Dr. Ali Nejat Ölçen
Emperyalizme Teslimiyet
Sovyet Bloku’nun dağılımından sonra, emperyalizmin AB-ABD eksenindeki sömürü stratejisi de önemli değişime uğradı. Bugün yalnız Türkiyemiz değil, gelişmekte olan ülkelerin tümü, AB-ABD ekseninin yarattığı yandaşlar kadrosuyla daha zahmetsiz sömürülmekte ve sömürüye karşı uyanan tepkilerin dinamikleri cezaevlerinde etkisiz duruma getirilmektedir. Bu yöntemin en acımasız koşullarını AKP iktidarında Türkiyemiz yaşamaya başlamıştır.
AB-ABD ekseninde küreselleşen emperyalizmin kuramsal yöntemini AB, yönetsel uygulamasını da ABD üstlenmiş görünüyor. Bu ikilemin içine Türkiyemizi sürükleyen yalnız AB-ABD ekseni değil, o eksene yapışık içimizdeki yandaş güçlerin de katkısı olduğu yadsınamaz. Zaten Wikileaks’te yayımlanan belgeler bunun böyle olduğunu sergileyen sayısız kanıtlarla tescil edilmektedir.
1800’lerde başlayan yakın tarihimiz incelenecek olursa, üç temel kırılma çizgisinden geçtiğimiz görülecektir. 1840 Tanzimat Fermanının kuramsal ve ekonomik alt yapısını oluşturan Osmanlı-İngiliz Ticaret Antlaşması (1838), ikincisi Avrupa Ekonomik Toluluğu’na (AET) yapışık “Katma Protokol” belgesi, üçüncüsü AB’ye girmeyi olanaklı kılacağı sanılan Gümrük Birliği sözleşmesi. Bu üç antlaşma, Anadolu’da gelişmekte olan sanayinin çöküşüne yol açtı. Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) çöküş sürecini hızlandıran, hatta ona süreklilik kazandıran kararları almayı sürdürmektedir. Bu kararların başında, reel ekonomiyi çökerten monetarizm tutkusu ve özelleştirmeler gelmekte. Konuyu yakından inceleyen bir araştırıcı, her üç antlaşmanın ortak niteliğinde, ulusal çıkar kavramına yabancılaştırmanın yer aldığını görecektir.
Her üç antlaşmanın ortaya çıkardığı siyasal ve ekonomik çöküntüde ortak öge, ülkemiz adına karar verici olanın emperyalizme karşı çıkan değil bağışlayıcı olmalarıdır. Örneğin 1838 Osmanlı Ticaret Antlaşması’nın mimarı Hariciye Nazırı Mustafa Reşit Paşa, Katma Protokolü imzalayan Dışişleri Bakanı İhsan Sabri Çağlayangil ve Gümrük Birliği sözleşmesini kabul eden Başbakan Bayan Çiller ve yardımcısı CHP Genel Başkanı Deniz Baykal.
Bugün Türkiye’nin içine sürüklendiği sorunların başında Batı ile yapılan antlaşmaların olumsuz etkilerinin yer aldığını düşünmek zorundayız. Mustafa Kemal Atatürk’ün çağdaşlaşma ilkesi, Batıya teslimiyet olarak yön değiştirmiş ve 21. yüzyıl başlarken AB’ye üye olması tutkusu, ülkeyi o kuruluşa bağımlı duruma getirmiştir.
1840’larda başlayan süreci gözden geçirerek, AB-ABD ekseninden destek gören terörün iç savaşa yönelik azgınlaşmasını analiz edebiliriz.
1.Mustafa Reşit Paşa ve Osmanlı-İngiliz (Baltalimanı) Ticaret Antlaşması
1840 Tanzimat Fermanı, Osmanlı devletinin dışa açılımı, insan haklarını öne çıkarmayı öngören dokusu, 1838 Ticaret Antlaşması’nın amacını gizlemeyi üstlenmiş gibidir. Tanzimat fermanının Avrupa “demokrat-liberal” burjuvazisine sömürü olanakları sağladığını ilk sezinleyen ve bunu açıklayan kişi Sadri Ertem’dir. Ona göre:
“Tanzimat dönemi, Atatürk inkılabının temeli değildir. Amaç, Türkiye burjuvalarına yaşama hakkı tanımaktan ibaret de değildir. Her şeyden önce, İmparatorluğun paraya gereksinimi vardı. Para, Avrupa demokrat liberal burjuvalarındaydı. Onların borç vermeleri için önce, Osmanlı ülkesinde hukuksal güvence elde etmeleri ve hükümeti denetim altına almaları gerekirdi. Bu ise ülkemizi adamakıllı sömürmek demekti.” (bakınız: Sadri Ertem, Türk İnkılabının Karakteri, 1933, s.23)
Mustafa Reşit Paşa, 1938 yılının Kasım ayında ticaret antlaşmasının koşullarını görüşmek amacıyla Londra’ya gittiğinde, İngiliz arşivlerine geçen bilgiler utanç verici bir davranışı sergiliyor. Bakır ibriği ve tütününü Dover’de bırakmış ve görüşmelere başlandığında Lord Palmerston’dan 600 şişe Fransız şarabının İngiltere’ye gümrüksüz sokulması ricasında bulunmuştu. Bu bilgiler İngiliz kayıtlarında şöyle yer alıyordu:
“Bu modern Türk, Peygamberinin yasakladığı içkiyi seviyordu. Dışişleri Bakanlığının Müsteşarı Backhous’e ve Palmerston’a ziynet eşyaları getirmişti. Bu armağanlar incelikle geri çevrildi. Çünkü İngiltere, resmen Elizabeth’in ‘benim köpeklerim benim tasmamı taşır’ ilkesiyle yönetiliyordu.” (bakınız: Webster, The Policy of Lord Palmerston, s. 550)
Başkent İstanbul’da törenle karşılanan Mustafa Reşit Paşa’nın imza ettiği Baltalimanı adını alan ticaret antlaşmasında İngiliz tacirleri sadece %5 vergi ödeyerek nesnelerini satabilecekti. Osmanlı tacirlerinin her eyaletten geçişinde %12 vergi ödemeleri gerekiyor ve İran sınırına ulaşıldığında vergi yükü %67’ye ulaşıyordu. O nedenle biz Baltalimanı Antlaşması’nı, doğmakta olan Osmanlı sanayisini baltalayan antlaşma olarak nitelemekteyiz. (bakınız, Ali Nejat Ölçen, Karl Marks ve İngiliz Emperyalizmi, Ekin Yayınları, 1992, s. 112–135)
O anlaşma sonucunda İstanbul’a 1937’de gelen İngiliz ticaret gemi sayısı, 80.252 ton nesne taşıyan ile 432 adet iken 1848’de gemi sayısı 1392’ye yükseldi. 1856 yılında 2504 gemi ile taşıdığı yük 898 bin tona ulaştı. Bursa’da 1938’den önce dokuma tezgâh sayısı 1000 iken 75’e, İstanbul’da 2750’den 25’e indi. (bakınız: Issawi Charles, The economic History of Middle East, s. 51) Mordman da şöyle anlatır durumu:
“Sanayinin bu denli gerilemesi hiçbir zaman düşünülemezdi. Tek bir yabancı ipek kumaşın dışalımının söz konusu olmadığı İstanbul’da artık, Marsilya, Trieste’den buharlı gemilerle gelen Lyon, Mailand ve İsviçre ipekli kumaşları satılıyor. Yerli ipek sanayi %50-60 oranında vergi yükü altındayken, yabancı ürünlere sadece %5 gümrük vergisi uygulanıyordu.” (bakınız: Mordmann. A. D., Anatolien-Skizzen und Reisebrief aus Kleinasien, 1850-59, s. 293)
Yıl 1856’ya geldiğinde, Osmanlı devleti, kendi sanayini yerle bir eden İngiltere’ye başvuracak ve yerli sanayinin gelişmesi için neler yapılması gerektiğini inceleyen uzman gönderilmesini isteyecektir.
160 yıl önce durum böyleydi, şimdilerde farklı mı? Yurtdışında gövdesi üzerinde küresel dalları olan akasya ağaçları ve kaldırım taşları ithal eden bir ülkeyiz. Dışalım dışsatımın iki katından fazla ve Gayri Safi Yurt İçi Gelir düzeyinde dış borç yükü altındadır ekonomimiz.
Mustafa Reşit Paşa’nın gafletinin bir benzerini DPT Müsteşarı Turgut Özal’ın döneminde yaşamaya başladık. 1967 yılında onlarca ülkenin TIR kamyonlarına yayımlanan kararnamelerle hiçbir ücret ödemeden karayollarımızdan gelip geçme özgürlüğü tanındı. Örneğin bunların arasında biri vardı ki, 7/1051 sayılı Kararname idi ve 19. maddesi gereğince, Yunan Krallığı, her türlü özel vergi, ücret ve resimden bağışıklı olarak her tür nesneyi özgürce karayollarımızda taşıyarak Ortadoğu’ya ulaştırma olanağını elde etmişti. 7. madde şöyleydi:
“Aşağıda taşımaları yapılan maddeler için izin belgesi gerekli değildir:
“Posta maddeleri,
“Balık.”
17 ülkenin tümü Türkiye ile yapılan tır taşımacılığında kendi ülkelerinin çıkarlarını korumayı bilmişlerdi.
Dün öyleydi de 1970’lerde durum değişti mi? Hayır. İşte Avrupa Ekonomik Birliği’nin (AET) önerdiği Katma Protokol:
2. Dışişleri Bakanı İhsan Sabri Çağlayangil ve AET Katma Protokolu
Dışişleri Bakanı İhsan Sabri Çağlayangil’in 23 Kasım 1970’de Adalet Partisi iktidarı hükümeti adına imza ettiği AET Katma Prtokolu, 5 Temmuz 1971 günü TBMM’nin 125. birleşiminde onanarak yürürlüğe girdi. Şimdi o protokolde Türkiye’nin AET ülkelerine hangi nesneleri satabileceğini gözden geçirelim:
a. 23.07 gümrük tarife numarasında Soubles denilen balık ve balina mühtahsallarını, ihraç edebileceğimiz kaydına yer verilmişti. Ülkemizde kıyılarında soubles denilen balina yaşıyor mu ki, o balıkları tutup da ürünlerini ihraç edelim?
b. 8.01 gümrük tarife numarasında avakoda armudu, hindistancevizi, hindistancevizinin suyu alınmış etli kısmı, brezilyacevizi ihraç edecektik. Ülkemizde bunlar yetişiyor mu?
c. 18.01 gümrük tarife numarasında kakao tane ve kırıkları ihraç edebilecektik!
d. 4.05 gümrük tarife numarasında kuş yumurtaları ve yumurta sarısı satacağımız öngörülüyor AET ülkelerine.
Buna karşın, 8.04 gümrük tarife numarasında AET ülkelerine yaş üzüm satabileceğiz. Ne var ki sadece 1 Kasımdan 14 Temmuza kadar. Ya da 1 Aralıktan 31 Aralığa kadar. Olanaklı mı? Hayır, yaş üzümü kış ayında nasıl koruyup da ihraç edecektik? Yaz gelince tanınan süre ise, 5 Temmuzdan 7 Temmuza kadar sadece 2 gün Bu iki gün içinde acaba kaç avuç yaş üzüm ihraç edecektik! Buna karşın, ülkemizde yetişmeyen ve ne olduğunu bilmediğimiz 7.01 gümrük tarife numarasında hinthıyarı ihraç etmemize olanak tanınıyordu..
Dışişleri Bakanı böyle bir protokolü imza etmeden önce, yanında kimi uzmanları götürse ve onların incelemeleri sonucu protokolün böylesi anlamsız maddelerine karşı çıksaydı, ülke çıkarlarını korumuş olmaz mıydı?
3. Gümrük Birliği Sorunsalı
Avrupa Birliği, Türkiye ile dalga geçiyor. Almanya-Fransa-Belçika üçgeninde yalpalayan Türkiye, o yüzden düşürmekten bir adım öteye gidemiyor. Devlet(!) ve siyaset adamlarımız ülkenin onurunu kendi onurlarıyla özdeşleştirdiler mi ki, bu denli küçümsemeye boyun eğmektedirler. Varsayalım ki, Avrupa Konseyinden Türkiye’nin üye olması kararı çıktı, Fransa’nın veto etmeyeceğini kim garanti edebilir? Bugüne kadar o ülkenin başına hangi iktidar gelmişse bunu açıkça belirtti. Bugüne kadar hangi ülke yarın ne olacağı bilinmeyen o birliğe üye olmadan Gümrük Birliği’ne girmek gibi bir yanlışlığı göze alabildi? Böylesi kötü yönetilen bir ülke, sömürgeleşme sürecinden kendisini kurtarabilir mi?
Gümrük Birliği’ne girişimiz basında bakınız nasıl karşılandı:
14 Aralık 1995 Hürriyet: İş dünyasında büyük coşku. Türkiye’nin Gümrük Birliği’ne üyeliğinin onaylanması sevinçle karşılandı. Demirel: Bunu Atatürk’e borçluyuz.
17 Aralık 1995 Hürriyet: Ucuz sigara ve şarap yolda.
14 Aralık Milliyet: Nihayet Avrupa
3 Aralık 1995 Hürriyet: Baykal: Gümrük Birliği CHP’nin zaferidir.
İki yıl sonra kimilerinin aklı başına gelecek ve Vehbi Koç, “Gümrük Birliği lehimize çalışmıyor,” diyecektir. (23 Temmuz 1997, Hürriyet)
Aynı Hürriyet gazetesi bir yıl önce “ucuz sigara ve şarap yolda” derken, 20 Eylül 1996’da “Avrupa’nın İntikamı” başlığı altında şunları yazacaktı: “Gümrük Birliği sonrasında yapılacak mali yardım askıya alındı. Karar Avrupa Parlamentosu’nda 362 saldalyeden 319’unun oyuyla alındı.” (bakınız: Ali Nejat Ölçen, Türkiye Sorunları kitap dizisi, Ekim 2001, sayı 41, s.32; veya:www.olcen.net)
Ekonomide bir kural vardır. Arz talepten fazla olursa fiyatlar düşüyor. O yüzden, Türkiye Avrupa’ya kendini arz ettikçe Avrupa’dan talep gelmediği için fiyatı giderek düşmektedir.
Şimdi aradan geçen süre içinde Gümrük Birliği’nin ekonomimize maliyetini gözden geçirebiliriz.
1990 ile 95 arasında 6 yılı kapsayan dönemde toplam 154.6 milyar dolar dışalımın %45’i Avrupa Birliği ülkelerine yönelik 70.2 milyar dolar düzeyindeydi. 2002 yılından 2007’ye kadar 6 yılı kapsayan dönem içinde dışalım 4 katı artarak toplam 644.8 milyar dolara yükselmiş ve bunun %44’ü AB ülkelerine yönelik 282.9 milyar dolara çıkmış, AB ülkelerine yönelişte dışalım öylelikle 6 katı artışa uğramıştır. Bu artış, sanayinin girdilerine ilişkin olsaydı, ülke ekonomisine yararı dokunacağını söyleyebilirdik. Özelleştirmenin sonucu sanayi sektörü durgunluk dönemine sürüklendiği için bunu da söyleme olanağını yitirmiş durumdayız. Özellikle Gümrük Birliği’ne üye olmamız, yıkıcı etkisini çok tüketici toplum yaratmasında görüyoruz. Örneğin 1985 yılında 11.3 milyar olan toplan dışalımın tüketim mallarına yönelen miktarı %7 oranında 0.8 milyar dolar iken bu oran 1995’de %12’ye yükselmiş, toplam dışalımın 4.4 milyarı ile tüketim malları ithal edilmiştir. Bugün tüketim toplumuna dönüşen ulusumuz ürettiğinden daha çoğunu borçlanarak tüketmektedir. AKP iktidarı bu değişimi giderecek politikaları uygulamak yerine toplumu daha fazla tüketim yapa-cağı koşullara sürüklemektedir.
AB’nin Türkiyemize İlişkin Gelişme Raporları
Ulusalcılık bilincine ve ulusal çıkar kavramına sırtını dönen kimi yazar ve aydın geçinen kadrolar, hatta kimi öğretim üyeleri, AB’nin Türkiye ile oynadığının ayırdında ya değiller ya da “proje hazırlamak” oltasıyla midelerinden yakalanmaktadırlar. Türkiyemizi üye olarak kabul edecekleri maskesi altında, kendi çıkarların koruma görevini üstlenmiştir AB. Batı kültürünün gereği, görev vermek gibi bir kabalığın ters tepeceğini bildikleri için, bunu AB standarlarına uyum sözcüğüyle betimlemektedirler. Ulusal onuru zedeleyen 700 sayfalık bir kararname Ecevit Hükümeti tarafından 24 Mart 2001 günü 24352 sayılı “Mükerrer Resmi Gazetede” yayımlanarak o yüzden yürürlüğe girdi. Adı da, “Avrupa Müktesebatını Üstlenme Kararnamesi” idi. Madem ki AB istiyor bizler kendi müktesebatımızı bırakıp Avrupa’nınkini üstlenebilirdik. Ulusal müktesebat, palto ya da cübbe gibi bir şeydi anlaşılan. O kararnamenin 25. sayfasında: “Dünya Ticaret Örgütü’nün norm-larıyla bu konudaki AB direktifleri göz önünde alınacak şekilde kanun tasarı hazırlanmıştır.” deniyordu. Yeryüzünde üye olmadan AB’den direktif alan tek ülke Türkiye idi, onun başbakanı da Bülent Ecevit.
Bundan tam 6 yıl önce, 6 Ekim 2004 tarihinde AB, üç rapor yayımlamıştı. Bunlardan birincisi, Türkiye’ye ilişkin gelişme adını taşıyordu. Ülkemizi yönetenler ve yönetenlerin yandaşları o ilk raporda ne yazıldığıyla ilgilenmediler. Oysa öteki ikisi, AB’nin ülkemiz üzerindeki amacının ne olduğunu ve ülkemize hangi görevleri yüklemek istediklerini açıklamaktaydı. Ülkemize genç nüfusu, askeri gücü, doğal kaynakları ile Ortadoğu’daki istikrarı sağlamak açısından Batı güvenliği için Türkiye’ye önem değil görev vermekteydiler. Onların verdiği önemin ülkemiz için onur kırıcı ve de zararlı olduğunu kimse ya benimsemedi ya da ulusal onuru kendi onurlarıyla bütünleştirdikleri için, boyun eğdiler.( Sözünü ettiğimiz o belgede şu satırlar yer almaktaydı: With its large military expenditure and manpover, Turkey has material capacity to make a signaficant contribution to EU security and defence policy. s.11) Avrupa Birliği’nin güvenliğine ve savunma politikasına geniş askeri harcamaları ve işgücü ile önemli katkıda bulunur. Osmanlı Akdeniz’de nasıl 300 yıl Batının özellikle İngiltere’nin jandarmalığını yapmış onların ticaret gemilerinin güvenliğini sağlamakla kendisini görevlendirmişse, Cumhuriyet Türkiyesi de AB’nin güvenliğini sağlamalıydı!
AB’nin bununla yetineceği sanılmamalı. 2004 yılına kadar, gelişme raporlarında sadece “azınlık” ve “azınlık hakları” konusuna değiniliyordu. AKP iktidarıyla birlikte alt kimlik üst kimlik ve de “azınlık” kavramlarına alıştırıldığımız için, o yıl bu azınlıkların kimler olduğunu öğrendik: Kürt kökenli ve de Alevi yurttaşlarımız! Hatta küstah bir anlatımla, Alevilerin azınlık Müslüman oldukları hala kabul edilmiyor, denilmekteydi (Alevis are still not recognized as a Muslim minority, s.44)
Restricted (koşullu) kaydıyla yayımlanan bu belgede, AB’nin bir başka meşum niyetiyle karşılaşıyoruz: “Fırat ve Dicle nehirleri havzalarının uluslararası bir kurul tarafından yönetilmesi.” Kimi köşe yazarları ve elbette AKP’nin yönetici kadrosu, bu koşulda (in the Euphrates and Tigres basin..) sözündeki “basin=havza” kavramını görmezden geldiler; o sözcüğün tüm Güneydoğu’yu kapsadığına, hatta Manavgat çayını bile içine aldığına ilişkin gerçeği görmekten yoksun kaldılar. Cumhurbaşkanı seçilen Abdullah Gül’den Dışişleri Bakanı olarak bir tek sözcükle karşı çıktığına tanık olmadık.
AB’nin bununla yetineceğini mi sanıyorsunuz? Türkiye’yi eyalet sistemine bölmüşlerdi. Malatya’nın “Malatya, Bingöl, Elazığ ve Tunceli”den oluşturulduğunu görüyoruz. Ağrı, “Ağrı, Iğdır, Kars ve Ardahan”dan oluşan bir başka eyalet olmalıydı. AKP iktidarından ses çıkmıyor, tersine “Kamu Yönetimi Temel Kanunu” gündeme giriyor, yatırımcı genel müdürlüklerin illerdeki birimleri Valinin başkanlığında il özel idarelerine bağlanıyordu. Bu habis tasarı, AKP’nin gündemindeyken, 17 Aralık 2005 günü AB ile görüşmelerin başlanacağı haberi sevinç yaratmıştı. Brüksel’den dönen Başbakan Recep Tayyip Erdoğan zafer çığlıkları ve meşalelerle kutlanıyordu. Hiç kimse o günlerde görüşmelerde 35 dosyanın yer aldığını, her birinin yıllarca incelemede kalacağını düşünmüyordu. Toplumumuz iktidarların yenilgilerini başarı olarak kutlamaya alıştırılmıştı.
Deniz Baykal bile, Recep Tayyip Erdoğan’a “Brüksel’e birlikte gitmekten onur duyarım” diyecekti elbet.(Hürriyet, 14 Ekim 2004). Oktay Ekşi bile “Atatürk bugünleri görseydi” başlığı altında makale yazacaktı. Büyük Reşit Paşa da Osmanlı sanayiini yerle bir eden ticaret antlaşmasını imzalayıp yurda dönerken İstanbul’da böyle karşılanmıştı.
Aradan üç yıl geçmeden, Bağdat’ta “Güvenlik Sözleşmesi”nden Türkiye’nin sınır ötesi devinimle terör odaklarına karşı önlem alma olanağına ilişkin maddenin çıkarılmasını İçişleri Bakanı Beşir Atalay’ın imzalaması da o senaryonun bir parçasıydı elbet. İmzalamasaydı ne olurdu? Barzani ve Talabani’nin etekleri tutuşur ve Türk Silahlı Kuvvetlerimiz de terör odaklarını kurutmaktan yoksun bırakılmış olmazdı. ABD’ye gelince, Irak’ta kan gölünde boğulmakta olduğundan sadece mırıldanmakla yetinirdi.
Emperyalizmin milis gücü PKK
“Türkiye Sorunları” kitap dizimizin 82. sayısında (Eylül 2010) yayımladığımız bir önemli soruna değinerek yazımızı sonlandıracağım. O yazının başlığı şöyleydi: “Emperyalizmin kucağında Türk-İslam Sentezinin Milis Gücü: PKK”
Mustafa Kemal Atatürk’ün tam bağımsız, secular ulus-devletinin yerine Misak-ı Milli sınırlarımızda federatif sistemi yerleştirmeyi öngören Büyük Ortadoğu Projesi’nin (BOP’un) sorunlarını yaşamaktayız. Turgut Özal’ın Başbakan ve kardeşi Yusuf Bozkurt Özal’ı Devlet Planlama Teşkilatı Müsteşarı olarak atamasıyla o teşkilatta hazırlanan Milli Kültür Raporu (1983) Türk-İslam Sentezini öngörüyordu. Mustafa Kemal’in Cumhuriyeti yadsınıyor, yakın tarihimizin gerçekleri çarpıtılıyor bir bakıma bugünkü AKP’nin düşünsel alt yapısı oluşturuluyordu. AB-ABD ekseninde bu tasarı önemli biçimde revize edildi ve “Türk-Kürt-İslam Sentezi” modeline dönüştürüldü. Bu modelin uygulanabilmesi için PKK karşısında Türk Ordusu başarısız olmalı ve tepki gösterecek aydınlıkçı dinamikler tutuklanarak hapse atılmalıydı. Kanımca, PKK eylemlerine karşı başarısızlığın kaynağı içsel değil, AB-ABD eksenindeki dışsal senaryodur. ABD’nin kucağında Misak-ı Milli sınırlarımızı bölerek bir Kürt devleti kurmanın bedelini Anadolumuz gene gözyaşlarıyla ödeyecek ve dünya barışını korumanın gerekçesi olarak AB-ABD ekseni tarafından kullanılacaktır. Kürt kökenli yurttaşlarımız, daha özgür ve özerk olacaklarını sanıyorsa, dedelerinin işledikleri yanlışı yinelemiş olacaklar. PKK kanla kirlenmiş bir paçavra gibi ABD’nin postalları altında bir yana atılacaktır. Tarihin diyalektiği emperyalizmin kutsal değerinin sadece kendisi olduğunu kanıtlamıştır. Kendi çıkarı için göze almayacağı hiçbir vahşet, onun için, sorun değildir. Kürt kökenli yurttaşlarımızı araç olarak kullanan BDP üyeleri bu gerçeği göremiyorlarsa, bir gün gelecek öğreneceklerdir.
Özetle: Türk-Kürt-İslam Sentezi’ne dayalı federatif sistemi uygulamanın hukuksal engelleri de referandum ile ortadan kaldırıldı. Korku toplumu yaratmaya sıra gelmişti. Şimdi bu uygulanıyor. Böylesi bir senaryoyu, Sevr ile Osmanlı Devleti 1919’da yaşamaya başlamıştı. Britanya krallığı o yıllarda bugünkü PKK’nın yetine silahla donattığı Yunanistan’ı kullandı. Bugün de Kürt azınlıklarımızın gözlerini bağlayarak PKK’yı kullanıyor. Ne var ki, o dönemde bir Mustafa Kemal vardı. Bu meşum oyunu tersine çeviren. Şimdi bir başka Mustafa Kemal var mı? Belki milyonlarca var. AB ve ABD göremiyor. Yenilgiye uğradıkları zaman görecekler.