Prof. Dr. Türkkaya Ataöv
Kuzey Irak’taki Amerikancı Kürt Yönetimi

I- Irak’ta Kürt-Arap gerginliği

Güney-doğu komşumuz Irak’ın kuzeyinde ABD koruması altında yerel bir Kürt yönetimi olduğunu öğrenmeyen kalmadı. Bu olay Irak Kürtlerinin bu ülke Birinci Dünya Savaşından bu yana “Irak” adıyla anılmağa başladıktan sonra, kuşkusuz (askerî destek, lojistik bilgi, silâh türünden yardım, Arap ve Türkmen yerlileri uzaklaştırma ve Türk Silâhlı Kuvvetlerinden birlikleri sınırdan içeri sokmama, giderek subaylarımızın başına çuval geçirme gibi) her türlü Amerikan desteğiyle eriştikleri en yüksek aşamadır. Ancak, gözeriminde (ufukta) emperyalizm-icazetli bu Kürt yönetiminin yakında özellikle Arap çoğunlukla çatışması görünüyor. Bu yazım daha çok bu yeni gelişmeye odaklanmıştır.

Gene de, genel çerçevenin kimi önemli yanlarına değinmek gerekli olacaktır. Önce, ABD korumasının Mesut Barzani önderliğindeki Kürdistan Demokrat Partisi’nin (KDP) başını çektiği bir yerel yönetim yaratmakla kalmayıp tüm Irak’ın cumhurbaşkanlığına Kuzey Irak’taki Kürt kuruluşlarından Kürdistan Yurtsever Birliği’nin (KYB) başındaki Celâl Talabani’yi, Başbakan Yardımcısının gene Kürt Barham Salih olduğunu, Irak Dışişleri Bakanlığına gene ABD bastırmasıyla Kürt Hoşyar Zebarî’nin atandığını ve Bağdat’taki kabinede ayrıca daha başka Kürt bakanların bulunduğunu anımsatmalıyım. Bu durumda, ABD desteği Kuzey Irak’ı Kürt buyruğu altına soktuktan başka, Kürtleri tüm Irak’ta da önemli konumlara yapay biçimde oturtmuştur.

Tüm bu destekle birlikte, Kuzey Irak’ta neredeyse özenilecek bir Kürt yönetimi kurulduğuna ilişkin bol Amerikan yayınları da yapıldı. Örneğin, tüm dünyada izlenen CNN televizyonunda önlüklü birkaç ilkokul öğrencisi gösterilerek ABD işgâli sayesinde başkalarına örnek olacak “demokratik bir düzen” kurulduğu aldatmacası da sürdü. Oysa, gerçekler bu yanıltmaları haklı çıkarmıyor. Önce, Barzanî ile Talabanî arasında uzun bir kanlı çatışma gerçeği vardır. Bu rekabetin bedelini sıradan Kürtler kendi kanlarıyla ödediler. Bir ara, 1990’larda, Barzanî Saddam Hüseyin’i bile Talabanî’ye karşı yardıma çağırmıştı. iki toprak ağası Kürt önderi anlaşıp Kuzey Irak’ı doğu ve batı diye ikiye bölüp kendi çöplüklerinde ötmeğe başladılar. ikisi de oradan ve Türkiye gibi yakın yörelerden beslenerek dolar milyarderi yöneticiler sınıfına girdiler.

Öte yandan, ABD daha kalıcı bir “çözüm” peşindeydi. Talabanî’yi tüm Irak’ın (bir ölçüde törensel bir konum olan) cumhurbaşkanlığına getirdi, ötekinin ise tüm kuzeyde buyurganlığını onayladı. Ancak, Talabanî Kuzey Irak Kürt Yerel Yönetiminde başbakan olmak için Ağustos 2009’da cumhurbaşkanlığı görevinden ayrıldı. Ayakta bile zor durabilmesine karşın, ipleri doğrudan elinde tutacak eski konumuna özendiği anlaşılıyor.

Kuzey Irak’ta demokrasi var mı? Olduğunu söylemeğe yeltenen Amerika demokrasinin ne olduğunu kendi bilmez. Deniz-aşırı ülkesinde de yoktur. Olan, ABD’ye özgü bir faşizmdir. Irak’a demokrasi getirmek için saldırdığı savının doğruluğundan kuşku duymayan artık yok gibidir. “Kılavuzu karga olanın...” diye bir ata­sö­zü var. Kuzey Irak’ta ne türlü bir yönetim kurulduğunu daha önceki yazıda özetlemiş, Barzanî ile Talabanî’nin (Şikago’yu ve New York’u anımsatan örgütlü soygun ve öldürüm “aileleri”nin kentleri parselleyip haraca bağlamalarını çağrıştırır biçimde) ülke kuzeyini aralarında nasıl bölüp paylaştıklarını ve buna karşı çıkan birkaç kişiyi de ortadan ne yollardan kaldırdıklarını anlatmıştım.

Şimdi ortaya çıkan soru şu: Irak’ta Kürtlerin bu ayrıcalıklı konumu daha ne kadar sürebilir? Birçok Iraklı Arap (giderek Fas’tan Basra Körfezi’ne Arap dünyası) Kürtlerin özerkliğini iyi karşılamamakta, bunu bağımsızlığın bir adımı olarak görmekte ve Kürtlerin ancak son yedi yıllık kazançlarını 2003 ABD saldırısının neden olduğu zayıf zamanlarının geçici bir sonucu diye değerlendirmektedir. Irak Kürtlerinin önemli bir bölümünün, Musul ve Kerkük petrolleri çevresinden Türkmenlerle Arapları da çıkararak bağımsızlığı düşündükleri söylenebilir. Öte yandan, Iraklı Araplar bir araya gelip Kürtleri eski azınlık konumuna ne zaman oturtmak isteyecekleri de soruluyor. Bu zamanın geldiği ileri sürülebilir.

ABD Haber Alma Topluluğunun (US Intelligence Community) “Yıllık Tehdit Değerlendirmesi”ndeki şu sözleri dikkatle okuyalım: “Arap-Kürt gerilimi, Irak’ın budunsal ve sekter kümeleri de dahil olmak üzere, bu ülkenin genel güvenliğini yok edecek bir güce sahiptir. Anlaşmazlık konusu topraklar, gelir paylaşımı, petrol ve doğal kaynaklarının kaynaklarının denetimi ve peşmergelerin bütünleşmesi gibi bu gerilimi tetikleyen konular çözüm beklemekte ve her iki tarafta değerlendirme yanlışları ya da yanlış algılamalar şiddetin tırmanması çekincesini birlikte getirmektedir.” Bu sözler ABD haber alma toplu kuruluşunun yöneticisi olan Dennis C. Blair’in imzasıyla 2010 yılı içinde yazılmıştır (s. 23).

Yeni dengenin ilk adımı olarak, Kürtlerin Irak Kabinesindeki varlıkları ve ağırlıkları 7 Mart 2010 Meclis seçimlerinden sonra azalmıştır. Bu değişim siyasetteki güç çatışmasının ilk belirtisidir. Ancak, gerilimin başka göstergelerine geçmeden önce, Kürt tarafının Araplarla (ve Türklerle) çatışmaya ne denli hazır olduğu (ya da olmadığı) üstüne kimi gerçeklerin altını çizmeliyim. Yukarıda belirttiğim gibi, Kürtlerin kendi aralarında kanlı bir rekabet vardır. O denli ki, Barzanî ve Talabanî silâhlı yandaşları arasındaki çatışmalar 1990’ların ortası gibi yakın bir tarihte bir iç savaşa dönüşmüş ve Barzanî’nin Bağdat’tan yardım istemesi aşamasına varmıştır. Talabanî’nin kuzeydeki siyasetin içine doğrudan girmesiyle bu çatışma, kendinin sağlık durumu bir yana, en az yandaşlarının direnmeleri ve kozlarını paylaşmalarıyla yinelenme olasılıklarını içeriyor. Kuzey Irak’taki Kürt yerel yönetiminin şimdiki başbakanı (Bağdat’ta Dışişleri Bakanlığını bırakan) Barham Salih’tir. Talabanî partisinin (KYB) Temmuz 2009 seçimlerinde önemli ölçüde oy yitirmesine karşın, önderlerinden birinin kuzeydeki böyle bir göreve atanması tarafların rekabette ısrarlı olduklarını gösteriyor. Giden oylar yeni partilerden Nevşirvan Mustafa’nın “Gorran” (ya da Değişim) Partisi’ne kaydı. Bu partide Kürt oylarını bölme gücü var. Bu nedenle, yakından izlenmesi gerekir.

Oldukça lekeli bir halk oylamasıyla 15 Ekim 2005’te kabul edilen yeni Irak Anayasası bu ülke için federal bir düzen getirmekte ve yerel yönetimlere birtakım haklar, bu arada kuzeye özerklik vermektedir. Ancak, Irak Kürtleri kendi hükümeti olarak Bağdat’ı değil, Erbil’i görüyorlarsa da, ikisi arasındaki yetki bölüşümü açık değildir. Örneğin, petrol ve su gibi doğal kaynaklar kimin sahipliğinde olacaktır? Daha çok petrolden sağlanan gelirin denetiminde yerel mi, yoksa merkezdeki yönetim mi ağır basacaktır? Hangi ölçüde? Kuzey Irak’ta bir Kürt ordusu söz konusu mudur? Peşmergelere ne olacaktır? Bu silâhlı güçlerle Irak ordusunun ilişkileri nedir? Musul, Kerkük ve Sincar gibi tartışmalı kentlerin geleceği nasıo çizilecektir? Unutmamalı ki, bunlardan Musul Irak’ın üçüncü büyük kentidir ve içindeki Türkmenler ve Araplar Kürtlerce sürülmüşlerdir. Musul’un ancak doğu bölümünde bir Kürt yığılması olmuştur.

Kuzey Irak’ta Doğal Kaynaklar Bakanı olan Aşti A. Havrami Erbil’de 14 Haziran 2006’da yaptığı açıklamada yeni Irak Anayasasında Madde 115’e göre, “yerel yasaların federal yasalara üstünlüğü”nü ileri sürmüştür. Bu durumda, kuzey meclisinde petrolle doğal gazın yerel yönetimde olduğu yasası çıkınca, Bağdat’ın merkez adına bir isteği olmayacaktır. Bakan Havramî’nin Madde 115’i yorumuna göre olmayabilirse de, Arapların siyaset alanında ya da silâh elde karşı koymaları bu durumu, giderek federal yapıyı da, değiştirebilir. Gene Bakan Havramî’nin Madde 112’yi yorumuna bakılırsa, Bağdat’taki hükümet petrolle doğal gazın yalnız pazarlanmasına ve dış satımına karışabilir; daha doğrusu, rolü bu ikisiyle sınırlıdır. Bu yoruma göre, karar ve yetki sahibi yerel özerk yönetimdir ve doğal kaynağı çıkaranlar da Kürtlerin Erbil’deki merkezine hesap verirler. Yeni Irak Anayasası geliştirilmemiş olan petrol ve doğal gaz kuyularına ilişkin bir şey söylememekte, denetimi bu yoruma göre, özerk bölgeye bırakmaktadır. Kuşku yok ki, bu konuda merkezle kuzey arasında anlaşmazlık vardır, şimdiden şiddetli tartışmalar olmaktadır ve çekişmenin tırmanacağını söylemek abartma olmayacaktır.

Havramî’nin bu açıklamasından sonra, kuzeydeki yerel yönetim, Tak Tak ve Tavke alanlarıyla bağlantılı olarak, birtakım yabancı kuruluşlarla kendi başına antlaşmalar yapmıştır. Bunların içinde Norveç (DNO), Kanada (Addax) ve Çin (Petrochemical) vardır. Türkiye’den “Genel Enerji International” da bunlardan biridir. Yerel Kürt yönetimi, bu yatırımlara güvenerek, günde 200.000 varil petrol üretip dışarıya satabileceklerini açıkladı. Bu, Irak’ın tüm üretimin onda-biri olacaktı. Ancak, Bağdat’la petrol alanlarını geliştiren yabancı kuruluşlara kimin ödeme yapacağı konusunda anlaşmazlık çıktı. Merkezdeki Nuri el-Malikî hükümetine göre, kuzeydeki yönetim bunu yıllık ulusal bütçeden kendine verilenden ödemeliydi. Kürtler bunu kabul etmedi ve dışsatımı da durdurdu. Bu durumda, üretim de günde 20.000 varile düştü. Yabancı kuruluşlara kimin ödeme yapacağı askıda kaldı. Bağdat’la Erbil’i doyuracak bir çözüm bulmak güç görünüyor. Geçici çözümün ileride ne zaman ve nasıl patlak vereceği de kestirilemez.

Petrolle ilgili ya da başka anlaşmazlık konularında merkezle Kürt yönetimi arasında kuşku ve düşmanlık egemendir. Bağdat’taki el-Malikî hükümeti, egemenlikte ne denli sınırlı olursa olsun, hiç değilse göreceli olarak güçlendikçe, kuzey üstünde yetkisini yeniden kurma peşindedir. Günümüzdeki anlayışa göre, 2005 Anayasası Irak bu ülkedeki Arap çevreleri zayıfken kabul ettirilmiştir. Bugün Şiî ve Sünnî Arapların birçoğu, ama tümü değil, merkezî hükümetten yana görünüyorlar. Ancak, Şiîlerin bir bölümü yeniden Sünnî sultası altına düşmemek için Kürtlerle federalizm konusunda anlaşıyorlar. Öte yandan, eskiden olduğu gibi ya da ona yakın biçimde, merkezci bir Irak yapısı Bağdat için o denli önemlidir ki, el-Malikî Şiîlerle Sünnîler arasındaki şiddeti sona erdirmek yanlısıdır. Zaman Bağdat’tan ve merkezcilerden yanadır. Bunun bilinmesinde yarar var.

Kuzeydeki Araplar Kürt yönetiminin Kürt olmayanları dışlama, daha doğrusu Türkmenlerle birlikte sürüp kendi çizdikleri “Kürdistan” sınırlarından dışarı atma gibi şiddeti içeren uygulamaları karşısında, bir tür tavır koyma biçimi olarak önceki seçimlere katılmamışlardı. Ancak, son seçimlerden biri olan 2009’da (Ninova da denen, ama Türkmenlerin “Koyuncuk” dedikleri) Ninive yerel oylamasına katıldılar ve bunun sonucu olarak Kürt oyları düştü. Eski Asur başkenti olan bu yer şimdi gitgide büyüyüp gelişen Musul’un bir mahallesi durumundadır. Bu mahalledeki Kürt varlığı nüfusun üçte-birinden de azdır. Bu durumda, kimi Kürt çevreleri Bağdat’taki yönetim daha da güçlenmeden aradaki anlaşmazlıkları silâhla çözmeyi ciddî olarak öneriyorlar. Irak dışında az bilinen bu gerçek Arap-Kürt gerginliğinin şiddete dönüşmesinin sanıldığından daha yakın olduğunu düşündürüyor.

El-Malikî ile Barzanî bu değişik tavırlarını yaklaşık son iki yıldır ağız-dalaşıyla açığa vurdular. Ancak, karşılıklı suçlamalara zaman zaman silâhlı çatışma tehlikesi de eşlik etti. Irak Başbakanı kuzeydeki Kürt önderine “ateşle oynuyorsun” demekten kendini alamadı. 2008’in sonuna doğru Bağdat’ın 150 km kuzeyinde Hanakin yöresinde iki taraf silâhlarıyla karşı karşıya geldiler. Peşmergeler Irak Güvenlik Güçlerine bir gün içinde çekilip gitmeleri yolunda bir uyarıda bulundu. Çatışma olacakmış gibi gözükürken, iki taraf da yaklaşık 20 km geriye çekildiler, araya polis girdi ve sıcak temas zorla atlatıldı.

Arap-Kürt tarafları bir değil, birkaç olayda silâhlı çatışmanın yakınına geldiler. Bunlar büyük kentlerin merkezlerinde olmaktan çok her ikisinin bireyler olarak sürtünme yaşadıkları kırsal alanlarda ya da sınır bölgelerinde yer aldı. Örneğin, merkezin güvenlik güçleri bugün de Türkçe olarak “Altın Köprü” denen yere girmek istediklerinde oranın Kürt halkı peşmergelerin korunmasını sığınarak Arapları sokmak istemedi. Bu olay da Kürtlerin başka budunsal kümeden ya da ulustan olanları aralarına almadıklarını bir kez daha gösteriyor. Kürt olmayanlar Kürtlerin oturdukları yerlere ya giremez ya da “Ben artık Kürt oldum” der ve ondan sonra kabul edilir. Altın Köprü örneğinde Araplar direyerek girmek isteyince silâhlı çatışma başlamak üzereydi. Bağdat kendi güvenlik güçlerine öldürme amacıyla ateş buyruğu da iletti. Yakındaki ABD askerleri Kürtlerden yana çıkarak çatışmayı önlediler.

2010 yılının başında Amerikan askerlerinin komutanı olan General Ray Odierno kimi karakollara hem Kürt, hem Arap korumacı atayarak ya da güvenlik görevine zaman zaman Araplarla Kürtleri birlikte çıkararak bunların bir ölçüde yakınlaşmalarını sağlamayı da denedi. Ancak, ABD ordusu Irak’tan çıktıktan sonra, ne olacağı ancak tahmin edilebilir. Bu nedenle, Kuzey Irak’ın Kürt Başbakanı Barham Salih Amerikan askerinin çabuk gitmesini istemediğini açıklamıştır. Kürtler bugünkü ayrıcalıklı konumlarını ABD istilâsına borçludurlar. Amerikan askerinin bir gün ayrılıp gideceğini düşünsek bile, çok sayıdaki askerî berkitme noktaları ve toprak altındaki mayınlar olduğu gibi kalacaktır. Iraklı Arab’ın bu durumu uzun süre görmezden gelmesi zordur. Ne var ki, Amerikan emperyalizminin kendi amaçları için kotardığı “federalizm” anlayışının sonuçları bu olacaktır.

Gerginliğin çıbanbaşı petrol zengini ve stratejik konuma sahip Kerkük’tür; daha doğrusu, burada Kürtlerin tek başlarına egemenlik savıdır. Ama o çevrede Arapların da, Türkmenlerin de tarihsel geçmişleri, varlıkları ve hakları vardır. Bu nedenle, Kürtlerden başkaları da orası için “ölürüz de, vermeyiz” demektedirler. ABD’nin silâhla koruduğu 2005 Anayasasından bu yana beş yıl geçti. Kerkük’ü Kürtlere açan Madde 140 özellikle Arapların değiştirmek istedikleri eski bir dayatmadır. Bu konuda Irak Türkmenlerinin de, Türkiye’nin söyleyecekleri olmalıdır. Kürt yönetiminin Kerkük üstündeki egemenlik görüşleri eleştiriliyor ve zayıflıyor. Bağdat hem Irak Anayasasını, hem Madde 10’u her geçen gün artan ölçüde eleştiriyor. Onlara göre, bu anayasa artık eskimiştir ve değişen koşullara uymamaktadır.

Anayasada bir de Madde 142 var. Bu da Sünnî Iraklılara gerekli değişiklikleri daha sonra yapma hakkını tanıyor. Nitekim, 2005’den bu yana, bir Anayasayı Değiştirme Kurulu çalışmaktadır da. Değişikliklerden herhalde en önemlisi “federalizmin” ne anlama geldiğini açığa kavuşturmaktır. Federal yapının kalabilmesi için Şiî, Sünnî ve Kürtlerin tümünün onaylayabilecekleri bir metin üstünde anlaşmaları gerekir.

Başbakan el-Malikî kuzeyde “isnad” adını verdikleri “destek” kurulları oluşturmuştur. Bu adım merkezin Kürt bölgesini denetleme girişimlerinden biridir. Ayrıca, Bağdat’taki içişleri Bakanlığına Musul’da güvenlik konusunda doğrudan sorumluluğu üstlenme buyruğunu vermiş, Irak Güvenlik Güçlerinden Kürtlerin içinde ağır bastıkları birimleri kuzeyden çekip ülkenin ortasında ya da güneyinde görevlendirmiştir. Daha önce, merkez yönetimi Ninive, Diyala ve Selâhaddin illerindeki güvenlik birimlerinde görevli olan rütbeli Kürtleri uzaklaştırmıştı.

Bundan sonra ne olacak? Irak ya Amerikan işgâlcileriyle kuzeydeki Kürt yönetiminin istediği gibi federal bir yapıda kalacak, ya da “federal” sözcüğü anayasada yalnızca göstermelik varlığını sürdürecektir. Bu güney komşumuzda ABD varlığının gitgide azalacağı düşünülürse, zaman Araplardan yana gözüküyor. Bu durumda, Kürt yönetimi, kimi yandaşlarının önerisine uyarak, vakit daha gecikmeden merkeze silâhlı darbeyi vurmak ister mi? Barzanî ve yaklaşık 75.000 peşmergeli çevresi şimdiye değin kendi açısından doğru bir hesap yaparak bu yolu denemedi. ABD’nin koruyucu kalkanına güven duymakla birlikte, açık ve sürekli çatışmadan kaçındı. Bir gün “hodri meydan” deyip deneyecek olursa, sonuç büyük olasılıkla Kürtlerin aleyhine biter.

Bundan sonraki Irak başbakanlığına (nüfus oranlarını göz önünde tutarak) gene bir Şiî siyasetçi gelecektir. Nüfus dağılımına göre, cumhurbaşkanı bu kez bir Sünnî olmak zorundadır. Bu durum ABD işgâlinin zorla kabul ettirdiği yanlış güç dağılımının sonudur ve siyasette Kürt ağırlığının kalkması demektir. Kürtler kendi gerçek varlıklarıyla orantılı olarak ufaltılmış olacaklardır. Bu durum onları ya Arap isteklerini kabule ya da (Sünnî ve Şiî) Araplara karşı kozlarını silâhla paylaşmağa itecektir. Kürtler her iki durumda da güç yitirirler. Kürtler yararına tek nokta Irak’ta Amerikan varlığı azaldıkça, Kürtler dışındaki Iraklıların birlik duygusunun da giderek azalmasıdır. Ancak, bunun bile Kürt isteklerinin kabulüne yetmeyeceği söylenebilir.

II- Kuzey Irak’ta “demokrasi”

ABD yetkililerinin Kuzey Irak’la ilgili olarak, çok sık olmasa da, yineledikleri şöyle bir sav var: “Askerimizin Irak’a girmesinden sonra ülkenin kuzeyinde demokratik öyle bir yönetim kuruldu ki, oradaki deneyim tüm ülke için bir örnek oluşturabilir!”

Özellikle sekiz yıllık iktidarı sırasında (2000-08) kendi ülkesinin tarihinde aynı koltuktan belki en büyük palavraları atmış olan eski Başkan George W. Bush ve onun Dışişleri Bakanlığına atamış olduğu Powell ve Rice gibi sekreterleri zamanında oldukça sık işittiğimiz yukarıdaki sözler bugün de belleklerde. Irak’taki Amerikan askerï varlığı kabuk değiştirirken, “arkamızda bir demokrasi bırakıyoruz” gibi daha çok Barzani yönetime göndermeler yapılmaktadır.

Ancak, Kuzey Irak’ta, birkaç örnekle, nasıl bir düzen var? Ayrıca, demokrasi “ihraç” ettiğini söyleyen ülkenin kendinde, kimi Amerikalılara göre bile, nasıl bir siyasal yaşam söz konusudur? Bu yazının amacı bu iki soruyu, bir dergi çerçevesinde kısa bile olsa, yanıtlamaktır.

Önce ABD’ye değinelim. Gerçek şu ki, Amerikan halkı bu ülke siyasetinde bir denetim gücü olarak yok oldu gitti. Siyaset alanında bir kitle olarak ağırlığı yok. Günlüklere, süreli yayınlara da böyle bir nitelikle yansımıyor. Bir “kalabalık” olarak hiç görünmüyor değil, ama yalnız Amerikan futbolu izleyicisi, Macy’nin kat kat zincirleme ürün pazarlarını dolduran tüketici, kimi Pazar sabahı mahalle kilisesinde bir papaz soytarısının isa’nın cinli-perili süslentilerle dünyaya ikinci kez gelişinin kesin olduğu saçmalıklarını dinleyen inançlı ya da iş saatinin bitiminde köşe başlarında yeşil ışığın yanmasını beklerken kendiliğinden biriken topluluk olarak...

2000 başkanlık seçimini Demokrat Al Gore kazanmışken, aşırı tutucularla dolu (sözde) Yüce Mahkeme Beyaz Saray’ı Cumhuriyetçi George W. Bush’a armağan ettiğinde, yüz binlercesi ya da bir milyon kişi hiçbir yerde bir araya gelip “yuuuh!” çekmedi. Bush’un 20 Ocak 2001’de başkanlığı kabul törenine devlet kesesinden 40 milyon dolar harcanırken, izleyen koyun sürüsünden yalnız bir kişinin elinde şöyle bir duyurumluk (pankart) vardı: “Yaşa Sen, Hırsız”. Ne var ki, bu ses de pek kimsenin ilgisini çekmedi. Amerikan halkı kendine yapılan bu birkaç yönlü aşağılamayı yalayıp yuttu.

Oysa, bilinçli kitlenin ortak amacı olur. Yurttaşlar üstlerindeki türlü baskıları kaldırmak için eylem birliğine geçerler. Karşılaşma izleyenlerin bir bölümünün bir kaleyi, ötekinin karşı kaleyi bir saatlik tutması demokrasi uğruna bir araya gelen bir kalabalık değildir. Bir zenciyi linç etmek için birleşenler de bir demokrasi kitlesi hiç sayılmaz. Evlerinde oturup aynı televizyon gösterimini izleyen bir “kalabalık” da vardır. Ama bu kalabalığın gerçekte sahibi olan ve halkı reklâmla yönlendiren iş adamlarıdır. Büyük parayı ve o oranda iktidarı elinde bulunduran küçük bir azınlığın bu türlü kalabalıklara gereksinimi var.

ABD’deki iki parti, Beyaz Saray’la Kongre’ye sırayla gelip giden Cumhuriyetçilerle Demokratlar, yukarıdaki temelde anlaşmışlardır. ikisinin de destekçileri bu temele karşı çıkmazlar. Adaylar temeli sorgulamaz. Sorgulamağa kalkan ne başkan olabilir, ne de temsilci. Seçilenlerin önemli bölümü zaten yasalardan kaçıp dokunulmazlığa sığınanlardır. Kongre üyelerinden sanık durumunda olanların yüzdesi yüksektir. Temsilciler Meclisi’nin şimdiki başkanı konumunda olan (ve Kaliforniya kökenli olduğu için Ermeni görüşlerinin tutsağı) Bayan Nacy Pelosi’ye ilişkin dosyalar da var. (Ermenileri kızdırır, desteklerini yitirir ve seçilemezse, kendini ertesi gün yargıcın karşısında bulur.)

Gerçek bu, ama sıradan Amerikalının kafasında kendi ülkesine ilişkin başka bir masal uzun süredir yerleşmiştir. Masal der ki: Özgürlük ve demokrasi demek olan Amerikan değerleri küresel gerçeklerdir ve her yerde ve her zaman için geçerlidir. Dünyanın bu değerlere göre yeniden biçimlenmesi dünya halklarının yararınadır. Ne var ki, Amerikan çıkarları da bunu gerektirir. Bu değerlerle çıkarlar madalyonun iki yüzüdür, etle tırnak gibidir ve birbirinden ayrılamaz. Bu durum Amerikalılara şöyle bir sorumluluk da yüklemiştir. Bu değerler silâh zoruyla da kabul ettirilebilir. ABD yönetimi bunun gereğine inandıktan başka, Amerikan halkı da uzun süredir aynı görüşü paylaşmıştır.

Afganistan’a ve Irak’a askerle müdahaleler bu inancın sonucudur. iki olay Bush yıllarının bir ürünüyse de, bunların ardında önceki yılların uzun ve köklü birikimi bulunuyor. Ancak, her ikisinde de ABD gücünün, Vietnam Savaşının daha önce (1955-75) kanıtladığı gibi, yenilgiye uğratılabileceği ortaya çıkmıştır. ABD yönetiminin kendi halkına (ve dünya kamuoyuna) söylediklerinin yalanlardan bileşik olduğunun ortaya çıkmasıyla, yurttaşla yönetim arasında yabancılaşma da söz konusudur. ABD’nin uzak topraklara (nedenlerine ilişkin yalan söyleyerek) saldırmasını, (sekizinci yılına girmekte olan) işgâlini, (ülkeyi kana bulayan) askerî varlığını, (az bulunur) gizli işkencelerini ve ayrıca kendi ülkesinde demokrasiyi gitgide sınırlamasını anımsayalım.

Halkla yönetim arasındaki yabancılaşmanın örneklerine gelince: Daha 2006’da bir Zogby sormacası (anketi) Amerikan seçmeninin yalnız %3’ünün Kongre’ye güveni olduğunu ve gene yalnız %29’unun mahkemelerin yansız işlediğine inandığını göstermişti. Aynı yıl, bir Gallop sormacası da Kongre üyelerine halkın güveni (dizelgenin çok aşağılarında olan) otomobil satıcılarına güvenin düzeyindeydi. Rasmussen araştırması da seçmenin ancak %16sının hükümetin halkın istencini simgelediğine inanıyordu. Amerikan Ulusal Seçim Çalışmaları adlı incelemeleri yürütenler başkan adaylarına inancın (özellikle 1950’lerden bu yana) hızla düştüğünü gösteriyor. Bu sayılar bir yana, Irak’tan çekiliş yaygarası bir yenilgiyi örtmenin yoludur. Bu konu ayrı bir yazı gerektirir.

ABD askerinin çekilişle birlikte ardında özellikle Kuzey Irak’ta bir “demokrasi” bıraktığı da bir masaldır. Bu noktada bu masala eğilelim.

Amerikan silâhlarının Saddam Hüseyin’i devirmesinden sonra komşu Irak’ta çok şeyin değiştiğine kuşku yok. Amerikan yaymacasına bakılırsa, onların işgâline karşı koyanlar teröristlerdir ve kuzeydeki toplum da tüm ülke için öykünmede yarar olan siyasal bir deneyimi başarıyla sürdürüyor.

Ne var ki, bu konuda Kürtlerin hakları ve mutlulukları için de açıklanması gereken birtakım önemli gerçekler var. Amerikan yaymacası birçok gerçeği gizliyor. Gerçeklerin birçoğunu da bu örgütlü yanıltma girişimlerinden ve kuzeyin bir anlama kapalı kutu oluşundan ötürü bilmiyoruz da. Ancak, bildiklerimiz bu sözde “örnek yönetime” başka bir yorum getirmemizi zorunlu kılıyor. ABD yaymacasına hazır (“o denli geniş topraklarınız var ki, bir bölümünü Ermenilere ve bir bölümünü de Kürtlere verin” diyen emperyalizm taşeronu Bayan Mitterand gibi) Avrupalılar da var. Fransa’nın yakın geçmişindeki faşizm, Yahudi soykırımının ortaklığı ve kuzey-batı Afrika ile güney-doğu Asya’da kanlı sömürgeci siyasetini, ayrıca günümüzdeki yaygın ayrımcılık, ırkçılık ve baskı uygulamasını başka bir yazıya bırakıp iki Kürt partisinin niteliğine dönelim.

Irak’a 1991’deki ABD askerï müdahalesinden bu yana, ülkenin kuzeyinde iki Kürt partisi egemendir. Biri, Erbil’de merkezi olan Kürdistan Demokratik Partisi (KDP), öteki Süleymaniye ekseninde Kürdistan Yurtsever Birliği (KYB). ikisi de çift partili düzenleri, temsilcilerden oluşan Meclis ve basınlarıyla övünüyor, bunları (Amerikalılar gibi) demokrasinin varlığı için yeterli görüyorlar. ABD’nin bu anlayışla ve onun ardındaki iki Kürt partisiyle yaklaşık yirmi yıldır gitgide yakınlaşan işbirliği oldu. Bu ilişkiye PKK’ya para-silâh-lojistik üçlü desteği de eklenmelidir. Tümü için zengin bir ham madde kaynağı olan petrolün bulunduğu bu bölgede (emperyalist bir devletin desteğinde kukla bir varlık olsa da) güney Irak’tan kopuk bir yönetim dördünün de (yani, iki parti, PKK ve ABD) düşlerini süslüyordu. Oysa, geri kalan Iraklıların (en başta Arap çoğunlukla Türkmenlerin tümünün) gözünde, böyle bir yönetimin birinci özelliği “demokratik” değil, “Amerikancı” olmasıdır.

Söz konusu iki parti siyasal yaşamlarına elde silâh gerilla kümeleri olarak başlamışlardı. Kuzeyde egemen olmaları Bağdat’taki merkezî hükümetin 1991’de oradan çekilmek zorunda kalışıyla başlar. Irak’a uygulanan ekonomik ambargo çerçevesinde el altından petrol satışıyla yüzlerce milyon dolar kazanmaları da bu döneme rastlar. Bir başka gerçek de şu: iki parti bu geliri paylaşmak için kendi aralarında dört yıl savaştılar ve sonunda kuzeyi doğu ve batı olmak üzere ikiye bölmekte anlaştılar. Şimdi kuzeyde sanki iki parti, yani bir demokrasi çerçevesi varmış gibi görünüyorsa da, gerçekte kuzeyin bir yanında KYB’nin, öbür yanında da KDP’nin buyurganlığı egemendir. Birincisinin başkanı Bağdat’ta Cumhurbaşkanıdır, ötekinin önderi de kuzeyde ipleri elinde tutmaktadır.

Bu durum kuzeyde tek parti yönetimi demektir. Ancak, Şikago ve New York gangster “aileleri” gibi, kuzeyi ikiye bölmüşlerdir. Bu yargıyı benim kişisel bir abartmam sananlar kuzeydeki Kürt yönetiminde Belediyeler Bakanı olmuş olan Hüseyin Sincarî’nin açıklamalarına baksınlar. Kürt kökenli bir kişi bu duruma tepki göstererek yönetimden ayrılmıştır.

Göstermelik “seçim” ve Meclise girenlerin orada yıllarca kalmaları gerçeğinden başka, “özgür Kürt basını” diye yutturulan acıklı-güldürünün ardında tek-düze bir yayın vardır. Bir zamanların tek muhalif yayını olan haftalık Havlatî’nin elektrikleri ve telefonları kesilmiş, yazarları sık sık içeri atılmıştır. Bu yayının “suçu” uyuşturucu kaçakçılığını, yüksek düzeyde hırsızlığı ve çürümüşlüğü sorgulamasıdır. “Sivil toplum örgütleri” diye ileri sürdükleri de bu iki partiden birinin maşalarıdır ve görevleri onların güçlerini arttırmak ve onları daha da varlıklı kılmaktır. Doktorlar, hukukçular ve kadınlar örgütleri gibi kuruluşların gerçek görevleri budur. Her iki parti de insan haklarını art arda çiğnemektedirler.

Bu çerçevede, siyasal rakipleri sürekli olarak gözdağı ve saldırı altındadır. Türkmen, Asurî Hıristiyan ve islâm’a yatkın, ama emperyalizme karşı çıkan kuruluşlar günbegün baskı altındadır. Merkezi New York’ta olan (ve benim birkaç kez giderek araştırmalarını elden geçirdiğim) insan haklarını izleme kuruluşunun tutuklama, gözaltı ve hapisle ilgili yayınlarına bakmak yeterlidir. (Bu örgüt New York’ta “Empire State” binasında 33’üncü kattadır.) Bilinmesi gerekir ki, siyaset alanındaki rakipler ortadan birden kaybolmakta, kimileri yargısız idam edilmektedir. Yüzlerce kişinin birden yok olup gitmesine karşın, bunları açıkça konuşabilen Kürtler yoktur ya da bir elin parmakları gibi az sayıdadır.

Kürtler de kaygılarını ve yakınmalarını korku nedeniyle dile getiremiyorlar. Susup oturan herkes yalnız parti üyelerine açık işlerden birini kapma ve karşılığında suskunluğunu koruma peşindedir. işgâlci ABD, KDP ve KYB dışındaki tüm partileri zaten kapatmıştır. ABD’nin en büyük yerli desteği bu iki Kürt örgütüdür. Mesud Barzanî’nin benim yıllar önce (1970’de) Irak-Türkiye-iran sınırına en yakın yerde bulunan Nevbardan Köyünde (eşim ve günlük Cumhuriyet’in o zamanki dış siyaset yazarı Kayhan Sağlamer ile birlikte) gördüğüm babası Molla Mustafa Barzanî, daha sonra Amerika’da “ben Amerika’ya petrolü vereyim, karşılığında elli-birinci ABD birlikteş devleti olalım” özdeyişini (!) yumurtlamıştı. ABD savaş uçakları Erbil’de Kürt taburlarını yanlışlıkla bombalayıp on sekiz Kürdü öldürdüklerinde ve birkaç düzinesini de yaraladıklarında, Kürt ileri gelenleri bir basın toplantısı düzenleyip bu olayın ABD ile bağlaşıklıklarını bozmayacağını açıklamışlardı.

Bu koşullarda “Kürt modeli” sözcüğü sanki bir alay gibi geliyor. Ne var ki, bu bilgiler dış dünyada gereği gibi bilinmiyor. Çok satan Amerikan günlükleri bu haberlere en arka sayfasında bile yer vermez. Ancak, Irak Kürtlerinin aldatılmasından yana da herhalde olmamalıyız.

Bu yazıyla ilgili görüşlerinizi gönderebilirsiniz:
Size ulaşmamız için lütfen aşağıdaki formu doldurun:
isim: 
Soyisim:
Telefon: ( 0   )
Cep Tel: ( 0   )
E-posta: 
Şehir: