İnan Kahramanoğlu:
Türklerin Kürtleşmesi

Etnik Sorun ve Asimilasyon

Türkiye, Osmanlı’dan devralınan, cumhuriyetin ilk yıllarından günümüze kadar devam eden ve bugün neredeyse ülkenin en önemli gündem maddesi haline gelen bir etnik sorun yaşıyor.

Üniter ve bir ulus-devlet olarak kurulan Türkiye Cumhuriyeti, bu nitelikleri göz önünde bulundurulduğunda aradan geçen doksan yılın sonunda etnik sorunu çözmüş, hiç olmazsa önemli ölçüde geriletmiş olmalıydı.

Zira “Tek dil, tek devlet, tek millet” esasına dayanan ulus-devlet rejimi içinde farklı etnik ve dinsel toplulukların süreç içinde tek bir ulusal kimlik etrafında toplanması esastır. Ulusal kimliğin oluşturulma süreci içinde de farklı etnik ve dinsel topluluklar ortak bir sentez etrafında yeni bir milli kimlik meydana getirecektir. Bu durum kimilerinin iddia ettiği gibi bir baskı ve zor politikasının ürünü de değildir. Tarihsel ilerleyiş içinde her dönemde güçlü kültürlerin, güçlü toplulukların zayıf olanları asimile ettiği ve kendi içinde erittiği bir doğal asimilasyon süreci yaşanmıştır. Ulus-devletler çağı da tarihsel ilerleyişin önemli bir aşamasına denk düşmekte ve bu çağda kurucu ve baskın kültür kendi dışındaki zayıf kültürleri kendi potası içinde asimile ederek yeni bir ulusal kimlik çatısı altında yeni bir birliktelik oluşturmaktadır.

Bu açıdan, ulus-devletler çağının ilk öncülerinden olan Türk ulus-devleti için de, Osmanlı’dan devralınan pek çok etnik ve dinsel kültürün tek bir ulusal kimliğe dönüşmesi süreci bir tarihsel zorunluluktu.

Mustafa Kemal’in “Türkiye Türklerindir” sözü de zaten buna vurgu yapmaktaydı. Misak-ı Milli sınırları içinde Türk ulus-devletini kuran ve çoğunluğu oluşturan unsur Türklerdi. Dolayısıyla ulusal kimliğin oluşturulması sürecinde de başat unsur Türk kimliği olacaktı. Tarihsel ilerleyişin doğal sonucu içinde beklenen, olması gereken de Kürtlerin Türk milli devleti sınırları içinde zamanla Türk ulusal kimliğine entegre olması ve Türkleşmeleriydi.

Asimile Olan Kim: Türkler mi, Kürtler mi?

Genç cumhuriyet kuruluşundan itibaren etnik meseleyi çözmek ve ulusal devlet yapısını güçlendirmek için bir program uygulamaya koymuştu.

1927 yılında bu planın ana hatlarını çizmek açısından bir nüfus sayımı yapıldı. Bu nüfus sayımında vatandaşlara ana dili soruldu ve her dilin bir etnik kimliği simgelediği düşünülerek Türkiye’nin etnik bileşimi çıkarıldı. Sonuçta Türkiye nüfusu 13.648.270 olarak belirlenmiş, 11.777.810’lu Türk nüfusa karşı 1.184.446 Kürt nüfus tespit edilmiştir. 1927 yılı rakamları ile bakıldığında Türk nüfusun Kürt nüfusun 10 katı olduğu görülmektedir.

Bu tarz bir nüfus sayımı son olarak 1965 yılında yapılmış, 1927’de toplam nüfusun %8,5’ine denk düşen Kürt nüfus aradan geçen zaman zarfında oransal olarak gerilemiş ve %6’ya düşmüştür. Demek ki 40 yılda Kürt nüfus Türk nüfusa oranla % 2.5 gerilemiştir. Bu gerileyiş ise son derece normal bir durum, ulus-devlet olma sürecinin ve sosyolojik gerçeklerin doğal bir sonucudur.

Ancak bugün geldiğimiz tabloya baktığımızda 1965’lere kadar normal seyrinde giden bir toplumsal sürecin önemli bir kırılma yaşadığını ve sürecin tersine döndüğü gerçeği ile karşılaşıyoruz. 1965’ten bugüne aynı süreç devam etse Kürt nüfusun ortalama yine en az %2,5’lik bir azalma geçirmesi ve 2007 yılında 67.803.927’

lik Türkiye nüfusu içinde yaklaşık 6 milyon olması gerekirdi. Ancak bugün bu rakamın çok üzerinde bir Kürt nüfusa sahip olduğumuzu rahatlıkla söyleyebiliriz. Kürtçülerin iddiası Türkiye nüfusunun yaklaşık 20-25 milyonunun Kürt olduğudur. Elbette bu büyük bir uydurmadır ama bu rakamın sadece yarısının doğru olduğu bile kabul edilse ortada sosyolojik gerçeklere tamamen ters bir garip durum oluşmaktadır.

Aynı durum Güneydoğu Anadolu bölgesi özelinde daha belirgin bir biçimde kendini göstermektedir. 1927 nüfus sayımında Güneydoğu Anadolu’da nüfusun yaklaşık %25’i Türk’tür.

1927 yılında Diyarbakır’da 56 bin Türk yaşamaktaydı. Bu da toplam nüfusun %30’u eder.

Bugün ise Diyarbakır’da 1.36 milyon kişi yaşamaktadır. Eğer bugün de aynı oran olsaydı, Diyarbakır’da 393 bin Türk yaşıyor olmalıydı!

Yine örneğin Urfa’da 1927’de 82 bin Türk yaşıyordu ve Türklerle Kürtlerin oranı aynıydı.

Bu oranlar korunsaydı bugün Urfa’da 575 bin Türk yaşıyor olacaktı!

Ancak Güneydoğu’da böyle bir Türk nüfus artık kalmamıştır.

Çünkü Türkler, Kürtler içinde hızla erimiş ve Kürtleşmiştir. (Türklerin Kürtleştirilmesi ile ilgili kapsamlı bir analiz için bkz. Gökçe Fırat, Kürt Sorununda Gizlenen Gerçekler ve Kürt İstilası, İleri Yayınları, 2007)

Bu ise Kürt kimliğinin aslında nasıl da ırkçı bir kimlik olduğunu göstermektedir.

Kürtçüler yıllardır Türk devletinin Kürtleri asimile ettiğinden, Kürtlere yönelik bir “imha ve inkâr politikası”ndan bahsetmektedirler ama rakamlar tam tersini söylemektedir. Türkiye’nin Türk yoğunluğu bulunan Batı bölgelerinde yıllardır varlıklarını koruyan ve asimile olmak bir yana gittikçe sayılarını arttıran Kürtler, çoğunluk oldukları Güneydoğu Anadolu’da Türk nüfusu tamamen asimile etmişler ve Güneydoğu’yu tek bir Türk kalmamacasına Türksüzleştirmişlerdir.

Bu durumda “Kürtler asimile ediliyor” yaygarasını bir kenara bırakıp şu soruyu sormak gerekmektedir: Kim kimi asimile etti?

Gizlenen Gerçek: Türklerin Kürtleşmesi!

Kürt nüfusun bu denli artışı bambaşka bir sosyolojik olgunun varlığını ortaya çıkartmakta ve bu sorunun cevabını da vermektedir: Türkler Kürtleri değil, Kürtler Türkleri asimile etmektedir. Türkler Kürtleşmektedir!

Türklerin Kürtleşmesi olgusu, cumhuriyet tarihi boyunca ilerleyen bir sürecin bugün geldiğimiz noktada incelenmesi ile ortaya çıkmaktadır ama bu olgunun kökü çok daha derinlerdedir.

Osmanlı’dan Cumhuriyet’e giden süreçte Özellikle Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinde hatırı sayılır bir Türk nüfus bulunmaktadır.

Bölgedeki Türk boyları özellikle Diyarbakır, Van gibi bugün tamamen Kürtleşmiş bölgelerde nüfusun büyük çoğunluğunu oluşturmaktadır.

Ancak özellikle dönemin Osmanlı-Safevi çatışması nedeniyle bölgedeki Kürt etkinliğinin önü açılır. İki Türk devleti arasında yaşanan kanlı mücadeleler hem nüfus hem de güç dengesi açısından bölgedeki Türk egemenliğini zayıflatır.

II. Abdülhamit döneminde ise Osmanlı’nın Hamidiye Alayları örneğinde olduğu gibi Kürtlerden faydalanma stratejisi ortaya çıkar. Böylelikle bölgede Kürt egemenliği güçlenmeye başlar. Bölgede tam olarak tesis edilemeyen Osmanlı egemenliği yerini Kürt otoritesine bırakır.

Ancak bu otorite Osmanlı’da olduğu gibi bir devlet otoritesi değil, yağmacı, işgalci, kaba kuvvet ve zora dayanan bir yağma düzenidir. Bölgedeki Kürt egemenliğinin en belirleyici unsuru da yol kesen, soygun ve talan yapan yağmacı Kürt çeteleridir.

Gittikçe güçlenen Kürt çetelerinin bir hedefi bölgedeki Türk köyleridir. Kürt eşkıyalarına karşı dirençsiz kalan Türk köyleri zaman içinde istila edilir ve teslim alınır. Bir kısmı bu baskı ve zora dayanamayarak yurtlarını terk ederler. Geride kalan Türk nüfus ise çaresizlikten sürece teslim olur. Dilini açıkça konuşamayan, kültürünü, gelenek ve göreneklerini açıkça yaşayamayan Türk zorla Kürtleştirilir.

Bölgedeki Kürt zorbalığı sadece Türklerin zorla Kürtleştirilmesi ya da yerlerinden sürülmesi ile sınırlı da değildir. Doğu ve Güneydoğu’nun Ermeni nüfusu da yine bizzat Kürt çetelerinin tehdidi altında kalmış ve 1915’te Osmanlı’nın tehcir uygulaması başladığında göç eden Ermeniler, iddia edildiğinin aksine, Türkler tarafından değil, Kürt çeteleri tarafından katledilmiştir..

Kürt İstilası ve Atatürk’ün Türkleştirme Politikası

Osmanlı’ya büyük sorunlar çıkaran Kürtler, Cumhuriyet’in kuruluş sürecinde de her fırsatta dış destekle ayaklanarak sorun olmaya devam ederler. Nitekim 1924-1938 yılları arasında 16 tane Kürt isyanı çıkar.

1934 yılında ise kapsamlı bir İskân Kanunu çıkarılır ve bölgedeki aşiret otoritesinin dağıtılması için başta aşiret reisleri olmak üzere isyancılar Batı’daki Türk yoğun bölgelere gönderilir. İskân Kanunu uygulamaları devletin bu konudaki kararlılığının bir göstergesidir ve bir ölçüde sonuç da alınır.

1935 yılına gelindiğinde Kürt meselesinin ne kadar büyük bir tehlike oluşturduğu artık açıkça görülmüştür. Bunun üzerine Atatürk, Başbakan İnönü’yü Doğu gezisine çıkmakla görevlendirir.

İnönü’nün Doğu gezisi sırasında hazırladığı Doğu Raporu’nda bugüne de ışıt tutan önemli tespitler vardır. İnönü bölgede Kürtlerin hızla çoğaldığını, Türk köylerinin Kürtler tarafından zorla Kürtleştirildiğini, Kürt hareketinin bir “istila” hareketine dönüştüğünü tespit etmektedir.

İnönü, raporunda, bugün Kürdistan’ın başkenti olarak gösterilen Diyarbakır’ı Kürt istilası altındaki bir Türk bölgesi olarak tanımlamakta, üstelik bölgenin Türkleştirilmesi için de “birinci dayanak noktası” olarak göstermektedir. İnönü’nün deyişiyle “Diyarbakır, kuvvetli Türklük merkezi olmak için tedbirlerimizi kolaylıkla işletebileceğimiz bir olgunluktadır.”

İnönü Diyarbakır’dan sonra ikinci önemli dayanak noktası olarak Urfa’yı işaret eder.

Bugün tamamen Kürtleşen bir diğer ilimiz Bitlis’i ise raporunda şöyle değerlendirmektedir: “Bitlis, Hizan ve Mutki arasında suni olarak daima devlet kuvveti ile vücuda getirilmiş bir Türk şehri ve merkezidir. Yine ancak devlet tedbiri ile bir Türk merkezi olarak durabilir. Bırakılırsa az zamanda bir Kürt köyü haline gelmesi ve bu suretle Mutki, Hizan, Şirvan, Garzan mıntıkasının Türkçe işitecekleri bir yer olmaksızın kütle olması muhtemeldir.”

Benzer bir durum tespitini Diyarbakır, Siirt, Van, Hakkari, Muş, Mardin ve Urfa bölgesinden sorumlu Birinci Umum Müfettişi Abidin Özmen de 1936 yılında yapılan Umum Müfettişler Konferansı’nda yapar. Özmen’in tespitleri çarpıcıdır: 1927 yılından 1935’e gelindiğinde Güneydoğu’da 206 bin olan Türk nüfus 228 bine çıkarken 543 bin olan Kürt nüfus 765 bine çıkmıştır. Aradaki bu muazzam fark doğurganlıkla açıklanamayacak bir olgudur zira Kürtler neredeyse Türklerin 10 katı çoğalmaktadırlar.

Özmen bu durumu şöyle anlatacaktır:

“Türk’ün 20 bin kadar artmasına karşın, Kürt’ün 250 bin kadar artmış olması önemlidir. Bir kısmı Kürtlüğü nasıl ve ne zaman kabul ettiği belli olmayan Kürtler, bir kısmı da birçok vaziyetler itibariyle ve tarihi kayıtlara göre Türk iken Kürtlüğe asimile olmuş adamlardır. Bu görüş ve bu taksim, yapılacak ulusal ödevleri kolaylaştırmak için mühimse bugünkü kayıtlarda 765 bin Kürt’ün ne kadarı birinci, kaçı ikinci sınıfa dahil diye bir istatistik yapılmış değildir ve yapılması da pek kolay bir iş değildir. Diğer taraftan 1 milyon 100 bin nüfusun 750 binini Kürt olarak kaydetmenin ne gibi ilmi ve bilgili bir tetkik neticesi olduğu şüphelidir. Kendi istatistiklerimizin dünyaya ve Kürtlük için çalışan bir kuruma bir bölge nüfusunun yarıdan fazlasını Kürt gösterecek surette rakamlar neşretmesi ne kadar uygun bilemiyorum. 1927 yılı sayımına dayandırılarak çıkarılan istatistik broşürleri Türkiye’de 53 ilde 1 milyon 350 bin 347 Kürt kaydetmiştir. Vaktinde Anadolu’nun içine girmiş, Türkçe bellemiş, Türk harsını kabul etmiş kimseleri de Kürt kaydetmiştir. Ve hiç şüphesizdir ki muhtelif yerlerde verilen karalara göre hareket ederek Bağdat’ta bir Kürt tarihi yazan Mehmet Emin Zeki namındaki adam, Anadolu’nun güneydoğu kısmını hemen hemen tamamen ve diğer illeri de, yani birçok yerleri Kürtlük sahası olarak göstermiştir.”

Görüldüğü gibi Abidin Özmen bu nüfus sayımındaki rakamlara bilimsel bir sonuç gözüyle bakmamakta ve Kürt nüfusun bu kadar atmış olmasının imkânsızlığına vurgu yaparken bunun bir kısım Kürtçü tarafından kullanılacağını söylemektedir.

Türkçe Konuşulan “Kürdistan”!

Abidin Özmen’in bölge nüfusu ile ilgili yaptığı bir diğer önemli tespit ise yine Türklerin Kürtleşmesinin en somut göstergesidir: “Yaşlılar Türkçe, Gençler Kürtçe konuşuyor!”

Türkçe konuşanların dillerini kaybetmesi ve Kürtçe konuşmaya başlamaları Kürtleşmeyi de beraberinde getirmektedir.

Etnik kimliğin en önemli göstergesi olan dilin Kürtçeye dönmesiyle birlikte süreç içinde Kürtçe konuşan insanların tümü Kürt kimliğinin içinde tanımlanmakta ve Kürtleşme programı başarıyla tamamlanmaktadır.

Kürtçülerin iddiası Kürtlerin Doğu ve Güneydoğu’da Türklerden bile daha önce bulunduklarıdır. Ancak her ne hikmetse binlerce yıllık Kürt toprağı olduğu iddia edilen ve adına da Kürdistan dedikleri coğrafyada bugün bile Kürtçe değil Türkçe konuşulmaktadır.

Üstelik bağımsız Kürdistan için ayaklanan bölücü örgüt PKK’nın elebaşları, en başta da Apo, Kürtçe bilmemekte, Kürtçü örgüt her türlü iletişim ve propaganda faaliyetini de Türkçe yürütmektedir.

Binlerce yıllık bir Kürt egemenliğinin bulunduğu iddia edilen bir bölgede, bölge halkını geçtik, terör örgütü bile hala iletişim dili olarak Türkçe’den başka bir dil kullanamıyorsa ve bu topraklarda bugüne kadar tek bir Kürt devleti bile kurulamadıysa ortada açık bir Kürtçü çarpıtma olduğunu düşünmek gerekir.

Kürt çeteleri ile başlayan ve bugün PKK terörü ile devam eden Kürt faşizmi belki baskı ve zor yoluyla bölgede hakimiyet kurmuş, hatta kendisi dışındaki, başta da Türkler olmak üzere, tüm etnik toplulukları asimile etmiştir ama ne yazık ki dil kültür, uygarlık gibi değerler sadece ve sadece tarihsel süreçlerin ürünüdür ve silahla yaratılamamaktadır.

Silahın yetersiz kaldığı yerde ise Kürtlerin imdadına yine Batılı emperyalist devletler yetişmiştir. Neredeyse üç yüz yıldır İngiliz Rus ve Amerikalılar tarafından kurulan “Kürdoloji” enstitülerinde Kürtçe diye bir dil yaratılmaya çalışılmaktadır ama yine de ortada adına dil denebilecek yeterlilikte bir ürün ortaya konabilmiş değildir.

Kürt Derebeylik Rejimi

Türklerin Osmanlı’dan bugüne özellikle Doğu ve Güneydoğu’da Kürtleşmeye maruz kalmasının en önemli sebebi ise bölgedeki feodal geriliktir.

Osmanlı döneminde bölgede kurulan derebeylik rejimi içinde Kürt bey, ağa ve şeyhlerinin denetiminin giderek artması, Osmanlı’nın ise iktidar mücadelesiyle geçen yıllar boyunca buralarda egemenlik sağlamakta yetersiz kalması, Tanzimat ve Islahat Fermanları ile başlayan süreçte bu bölgelerde yapılmak istenen düzenlemelerin bir türlü gerçekleştirilememesi sebebiyle derebeylik rejimi hiçbir zaman tasfiye edilememiştir.

Osmanlı’nın bu yöndeki çabaları da çok büyük bir direnişle karşılanmıştır. Zira bölgede Kürt beylerinin kurduğu feodal yapı içinde en tepede beyin bulunduğu en altta ise topraksız köylünün bulunduğu bir aşiret sistemi egemendir.

Bey bu kast sisteminin en üstündeki kişi olarak toprağın ve toprağa bağlı köylünün gerçek sahibidir. Sadece toprak üzerinde değil bizzat köylünün yaşamı konusunda da tasarruf Kürt beyinin elindedir. Her konuda tek hak sahibi beydir.

Dini kurallardan kadı hukukuna, padişah fermanlarından Kanun-i Esasi’ye kadar her türlü toplumsal ve hukuksal düzenleme de yalnızca beyin egemenliğini güçlendirme yönünde işlevselleşmiştir.

Böyle olunca da hem toplumsal hem de iktisadi anlamda şeyhin, beyin ağanın denetiminde köleci ve vahşi bir düzen ortaya çıkmaktadır.

Elbette böylesi bir düzenin başındaki Kürt beyi egemenliğini ne Osmanlı idaresine ne de Cumhuriyet’e teslim etmek istemiştir. Her girişimde de isyan ederek bu egemenliğini korumaya çalışmıştır.

Kürt böyle bir rejim içinde toprağa bağlı bir köledir. Kürt beyini doyurmayan ona haraç vermeyen, gerektiğinde namusunu teslim etmeyen Kürt maraba, haklı davasında bile haksız duruma düşmek zorundadır.

Türklerin Kürtleşmesinde Zorun Rolü

Kürt derebeylik rejimi, bu zorba düzen içinde Kürt köyünün yanı başında yaşamaya çalışan Türk köyünü de egemenliği altına almak arzusundadır.

Gerçi Türk’ün başı her daim diktir. Türk teslim olmamak için direnmektedir ama karşısında zorba ve örgütlü bir feodal beylik vardır.

Türk köyü ve Türk köylüsü her ne kadar bu baskılara karşı direnmeye çabalasa da bir süre sonra hem iktisadi hem de silahlı zor karşısında teslim olmak zorunda kalır. Derebeylik rejimini güçlendirmek için herkese boyun eğdirmek zorunda olan Kürt feodalizmi Türk köylüsünü de Kürtleştirmeden kurumsallaşamayacağının farkındadır. Bu amaçla feodal Kürt rejimi güçlendikçe Türk’e yönelik baskı ve zor da artar.

Asırlar boyunca ilişkide bulunduğu Arap, Acem, Slav, Macar gibi farklı kültürler karşısında ayakta duran ve çoğunlukla da bu kültürleri etkileyen kalabalık ve ileri Türk nüfus ilk kez olarak uzak yaylalarda ve mağaralarda yaşayan geri ve ilkel bir Kürt nüfusun toprak köleliğine dayanan geri rejimine teslim olmak zorunda kalır.

Kürt feodalizmi önce Türk köyünün içinde bulunduğu serbest mübadele ve küçük çiftçilik rejimini yıkıp yerine toprak köleliğini ve bunun üzerinde yükselen her türlü geri iktisadi ve kültürel ilişkileri koyar.

Bu ilkel derebeylik rejimi tarihin her döneminde Türklerin toplumsal ve iktisadi hayatlarının tam zıddıdır ve belki de bu ilkellikten kaynaklanan avantaj nedeniyle sorun Türklerin aleyhine olarak çözülecektir.

Seçenek bellidir; Türk ya toprağını ve köyünü terk edecektir ya da süreç içinde Kürtleşecektir. Doğu ve Güneydoğu’nun özellikle son birkaç yüzyıllık dönemdeki kısa tarihi içinde her iki durum da meydana gelmiştir. Bugün Doğu ve özellikle Güneydoğu’nun gerek etnik nüfus bilişimi gerekse kültür ve medeniyet açısından bulunduğu noktaya bakın Türklüğün ne denli tasfiye olduğunu görmeniz daha da kolaylaşacaktır.

Elbette böylesi bir iktisadi ve toplumsal istemin üzerine bir kültür hukuk ve medeniyet de inşa edilememiştir ve ilkel bir kabile hayatını aşamayan bu yaşam tarzı günümüze kadar böyle sürmüştür.

Kürt Terör Ağaları

Osmanlı’dan Cumhuriyet’e geçiş sürecinde hız kesmeden devam eden Türklerin Kürtleşmesi süreci Atatürk dönemi tedbirleri özellikle İskân Kanunu ve Umum Müfettişlik uygulamaları ile bir ölçüde durdurulsa da 1938 sonrası dönemde işler yine tersine dönmüştür.

Çok partili sistemi geçişle birlikte iktidara gelen Demokrat Parti tam da Atatürk’ün tasfiye etmeye çalıştığı feodal ve gerici sistemin sözcüsü olarak ortaya çıkmış ve özellikle Doğu ve Güneydoğu’daki toprak ağalarının desteğini kazanmıştır. Atatürk’ün toprak devrimi projesine karşı çıkan ve Köylüyü Topraklandırma Kanunu’na muhalefet ederek bölgede yürütülen Türkleştirme politikasının da karşısında yer alan Demokrat Parti bu toplumsal sınıfların desteği ile geri dönüş sürecini başlatmıştır.

Demokrat Parti iktidarı ile birlikte Kürt derebeylik rejimi yeniden güç kazanmaya başlamıştır.

Bu süreçte önemli bir kesinti 27 Mayıs’la olmuş, İskân Kanuna ek olarak 105 sayılı yeni bir kanun çıkartılmıştır. Bu kanun ile, ağa, şeyh, bey adı altındaki mütegallibenin gönderildikleri Batı bölgelerini terk ederek yine eski topraklarına döndükleri ve burada tasfiye edilmek istenen ortaçağ ilişkilerini yeniden tesis etmeye çalıştıkları gerekçesiyle aralarında Şeyh Sait’in torunlarının da bulunduğu 55 ağa ve şeyh yeniden Batıya gönderilir.

Ancak 27 Mayıs’taki kısa süreli bu müdahale de iktidarın yeniden sağ güçlere geçmesiyle birlikte yarım kalır.

1990’lara gelindiğinde Doğu ve Güneydoğu’daki Kürt derebeylerinin yerini Kürt terör ağaları almıştır. PKK terörünün giderek artan etkisi ile bölgedeki devlet otoritesi yerini terör örgütünün otoritesine bırakır.

Bölgedeki Kürt toprak ağaları ise bu kez PKK terörünün başındaki isimler olarak ortaya çıkarlar.

Bugün PKK’nın önde gelen isimlerinden Sırrı Sakık ve Ahmet Türk gibi pek çok ismin aynı zamanda bölgenin en büyük aşiretlerinin liderleri olması tam da bu gerçeğe işaret etmektedir.

Korucu Köyleri Bile Kürtleşti!

1990’lar bu açıdan bölgedeki Türk nüfusun Türkleştirilmesindeki son adımdır. PKK’nın giderek artan terör faaliyetleri ve buna koşut olarak gelişen Kürt kimliği dayatması süreç içinde bölgedeki Türk varlığını tamamen silecek bir süreci başlatır.

PKK önce silah yoluyla Kürt köylerinde tam bir denetim kurar. Ardından da bölgedeki Türk ve Alevi köylerini zorla Kürtleştirmeye başlar.

Sadece köyler değildir saldırı altında olan. Terörün siyasallaşması ile birlikte şehir merkezlerine kadar inen PKK bölge esnafını da silah tehdidiyle hem haraca bağlar hem de Kürtleştirir.

PKK’nın taleplerine karşı çıkan, haraç vermeyen, kepenk kapatmayan esnafın önce dükkânı yakılır, direnenler öldürülür.

Bu faşist Kürt terör rejimi öylesine kurumsallaşmıştır ki bugün iktidar partisi dahi Güneydoğu’da siyaset yapmak için PKK’dan izin almak zorundadır. Tayyip Erdoğan gibi Kürt açılımının mimarı bir isim bile Diyarbakır’a miting için gittiğinde toplanmamış çöpler ve kepenkleri kapalı dükkânlarla karşı karşıya kalmıştır.

1990’lara kadar özellikle Doğu ve Güneydoğu’daki köylerde PKK’ya karşı mücadele eden ve devlet tarafından silahlandırılıp maaşa bağlanan korucu köyleri de dâhil olmak üzere bugün bölgenin tam hakimiyeti PKK’nın eline geçmiştir. Dün PKK’ya karşı mücadele için devlet tarafından desteklenen korucu köylerinin bugün PKK’nın lojistik üssü haline gelmesi bile tek başına bölgedeki Kürtleştirme operasyonunun aslında ne kadar başarılı oluğunun göstergesidir.

Iğdır ve Tunceli: Türklerin Ve Alevilerin Kürtleştirilmesi

PKK’nın bölgesel otoritesinin sonucu olarak bin yıllık Türk yurdu Güneydoğu’da bugün adeta özerk bir yönetimi kurulmuştur.

PKK terörü aracılığıyla kitleselleştirilen Kürt kimliğinin güçlenmesiyle birlikte bölge halkı tamamen Kürtleştirilmiştir.

Bu Kürtleşme kendisini seçim sonuçlarında da ortaya koymaktadır. Özellikle son yirmi yılda Güneydoğu Anadolu’daki siyasal tablo Kürt kimliğinin güçlenmesi ve Kürtleşmenin doruğa çıkması ile birlikte tamamen değişmiştir.

1990’lara kadar merkez sağ partiler başta olmak üzere MHP ve CHP gibi partilerin de önemli ölçüde oy aldıkları Güneydoğu aradan geçen yirmi yılda egemenliğin adım adım PKK ve destekçisi siyasi partilerin egemenliğine girmiştir.

PKK’nın yasal partisi BDP bugün 55 belediye başkanlığı ile yerel bir Kürt yönetimini çoktan kurmuştur. Yine alınan bu oylarla birlikte PKK’nın desteklediği bağımsız milletvekilleri her dönem Meclis’e girmekte ve PKK Meclis’te temsil hakkı kazanmaktadır.

Kürtleşmenin boyutu o denli büyüktür ki yıllarca MHP çizgisindeki adayların seçim kazandığı Iğdır gibi bir milliyetçi Türk ilinde bile bugün belediye seçimlerini PKK’nın siyasi partisi kazanmaktadır. AKP’li Cemil Çiçek bile son yerel seçim sonuçlarının ardından yaptığı değerlendirmede “PKK Ermenistan sınırına dayandı.” diyerek bu gerçeği itiraf etmek zorunda kalmıştır.

Bir diğer önemli örnek ise Tunceli’dir. 1938 Dersim isyanı sürecinde uygulanan Atatürk dönemi politikalarının bir sonucu olarak özellikle 1990’lara kadar CHP’nin kalesi konumunda olan ve PKK’nın taban bulamadığı ender Doğu illerinden birisi olan Tunceli özellikle PKK’nın Alevileri Kürtleştirme stratejisi içinde PKK’nın Diyarbakır’dan sonraki ikinci kalesi konumuna getirilmiştir. Bunun sonucunda PKK hem belediye başkanlığını kazanmış hem de 2 milletvekili kontenjanından birini almayı başarmıştır.

Doğu ve Güneydoğu’daki bu Kürtleşmenin bir diğer önemli ayağı ise AKP’nin artan etkinliğidir. PKK’dan sonra bölgedeki ikinci parti AKP’dir. Ancak AKP’ye verilen oylar da bölgedeki Kürt-İslamcı güçlenmenin İslamcı kolunu oluşturmaktadır. Dolayısıyla ikili bir Kürtleştirmeden söz etmek de gerekmektedir.

Geçmişte Güneydoğu’dan önemli ölçüde oy desteği alan, milletvekili çıkartan MHP ve CHP ise tamamen silinmiştir. Devlet partisi olarak değerlendirilen bu iki parti Kürt ırkçılığının güçlenmesiyle birlikte mevcut tabanlarını da PKK’ya kaptırmışlardır.

2010 Anayasa değişikliği referandumunda ortaya çıkan tablo ise gelinen noktanın en çarpıcı görüntüsüdür. PKK’nın boykot çağrısı yaptığı referandumda Hakkari gibi illerde %90’ın üzerinde boykot ortaya çıkmış, boykota katılmayıp sandığa giden seçmen ise neredeyse tüm güneydoğu’da yine 590’lara varan oranlarda “evet” oyu vermiştir. MHP ve CHP gibi “hayır”cı partilerin aldığı çok küçük destek ise ne yazık ki bölge halkının oyu değil orada görev yapan asker ve memur başta olmak üzere devlet görevlilerinin oylarıdır.

Kürt İstilası!

PKK’nın 1990’larla birlikte doruk noktasına ulaşan terör faaliyetleriyle birlikte bir anlamda cumhuriyet tarihindeki ikinci dalga Kürt ayaklanması başlamıştır.

Ancak PKK ile başlayan bu ikinci aşamanın ayırt edeci özelliği Kürt ayaklanmasının bu kez Doğu ve Güneydoğu ile sınırlı kalmayıp bütün Türkiye’yi kuşatmasıdır.

Güneydoğu’da gördüğümüz Türklerin Kürtleşmesi olgusu 1960’larda başlayan sanayileşme ve göç olgusu ile birleşince 1990’lardan sonra etkilerini görmeye başladığımız yeni bir Kürtleştirme saldırısına dönüşmüştür. Böylelikle sadece Doğu ve Güneydoğu’nun Türk nüfusu değil bütün Türkiye bir Kürtleştirme saldırısı ile karşı karşıya kalmıştır.

1960’lardan 1990’lara giderken, Kürtçülüğün bir akım olarak ortaya çıkması ve büyükşehirlerin varoşlarında taban bulmasıyla birlikte Doğudan Batıya göç olgusu tam anlamıyla bir istila hareketine dönüşmüştür.

Güneydoğu’yu Türksüzleştiren Kürtçü hareket bu kez aynı programı büyükşehirler başta olmak üzere Kürdün gittiği her yerde uygulamaya koymuştur.

Hemşehri dayanışması şeklinde kendini gösteren etnik dayanışma ile birlikte kısa bir süre içinde ticaretten sanayiye, inşaattan finansa kadar her alanda denetim Kürtlerin eline geçmeye başlamıştır.

Yerel aşiretler ve kalabalık ailelerle birlikte ortaya çıkan bu dayanışma hemen her sektörde ve bölgede mafya tipi bir zorbalığa dönüşmüş ve bugün başta kıyı şeritlere olmak üzere Kürt mafyasının egemenlik kurduğu bir yeraltı örgütlenmesi ortaya çıkmıştır.

Sonuçta Türkiye’nin finans ve ticaret merkezleri Kürt mafyasının denetimine girmiştir. PKK’nın ekonomik gücünün esas kaynağı da buradan gelmektedir.

Kürt istilasının Türkiye’nin Batı bölgeleri başta olmak üzere ülke çapında yarattığı bu ikili yapı bugün en küçük yerleşim bölgelerinde dahi kendisini göstermiş esnaf ve kahvehaneler ve mahalleler de dahil olmak üzere Türklerin ve Kürtlerin oluşturduğu ikili bir yapı kurulmuştur.

Türkiye’nin büyükşehirlerinde tam da Filistin içlerine girip zamanla Filistinlileri kovarak topraklarını işgal eden İsrail’in yaptığı gibi Türklere ait her şey Kürtleştirilmektedir.

Kürtlerin en önemli avantajı ise son derece bilinçli bir programın ürünü olan nüfus politikasıdır. Kürtleştirme ile birlikte yürüyen çok çocuklu doğum politikası ile birlikte Türkiye’nin demografik yapısı hızla değişmektedir.

Türklüğü Korumak!

Türkiye’nin bugün bölücü Kürt terörüne teslim olmasının en önemli sebeplerinden birisi bir türlü önünü geçilemeyen Kürtleştirmedir. Kürt kimliğini terör yoluyla yaratan ve kitleselleştiren PKK’nın asıl gücü de buradan gelmektedir.

Türkiye’deki Türk varlığını hedef alan ve Batının yüzlerce yıllık Türkiye’yi Türksüzleştirme programının taşeronluğunu üstlenen Kürt ayrılıkçılığının önünü kesmenin yolu da Kürtleşmenin önüne geçecek bir Türk programından geçmektedir.

Kardeşlik masalları ile uyutulan Türk artık kendi yurdunda esir olma noktasına doğru koşar adım gitmektedir.

Bugün Türk’ün ülkesinde Türk olan her şey ırkçı bir kültürün saldırısı altında Kürtleşmektedir.

Binlerce yıldır Anadolu coğrafyasını vatan yapan Türklerin gelecek bin yılda da burada olmaları Türklüklerini yeniden hatırlamalarına bağlıdır.

Bunun yolu ise doğrudan bir Türk örgütlenmesinden geçmektedir.

Türk örgütlenmesini esas alan bir siyasal direniş merkezinin örgütlenmesi bugünün acil görevidir.

Bu yazıyla ilgili görüşlerinizi gönderebilirsiniz:
Size ulaşmamız için lütfen aşağıdaki formu doldurun:
İsim: 
Soyisim:
Telefon: ( 0   )
Cep Tel: ( 0   )
E-posta: 
Şehir: