Eser Özaltındere
Bask Gerçeği ve Kürtçülerin Yanılgıları

“Kürtçü Bask Modeli”

Yakın zamanlara kadar Kürtçüler her sazı ellerine aldıklarında muhakkak bir “Bask modeli” muhabbeti yapmadan edemezlerdi. Fakat, son dönemlerde artık bu modelinde bir esprisi kalmadı. Çünkü, AKP iktidarı Türkiye’de Kürtçülerin “Bask modeli”nin oluşturulması yönünde çok önemli adımlar attı ve şimdi de son rötuşları yapmak için gün sayarak genel seçimleri bekliyor. Hatta AKP, ABD’nin istekleri doğrultusunda “Kürtçü Bask modelini” de aşarak Büyük Kürdistan’ın kurulmasına katkı vermeye de başladı. Baksanıza, Türkiye’nin Erbil’de konsolosluk açması aşamasına gelindiğine, Kürt açılımına baş koymuş İçişleri Bakanı Beşir Atalay, Barzani ile üç buçuk saat kapalı kapılar arkasında referandumu ve gelecekteki genel seçimleri değerlendirdikleri toplantılar yaptığına, birkaç ay önce Kürtçü Aysel Tuğluk ile Ahmet Kürt’ün Öcalan’ın talimatları doğrultusunda eşbaşkan sıfatlarıyla Barzani ve Talabani ile istişâre görüşmeleri gerçekleştirdiğine göre, demek ki genel seçimlerden sonra trafik daha da hızlanacak ve Türkiye’de oluşturulacak “Kürtçü Bask modeli”yle birlikte Büyük Kürdistan’ın kuzey ile güneyinin birleştirilmesi konusunda daha somut adımlar atılacaktır. Bugün artık, Öcalan ile AKP’nin referandum öncesi aralarında “ateşkes karşılığı” bir pazarlık yaptıklarını bilmeyen ve kabul etmeyen hiç kimse kalmamıştır. Ayrıca, PKK’nın tek taraflı olarak “ateşkes süresini” genel seçimlere kadar uzattığı da herkesin malûmudur. Tabii ki PKK’nın bu kararlarının arkasında Öcalan’ın olduğu da çok açık ortadadır. Öcalan’ın yeni siyasî temsilcisi Aysel tuğluk, Öcalan’a atfen ne diyordu; “süreç diyalogdan müzakere sürecine geçmiştir.” Yani özetle, AKP ile Öcalan’ın masaya oturup özel anlaşmalar yaptıkları bütün çıplaklığı ile gün yüzüne çıkmış durumdadır. Bütün bunları Karayılan, Duran Kalkan gibi terörist kurmayları da itiraf etmişlerdir. Bırakın terörist ve Kürtçüleri, bu anlaşmaları AKP’liler bile artık kabullenmekten kaçamıyorlar. Peki, böyle anlaşmalar söz konusuysa, bu “ateşkesleri” Öcalan, PKK ve Kürtçülerin, hatta Barzani ve Talabani’nin “karşılıksız” olarak hayata geçirmesi mümkün müdür? Ayrıca,bütün bunlar ABD’nin bilgisi dışında gerçekleşebilir mi? Kesinlikle hayır! İşte, ABD’nin istekleri doğrultusunda AKP ve Öcalan arasındaki anlaşmanın sonucu olan bu ödünler, seçimlerden tek başına iktidar olarak çıkması durumunda AKP tarafından “Kürtçü Bask modelinin” gerçeklik kazanması ve sözde Kürdistan’ın Güney ile Kuzeyi’nin “entegresyonu” doğrultusunda devreye sokulacaklardır. Nitekim, son dönemlerde Kürtçüler pek bir faaldirler. Belli hazırlıkların içerisinde oldukları çok dikkat çekmektedir. “Demokratik Toplum Kongresi” adı altında bir oluşuma giderek eşbaşkanlıklarına Aysel Tuğluk ile Ahmet Kürt’ü getirmişlerdir. Referandumun hemen sonrası, avukatlar devreden çıkarılarak Öcalan’ın resmî siyasî temsilcisi olarak Aysel Tuğluk görev üstlenmiştir. Demek ki, yeni dönemde “bambaşka bir evreye” girilecektir. O bağlamda da Öcalan’ın talimatlarını “siyasî bir sistematik” içerisinde derleyip toplayarak gerekli “unsurlara” ulaştırma “donanımına sahip” bir “özel ulağa”, “yeni birimlere” ve “organizasyona” ihtiyaç duyulmaktadır. Bütün bunlar, AKP ile Öcalan arasındaki anlaşma doğrultusunda “PKK’nın siyasallaşması”, beraberinde de “Kürt açılımı”yla birlikte sözde Kürdistan’ın kuzey ve güneyinin kenetlenmesine yönelik ön hazırlıkları simgelemektedir.Bunun en güzel kanıtlarını Selahattin Demirtaş adlı Kürtçünün kısa bir süre önce Erbil’e yaptığı ziyaret sonrası açıklamalarında görmek mümkündür. Bu açıklamalara göre;

a) Kuzey Irak yönetimi, “Kuzeydeki”(yani Türkiye’nin güneydoğusundaki) gelişmeleri yakından izlemekteymiş ve üzerine düşen “her türlü görevi” yerine getirmeye hazırmış. Şuraya bakın, Misak-ı Milli sınırları içerisindeki Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nin artık “Kuzey Kürdistan” olarak dillendirilmesinden hiçbir sakınca görülmüyor.

b) O ziyarette heyetler ayrıca, “iki parçanın” (yani sözde Kürdistan’ın kuzeyi olarak nitelendirdikleri Güneydoğu Anadolu ile Güneyi olarak gördükleri Kuzey Irak’ın) ilişkileri nasıl “geliştirilebilir” (yani nasıl entegre edilebilir) o konuları görüşmüşlermiş.

c) Yine aynı ziyaret sırasında, “Ulusal Konsey” (yani Büyük Kürdistan’ın Ulusal Konseyi, ki bu konseyde sözde Kuzey Kürdistan’ı büyük ihtimal, yakın zamanda özellikle “bu iş” için oluşturulmuş olan eş başkanlıklarını Aysel Tuğluk ile Ahmet Kürt’ün yaptığı “Demokratik Toplum Kongresi” temsil edecektir) konusunda temaslarda bulunmuşlarmış.

d) Ayrıca, önümüzdeki ay Erbil’i yeniden ziyaret edeceklermiş (yani, “kenetlenme” konusundaki ziyaretler bütün hızıyla devam edecekmiş) ve bu ziyaretin siyasî sonuçları daha da önemli olacakmış (yani, yeni hazırlıklar ve gelişmelerle birlikte daha ses getirici, belki de Ulusal Konseyin toplanma tarihinin tespit edildiği ya da bir yol haritasının belirlendiği bir ziyaret öngörülmekteymiş.)

Gelişmelerden ve Selahattin Demirtaş’ın açıklamalarından da anlaşıldığı gibi önümüzdeki sürecin, “Kürtçü Bask Modeli”nin de ötesine geçerek sözde “Büyük Kürdistan”ın entegrasyonuna yönelik olacağı gün gibi aşikârdır. Aynı zamanda, bu entegrasyon çalışmaları ile “Kürt açılımı” birlikte yürütülecektir. Çünkü,artık BOP’un gerçekleşmesinde “bir üst aşama” zamanı gelmiştir.

Ama en önemlisi, bu gelişmelerde aktör olarak yer alan ortaklardan biri de AKP iktidarıdır. Başka bir ifade ile; Öcalan, Kürtçüler, Barzani ve Türkiye’deki AKP hükümeti çok kesin bir şekilde, ABD’nin “Büyük Kürdistan” projesi çerçevesinde “bir bütün” olarak çalışmaktadırlar. Önümüzdeki seçimlerin hemen ertesinde bu projenin hayata geçirilmesi için “hummalı” ve “çok ayaklı” bir faaliyet başlayacaktır. Zavallı MHP ve CHP’de inanılmaz bir “acemilikle” ve “beceriksizlikle”,”şaşkın tavuklar” gibi bütün bu olan biteni “çaresiz” bir şekilde izlemenin ya da “klasik politikaların” “cenderesine” sıkışıp kalmanın dışında hiçbir şey yapamamaktadırlar. Türkiye bölünmektedir ve bunun en büyük sorumluları sadece AKP ve Kürtçüler değildir. MHP ile CHP’nin “eylem yerine laf üretmekten” başka bir işe yaramayan “yetersiz”,”cesaretsiz”, “çapsız” yöneticileri de vebâl altındadırlar. Tabii bu arada, TSK’nın ABD güdümlü ve Anayasa ile kanunların kendilerine verdikleri yetkileri kullanma “cesaretine” bile sahip olamayıp kurumlarına yönelik “yıkım projelerini” acz içerisinde seyretmek zorunda kalan Genelkurmay Başkanlarını da unutmamak gerekir.

Şahsına Münhasır Bir Halk: Basklar

Evet, artık AKP sayesinde “Bask modeli” de aşılıp “Büyük Kürdistan” ın kurulması aşamasına geçildi ama, her fırsatta “Bask modeli” diye tutturan sömürgecilerin taşeronu Kürtçüler acaba haklı mıdırlar? Veya Baskların tarihî ve sosyo-ekonomik şartları Kürtlerle aynı mıdır? Yani, Kürtçüler kendilerini Basklarla bir tutarak Türkiye Cumhuriyetinden “Bask modeli”ne benzer bir özerklik isteme “cüretini” kendilerinde bulabilecek bilimsel dayanaklara sahipler midir?

Bir kere, Baskların son derece homojen ve şahsına münhasır bir halk olduğu çok iyi bilinmelidir. Coğrafi açıdan bakıldığında ise büyük ölçüde doğal, aynı zamanda da “küçük bir devleti” anımsatacak tarihî sınırlara sahiptirler. Basklar bu tabii ve tarihî sınırlar içerisinde “toplu olarak” yaşamaktadırlar. Kendilerine has karakterleriyle örf ve âdetleri vardır. Bu içe dönüklük sonucunda Basklarla İspanyolların arası tarih boyunca hep mesâfeli olmuştur.Bugün bile,Bask takımı Atletico Bilbao’da Bask kökenlilerin dışında özellikle de İspanyollar yer alamazken Atlatico Bilbao-Real Madrid maçları birbirine düşman iki ulusun maçları çekişmesinde geçmektedir. Basklar ve İspanyollar arasındaki bu soğukluktan dolayı da söz konusu iki halk arasında “karışma ve birleşmeler” gerçekleşmemiştir. O kadar ki, bölge dışına göç eden Basklar dahi İspanyollarla karışmamaya özel bir itina göstermektedirler. Hatta, iki halk arasındaki “evlenmeler” büyük suç olarak görülmekte ya da ayıplanmaktadır. Bu durumda doğal olarak Basklar evlenmelerini kendi aralarında yapmakta ve bazı tıp otoritelerine göre Baskların %28 inde görülen Rh-negatif kan gurubunun nedeni bu iç evlenmelere bağlanmaktadır. Basklar bu özelliği kendi saflıklarının ve “asaletlerinin” bir göstergesi olarak sunarken İspanyollar bunu onların “aşağı ırk” olmalarına yormaktadırlar. Beyaz ırktan uluslar söz konusu olduğunda Baskların kan yapısındaki bu çizgi dışılık bu kadarla da kalmamaktadır. Bu halkta sıfır oranının yüksek, A grubunun ise düşük olduğu görülmektedir. B grubuna ise hiç rastlanılmamakta ya da yok derecesinde rastlanılmaktadır. Ortaya konulan bu genetik özellikler bile Baskların Avrupa uluslarından farklı ve şahsına münhasır bir halk olduğunu çok açık bir şekilde ortaya koymaktadır. Bütün Basklar’da zaten bu farklılıklarının ayırdındadırlar,

Farklılıklar bu kadarla da kalmamaktadır. Bask bölgesinin dağlarla çevrili doğal sınırları ve Baskların kendilerini farklı bir halk olarak görmeleri onları İspanya’nın kültür emperyalizmine karşı da korumuştur. Dolayısıyla,korunan Bask kültürü taşralı havası taşımasına karşın orijinal bir kültürdür. Onlar dil, edebiyat, mimarî, resim, musikî ve diğer sanatlar açısından da İspanyollardan ayrı bir kültür oluşturmuşlardır. Çünkü, kendilerine özgü bir yapıları vardır. Bu yüzden, bütün bu kültürel dallar Basklılara özgü öğelerin üzerinde yükselmektedirler. En azından geleneksel giyim kuşamlarında bile bu özgün kültürün “kendine haslığını” apaçık görmek mümkündür.Yazılı eserlere bakıldığı zaman ise Baskların 450-500 yıllık bir edebî geleneğinin olduğu gerçeğiyle karşılaşılır.

Eğer kültür orijinalse, hâliyle kültürün üzerine oturduğu dilin de orijinal olması gerekecektir.

Bask Kültürünün Asyatik Kökleri

Gerçekten de Bask dili Hint-Avrupa dillerinden tamamıyla ayrı bir dildir. Basklar kendi dillerine “Euraska” demektedirler ve bu dilin kökeni hakkında tartışmalar hâlâ devam etmektedir. Basklı ve yabancı bilim insanları bu dil konusunda çok sayıda teori üretmişlerdir. Eureska Kuzey Afrikadan Kafkasya’ya kadar bir çok dil ailesine bağlanmak istemiştir: İberik dilinden Berberice’ye, Ermenice’den Gürcüce’ye, Abhazca’ya kadar. Fakat varılan sonuç: Bask dilinin dünyanın “en eski dillerinden” ve Avrupa’nın yegâne “ailesiz dili” olduğudur. Pek tabii ki yine “Hint-Avrupa Bilimi”nin ırkçı ön yargıları bu halkın ve dilinin Asyatik olabileceği gerçeğine sürekli gözünü kapamıştır. Tıpkı Etrüskçe de olduğu gibi. Oysa Atatürk döneminin bilim insanların dan Zübeyr Koşay, Bask dilindeki Türkçe ve diğer dillere ait kelimelerden hareketle Bask halkının Asya’dan başlayan göç serüvenini son derece bilimsel bir tarafsızlıkla ortaya koymuştur. Hatta, çalışmasına bu konuda bir de harita eklemiştir. Ona göre Bask halkı, Hunların Alanları itmeleri ve onların Batıya sarkmaları neticesinden Alanlarla birlikte Ural’ların kuzeyinden çıkış yapmış; Kafkasları, Karadeniz’in kuzeyini, Tuna havzasını, Almanya’yı geçerek bugünkü yurtlarına ulaşmışlardır. Bu göç sırasında Türklerle de “çobanlık dönemleri” de dâhil olmak üzere birkaç kez komşuluk ilişkisinde bulunmuşlar ve onlardan çok sayıda kelime almışlardır. Örneğin; Baskça zokor Türkçe sığır, Baskça aita Türkçe Ata, Baskça argokia Türkçe erkek, Baskça buruka Türkçe börük, Baskça egün Türkçe gün (kün), Baskça zuta Türkçe süt, Baskça Zırıka Türkçe sırık, Baskça behi Türkçe biye, Baskça elhi Türkçe yılkı (ilki), Baskça ar Türkçe er (ir) vs. Bu ortak kelimelerden biri de “Kurbağa” anlamına gelen Baskça “Puka”dır. Bunun Kazan, Kırgız, Çağatay Türkçesi’ndeki karşılığı ise “Baka”dır. Kaplu-baka (kaplumbağa), Kur-baka (kurbağa) bu kökten türemiş Türkçe kelimelerdir. Enteresandır, bugün Anadolu Türkçesi’nde unutulmuş Türkçe kelimelerle örtüşen Baskça kelimelerde vardır. Örnek vermek gerekirse Çorum dolaylarında tavşana “Eripisi” denirken Baskça tavşan “Erbi” demek oluyor. Yine Orta Anadolu’da “Çiğ”, yani “Nem” için “İba” kelimesi kullanılırken Baskça’da bunun karşılığı “İbai” kelimesinde bulunuyor. Baskça “Epher”, Türkçe’deki “Efil” kelimesine denk düşen “Rüzgâr”, “esinti” anlamına geliyor. Mersin’de hafif rüzgara “Efilti” denirken, Bor-Niğde’de bu “Efirti” şeklinde telaffuz ediliyor. “Efil efil” de aynı anlamda Eskişehir yörelerinde halk dilinde yer buluyor.

Bu arada Basklar göç yolları üzerinde bulunan Macarlardan, Fin-Ugor ve Kafkas kavimleriyle birlikte Almanlardan da kelime alıntıları yapıyorlar.

Tarih Boyunca Bask Dili ve Hukuk Sistemi

Fakat en önemlisi, Basklar Avrupa’da Latinceye karşı direnerek hayatta kalmış tek örnek olan dillerine sıkı sıkı sarılmaktadırlar. O kadar ki, P.Vilasente bu dille ilgili olarak “Basklar kendilerini Euskaldunak (Bask dilini konuşanlar) olarak adlandırırlar. Bu dil, bu dili kullananlar arasında birlik ve ulus olma duygularını canlı tutar. Kültürlerine sahip çıkmalarını sağlar” şeklinde bilgi vermektedir. Bu ifadeden anlaşıldığı kadarıyla Basklar dillerini öylesine önemsemektedirler ki, dilleri neredeyse kendi halklarının adının bile önüne geçmiştir. Çünkü, kendilerini “Bask dilini konuşan halk” olarak görmekte ve tanıtmaktadırlar. İşte Basklar, böyle gramerinden sözcük yapısına kadar özgün olan bu dille konuşmakta ve o dile uygun orijinal kültürlerini yaratmaktadırlar. Yani, iletişim dilinin ötesine geçmiş bir yazı ve eğitim diline sahiptirler. Bu orijinal dille ilgili ilk yazılı örneklerin geçmişi 1546 yılına kadar uzanmaktadır.

Baskların diğer bir farklı yanları da “Los Fueros” adını verdikleri ve Anayasaları niteliğindeki kendi “öz yasalarına” sahip oluşlarıdır. “Asırların eseri” olarak niteledikleri bu geleneksel yasaların oluşturduğu sistemleri içerisinde yüzyıllar boyunca kendi tarihî topraklarında kendi kendilerini yönetmişlerdir. Fakat bu Fueraları, kralın verdiği bir ayrıcalıktan ziyade tarihî süreç içerisinde kendilerinin elde ettikleri bir “hak” olarak algılamaktadırlar. Özgürlüklerini ve bağımsız yaşama mücadelelerini bunlara dayandırmaktadırlar. Yani Baskların tarihî topraklarında tarihî hakları için savaşımlarının ana dayanağı “Fueralar” olmaktadır.

Bu orjinalliklere sahip Bask halkı aynı zamanda asırlar boyunca da bağımsız yaşamışlardır. Onların devletleşmesi ve merkezîleşmesi 7. yüzyılda Vaskon Dükalığı döneminde başlamış, 9. yüzyılda Pamplona Krallığı ile doruklarına çıkmıştır. Pamplona Krallığı daha sonra tarihi Navarra Krallığına dönüşmüştür.1520’lerde Navarra Krallığı’nın sona ermesinden sonra dahi özerkliklerini, değişik biçimlerde de olsa Franko ve diğer diktatörlük dönemleri hariç bugünlere kadar devam ettirmişlerdir. Kısacası Basklar, kendi tarihî topraklarında bağımsızlıklarını “aşiretler halinde” değil de “bir bütün olarak” hem de “siyasî ve merkezî” bir yapı çerçevesinde yüzyıllar boyu sürdürmüşlerdir.

Ayrıca, doğal sınırları içerisindeki Bask toprakları tarıma çok elverişlidir ve ılıman bir iklime sahiptir.Büyük ölçüde bizim Batı Anadolu’yu andırmaktadır. Yılda iki üç kez ürün alınmaktadır. Sulama çok ileri noktalardadır. Geçmişte Amerika’dan getirilen mısır ve patates tarımı bölgenin gelişmesine çok büyük katkılar sağlamıştır. Tahıl ziraati yapılmakta, şeker pancarı ve çeşitli yem bitkileri tarımı ise çok gelişmiş durumdadır.Bağcılıkta en modern teknikler kullanılmakta ve şarapçılıkta Bask’ın dünya çapında bir ünü bulunmaktadır. Tarım çiftçisinin hayat seviyesi İspanya’nın diğer bölgelerinden çok yüksektir. Sanayileşmede daha 1800’lerin başlarında başlamış ve İspanya’nın en büyük dökümhanesi 1841’de burada kurulmuştur. Tarihî topraklarının okyanusa sınır olması ve bu nedenle sahip oldukları limanları da ekonomik kalkınmalarına büyük katkılar sağlamıştır. Yani Bask bölgesi sadece, İspanya AT veya AB ye girdikten sonra aldıkları yardımlarla ya da İspanya’nın ETA terörünü yok etmek için ekstradan verdiği mâli desteklerle zenginleşmemiştir. Orası zaten, tarıma elverişli toprakları ve 1800 lü yıllardan itibaren oluşmaya başlayan sanayisiyle, ki 1800’lü yıllarda Avrupa Topluluğu veya Avrupa Birliği mevcut değildi, ekonomik açıdan belli bir zenginliği ve birikimi elde etmiş bir bölgeydi. Bu durum, onların bağımsızlık tutkularına ayrı bir güç katmıştır. Çünkü,kimsenin desteğine fazla ihtiyaç duymayan kendi kendine yeter bir ekonomiye sahiptirler.

Kürtler Bask Modeli İsteyebilir mi?

Şimdi de bütün bu açıklamalardan sonra isterseniz Bask realitesini Kürtçülerin iddialarıyla bir karşılaştıralım;

1) Kürtlerin, Basklar gibi “toplu olarak yaşadıkları” sınırları belli “tarihî” bir bölgeleri yoktur.

Kürtçülere bakılırsa konar göçerlikten dolayı birbirinden kopuk ve habersiz Kürt aşiretlerinin yayıldıkları her coğrafya onların “tarihî” vatanlarıdır. Hem de, oralarda veya yakınlarında başka tarihî halklarda yaşadıkları ve o halkların Kürtlerin kendilerine ait olduklarını iddia ettikleri coğrafyaların en “kadim” halkları olduğu gerçeği tarihî belge ya da bulgularla daha açık ve net kanıtlanabildiği hâlde… Kürtçüler bu kadarla da kalmazlar ve o bölgelerde yaşamış “antik halkları” da kendilerine “Ata” olarak sahiplenirler. Dolayısıyla bütün Mezopotamya ve periferisi onlara ait olduğu gibi oralarda var olmuş Cyrtii, Guti, Kardu, Kassi, Mitanni, Med gibi antik halkların bütünü de onların atalarıdırlar. Oysa, Kürtlerin kendilerine ait olduğunu iddia ettikleri coğrafyalarda yaşamış Antik Halklar hakkında en güvenilir tarihî kanıtları oluşturan belgelerde kesinlikle Kürt adı geçmemektedir. Bu konuda Ali Rıza Özdemir’in kitabında ismi zikredilen tarihçi Osman Karatay’ın şu tespiti, konuyu en çarpıcı ve gerçekçi bir şekilde ortaya koymak açısından çok önemlidir. Karatay şöyle yazmaktadır; “…Kürtlerin kendi kaynakları kısaca ‘yoktur’. Üstelik Kürtlerin yaşadığı bölge, eski çağdan günümüze en fazla yazının kaldığı, çeşitli dillerden milyonlarca tabletin bulunduğu bir bölgedir. En azından yüksek Asur ve Süryani kültürleri Kürtlerle aynı bölgeyi paylaşmaktadır. Milyonlarla belge içinde bir tanesinin Kürtlerden bahsetmesi beklenemez mi?... Olmadı, günümüze hayli bilgi bırakan çevre medeniyetlerde (Mısır, Anadolu, İran) bunların ismi geçmeliydi. O da olmadı eski Yunan ve Roma kaynaklarının Kürtlerden bahsetmesi gerekirdi. Heredotos’un günümüz tarihçilerini bile hayran bırakan ölümsüz eserinde, Orta Asya içlerindeki köylerden ve kabilelerden bahseden Ptolemaios ve Strabon’un coğrafyalarında geçmeliydiler. Hiç olmazsa, Orta Çağ’ın başlarında yazılıp günümüze ulaşan Ermeni ve Gürcü olay dizimlerinde adlarının geçmesi gerekirdi…” Kürtçüler başkalarına ne bir yurt ne de bir ata bırakmamakta pek mâhirdirler ama,hiçbir tarihî belgede “Kürt etnik adını ve halkını” bulmak mümkün değildir. Ve bütün bunlara karşın hâlâ “aşiretler şeklinde ve dağınık” olarak yayıldıkları coğrafyaları, oraların “en kadim halkı” olarak kendilerinin “tarihî vatanları” ilân ederler. Oysa Basklar “toplu halde” ve “aşiretlere bölünmüş” olmaksızın, aynı zamanda da o bölgeyi başka halklarla paylaşmaksızın hem de “oldum olası”, sınırları belli tarihî vatanlarında yaşamaktadırlar.

2) Kürtler, Basklar gibi “homojen” bir toplum değildir.

Basklar başka halklarla özellikle de İspanyollarla karışmamışlardır. Bu homojenlikleri kan gruplarındaki “orijinallikle de” kendisini göstermektedir. Oysa Kürtlerin Türk kökenlilerin ağırlıkta olduğu “karma” bir etnik yapıyı barındırdıkları başta dilleri olmak üzere çok sayıda tarihî ve sosyolojik kanıtla desteklenmektedir. Bu konuda Minorsky, Bazil Nikitin, Mc Kenzie, Martin van Bruinessen gibi çok sayıda ünlü Kürdolog fikir birliği içerisindedirler. Martin van Bruinessen; “…Kürtlerin birbirinden farklı heterojen orijinleri olsa gerek…” derken, Minorsky; “…sistemli tetkikler, Kürt adı ile örtülen bir tabaka altında birçok eski kavimlerin varlığını ortaya çıkaracaktır…” şeklindeki ifadesiyle Kürtlerdeki “karma” yapıyı dile getirmektedir.

Türklerin Kürtleşmesi Olgusu

Tarih içerisinde oluşmuş bu mozaiği yine tarihî süreç bağlamında “Kürtleşen” Türk veya Türkmen boy ve oymakları da desteklemeye devam etmişlerdir. Bu boylar arasındaki en çarpıcı isim Karakeçililerdir. Bunlar kendilerini Osmanlıyı kuran boy olarak kabul ederler ve Bilecik, Eskişehir, Kütahya, Bursa yörelerinde yaşayanların dilleri “Türkçe’yken” Siverek, Karacadağ ve Urfa yörelerindekiler Kürtleştikleri için “Kürtçe” konuşurlar. Ayrıca Gaziantep’te “Türkçe” konuşan Körkün, Barak ve Hacı Bayram köylerini de Karakeçililer kurmuşlardır.

Şu işe bakın! Hem Türk Oğuzların Osmanlıyı kuran “Kayı” boyundan olacaksınız, hem de Kürtçe konuşacaksınız! Üstüne üstlük, Türkiye’nin doğusundan batısına birçok yöresinde, buna Gaziantep’te dahil, “Türkçe” konuşan akrabalarınız bulunacak. Peki o zaman biz Karakeçililere ne diyeceğiz; Kürt’mü, Türk’mü?..

Karakeçililer yanında çok önemli Oğuz boylarından biri olan Avşarlar arasında da Kürtleşmiş aşiretler mevcuttur. Nitekim Dadaloğlu’nun bir şiiri, Avşar boyunun bir bölümü Kürtleşse de Avşarlarla o Kürtler arasındaki kardeşliği ve soydan kaynaklanan birlikteliği çok güzel anlatmaktadır. Bu şiir şöyledir:

Yozgat tarafından çıktı bir paşa

Avşar’ınan Kürdü yaktı ataşa

Çadırcı emeğin gitmesin boşa

Beri gel hasmın Mecit paşa

Adana’nın Kozan ilçesinin Aslanlı köyünden ve Avşarlardan Aşşık Omar’dan (Aşık Ömer) alınan bir ağıtta da Türk boy ve beyleriyle Avşarların, Kürtleşmiş Türk boylarıyla akrabalıkları şu şekilde anlatılır;

Ah ediyor garaları görenler

Tütünün sündüğü yere alı salanlar

Üç tuğlu vezirden duzzak alanlar

Mursaloğlu Kürt yeğeni değil mi?

Avşar gedip gerisine dönünce

Ördekli de belli yurdu gonunca

Hah demeden bin atlısı binince

Avşar beğ Kürt yeğeni değil mi?

Aşşığın dalgası galman gusura

Bizim eller iskân getti yesire

Boğazı çanlı gartal endi Mısır’a

Göveloğlu Kürt yeğeni değil mi?

Bu bilgiler, Kürtleşmiş bir Türk olduğunun ayırdında olmayıp “bütün dönmeler” gibi ölesiye “Kürt kimliğine” sıkı sıkı sarılarak “Avşar” ve dolayısıyla “Oğuz Türk’ü” olmadığını ısrarla iddia eden Hülya Avşar’ın “Kürtçü” halasına da güzel bir cevaptır.

Kürtleşen Türk boyları içinde en önemlilerinden biri de Halaçlardır. Zeki Velidi Togan, İran ve Afganistan’da sosyal ve kültürel değişime uğrayarak “yabancılaşan” Türk boy ve oymaklarla ilgili olarak şu isimleri verir; Senceri Salgur, Ağaçeri, Bayat, Çur (Şul), Kücat, Halaç, Ilak, Avşar, Beydilli, Yıva, Tilkü, Uluğ-Çinler. Görüldüğü gibi,Togan’ın bu tespitlerinde de “göç süreci” içerisinde sosyo-kültürel bozulmaya uğrayarak kimlik değiştiren Türk boyları arasında Avşarlar ve Halaçlar (Kalaçlar) da sayılmaktadır. Yalnız, göç yolları üzerindeki “değişimi” “Kürtleşme” olarak görmemek gerekir. Çünkü böyle bir “kimlik farklılaşmasının” olabilmesi için o Kürtleşmeyi gerçekleştirecek “kendine has tarihi, dili ve kültürü” ile “orijinal” bir Kürt kavmine ihtiyaç vardır. Böyle bir kavim olmalıdır ki,bu kavim Avşar, Kalaç gibi Türk boylarını asimile edebilsin. Oysa, böyle bir kavim var olmadığına göre göç yolları üzerinde gerçekleşen işlem; ismi geçen Türk boylarının bünyelerine İranî kavimlerin sızması veya kültürel etkileşimlerden dolayı Türk ve Fars dillerinin iç içe geçmesiyle onların “ikili” ya da “karma” bir dile ve “etnik yapıya” sahip olmaları şeklinde açıklanabilir. Bu dilin veya “etnik harmanın” bünyesine 7. yüzyıldan itibaren Arap istilasıyla birlikte “Arap kabilelerinin” de karışması ya da “İslam”ın etkisiyle ve “dinî” amaçla Arapçanın da dâhil olmasıyla bugün Kürt adı verilen “Karma toplum” ortaya çıkmıştır. Abbasilerin Bizans ile savaşları sırasında da Abbasi ordusunun önemli bir bölümünü oluşturan Harizm’den, Horasan’dan, Maveraünnehir’den toplanan Türk kavimleri, daha önceden “karışmış” olanlarla birlikte Abbasi ordusunda yer alan “Arap” unsurlarla bir kez daha “harman olarak” Ortadoğu coğrafyasının birçok bölgesine yayılmışlardır. Dolayısıyla “Kürt” oluşumunun çok uzak bir geçmişi yoktur ve o yüzden de milat öncesindeki tarihî kitabelerde ya da Antik halkların soy ağaçlarında “Kürt” adına rastlamak mümkün olamamaktadır. Bu nedenlerle onlara zorla farklı bir “ata” veya “tarih” yaratmaya çalışmak boşuna bir çabanın ötesine geçemez.

Yine, Ziya Gökalp’inde bahsettiği Karacadağ’daki Tırkan (Türkan) aşireti de Beğdilli boyuna bağlıdır, Türkmendir ve Kürtçe konuşmaktadır. Ziya Gökalp’in dile getirdiği Türk aşiretlerinden biri de Karacadağ’daki Kanglı’lardır. Karakeçililere komşu olarak yaşayan bu aşiretin bugün isminin geçmemesi büyük olasılıkla Kürt cemaatler arasında eridiğinin göstergesi olabilir. Oysa “Kanglılar”, Çin kaynaklarında da adı geçen, Kırgızların,Başkurtların, Özbeklerin, Nogaylarında arasında yaşamış çok önemli bir Türk boyudur.

Maraş Pazarcık’ta Türkmen kökenli olduğu hâlde dili Kırmanço olan aşiretlerden biri de Atmalı boyuna bağlı Tilkilü aşiretidir. Zeki Velidi Togan’a göre, bunlar da Orta Asya’dan gelirken Luristan’da Farsça’nın etkisine girerek ikili bir dil edinmişlerdir. Yukarıdakilere ek olarak Kürtleşen Türk boy ve oymaklarına şu isimleri de ekleyebiliriz: Bayındır, Döğer, Karkın, Küresinli, Milli, Kızkapanlı, Çakallı, Büriki, Gekberi (Gökböri), Mirek, Kosan (Kozan), Tavşanuşağı, Belgühan, Sekerbeyli, Alırşak vs. Bu örneklerin sayısını alabildiğince çoğaltmak olasıdır ve bu “Kürtleşme” gerçeğini görmezden gelmek veya buna gözleri kapamakta mümkün değildir. Nitekim bir internet sitesinde “Bir Diyarbakırlı Anlatıyor” adlı yazıda “Kürtleşmeye” yönelik ve “Kürtçülere” hitaben yazılmış şu bölüm “işin iç yüzünü” anlatma bakımından gerçekten çok çarpıcıdır. Bu bölümde şunlar ifade edilmektedir:

“…Diyarbakır tarihi ile ilgili elinize attığınız her kaynakta karşılacağınız; Bozulus, Karaulus, Akkoyun, Artuklu, İnallu, Bayındır vb. yüzlerce Türkmen boy, oymak ve aşiret isimlerini Diyarbakır tarihinin neresinde konumlandırıyorsunuz. Türkmen Bursa’ya, İzmir’e, Bolu’ya gelmeden en az 200 yıl önce Halep, Samarra, Kerkük, Kermanşah, Diyarbakır ve Mardin’e geldi. Yoksa Ziyaret Dağı’ndan Karacadağ’a oradan Kırklar dağına isim vere vere Diyarbakır’a yerleşen Türk(men)ler sizce Atlantis uygarlığı gibi bir an da yok olup gitti mi? Bakın onlar hiçbir yere gitmedi. Onlar hâlâ Diyarbakır kuçelerinde dolaşıyorlar. Kim bilir köşedeki Cigerci Bedo, Terzi Bozan, Kunduracı Meheme hatta ve hatta sizin ailenizde onlardan emin olun çokça var. Sadece öfkeniz ve demogoji konforu kendi gerçeğinize eğilmenizi engelliyor….”

Eğer Cumhuriyet üniversiteleri Atatürk sonrasında sömürgecilerin ve onların emrindeki iktidarların politikaları doğrultusunda gerçek işlevlerinden uzaklaşmayıp Türkiye sınırları içerisindeki Türk Halkı’nın etnik kimliği konusunda “saha araştırmalarına” gereken önemi verselerdi Güneydoğu ve Doğu Anadolu’daki Türk ve Türkmen boy ya da oymaklarının sayısının bugünkünün kat be kat fazla olduğunu bilimsel bir şekilde ortaya koyabilirlerdi.

Diğer taraftan, Kürt tarihi Şerefname’de bile Kürtler içerisindeki hâkim boyun Oğuzların “Buğduz” boyu olduğu ve Kürtlerin “Karma” etnik bünyesi açık bir şekilde işlenmiştir. Eğer, bir Kürt tarihinde Oğuzların önemli boylarından biri olan “Buğduz”,”Kürt harmanında” “dominant” bir öğe olarak ele alınıyorsa, bu durumda söylenecek fazla bir şey olmasa gerektir. Yine, Şerefname’de Kürt aşiretleri arasındaki “Arap” etnik unsuruna da göndermeler yapılmaktadır. Dolayısıyla,Türklerin etken olduğu böyle “karışık” bir etnik yapıyı Baskların “Homojen bünyesiyle” aynı kefeye koyarak bir karşılaştırma ve değerlendirme yapmak ancak Kürtçüler gibi câhillere yakışacak bir tutumdur.

Bask Dili ve Kürtçe

3) Baskların dili, Hint-Avrupa dillerinden farklı “orijinal”, aynı zamanda da yazılı bir kültür ve eğitim diliyken, Kürtçe “iletişim dili” ötesine geçememiş eğitim, kültür ve yazı diline uygun olmayan bir dildir. Özgün bir grameri, alfabesi, ses sistemi,sözcük yapısı ve kelime haznesi yoktur. Ağırlıklı olarak Türkçe, Farsça, Arapça ve Süryanice, Ermenice vs. kelimelerden oluşmuş toplama bir dildir. Bu konuda çok sayıda bilimsel araştırma yapılmış ve çok değişik zaman dilimlerinde yazılmış farklı “Kürtçe sözlükler” yerli yabancı bilim insanları tarafından dil bilimsel tetkiklere konu olmuşlardır. Bunlardan, August Jaba ve Ferdinand Justi’nin 1860-1879 yıllarındaki tespitlerine göre hazırlanan ilk Kürtçe sözlük olanı, ünlü Kürdolog Minorsky tarafından incelenmiş ve bu sözlükte geçen kelimelerin 3080 adeti Eski Türkmence, 2640 adeti Farsça, 2000 adeti de Arapça olarak belirlenmiştir. Geriye kalan 300 kelimenin ise kökeni bulunamamıştır. Yani bunlara “Kürtçedir” denilememiştir. Hatta Minorsky, bunların da titiz bir araştırmayla orijinlerinin ortaya çıkarılabileceğini belirtmiştir. Özetle, bu sözlükte hiçbir “özgün Kürtçe kelimeye” rastlanılamamıştır. Hem de bu araştırmayı, Minorsky gibi Kürtçülüğün “babalarından” Rus kökenli bir diplomat ve Kürdolog yaptığı hâlde… Ayrıca bu değerlendirme, Kürtçe olan “ilk sözlük” üzerinden, dolayısıyla da 1860 yıllarındaki Kürtçe’nin en “bozulmamış” ve “ saf” hâlini ele aldığı içinde Kürtçe ile ilgili tespit ve sonuçların son derece sağlıklı olacağı tartışmasız kabul edilmesi gereken bir gerçektir. Bir diğer dilbilimsel analizi ise Ahmet Buran gerçekleştirmiştir ve bu Yusuf Ziyaeddin Paşa’nın hazırladığı Kürtçe-Arapça sözlükle ilgili bir araştırmadır. Buna göre de bu sözlükteki 5900 kelimenin 1298’i(%22) Farsça, 1239’u Arapça,(%21), 1003’ü Türkçe (%17), 1947’si Süryanice, Ermenice, Rusça, Rumca vs. geriye kalan 472’si de (%8) özel isimdir. Görüldüğü gibi burada da kendine has ses özelliği ve sözcük yapısıyla Kürtçe olduğu ileri sürülebilecek “özgün” bir kelime bulunamamıştır.

Ayrıca, “fanatik” Kürtçülerden biri olan Musa Anter’in hazırladığı ve en çok kelimeyi bünyesinde barındırmakla da ünlenen 11000 kelimelik Kürtçe sözlüğün % 90’ının başka dillerden alındığı bilimsel olarak ispatlandığı gibi geri kalan kelimelerin de yer ve memleket isimlerinden ibaret olduğu kanıtlanmıştır. Yine, Mehmet Turgut’un belirttiği üzere, J. Blau tarafından 1932 yılında Paris’te neşredilip önsözünde, “o yıla kadar yazılan tüm Kürtçe eserlerin ve Kürtçe sözlüklerin taranarak tetkik edilmesinden meydana geldiği” ileri sürülen ve Kürtçe sözlüklerin en mükemmeli olarak nitelendirilen 3500 kelimelik bir sözlük daha bulunmaktadır. Bu sözlükte bizzat yazarın tespit ettiği ve Kürtçe olarak sunulan A harfi bölümündeki bazı kelimeler şunlardır; Âbide, Âciz, Âdet, Âfet, Âdi, Afiyet, Agâh, Alay, Aidat, Âlem, Alet vs. Gerçekte, bütün bunlar Farsça ve Arapça olup Osmanlıca’da da vardır ve oradan Türkçe’ye de geçmiştir. Yani mösyö J. Blau, bütün bu kelimeleri Kürtçe diye yutturmaktadır. Bu kadar “bilimsel örnekten” sonra hâlâ “Kürtçe kelime haznesinden” bahsedebilmek için herhâlde “mankafa” olmak gerektir. Diğer taraftan, Kürtçe’nin “kendine özel” bir grameri de bulunmadığından dolayı onun gramerinde bazen Türkçe, bazen de Farsça kurallar egemendir. Esasında buna gramer bile denilemez ve bu durum tipik bir “Vernaküler dil özelliğinden” başka bir şey değildir. Yine Kürtçe, Dr. Şükrü Sekban’ın kitabına göre, İngilizler döneminde Süleymaniye’de ilkokullarda eğitim dili olarak kullanılmaya kalkışılmış ama muvaffak olunamamıştır. Oysa Baskça, okullarda eğitim dili olarak kullanılabilmektedir. Baskça ile kitaplar yazılmakta, gazeteler çıkmaktadır. Halkın %92’si Baskça konuşmakta ve Baskça “düşünmektedir”.

Kürtler etnik yapı olarak bir “mozaik” oldukları için, Dr. Friç’in ifadesiyle bir çok dilden aldıkları kelimelerle oluşmuş bir “söz yığını” olan Kürtçe’nin; Ziya Gökalp’e göre lehçeleri olan Kurmanç, Soran, Zaza ve Lur arasında da bir ortaklık yoktur. Ziya Gökalp bu konuda şunları söylemektedir; “…Bu dört lisanın sahipleri birbirini anlamazlar. Sarf, nahiv, lügat itibariyle aralarında büyük farklar vardır. Binanaleyh aradaki farklar lehçe farkı değil, “lisan” farklarıdır. Bu dört dilin her biri,lisâniyet itibariyle “müstakil” bir lisandır. Her biri müteaddit lehçelerden mürekkeptir…”

Kürtçe’nin çok “parçalılığını” görüyor musunuz? Gökalp, lehçe olduğu ileri sürülen bölümlerin bile esasında “ayrı bir dil” olduğunu belirttikten sonra bunların da kendi aralarında başka “lehçelere” ayrıldığını söylüyor. Büyük ihtimal o lehçeleri konuşanlarda birbirini anlamakta zorluk çekiyorlardır. Dolayısıyla, vernaküler bir dil olan Kürtçe’nin “çok lisanlılığı” ve “çok lehçeliliği” yüzünden çok yakın yerleşim yerlerindeki topluluklar veya farklı Kürt aşiretleri dahi kendi ana dilleri olan “Kürtçe” ile anlaşamayacak noktalarda bulunabiliyorlar. Buna karşılık “homojen” bir toplum olan Baskların dilleri de “homojendir” ve “tektir”. Ayrıca, böyle bir dil olan Baskça’nın 400-500 yıllık bir yazılı ve edebî geleneği olmasına karşın yerli ya da yabancı Kürtçüler ne kadar zorlarlarsa zorlasınlar ne kadar uydurmalara başvurursa vursunlar Kürtçe’nin bu şekildeki köklü bir yazılı ve edebî geleneğini ortaya koyamazlar.

Uydurma Kürt Tarihi ve Kültürü

4) Şahsına münhasır bir tarihi ve toplumsal yapısıyla orijinal bir dili olan, aynı zamanda o orjinal dille “düşünen” Baskların hâliyle “kendilerine has” bir kültürleri de olacaktır.” Orijinal dille düşünmek” çok önemlidir. Kültürel düzeydeki yaratıları hep o “orijinal dil” ve o orijinal dilin “kendine has


Bu yazıyla ilgili görüşlerinizi gönderebilirsiniz:
Size ulaşmamız için lütfen aşağıdaki formu doldurun:
İsim: 
Soyisim:
Telefon: ( 0   )
Cep Tel: ( 0   )
E-posta: 
Şehir: