıl Azerbaycan veya KKTC’yi bir takım akrabalık bağlarından dolayı destekliyorsa aynı şekilde Kuzey Irak’taki oluşumu da desteklemek zorundadır.
Tüm bu tezlerin Türkiye’nin bütün kırmızı çizgilerinin çiğnendiği ve bölücü terörün, PKK’nın hortladığı dönemin Genel Kurmay Başkanının ağzından çıkması öğreticidir.
Demek ki bu tezler Türkiye’ye ve Türk milletine kazandırmamaktadır. Hilmi Özkök başarısızlığının tezlerini savunmaktadır.
Hilmi Özkök: Türk’e Gelince Objektif, ABD’ye Gelince Subjektif
İşin ilginci Hilmi Özkök Kürtçülüğü ve kendi başarısızlığını aklarken sözde son derece objektif davranmaktadır. Himi Özkök Türklük veya Türk devleti adına konuşmaktan kaçınmaktadır.
Hilmi Özkök Kürtleri tanırken “objektif”tir, Kürdistan’ı tanırken “objektif”tir. Bu yüzden Türk tezini savunamamaktadır. Hatta ABD’nin “Büyük Kürdistan”ı, Talabani-Barzani’yi ve hatta PKK’yı desteklemesini de çok “objektif” bir şekilde açıklamaktadır. Ona göre ABD’yi 1 Mart Tezkeresinde kızdırdık. Bu yüzden yeni müttefikler seçti. Oysa Kürtler “piyango bileti” aldılar. Yani en azından müttefikliğe aday oldular. Biz ise 1 Mart’ta “piyango bileti”ni almayı reddettik.
Sözde objektiflik subjektifliğe dönüşüyor. Kendini Türk Devletinden ve Türk tarafından objektif olma adına soyutlayan Hilmi Özkök, söz konusu olan ABD olunca hemen ABD’li gibi düşünüyor. Birden subjektifleşiyor. Hata onların değilmiş. Biz ABD’yi küstürmüşüz. Kürtler akıllılık yapmış.
Hatta Kuzey Irak’taki Çuval Olayı ve Ege’de ABD tarafından batırılan “Muavenet” gemimiz için bile ABD suçsuz gösteriliyor: “ABD askerleri bazen çok aptalca hatalar yapar.”
Güneydoğuda görev yapan istisnasız bütün komutanların gönderme yaptığı ABD’nin Çekiç Güç helikopterlerinin PKK’lılara yardım paketi atması olayını ise Hilmi Özkök gerçekçi bulmuyor.
Sonuçta komutan Türk komutanı gibi değil, adeta Pentagon sözcüsü gibi düşünüyor ve konuşuyor.
PKK, Devlet Baskısı Yüzünden mi Ortaya Çıktı?
Kişisel olarak Hilmi Özkök istediği düşünceyi savunabilir. Ancak kendi dönemi PKK’nın canlandırıldığı, Kıbrıs, Irak ve Ege’de bütün kırmızı çizgilerimizin silindiği, ulusal güvenliğimizin çok büyük tehlikeye girdiği son derece başarısız bir dönemdir. İşte komutan olarak hakkı olmayan budur. Türkiye’yi uçuruma sürükleyemez. Sürüklese de buradan kendini haklı çıkarıp devletin klasik milliyetçi tezlerini suçlayamaz.
Hilmi Özkök uç bir örnek. Ancak Kürt tezlerine taviz verildiğinde nereye savrulunduğunun açık bir göstergesi. Örneğin, kamuoyunda ulusalcı tanınan bir başka üst düzey komutan olan Aytaç Yalman “realite” tanımanın bir sonucu Atatürkçü tezin ve hatta TSK’nın eğitim kurumlarında öğretilenlerin kendine göre yanlışlığını şu açık sözlerle ifade etmişti:
“Bu açıdan baktığımızda, o aşamada sorunun ‘kendini ifade’ olarak tarif edildiğini görüyoruz. Dilini konuşmak, şarkısını, türküsünü dinlemek istiyor, kültürünü yaşamak istiyor.
“Oysa, bizler o dönemde, ‘Kürt yoktur’ diye eğitilmişiz. Kürtleri, Türklerin kolu olarak görüyoruz. Ortalıkta işte dağlarda gezerken, karda yürürken kart-kurt sesleri çıktığı için Kürt denilmiştir, gibi tarifler dolaşıyor. O dönemde sosyal istekleri bile biz ‘yıkıcı faaliyetler’ kapsamında görüyoruz.”
Aytaç Yalman’a göre sorun sosyolojik aşamadayken çözülememiş, bazı yersiz devlet baskıları sonucunda PKK ortaya çıkmıştır.
PKK’nın tezi de budur; inkârcılık devlet terörünü, devlet terörü örgüt terörünü doğurmuştur. Dolayısıyla örgüt terörü meşrudur. Sorunun temelinde ise inkârcılık vardır.
Aytaç Yalman kendi içinden çıktığı ocağı, TSK’yı ve orada öğretilen Atatürk milliyetçiliğini “inkârcılık” ile suçlamaktadır. O zaman yıllarca PKK’ya karşı ne için savaşılmıştır? Nitekim Aytaç Yalman’ın bu açıklamalarından sonra medyadaki Kürtçü, dinci ve liberal kalemler Türk Ordusu’nun hatasını kabullendiğini ilan etmişler ve kendi mücadelelerinin zaferini kutlamışlardır.
Büyükanıt-Başbuğ Dönemi: Batı Kaynaklı Tehdit Tanımının Değişmesi
Kürt konusundaki eksen kayması Kenan Evren, Hilmi Özkök ve Aytaç Yalman’dan ibaret değildir. Bu konuda Hilmi Özkök’ten sonra görev yapan Genel Kurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt ile onun ardılı İlker Başbuğ arasında da önemli söylem farkları vardır. Bu söylem farklarında özellikle bölünme tehdidi ve bu tehdidin dış kaynakları konusundaki algılamanın değiştiğini görüyoruz.
Yaşar Büyükanıt söylemleri ile eylemleri tutmadığı için eleştirilmektedir. Gerçekten de Yaşar Büyükanıt’ın Genel Kurmay Başkanlığı iki döneme ayrılabilir: 22 Temmuz 2007 öncesi ve sonrası. 22 Temmuz seçimlerinden sonraki dönemi Yaşar Büyükanıt’ın meşhur “kepenkleri kapattık” açıklamasıyla da tanımlayabiliriz.
Büyükanıt’ın döneminde Genelkurmay Başkanlığının yaptığı açıklamalar Türkiye’ye yönelik bölünme tehlikesinin dış kaynağını belirtmesi açısından çok önemlidir. Belki de ilk defa bu dönem Kuzey Irak’taki PKK varlığının ABD tarafından desteklendiği, buna rağmen Türk Ordusu’nun Kuzey Irak’a girmesi ve ABD’yle karşı karşıya gelme pahasına PKK’yı bastırmasının yararlı olacağı Genel Kurmay Başkanının ağzından açıklanmıştır.
Büyükanıt’ın dış tehdit tanımı ise son derece nettir. Büyükanıt’a göre bazı kesimler Sevr’i yeniden gündeme getirmek istemektedir. Sevr tehdidinin paranoya olduğu şeklindeki AB’ci tez böylelikle reddedilmektedir. Sevr göndermesi önemlidir, çünkü Türk’ü Anadolu’dan kovma projesi olan Sevr bizzat bugün müttefik denen Batı tarafından uygulanmak istenmiş bir projeydi.
Nitekim Büyükanıt PKK’yı destekleyen ülkelerin Batı ülkeleri olduğunu hem de ABD ve AB’yi açıkça ima ederek şöyle diyordu:
“İşin ilginç yanı PKK terörüne destek veren bahse konu ülke ve kurumların tamamının PKK’yı terör örgütü ilan etmiş olmalarıdır.”
Türkiye’ye yönelik dış tehdidin önemli bir kaynağı olarak da Kuzey Irak’taki ABD destekli Kürt oluşumu gösteriliyordu.
Kırılma Noktası: ABD Onaylı Başarısız Sınır Ötesi Operasyon
Tüm bu saptamaları yapan Büyükanıt daha sonra aniden politika değiştirecek, Türkiye’nin PKK’ya karşı tüm istihbarat çalışmalarını ABD kaynaklarına dayandıran ciddi bir hata yapacak ve hatta ABD uydularına güvenerek “Kandil BBG evi gibi” diyecekti.
Kuzey Irak’a kış ortasında, ABD’nin çizdiği sınırlar içinde yapılan birkaç günlük sınır ötesi operasyon ise TSK’nın bölgedeki gücünde ve itibarında bir kırılma noktası oluşturacaktı. Çünkü bu operasyonun sonuçları alınmadan ABD Başkanı Bush hemen sonlandırılsın açıklaması yapacak ve bir gün içinde ABD denetimindeki operasyon bitirilecekti.
Bu operasyon TSK’nın 1990’larda düzenlediği sınır ötesi operasyondan birkaç açıdan farklılık göstermektedir. Birincisi önceki operasyonların hepsi ABD’ye rağmen yapılmış, başlangıç ve bitiş anı Türk komutanlarınca saptanmıştı.
İkincisi bundan dolayı bu operasyonlar baskın niteliği taşıyordu.
Üçüncüsü bu operasyonlarda PKK çok hayati güçlerini ve üslerini kaybetmiş, büyük darbe yemişti.
Dördüncüsü bu operasyonlardan sonra TSK bölgeden tamamen çekilmemiş ve tehdide karşı varlığını korumuştu.
Yapılan ABD güdümlü son operasyon ise sonuç açısından tam tersi bir etki yaratmıştır. TSK baskın yapamamıştır, çünkü her iki tarafı ABD denetlemiş ve harekât tarihi PKK’ya iletilmiştir. Harekâtın uzaması ve PKK’nın zarar görmesi söz konusu olunca da ABD hemen düğmeye basmış, TSK çekilmek zorunda kalmıştır. Tüm dünya ve tabii Kürtçülük davası güden hainler de bu gelişmeyi saptamıştır. TSK’nın itibarı ve hareket alanı daralmıştır. K. Irak’taki “Büyük Kürdistan” hayalcilerinin moralleri artmıştır.
Eylül 2007, Başbuğ: Kuzey Irak’ta Maliyet Ödetiriz
Kuzey Irak’taki Kürt devleti tehlikesi ve ABD’nin Büyük Kürdistan projesine karşı tavır TSK’nın temel direnme noktasını oluşturmaktadır. Büyükanıt döneminde bu direnç noktası ciddi bir şekilde aşındı.
Büyükanıt’tan sonra görev yapan Genel Kurmay Başkanı İlker Başbuğ’un konuyla ilgili demeçlerinde de önemli değişiklikler görülmektedir.
İlker Başbuğ Kara Kuvvetleri Komutanı iken 24 Eylül 2007’de yaptığı konuşmada Kuzey Irak’ta ortaya çıkan tehditten dolayı doğrudan ABD’yı sorumlu tutuyor ve hatta ABD’ye maliyet ödetmekten bahsediyordu:
“Bölücü terör örgütünün Irak’ın kuzeyinde barınması ve bu bölgeden beslenmesi, ABD ve Irak’ın bu terör örgütüne karşı hiçbir yaptırımda bulunmaması ve bugüne kadar bu konuda olumlu ve elle tutulur bir sonuca ulaşmaması, diğer önemli bir sorunu oluşturmaktadır.
“Belki Türkiye’nin, bulunulan şartlarda, tek başına Irak’taki gelişmelere yön verebilecek güce sahip olmadığı söylenebilir, ancak Türkiye’nin gelişmeleri engelleyebilecek, maliyetlerini artırabilecek bir güce sahip olmadığı da söylenemez. Türkiye’nin Irak’la ilgili kaygı ve sorunları, Türkiye-ABD ilişkilerini etkilemektedir.”
Başbuğ aynı konuşmasında ayrıca Kuzey Irak’taki oluşumun Türkiye’de bir aidiyet sorunu oluşturup bölücülüğü körüklediğini de belirtmektedir.
Ağustos 2008, Başbuğ: Kırmızı Çizgiden Taviz
Aynı İlker Başbuğ 28 Ağustos 2008’de Yaşar Büyükanıt’tan Genel Kurmay Başkanlığı görevini teslim aldığı törende yaptığı konuşmada, Kuzey Irak ve ABD konusunda çok keskin bir dönüş yapacak ve şöyle diyecekti:
“... Türk Silahlı Kuvvetleri ile ABD Silahlı Kuvvetleri arasındaki işbirliği ve anlayış mükemmel seviyededir. Bu nedenle, önemli görevlerimizden birisi de, bu işbirliğinin korunmasıdır.
“Türk Amerikan ilişkileri iki ülkenin ortak değerleri üzerine inşa edilmiştir, köklüdür ve tarihidir. Bugün bu ilişkiler, iki ülke için her zaman olduğundan çok daha önemlidir. Türkiye’nin ABD ile olan ilişkileri, belirli bir konuya bağlanamayacak kadar geniş ve kapsamlıdır.”
Burada “belli bir konu”dan kastedilen Kuzey Irak’ta fiilen kurulmuş olan kukla Kürt devleti ve buradaki teröristlerin varlığıdır. Bilindiği gibi bu “konu” herhangi bir konu değil, TSK ve Türk Devleti için “kırmızı çizgi”dir. Oysa Başbuğ görev devir-teslim töreninde bu kırmızı çizginin çiğnenmesinin ve Ortadoğu’da bir Kürt devleti kurulmasının Türkiye ile ABD ilişkilerini etkilemeyeceğini açıkça belirtmektedir.
Aslında Başbuğ’un ifadeleri var olanın itirafıdır. AKP iktidarının Kuzey Irak’ta değil Kürt devletinin kurulmasına karşı çıkması, tam tersine Barzani-Talabani ikilisine açıkça destek verdiği bilinen bir gerçektir. Hilmi Özkök’ün sonradan yaptığı “bir şekilde ilişki kurulmalı” ifadeleri kendisinin de bu politikayı desteklediğinin göstergesidir.
Başbuğ ilk kez görevdeki bir Genel Kurmay Başkanının bu konuda açıkça taviz verdiğini göstermektedir.
Başbuğ Kara Kuvvetleri Komutanı olduğu zaman, tam bir yıl önce, bu konuda tam tersi yönde açıklama yapmıştır. Ne olmuştur da artık ABD dostluğu her türlü kırmızı çizginin çiğnenmesine bedel hale gelmiştir?
Bu aradaki sürede, 2008 Şubatında gerçekleşen ABD denetimindeki sınır ötesi operasyonun başarısızlığının ne denli bir etkisi olmuştur?
Şu açıktır ki 2008 Şubatındaki ABD denetimindeki başarısız operasyon Türk Ordusu’nun Kuzey Irak konusundaki gardını düşürmüştür.
Milliyetçilik Tanımının Dönüşümü
Bölücülüğün esas kaynağı olan dış tehdit yani kısacası Batı emperyalizm konusunda TSK komutanlarının bazılarının gösterdiği zaafiyet, doğrudan Atatürk milliyetçiliğindeki ısrarı da etkilemektedir.
İlker Başbuğ’un yaptığı bazı açıklamalar, komutanın referanslarında bir kayma olduğunu göstermektedir. TSK’nın tek bir ideolojik referansı olabilir o da Atatürkçülüktür. Dolayısıyla TSK Atatürk milliyetçiliğini savunur.
Oysa 2008 yılındaki devir teslim töreninde ve Obama’nın Türkiye ziyaretinden hemen sonra 14 Nisan 2009’da Harp Akademileri’nde yaptığı konuşmalarda Başbuğ bu alanda da ciddi yalpalamalar göstermektedir.
Tayyip Erdoğan’ın başlattığı, teröristbaşı Abdullah Öcalan’ın ise benden esinleniyorlar diyerek desteklediği, alt kimlik üst kimlik bölünmesine İlker Başbuğ’un da kapıldığı görülmektedir.
TSK’nın kimlik konusunda tavrı nettir. Ya da öyleydi. Örneğin eski Genel Kurmay Başkanlarından İsmail Hakkı Karadayı kimlik tartışmaları hakkında şu kesin yargıyı dillendirmektedir:
“Olayı bir kimlik sorunu gibi başlattılar. Ortaya böyle bir sorun attılar. Adına da ‘Kürt kimliği sorunu’ dediler. Bu çok tehlikeli ve yanlış bir ayrımdır. Türkiye’nin kimliği Türk’tür. Başka kimlikler ortaya çıkarırsanız bu diğerleri için de emsal olur. Başka kimlikler için de hayaller kurulur. Bu Türkiye’nin kuruluş felsefesine aykırıdır. Bu açıdan bakınca Türkiye’nin geleceğini iyi görmüyorum. Türkiye’yi kimliklere ayırmak hainliktir.”
Yaşar Büyükanıt da bu konuda daha da ileri gitmekte, kimlikçilerin insanları etnik temelde bölmeye çalıştığını vurgulamakta ve “PKK ırkçıdır” demekteydi. Yaşar Büyükanıt döneminde yayınlanan 27 Nisan bildirgesinde de “Ne mutlu Türk’üm diyemeyen” herkesi düşman saptayan keskin ifadelerin olduğu hatırlanmalıdır.
Etnik kimlikçiliğin ırkçılık ve bölücülük olarak saptanması, Türkiye’de yaşayan herkesi Türk kabul eden Atatürk milliyetçiliğinin ise ırkçılık karşıtı ve birleştirici özelliğine vurgu yapılması, TSK’nın resmi görüşüdür.
Vatandaşlık “Milliyetçiliği”
Ancak İlker Başbuğ bu resmi görüşten sapmakta ve 2008 Ağustosundaki konuşmasında şunları belirtmektedir:
“Ulus-devlet yapımızın temelinde; vatandaşlık esasına dayanan düşünce yer almaktadır.”
Başbuğ’a göre vatandaşlık esası Atatürk İlkelerinde yer almaktadır. Oysa Atatürk millet tanımında “dil, kültür ve ülkü birliği”ni temel almaktadır. Atatürk milliyetçilik anlayışını defalarca yinelemiştir. Bu konuda pek çok söylevi ve yazısı vardır.
Atatürk’ün tek bir sözü veya yazısında millet anlayışımız “vatandaşlık” kavramına dayanır diye bir tanım yoktur. Olamaz da çünkü sadece “Anayasal vatandaşlık” kavramına dayanan bir ulus yapay bir ulus olacaktır. Organik ve tarihsel uluslar “dil, kültür ve ülkü” birliğine dayanır. ABD gibi karma ve federatif devletlerin kimliği ise doğal olarak ancak anayasal vatandaşlığa dayanır.
İşin kötü yanı anayasal vatandaşlık önerisi Tayyip Erdoğan ve Abdullah Gül tarafından ortaya atılmış, Türkiyelilik tezleriyle birlikte kamuoyuna sunulmuştur. Teröristbaşı Öcalan bu tezlerin aslında kendisine ait olduğunu ileri sürmektedir. Baskın Oran, Kemal Karpat, Emre Kongar gibi liberal ve etnikçi yazarlar da bu tezleri desteklemektedir.
Başbuğ bu konuda Atatürk’ü referans gösteremez.
Alt Kimlik Bölücülüğü
Başbuğ’un aynı konuşmasında Atatürk milliyetçiliğinden bir başka sapma ise alt kimlik konusundadır:
“Cumhuriyetimizin kurucusu Mustafa Kemal ve arkadaşları, ulusu oluşturan bütün unsurların varlığını ve olabilecek farklı alt kimliklerini hiçbir zaman inkâr etmemişlerdir. Farklı kimliklerini korurken, ortak paydalar üzerinde kendi istekleriyle birleşen ve bir üst kimlik altında yaşamayı kabul edenlere ‘Türk Milleti’ ismini vermişlerdir. Bununla birlikte elbette, ortak paydalara ve üst kimliğe zarar verebilecek faaliyetlere de hiçbir zaman müsamaha göstermemişlerdir.”
Atatürk adına konuşmak için Atatürk’ten alıntı yapmak zorundasınız. Ne yazık ki Başbuğ Atatürk’ten tek bir alıntı yapmadan Atatürk’ün alt kimlikleri kabul ettiğini ileri sürmekte ve hatta Türk milletinin “üst kimlik” olarak Atatürk tarafından kurgulandığını ileri sürmektedir.
Oysa Atatürk’ün kimlikler konusunda tavrı nettir:
“Bugünkü Türk Milleti siyasî ve içtimaî camiası içinde kendilerini Kürtlük fikri, Çerkezlik fikri ve hatta Lazlık fikri veya Boşnaklık fikri propaganda edilmek istenmiş vatandaş ve millettaşlarımız vardır. Fakat mazinin istibdat devirleri mahsulü olan bu yanlış tevsimler, birkaç düşman aleti, mürteci beyinsizden maada hiçbir millet ferdi üzerinde teelümden başka bir tesir hasıl edememiştir. Çünkü, millet efradı da umum Türk camiası gibi aynı müşterek maziye, tarihe, ahlaka, hukuka sahip bulunuyorlar.”
Atatürk elbette ki ırkçı değildi. Ve kökeni ne olursa olsun “dil, kültür ve ülkü” birliğini savunan ve “Ne mutlu Türk’üm” diyene herkesi Türk ulusunun parçası kabul ediyordu. Ancak Atatürk bir kez bile olsun alt veya üst kimlik kavramlarından bahsetmemiştir. Atatürk herhalde isteseydi bu kavramlaştırmayı yapardı.
Ulusal kimliği üst kimlik olarak tasarlayanlar ulus kimliğinin “uydurmaca, kurgu” olduğu savunmaktadır. Bunlara göre ulus Fransız Devrimi’nin ürünüdür. Hatta “Türk ulusu” çok daha büyük bir kurgudur. Çünkü Anadolu’da pek çok halk vardır.
Atatürk Anadolu’da birden fazla halk veya ulusal kimlik olduğunu reddediyordu. Çünkü bu ülkede “dil, kültür ve ülkü birliğini” bir tek Türk ulusal kimliği temsil etmekteydi. Bu aynı zamanda çağdaş ve bilimsel bir tezdir. Aşiretçiliği, etnikçiliği, cemaatçiliği, mezhepçiliği ve tüm bunlardan beslenen ırkçılığı reddetmenin tek yolu çağdaş ulus kimliğini savunmaktır.
Alt Kimlik Kavramı Irkçıdır
İlker Başbuğ Atatürkçülüğün ırkçılık olmadığını vurgulamak istemektedir. Ancak ırkçılığa karşı çıkarken başka bir ırkçılık olan alt kimlik kavramına savrulmaktadır. Çünkü alt kimliği önerenler toplumdaki insanları mezhep, etnik ve aşiret kökenlerine göre tanımlamayı ve tasnif etmeyi savunmaktadır.
Bu ise ırkçılıktır. Çünkü kimlikte “dil, kültür ve ülkü” birliği gibi çağdaş, nesnel ve bilimsel bir kriterin yerine, bilimsel bir temeli olmayan etnisiteyi temel bileşen olarak önermektedir. Etnisite Batının köhne ırk anlayışının çağdaş versiyonudur. Dil ve kültüre değil kaynağı belirsiz bir soy analizine dayanır.
Burada şu soru öne çıkmaktadır. Bir kişi aynı anda hem ırkçı nitelikteki etnik bir alt kimliğe hem de üst kimlik olarak birleştirici ve çağdaş ulusal kimliği taşıyabilir mi? İlker Başbuğ’a göre evet. Oysa alt kimlik tanımını ortaya atanlar bile kimlikler bir kere ayrıştı mı tekrar birleştirmenin olanaksızlığını ancak Anayasal tavizlerle alt kimliklerin yatıştırılabileceğini savunmaktadır.
Gerçekten de bir kişinin tek bir ulusal kimliği olur. Bunun altı veya üstü olamaz. Kişi kendini Türk ulusundan görmüyorsa ve sistem alt kimlik adı altında bu ayrışmayı hep körüklüyorsa, üst kimlik olarak kurgulanan ulusal kimlik parçalanmaya mahkûmdur.
Şu gerçek inkar edilemez: Etnik kimlik ile ulusal kimlik uzlaştırılamaz iki farklı düzlemin kavramıdır. Birincisi ırkçı bir teorinin ürünüdür, ikincisi ise tarihsel ve bilimsel bir gerçektir. Birini alt kimlik diğerini üst kimlik olarak uzlaştırmak mümkün değildir. Çatışma ve ikisinden birinin tasfiyesi kaçınılmazdır.
Asimilasyon İlericidir
İlker Başbuğ 14 Nisan 2009’da yaptığı konuşmada ise Atatürkçülük adına yeni ama yine ne yazık ki hayali saptamalarda bulunmaktadır:
“Gerek Osmanlı İmparatorluğu gerekse Cumhuriyet döneminde, Kürt kökenli vatandaşlarımıza devletçe sistematik asimilasyon politikası uygulanmamıştır. Esas itibarıyla Cumhuriyet’in ilk yıllarında yaşanan ayaklanmalar etnik temelli değildir.”
Asimilasyonu reddeden Başbuğ, bunun yerine entegrasyonu önermektedir:
“Entegrasyon, kişilerin, aidiyet duygusu hissettikleri ikincil kültürel kimliklerini engellemeden, üst/ortak Türk kimliklerini muhafaza etmelerini sağlamaktır.”
Başbuğ asimilasyonu reddederken büyük ihtimalle yine ırkçı olmadıklarını vurgulamak istemektedir. Bu çocukça bir tavırdır. Asimilasyon bir toplumsal süreç ve olgudur ve ırkçılıkla hiçbir alakası yoktur. Tersine ırkçılar asimilasyona karşı çıkar çünkü saf ırk hayaline inanırlar.
Aslında asimilasyonu reddetmek elektrik, deprem, rüzgar gibi doğa olaylarını reddetmek kadar bilim dışı bir tavırdır. Asimilasyon tarih boyunca olmuştur ve olacaktır da. İnsan iradesinin üstünde bir sosyolojik olgudur.
İleri kültür, geri kültürü yutar. Ulus kimliği kendinden önceki tarihsel kimlikleri eritir. Uluslar kabileleri ve kavimleri kapsar ve ortadan kaldırır. Lehçeler elenir. Ulusal diller ve kimlikler tarihsel süreç içinde böylelikle oluşur.
Asimilasyon adeta bir doğa olayıdır. Sorun kimin kimi asimile edeceğidir. Eğer ulusal kimlik kendisinden önce gelen çağdışı diğer kimlikleri asimile edemezse, parçalanır. Ya da bazen tersinden asimilasyon olur. Örneğin eğer Türkler Kürtleri asimile edemezse, bugün olduğu gibi Kürtler Türkleri asimile edebilir ve hatta çoğunluk bile olabilirler.
Burada bilimsel bir tavır almak zorundayız ki Atatürk milliyetçiliği de bilimseldir. Önemli olan kimliklerin oluşumu sürecinde, ilerici ve çağdaş olan ulusal kimliğin desteklenmesidir. Bu açıdan uluslaşmayı destekleyen her türlü asimilasyon süreci ilericidir ve toplumu bütünleştiricidir. Nitekim Cumhuriyet döneminin politikaları da bu yönde olmuştur.
Batı kendi içinde hep asimilasyonu ilerletirken, Doğuda ise bunu yasaklamaya ve engellemeye çalışmaktadır. Çünkü Batı Doğuda güçlü ulusların varlığına karşı çıkar. Bunu da demokrasi söylemiyle yapar.
Atatürk’ün Politikası Entegrasyon Değildi
Asimilasyon yerine Başbuğ’un önerdiği entegrasyon kavramı ise Türkiye ile tamamen alakasız bir kavramdır. Bu kavram ABD gibi İspanyol, Çinli, İtalyan, Kızılderili ve daha pek çok birbiriyle kaynaşması imkânsız farklı ulusal kimliklerin bulunduğu ülkeler için önerilmektedir. Veya Almanya’daki gibi Türk-Alman ayrımında... Türk kimliği ile Alman kimliği kaynaşması imkansız iki ulusal kimliktir. O zaman ancak entegrasyon savunulabilir.
Burada bile entegrasyonu savunanlar bunu sadece bir aşama olarak görmekte, ikinci aşamada asimilasyonu hedeflemektedir. Dil burada belirleyicidir. ABD’de İngilizce, Almanya’da Almancanın anadil olmasıyla asimilasyon büyük oranda tamamlanır.
Atatürk asimilasyonu değil entegrasyonu savunuyordu demek için tarih ve toplum bilimi açısından ciddi bir bilgi eksikliği gerekmektedir. Öncelikle Türkiye’de entegrasyondan bahsetmek için Kürtleri peşinen ikinci bir ulus olarak kabul etmek gerekir. Bu açık bölücülüktür. Atatürkçülük ile alakası yoktur.
Ayrıca Almanya’daki Türklerin örneğinin tersine Kürtleri birleştiren bir dil yoktur. Nitekim normal olan ve tarihsel açıdan aslında kaçınılmaz olan Kürtlerin Türkler içinde erimeleri ve asimile olmalarıdır. Bu ilerici ve çağdaş tek çözümdür. Atatürk de zaten bunu savunmuştur.
Oysa bugün tam tersi gerçekleşmektedir. Bırakın topluma entegre olmayı Kürtler Türkleri asimile etmektedir. İşte esas anti-demokratik yöntemlere başvuran bu süreçtir. Çünkü tarihsel gelişimin doğal seyrini tersine çevirmektedir. Kürt diye çağdaş ulusal bir kimlik olamayacağı için ters asimilasyonun tek sonucu Türkiye’nin ve ulus kimliğinin parçalanmasıdır.
İlker Başbuğ bu konuda bir önlem önermediği gibi ciddi bir kafa karışıklığıyla toplumdaki bölünmeyi meşrulaştırmaktadır. Başbuğ Kürtçe öğretilmesini onaylarken Kürtçe eğitimi reddetmektedir. Oysa eğer böyle bir dil varsa ve bu dille