Özgür Billur
AKP:
Kürt Bölücülüğünün İktidarı
Kürt-İslam İktidarının Son İcraatı: PKK ile Anlaşma İmzalandı!
AKP, iktidara geldiği 2002 yılından bugüne kadar geçen 8 yıl boyunca Türkiye’de PKK ve Kürtçülük olağanüstü bir hızla güçlendi. AKP’nin kurduğu Kürt-İslamcı rejim Türk’e ve Cumhuriyet’e ait ne varsa ezerken, Kürtçü-bölücü politikalar büyük bir hızla hayata geçirilmektedir.
PKK, artık bir terör örgütü değil, bir siyasi muhatap olarak görülmektedir. Tayyip’in bir konuşmasında “sayın” diye hitap ettiği teröristbaşı Abdullah Öcalan isteklerini hükümete adım adım kabul ettirmektedir.
AKP-PKK görüşmesi Ekim ayının sonunda yapıldı. Masanın bir tarafında BDP’nın eşbaşkanları Selahattin Demirtaş ve Gülten Kışanak ile Apo’nun avukatı Hasip Kaplan otururken, diğer tarafında ise Hükümet Sözcüsü ve Başbakan Yardımcısı Cemil Çiçek ve Adalet Bakanı Sadullah Ergin vardı.
Apo’nun bu görüşme ile ilgili yorumu durumun vahametini ortaya koyuyor: “Burada yapılan görüşmeler devlet adınadır. Kimsenin korkmasına gerek yok.” Teröristbaşı daha sonra isteklerini sıralıyor: “İki komisyon oluşturulabilir. Biri Anayasa Hazırlık Komisyonu olabilir. İkincisi ise Hakikatleri Araştırma Komisyonu olabilir. Bu komisyon işte bu Hakkâri gibi bütün faili meçhul olayları, Ergenekon’u araştıracak, inceleyerek sorumlularını ortaya çıkarabilir. Önümüzde sekiz ay var. Bu sekiz ayı heba etmeyelim.”
Bakar mısınız, adam sanki 6 bin askerimizi şehit eden eli kanlı bir terör örgütünün başı değil de hükümetin siyasi bir muhatabı! Bir taraftan AKP’yi anayasal düzenlemeler yapması konusunda teşvik ediyor, bir taraftan da Ergenekon tertibinin devamıyla Kürtçülüğe ve AKP’ye karşı mücadele edecek insanların üzerine gidilmesini istiyor.
Dünyada hangi iktidar vardır ki, hakkında idam kararı olan katil bir bölücü terör örgüt liderinin bu şekilde konuşmasına izin verir.
AKP hükümeti bırakalım konuşmasına izin vermemeyi, bu katilin isteklerine boğun eğmektedir. Teröristbaşının elçileri ile görüşmeye hükümet sözcüsü ile birlikte Adalet Bakanının gitmesi oldukça anlamlıdır. Demek ki, Apo’yu da kapsayan genel af başta olmak üzere PKK’lıların durumlarıyla ilgili bir düzenleme söz konusudur.
Bu görüşmeden sonra PKK eylemsizlik kararını seçimlere kadar uzatmıştır. Demek ki, üç saatten fazla süren bu görüşme sonucu AKP ile PKK antlaşma imzalamıştır. PKK, zaten referandum öncesi eylemlere ara vererek AKP’nin terör olayları yüzünden görebileceği tepkiyi frenlemişti. Yani, AKP ile PKK görüşmelerinin başlaması referandum öncesine dayanmaktadır.
Başbakan, Teröristbaşından Özür Diler mi?
Tayyip, referandum öncesi (BDP’lileri kastederek) “PKK’ya terör örgütü diyemeyenlerle konuşacak bir şeyim yok.” diye esip gürlüyordu. Referandum sonrası ise aracıları atlayarak doğrudan Apo’yla görüşüldüğü itiraf etmek zorunda kaldı: “Devletin kurumları tabii ki bu tür görüşmeleri yapar. Bu geçmiştin beri yapılmıştır. Dün de yapılmıştır, bugün de yapılıyor, yarın da yapılacaktır. Bunun tartışmasını yapmak anlamsızdır.”
Devlet, bugün Kürt-İslam faşizmi tarafından kuşatılmış durumdadır. Tayyip’in devlet dediği kurum nedir? AKP iktidara gelmeden önce dağdaki terörü bitiren, onun siyasi uzantılarına karşı hukuku işleten devlet, nasıl oldu da bugün teröristbaşı ile görüşmektedir? Hatta Apo, “Devletle diyalog bitti, müzakere başladı” diyerek görüşmelerde alınan mesafeyi açık açık söylemektedir.
Eli kanlı bir katil sürüsünü ortadan kaldırmak yerine, onlarla müzakere masasına oturan bir iktidar tarafından yönetilmektedir ülkemiz. Ve katil sürüsünün başı Apo, iktidarı başı Tayyip’e neredeyse fırça atmaktadır: “Başbakan bir gazeteciye 9 gerillaya ilişkin operasyon hakkında bilgisinin olmadığını, referandum öncesi kendisine yapılmış bir operasyon olduğunu söylemiş. Ne kadar doğru acaba? Ben gelişmeleri dikkatle izliyorum. Öyle başkası yaptı, ordu yaptı, benim haberim yok demekle kurtulamaz. Doğrudur daha önce AKP ile ordu arasında çelişki ve çatışma vardı ama Büyükanıt döneminde uzlaşma süreci başladı, Başbuğ ile sürdü, son YAŞ toplantılarıyla birlikte AKP ordu ile tam bir uzlaşma içindedir. Bu yüzden ‘ordu yaptı, haberim yok’ demek tam bir aldatmacadır.”
Yani teröristbaşı, AKP’nin referandum öncesi PKK ile yapılan antaşmaya uymadığını söylüyor.
Teröristbaşı nasıl kadar rahat konuşabilmektedir? Bu cesareti nereden almaktadır? Cevabı çok nettir. Tayyip, bir gazeteci aracılığıyla adeta Apo ve PKK’dan özür dilemektedir.
Teröristlere karşı askerimizin yaptığı operasyondan haberi yokmuş ve bu operasyon ona karşı yapılmış operasyonmuş! Ne demek bu? Tayyip, eğer haberi olsa askerimizin teröristlere karşı yaptığı operasyonu engelleyecekti herhalde! Utanmasa göğsünü siper edecek teröristlere?
Teröristbaşı küstah tavırlarının altındaki cesareti, kendisinden neredeyse özür dileyen başbakandan almaktadır.
Hatırlanacağı gibi Tayyip yıllar önce yurtdışında yaptığı bir konuşmada Apo’dan “sayın”, şehitlerimizden “kelle” diye bahsetmişti. Ve konuşma dolayısıyla mahkeme kendisini şehit ailelerine 1’er lira manevi tazminat cezası ödemeye mahkûm etmişti.
AKP Kürtçülüğe Toptan Teslim
Türkiye’de Kürtçülüğün ve PKK’nin bu denli güçlenmesinin temel nedeni AKP’nin kurduğu Kürt-İslam faşizmidir. Hükümetin yaptığı tüm anayasal ve yasal düzenlemeler PKK’nın önünü açmıştır. Türkiye tarihinde bölücü ideoloji ve terör hiç bu kadar güçlü olmadı.
Terörü bitirmek için yapıldığı söylenen açılım politikaları, PKK’ya verilen tavizler olmuştur. Ve her taviz PKK’yı ve bölücülüğü biraz daha güçlendirmiştir. AKP iktidarı 2002’den bu güne daha da Kürtçüleşmekte ve verilen tavizlerin dozu daha da artmaktadır.
AKP’nin içinden artık “milli” bir ses duyulmamaktadır. Kimi zaman nispeten milli çıkışlar yapan AKP’liler ya tasfiye edilmekte, ya da onlar da Kürtçüleşmektedir.
Örneğin Cemil Çiçek, yerel seçimlerden sonra, Iğdır belediyesini DTP’nin kazanmasını “PKK, Ermenistan sınırına dayandı” şeklinde değerlendirmişti. Çiçek, doğru bir saptama yapıyor ve her Türk’ün içinden geçen kaygıyı dile getiriyordu.
Üç yıl önce milli çıkışlar yapan Cemil Çiçek bugün hükümet adına PKK’lılarla görüşme yapan heyetin başıdır. AKP, PKK’yla pazarlığı Cemil Çiçek’e yaptırarak topyekûn Kürtçüleştiğini ve artık milli bir sesin duyulmayacağını göstermiştir.
Mayıs 2009’daki kabine değişiklikleri, son dönemde öne çıkan isimler ve tasfiye edilen ya da istifa eden AKP’lilere bir göz atarsak AKP’nin daha da Kürtçüleştiğini tespit edebiliriz.
Kürt açılımının gündeme gelmesiyle rahatsızlıklarını dile getiren eski bakanlardan Murat Başesgioğlu ve Ankara milletvekili M. Zeki Özcan AKP’den istifa ettiler. DTP’lilere birkaç kez sert çıkışlar yapan Devlet Bakanı Kürşat Tüzmen artık bakan değil. Kırıkkale’de bir kahvehane sohbeti sırasında “Kürtler her şeyi eline alıyor” diyen milletvekili Vahit Erdem, sözlerinin çarpıtıldığını söyledi ve artık sesi çıkmıyor. Bu örnekler çoğaltılabilir.
Bir de öne çıkan isimlere bakalım. Geçtiğimiz yıl 2009 Mayısında yapılan kabine değişikliği ve ardından parti yönetimindeki yeni görevlendirmelerle AKP ve bakanlar kurulu daha katı Kürt-İslamcı bir kimliğe büründü.
En çok karşımıza çıkan genel başkan yardımcıları kimler? Bülent Arınç, Hüseyin Çelik, Abdülkadir Aksu ve Ömer Çelik. Bakanlar Kuruluna gelince, Beşir Atalay, Recep Akdağ, Ahmed Davudoğlu, Mehdi Eker, Egemen Bağış, Cevdet Yılmaz, Mehmet Şimşek. Bu isimlerin hepsi de Kürtlüğü ve Kürtçülüğü ile öne çıkan isimlerdir.
AKP: Kürtlerin Partisi
AKP, Türk düşmanı, Cumhuriyet düşmanı bir kadro tarafından idare edilmektedir. Bu partinin kökleri Kürt Teali Cemiyeti ve Teali İslam Cemiyeti’ne kadar gider. Şeyh Sait’lerin, Saidi Kürdi’lerin devamcısıdır bunlar.
Sadece fikirsel değil, soyda da devamlılık vardır. Tayyip’in başdanışmanı Cüneyt Zapsu’nun dedesi Abdürrahim Zapsu, Kürt-Teali Cemiyeti’nin 51. üyesidir ve “Kürdistan’da Kürtten başka millet yoktur” sözüyle ünlüdür. Cüneyt Zapsu’nun da “Türkiye yalnızca Türklerin değildir”, “Ata’nın karşısında sap gibi durup beklemenin bir anlamı yok” gibi unutmayacağımız sözleri var. Zapsu’nun halasının da Apo’nun akıl hocası öldürülmüş PKK’lılardan Musa Anter’in karısı olduğunu hatırlatalım.
AKP’nin tüm kadrolarının bu şekilde incelemeye sayfalar yetmez. Ancak Bülent Arınç ve Hüseyin Çelik üzerinde durmak gerekiyor. Çünkü Arınç ve Çelik, Başbakanın en başından beri en yakınında bulunan ve asla vazgeçilemeyen iki isim. Ve bu iki ismin ortak özelliği de Atatürk ve Türk düşmanlığını pervasızca yapmaları. İkisi de en azılı bölücü propagandistlerden.
Menemen’de Kubilay’ı kör testere ile katleden Derviş Mehmed’in torunu olduğu iddia edilen Bülent Arınç, geçtiğimiz 10 Kasım’da Atatürk’ü anma törenlerinden rahatsız olduğunu “10 Kasım, günlerden biridir, matem günü değildir” diyerek belirtmişti.
Arınç, Kürt açılımını en hararetle savunan AKP’lilerin başında geliyor. Açılım için “Neye mal olursa olsun, bu projeyi uygulayacağız” diyen Arınç’a göre “AKP’den önce devletin terörle mücadele yöntemi yanlıştı. Bölgede ayrımcılık vardı.”
Diyarbakır ziyaretinde Kürt açılım konusunda geri adım atılmayacağını garantisini veren Arınç’a Belediye Başkanı Osman Baydemir, “Kararlığınız, cesaretiniz ve samimiyetiniz güven veriyor.” diyerek teşekkür etmişti.
Hüseyin Çelik hakkında ayrı bir yazı yazılsa yeridir. Çünkü bu zat, ne zaman ağzını açsa mutlaka Türk düşmanlığı yapmaktadır.
Türkiye, Hüseyin Çelik’i Milli Eğitim Bakanı iken “Herkes Türk’üm andı içmemeli” diyerek ilkokullarda okutulan “Andımız”a karşı çıkmasından tanıyor. Türklüğe alerjisi olan bu adamın isteği ne yazık ki, geçtiğimiz günlerde toplanan Milli Eğitim Şurasında kabul edildi.
“Eğer Cumhuriyetin başında Bediüzzaman dinleyseydi, bugün ülkenin durumu böyle olmayacaktı.” diyecek kadar Said-i Kürdi hayranı olan Hüseyin Çelik, KCK davasından yargılanan teröristlerin Kürtçe savunmalarını “Sanıklar bilinmeyen bir dille konuşuyor.” diye zapta geçen mahkeme heyetine ateş püskürdü. Çelik aynen şunları söyledi: “Bizim yargımızın da demokratikleşmesi gerekmektedir. Maalesef, Mahmut Esat Bozkurt ruhu hâlâ yargımızda yaşamaktadır. Bu ruh, memleketi felakete götürmüş bir ruhtur, memleketin bu ruhtan kurtulması gerekir”
Mahmut Esat Bozkurt, Atatürk’ün en güvendiği kişilerdendir ve Cumhuriyet tarihinin en önemli adalet bakanıdır. Çelik’in Bozkurt’a düşmanlığının ardında onun Cumhuriyet’in simge isimlerinden biri olmasının dışında çok iyi bir Türk milliyetçisi olması gelir. Mahmut Esat’ın “Türk’ün en kötüsü Türk olmayanın en iyisinden iyidir. Osmanlı’nın bahtsızlığı ekseriya mukadderatını Türklerden başkasının idare etmiş olmasıdır.” tespiti Hüseyin Çelik’i rahatsız etmektedir.
Hüseyin Çelik ve onun gibi Kürt-İslamcılar Türklüğü, “Ne mutlu Türk’üm” demeyi ırkçılık olarak görüp Türk’e düşmanlık yaparlar. Ancak kendileri her fırsatta Kürtlüklerini ona çıkarırlar. Türk olmak tehlikeli ve ırkçı, Kürt olmak ise en demokratik haktır! Türklere İslam kardeşliği masalını yutturmaya çalışırlarken, Kürtlere milliyetçilik aşılarlar.
Türk milleti hiçbir zaman kimsenin ırkına bakmadan kendisine Türk’üm diyen herkesi Türk olarak görmüştür. Cumhuriyetimizin kuruluş ideolojisi olan milliyetçilik asla ırkçılık olmamış, fakat bu topraklarda yaşayan herkesin kendisini “Türk” olarak tanımlamasını istemiştir.
Bugün AKP ve PKK tarafından karşımıza çıkarılan “Kürtlere demokratik haklar ve özgürlükler” propagandası tamamen Türk milletini bölücü, ırkçı bir harekettir.
Abdullah Gül: Kürtlerin Cumhurbaşkanı
AKP’nin Kürt bölücülüğüne yaptığı katkılardan biri de Abdullah Gül’ün Cumhurbaşkanı seçilmesidir. Hem Milli Görüş’ün, hem de AKP’nin çekirdek kadrosundan olan Gül, lise yıllarından beri gerici hareketin içindedir.
Hem Refah hem de Fazilet Partisi’nin kapatılması gerekçeleri arasında Abdullah Gül’ün konuşmaları hep vardı. 1995 yılında Refah Partisi Genel Başkan Yardımcısı iken The Guardian gazetesine verdiği bir demeçteki şu sözler hâlâ akıllardadır: “Bu, Cumhuriyet döneminin sonudur. Laik sistem çökmüştür ve onu kesinlikle değiştirmek istiyoruz.”
Laik Cumhuriyet düşmanı olan bu adam aynı zamanda azılı bir Türk düşmanıdır. O’na göre milliyetçilik ırkçı bir yobazlıktır: “Çukurca’da dağa ‘Ne mutlu Türk’üm diyene’ diye yazmışsınız. Maalesef resmi ideoloji, Türk milliyetçiliği şeklinde ırki taassup olarak tezahür ettirmiştir.”
Görüldüğü gibi Atatürk’ün koltuğunda oturan, devletin en tepesindeki kişi ne cumhuriyetçi ne de Türk’tür. Göreve gelir gelmez, ilk açıklaması “Kürt sorunun Türkiye’nin temel meselesi” olduğudur. Ve ardından eklemiştir: “Kürt sorununda iyi şeyler olacak.”
Abdullah Gül, seçilir seçilmez soluğu Güneydoğu’da almıştır. Diyarbakır’dan Hakkari’ye kadar tüm illerde büyük sevgi gösterileriyle karşılanan Gül’e, PKK’lı belediye başkanları, milletvekilleri ve demokratik kitle örgütü temsilcileri tarafından “Kürt sorununun çözümü ile ilgili” brifingler verilmiştir.
En azılı Kürtçüler Cumhurbaşkanına tüm taleplerini bir bir sıralamışlar, Cumhurbaşkanı da cevaben “‘Bölge’nin hassasiyetlerini biliyorum.” demiştir. “Bölge”, deyimi bilindiği gibi PKK’lıların Kürdistan diyemedikleri için kullandıkları bir jargondur. Abdullah Gül, PKK’nın jargonunu aynen benimsemiştir.
Elbette, Kürtlerle Abdullah Gül’ün muhabbeti karşılıklıdır. Bugüne kadar hangi Cumhurbaşkanı, PKK’lılardan brifing aldıktan sonra, “Sorunları hep beraber aşacağız.” demiştir?
Apo’nu avukatı Hasip Kaplan bakın nasıl da mutlu: “Çok samimi bir sohbet ve brifing oldu. Bazı umutlarımız daha da gelişti. Eğer Türkiye’ye barışı kazandırabilirsek, 23. dönem Meclisi adını tarihe geçirecektir. Umudu açık tutmak ve Türkiye’nin geleceğine yönelik büyük düşünmek gerekiyor.”
2007 yılında Cumhurbaşkanlık koltuğunu ele geçirip bu makamı Meclis kararlarını tasdik eden bir noterliğe dönüştüren AKP iktidarı, artık Kürtçü icraatlarını daha rahat hayata geçirmektedir. Abdullah Gül gibi Kürt-İslamcı bir Cumhurbaşkanı ile ülkemizde bölücülük hiç olmadığı kadar güçlenmiştir.
AKP, PKK’nın 8. Kongre Kararlarını Hayata Geçirmiştir
2002’de PKK 8. Kongresini düzenlemiş ve bu kongrenin kararları basına da yansımıştı. Kararları madde madde özetleyelim ve ne kadarı gerçekleşmiş bir görelim:
1. Kurulacak demokratik kitle örgütleriyle demokrasi blokları oluşturulacak, böylece hükümetler baskı altında tutulacak.
Bu madde gerçekleşmiştir. O kadar ki, PKK’lı dernekler ve partiler hükümet üzerinde baskı kurmayı da aşmış, hükümetle işbirliği içinde “fikir teatisi” yapan kurumlara dönüşmüştür. Artık AKP, PKK’lı aydınlarla birlikte çalıştay üzerine çalıştay düzenlemektedir.
2. Yasalar sokak gösterileriyle değiştirilecek, kadın ve çocuklar ön planda tutularak sokak hareketleriyle, halk devletle karşı karşıya getirilecek.
Bu madde de zaten gerçekleşmiştir. O kadar ki, PKK’nın istediği yasaların çıkması için sokak hareketlerine de pek ihtiyacı kalmadı. Yıllardır AB’ye Uyum Yasaları diye istedikleri bütün yasalar geçti. Buna rağmen bölücü örgüt gücünü göstermek için sokak gösterilerine devam ediyor. Amaç gücünü göstermek.
AKP iktidarı, Türk bayraklarının yakıldığı, Apo resimlerinin taşındığı sokak gösterilerine müdahale etmek ve suçluları yakalamak yerine, “Taş Atan Çocuklar” gibi düzenlemelerle terör örgütünü cesaretlendirmektedir.
3. Etnik ve kültürel topluma göre demokratik anayasa oluşturulacak, etnik grupların kültürünün gelişmesi için mücadele edilecek. Bunun için Kürt kimliği tanınmalı, Kürtlere yönelik her tür inkâr, imha, ayrılıkçılık ve savaşı besleyen tutumlar terk edilmelidir. Anadilde eğitim hakkı verilmeli.
Bu madde de önemli ölçüde gerçekleşti. Kürtçe eğitim hakkı tanındı. Kürtçe radyo televizyon hakkı çıktı. Hatta TRT’nin Kürtçe kanalı açıldı. Bunun son aşaması yerleşim yerlerinin isimlerini Kürtçe yapmak. O da başladı zaten. Bunun ilk adımını Cumhurbaşkanı Bitlis’in Güroymak ilçesine “Norşin” diyerek atmıştı.
4. İdam cezası, Olağanüstü hal, köy koruculuğu gibi sistemlerin kaldırılması ve köye dönüşün sağlanmasına çalışılacak.
İdam cezası Ecevit-Bahçeli-Yılmaz Hükümeti döneminde kalkmıştı zaten. Olağanüstü Hal de AKP iktidarının ilk icraatlarından biri olarak 30 Kasım 2002’de kaldırılmıştı. Köy koruculuğunun kalkması ise yakında gerçekleşecek. Son dönem açıklanan bütün “Kürt Açılımı” programlarında, MHP’sinden CHP’sine, iktidarından muhalefetine herkesin ortak görüşü zaten koruculuğun kaldırılması.
5. Bazı örgüt mensupları barış grubu olarak güvenlik güçlerine teslim edilecek. Bunun karşılığında Abdullah Öcalan’ı da kapsayan bir genel af çıkarılmalı.
Bu maddenin de uygulanmasına başlanmıştır. “Kürt açılımı” adıyla başlayan süreçte ilk olarak Habur’dan Türkiye’ye geçen bir grup PKK’lı kahramanlar gibi karşılanıp, ayaklarına kadar giden savcılara ifade verdikten sonra salıverilmişti.
Demek ki, bu olay da PKK’nın 8. Kongre kararları uyarınca yapılmış. Bundan sonra PKK’nın AKP’den beklediği Apo’yu da kapsayan genel aftır.
Bu konudaki ilk görüşme AKP’yi temsilen Hükümet sözcüsü Cemil Çiçek ve Adalet Bakanı Sadullah Ergin ile DTP’nin eşbaşkanları Selahattin Demirtaş ve Gülten Kışanak ile Apo’nun avukatı Hasip Kaplan arasında yapıldı zaten.
PKK’nın 8. Kongresini yaptığı yıl, aynı zamanda AKP’nin iktidara geldiği yıldır. Geçen sekiz yıl içinde PKK’nın elde etmek isteyip de alamadığı hiçbir şey yoktur neredeyse. Bir tek Apo’nun affı kalmıştır. O da yakında halledilecek gibi gözükmektedir.
Ama bölücü örgüt bununla yetinecek değildir. Bunların nihai amacı ABD’nin BOP kapsamında bir Kürt devletinin kurulması ve Türkiye’nin bölünmesidir. Bu hedeflerine adım adım gitmektedirler.
PKK’nın AKP’den “genel af”tan sonra isteyeceği şey “demokratik cumhuriyet” maskesi altında “federatif yapı” dır. Ayrı bir devlet kurmanın bir önceki aşaması “eyalet”dir. Önce iki bayrağın yan yana dalgalandığı bir idare, sonra BM ve NATO gözetiminde bir halkoylaması ve bağımsızlığın ilanı!
Plan gün gibi ortadadır. Diyarbakır Belediye Başkanı, iki bayrağın yan yana dalgalanmasını ve özerkliği açık açık istemişti geçtiğimiz günlerde. AKP’nin bundan sonraki adımları bu yönde olacaktır.
Kürt Açılımı İhanet Açılımıdır
AKP, PKK’nın isteklerini bir bir yerine getirirken elbette bu adımların ülkeyi bölünmeye götüreceğini saklamaktadır. Hatta açılım adı altında hayata geçirdikleri Kürtçü icraatların PKK’ya karşı olduğu propagandasını yaparlar. Tayyip, Kürt açılımı diye başlattığı projenin adını bu yüzden “Milli birlik ve kardeşlik” olarak değiştirdi.
Ancak ne kadar gizlemeye çalışırsa çalışsın, Kürt açılımı, milli birlik ve kardeşlik değil, ihanet açılımıdır. Açılımın TBMM’ye geldiği tarih bile anlamlıdır: 10 Kasım 2009. Atamız 71 yıl sonra kendi kurduğu Meclis’te bir kez daha öldürülmüştür.
Atatürk Kürt isyanlarını bastırmış, elebaşlarını astırmıştı. Bugün ise 6 bin askerimizi katleden terör örgütü affedilmektedir. Teröristler dağdan davul zurnayla indirilip 5 yıldızlı otellerde ağırlanmaktadır. Şehit ailelerinin ocağında gözyaşları kurumamışken, Türk milletiyle alay edercesine Kürt Açılımı üstelik 10 Kasım’da Meclis’e getirilmiştir. Bunun adı ihanettir!
Tayyip, Kürt açılımını “Akan kan dursun, analar ağlamasın” edebiyatıyla topluma kabul ettirmeye çalıştı. Güya, demokratik hakları verilen Kürtler, terörü bırakıp Türk milletiyle birlikte, tek bayrak altında yaşamayı kabul edecekti.
Kürt Açılımının Sonuçları
Peki AKP’nin Kürt açılımının sonucu bu mu oldu? Elbette hayır. Türkiye’yi yıkıma götüren bu sürecin sonuçlarını madde madde sıralayalım:
1. Terör durmadı. Daha fazla Mehmetçiği şehit verdik: Kürt açılımıyla terörü biteceği daha fazla şehit cenazesi gelmeyeceği söyleniyordu. Fakat bu dönemde PKK bu dönemde Dağlıca ve Aktütün karakol baskınları gibi en kanlı eylemlerini gerçekleştirdi. 2002 yılında yılda 5 şehit vermişken AKP iktidarında bu sayı her sene arttı. 2006 yılında 70 çıkan kaybımız, 2007 yılından sonra her sene 150’den fazla oluyor. İşte Kürt açılımının sonucu!
2. Terör şehre indi: Tayyip, teröristlerin dağdan şehre inmesini istiyordu. Zaten onlara her türlü siyasi haklar tanınıyordu. PKK, Tayyip’in dediği gibi şehre indi. Ama silahları ile birlikte... İstanbul Küçük Çekmece’de belediye otobüsünde molotof kokteyli atılarak öldürülen 16 yaşındaki Serap, Osmaniye’de askeri lojmanın balkonunda başından vurulan asker eşi 23 yaşındaki Pınar ve İstanbul Halkalı’da askeri servis aracının bombalanması sonucu şehit düşen 17 yaşındaki Buse… Tayyip’in açılımı sonucu şehit verdiğimiz kızlarımız. Habur’dan Türkiye’ye teröristler kahramanlar gibi girerlerken biz gencecik kızlarımızı toprağa veriyorduk.
3. Güneydoğu, PKK’ya teslim edildi: Güneydoğu bölgesi, açılım sürecinden sonra tamamen Kürtlerin ve PKK’nın egemenliğine girmiştir. PKK, istediği zaman esnafa kepenk indirtmekte, istediği zaman sokakları savaş alanına çevirtmektedir. Referandumda Güneydoğu bölgesi PKK’nın boykot kararını uygulamıştır. Ve çıkan sonuçlar BDP binalarına PKK bayrakları asılarak kutlanmıştır.
4. Kürt siyasetçiler Türk milletine tehdit savurmaya başladılar: Açılım sonucu iyice şımaran Kürt politikacılar Türk milletine ve devletine alenen küfürler savurup, tehditler yağdırmaya başladılar. Diyarbakır Belediye Başkanı Baydemir açıkça küfretti: “Devleti ve hükümeti yönetenlere sesleniyorum, bizi şahin ve güvercin olarak ayırmayın, hass..tirin diyorum, hass..tirin” Tayyip’in ve Abdullah Gül’ün muhabbetinin eksik olmadığı Osman Baydemir bu cesareti elbette onlardan almaktadır.
BDP Grup Başkanvekili Bengi Yıldız bir mitingde “Diz çöktürmeye çalıştığınız bu halkın önünde diz çökeceğiniz günler yakındır.” demişti. Bitlis milletvekili Nezir Karabaş ise Türkleri şöyle tehdit etmişti yine bir mitingde: “Çağrı yapıyoruz Türkiye’ye, Ankara’ya, Avrupa’ya, Amerika’ya. Diyoruz ki bu başlangıçtır. 90 yıldır süren inkâra boyun eğmeyen Kürt halkı eğer bu politikayı sürdürürseniz yaşamı cehenneme çevirecek. Ortadoğu’da yaşamı kilitleyecek. Eylemleriyle kentleri, yolları, caddeleri, yaşamı kuşatacak. Buna söz veriyorum. Artık Kürt halkının mücadelesi yıllardır bedel veren kahraman gerillayla sınırlı kalmayacak.”
Maaşlarını Türk milletinin vergilerinden alan bu adamlar hakkında hukuki bir işlem yapılmadı. Meclis kürsüsünden bir Allah’ın kulu çıkıp da protesto etmedi bu “Barış ve kardeşlik” çi milletvekilleri.
Çünkü devir onların devridir. “İtleri salıp, taşları bağlıyorlar” tam da bu günler için söylenmiştir. Terörle mücadele eden askerlerimiz Ergenekon’dan cezaevine atılırken, vatan hainleri dışarıda isteklerini yapmaktadırlar.
Tayyip Erdoğan: BOP’un ve PKK’nın Eşbaşkanı
Teröristlerin ve onların dışarıdaki destekçilerin gemi azıya almalarının sebebi Tayyip Erdoğan’dır. PKK ve onun siyasi uzantıları güçlerini Tayyip’ten almaktadırlar. Tayyip, Kürt açılımı ile yalnızca BOP’un değil, PKK’nın da eşbaşkanı olduğunu ispatlamıştır. Attığı tüm adımlar, yaptığı açılımlar Kürtçülüğü güçlendirmiştir.
PKK’ya Tayyip’ten daha iyi bir eşbaşkan olamazdı. Apo bile yakalandığında, annesinin de Türk olduğunu söylemişti. Ama Tayyip Erdoğan’dan bir kez bile “Türk”üm sözünü duyamadık.
Yaptığımız ırkçılık değil, kimsenin ırkını, soyunu incelemiyoruz. Ancak Türkiye Cumhuriyeti’ni yöneten kişinin “Türk” üm diyememesinde bir gariplik yok mu?
Tayyip, Türklüğe düşmandır ve bunu da açık açık söylemektedir: “Gazetenin bir tanesi yazmış: Türkiye, Türklerin diye. Ahlâksız bu, hayâsız... Bunu derseniz, Türkiye’yi 30’a bölersiniz. Çünkü Türkiye’de sadece Türkler yaşamıyor: Türkiye’de Kürt’ü de var, Laz’ı, Çerkez’i de var. Türkiye’de yaşayan herkes Türk’tür diyor. Olmaz böyle şey...”
“Türkiye Türklerindir” bir gazetenin değil, Atatürk’ün sözüdür ve Cumhuriyetimizin temel felsefesidir. Türk devrimi ırk ve etnik kökenlerin hepsini bir kenara bırakarak Türk milliyetçiliği altında milleti birleştirmiştir. Türklüğün ve Türk milliyetçiliğinin ırkçılık olarak çarpıtılması Kürt ırkçılarının oyunudur.
Tayyip’e niçin PKK’nın eşbaşkanı dediğimizi kendisine ait şu sözlerle açıklayalım: “Resmi ideoloji ırkçı bir kişilik taşıyor, bu yapısıyla da milli bütünlüğü koruması mümkün değildir. Şu anda Türkiye Cumhuriyeti’nde 27 etnik grup yaşamakta. Bu 27 etnik grubun da varlıklarının tanınması gerekmektedir. ‘Türkiye Türklerindir’ gibi tezler yanlıştır. Türkiye, Türkiye’de yaşayan herkesindir. ... Ülke içinde yaşayan bazı grup insanlar milli yapı içerisinde kalmak istemezlerse onun kararını yine halk verecektir. Örneğin Kürtler biz ayrı yaşamak istiyoruz diyebilirler. Bu durumda belki Osmanlı eyaletler sistemi benzeri bir şeyler yapılabilir. Bağımsızlık isterlerse, tamamen ayrılmak isterlerse, böyle bağımsız bir yapıyı kurma kudretleri varsa kurarlar.”
Bu sözleri Tayyip değil de Apo demiştir, yazsaydık kimse şaşırmazdı. Zaten Apo, bir keresinde Tayyip’in Türkiyelilik, alt-üst kimlik konularında yaptığı açıklamalardan sonra isyan edip “Başbakan’ın kullandığı terimler bana ait” demiştir.
AKP ve PKK, ABD’nin Sevr Planının Taşeronudur
Apo, Tayyip’e kendisinden aşırma yaptığı için her ne kadar sitem etse de O’nun Kürt bölücülüğü için bulunmaz bir fırsat olduğunu görmektedir.
Bakın 2006 yılında Apo, Tayyip’e nasıl elini uzatıyor: “Başbakanın bir sözü vardı, bu sözü önemsemiştim. ‘Türkiye’yi bütün Ortadoğuya model olabilecek farklı bir ülke haline getireceğiz.’ Bizim de amacımız budur. Şu an devletin en üst düzeyine hitaben aynı içtenlikle sesleniyorum. Gelin bunun gereklerini hep birlikte yerine getirelim. Çünkü Ortadoğu’da barış ancak Türklerin ve Kürtlerin demokratik birliği ile sağlanır. Demokratik çözüm, barış ve diyalog herkese kazandırır.”
Görüldüğü gibi Apo ve Tayyip ortak bir projenin yürütücüleridir. Bu proje ABD tarafından hazırlanan yeni Sevr projesidir. Emperyalizmin, 1920’de Sevr planını uygularken kullandığı piyonlar değişmemiştir. O zaman da İslamcılar ve Kürtler emperyalizmin gönüllü maşalığını yapmışlardı, bugün de yapıyorlar.
Amaç Sevr’de olduğu gibi Türkiye’nin parçalanması ve Türklerin Anadolu’dan atılmasıdır. 1920’lerde Sevr’i hayata geçirmek için Kürtlerle birlikte Ermeniler ve Rumlar da kullanılmıştı. Ancak bugün onların nüfusu yeterli olmadığı için görev bugün bütünüyle Kürtleri verilmiştir.
ABD, dağdaki silahlı teröristi lojistik olarak desteklerken, siyasi düzlemde AKP’nin Kürt açılımlarıyla bölücülüğün önünü açmaktadır. Obama’nın TBMM’de yaptığı konuşmada Kürt açılımının devamını istemesi boşuna değildi.
Kısacası AKP de, PKK da Amerika’nın Türkiye ve Ortadoğu’daki taşeronudurlar.
Ancak şunu da belirtelim; ABD, Kürtlere federasyon verilmesinden de tatmin olmayacaktır. Öyle olsaydı, şimdiye çoktan bu hedeflerine ulaşırlardı. Ancak amaçlanan Kürtlerin, daha önceden Ermeni ve Rumların yaşadığı Ege, İstanbul ve Karadeniz’e yayılarak buralarda bir ayaklanma potansiyeli yaratılmasıdır.
Bu Oyunu Türkler Bozacak
Ancak emperyalizmin masa başında hazırladığı planlar her zaman tutmaz. Zor oyunu bozar. 1919’da Atatürk önderliğinde Türk milleti Sevr’i nasıl tarihin çöplüğünü attıysa yeni Sevr planını da öyle atmasını bilecektir.
Emperyalizmin planları değişmemiştir. Emperyalizmle mücadelenin kuralları da değişmemelidir. Emperyalizm Türklüğe saldırmaktadır. Çünkü bu toprakların emperyalizme direnme potansiyeli Türklük fikri ve Türklerdir.
O halde Türkler milli kimliklerine sahip çıkacak ve onu parçalayacak her türlü girişime karşı çıkacaktır. Alt-üst kimlik, Türkiyelilik gibi AKP’nin topluma dayattığı bölücü anlayışlar reddedilip Türklük bilinci hep yüksek tutulacaktır.
Emperyalizm Türklüğü yok edemediği sürece burada egemen olamaz. Türklüğü yok etmek ise öyle kolay değildir.
Türklüğe yapılan her türlü etnik, mezhepsel ve kültürel saldırıya rağmen Türkiye’de yaşayan insanların en az %70’i kendisini öncelikle “Türk” olarak tanımlamaktadır. Bu oranın %42’si de referandumda oldukça bilinçli olduğunu göstermiştir. Bu %42 kemikleşmiş sağlam bir orandır.
Emperyalizmin planlarının bozulması Türklerin, AKP ve PKK’ya karşı örgütlenmesine bağlıdır.
Bölücülüğe karşı örgütlenmiş bilinçli bir ulusal hareket karşısında kimse duramaz. ABD’nin yeni Sevr planını bozacak tek yol Türklerin tek bir ulusal çatı altında örgütlenmesi ve harekete geçmesidir.