Kaya Ataberk
MHP’de Kürtçüleşme

Siyasetin Kürtçüleşmesi ve MHP

Milliyetçi Hareket Partisi, on yıllardır Türk milliyetçiliğini tekeli altında bulundurduğu iddiasındadır. Fakat buna karşın Türk siyasi ve toplumsal yaşamında yükselen Kürtçülüğün önemli odaklarından biri de MHP’dir. MHP özellikle son yıllar içinde Kürtçülüğe teslim olmuş ve bu sürecin bir parçası olmayı seçmiştir. Biz bu satırları kaleme alırken bile MHP’nin Şanlıurfa milletvekili PKK-KCK tutuklularına yapılan zulümden bahsetmekle meşguldü.

Tabii yapacağımız analiz, sadece bu güncel gelişmeleri ele alan bir çalışma olmamalı. Son yaşanan sürecin milliyetçi camiaya yaşattığı sarsıntı duygusunu biz hissetmedik. Çünkü MHP’nin ne olduğunu ve kimin isteği doğrultusunda neler yapacağını biliyorduk. Ama bu sarsıntı duygusunun bir öneminin ve anlamının olduğunu da yadsıyamayız.

Türk milliyetçileri ile MHP’nin yolu artık tamamen ayrılmış durumdadır. Bize düşen doğru milliyetçilik yolunun çizilebilmesi için gerçekleri olduğu gibi tartışmak, olanları somut bir değerlendirmeden geçirebilmektir.

Her şeyden önce Türkiye’de siyaset kurumunun topyekün bir Kürtçüleşme süreci yaşadığını belirtmeliyiz. Kürtçülüğe ve Kürtlüğe teslimiyet sadece MHP ile sınırlı kalan bir durum değil. Fakat Türk milliyetçiliği iddiasındaki MHP açısından sürecin nasıl ilerlediğinin kavranmasını çok önemli kılıyor. Biz MHP’nin Kürtçüleşmesinin, içinden geçtiğimiz konjonktürün bir sonucu olduğunu değil MHP’nin ideolojik ve örgütsel özünün doğal bir uzantısı olduğunu düşünüyoruz.

Birçok samimi Türk milliyetçisinin yıllarca çatısı altında kaldığı bu partinin milliyetçiliğinin sadece bir görüngüden ibaret olduğunu görmek zorundayız. “MHP Türk milliyetçisidir” cümlesi aslında haddinden çok fazla yaşamış bir puttur. Biz bugün bu putu kırmalıyız. Milliyetçilik iddiasındaki partinin aslında nasıl Kürtçülüğü beslediğini ortaya koymalıyız. Bu kendisini yıllardır “ülkücü” tanımlamasının içinde konumlandırmış, daha doğrusu bu paradigmaya hapsolmuş, birçok gerçek milliyetçi insan için acı olacaktır. Ama bu tarihsel hesaplaşma bir gerekliliktir.

MHP, daha kurulmasının öncesinde Nihal Atsız’ların Alman ırkçılarına, Nazilerine özenerek yanlış temellerle oluşturdukları bir yapı üzerinde şekillenmişti. Türk milliyetçiliğini Almanlara, Batılılara özenerek oluşturmak başlı başına bir sakat doğum olmuştu. Ardından Alpaslan Türkeş döneminin Türk-İslam sentezi, Atsızların Şamanist ırkçılığına karşı Şeriatçı-ümmetçi bir yaklaşım getirdi. Bu Şeriatçılığın özünde Kürtçülüğü barındırdığı zaman içinde iyice ortaya çıkacaktı. Türk-İslam sentezi, Kürt-İslam faşizmine dönüşürken MHP de bu faşist düzenin bir parçası oldu.

Bugünkü MHP, Kürt bölücülüğüne tepki verecek Türk milliyetçilerini frenlemek için yaşatılan bir “itidal” nasihati misyonudur. Devlet Bahçeli o kadar “mutedildir” ki TBMM’ye giren PKK yandaşlarının ilk elini sıkan o olmuştur. Türk milletinin her tepkisine “provokasyon” demeyi adet edinmiştir. MHP, Türk milliyetçilerini PKK’yla, Kürt istilasıyla mücadele etmemeye ikna etmesi için ayakta tutulmaktadır. Ama artık gemi çatırdamaktadır, batmak üzeredir. Bu batış son derece hayırlı olacaktır. Böylece Türk milliyetçiliğinin gerçek Atatürkçü yolu birleşme merkezi olacaktır.

MHP ise tarihe dönemin Kürtçü partilerinden biri olarak geçecektir. Şimdi MHP’deki “Kürtçülüğün esaslarına” dönerek tahlilimize devam edelim.

Kürtçüleşmenin Kökenleri: Kürt Şeyhleri ve Ülkücü Hareket

MHP tabanı bugün ciddi şiddette kendi partisine tepkilidir. MHP’nin içine girdiği durumu görmekte, ne yapacağını bilememektedir. Bu durumda verilen tepkinin şekli MHP’yi sorgulamak, yanlışın kökenlerine inmek olmalıyken, maalesef bu şimdiye kadar gerçekleşmedi.

MHP’nin Kürtçüleşmesinin nedeninin Devlet Bahçeli ve yönetimi olduğu fikri oldukça yaygın... Bu Bahçeli eleştirisi madalyonunun diğer yüzünü çevirdiğimizde karşımıza “Başbuğ Türkeş” nostaljisi çıkar. Samimi milliyetçilerin bir kısmı, duygusal bir şekilde eski günlerin özlemini duyuyor, Türkeş döneminin böyle olmadığını düşünüyor. O günlere dönüş yolları arıyor.

Fakat ihtiyaç duygusallık değil gerçekçiliktir. Doğruyu bulabilmenin bir yolu varsa o da aslında MHP’nin en başından, Türkeşli yıllarından itibaren sorgulanmasından geçiyor. Çünkü iki dönem arasında ideolojik bir kırılma yok. Özellikle Amerikancılık açısından bir süreklilik var. MHP’deki Kürtçüleşmenin temelleri de o zamanlar atılmıştır. Bu temelleri arayacağımız yer ise MHP’nin Kürt şeyhleriyle ilişkileri olmalıdır.

Siyasi hayatına Nihal Atsız’ın yanında başlayan Alpaslan Türkeş, MHP’yi kurduğu yıllarda artık o çizginin uzağındaydı. MHP’nin selefi olan Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi (CKMP), Fevzi Çakmak’ın bir zamanlar kurduğu mukaddesatçı Millet Partisi’nin devamıydı. Artık Türkeş de büyük oranda İslamcı eğilimleri olan bir noktaya gelmişti. O kadar ki 27 Mayıs’ın içinde yer almasına karşın, bu geçmişini reddediyordu. Özellikle Said-i Kürdi’ye duyduğu saygı ve bağlılık MHP’nin de kaderini çizecekti. Türkeş, 27 Mayıs döneminde Said-i Kürdi’nin mezarının nakledilmesi yüzünden özür dileyecek bir noktaya gelmişti:

“Said-i Nursi bahsine gelince, Urfa’da Makam-ı İbrahim’den naaşını alıp nakletmemiz belki de doğru değildi. Kabir nakli gece uçakla üç kişi tarafından yapılmıştır. İkinci bir Kâbe yapılmasından korktuğumuz için böyle davranmak zaruretini duymuş olduk. Burada niyetim halistir. Hata yaptığımı düşünmüyorum. Varsa, Allah’tan af dilerim.”

Aynı dönemde Milli Türk Talebe Birliği içindeki tartışmalarda diğer İslamcılara karşı MHP’yi savunan kişi Said-i Kürdi’nin en önemli devamcısı Fethullah Gülen olmuştu. Türk milliyetçisi olduğu iddiasındaki MHP daha ilk başlardan bu Kürt tarikatıyla derin ilişkiler geliştirmeye başlamıştı bile. Bilindiği gibi Said-i Kürdi, hem Kürtçü hem de Şeriatçı çizginin Türkiye’deki fikirsel lideridir. Kürt isyancısı Şeyh Sait’le aynı yoldadır.

Türkiye’nin tüm sağcılarının fikirsel kökenini araştırdığımız zaman ulaşacağımız değişmez isim bu Kürtçü olur. Türkiye’de sağın Kürtçülükle ilişkisi işte bu kadar köklü ve eskidir. MHP de sağcı hatta açıkçası sol düşmanı bir yapı olarak işte bu Kürtçünün izinden gitmeye mecburdu. Sözde kalan bir Türk milliyetçiliğinin altında açıktan yapılan Şeriatçılık ve gizli bir Kürtçülük MHP’nin temellerine yerleşmişti.

Sonraki aşamalarda MHP, ideolog olarak kendisine yine bir Kürt şeyhi olan Seyyid Ahmet Arvasi’yi seçecekti. MHP’den kopan Muhsin Yazıcıoğlu’nun BBP’lileri de başka bir Kürt tekkesine, Adıyaman-Menzil grubuna biat edeceklerdi. Yanlış özden, doğru sonuç çıkmaz. MHP’den de milliyetçilik değil Kürtçülük çıkması tesadüf değildi.

MHP Hiç Türk Milliyetçisi Oldu mu?

Atsız’ın ve Türkeş’in aralarındaki tüm farklara karşın önemli bir ortak noktaları vardı. Her ikisi de Atatürk’e rağmen ve Atatürk’ün yarattığı gerçek Türk milliyetçiliğini beğenmeyen birer çizgi tutturmuşlardı. Dolayısıyla da her aşamada örtük bir Atatürk karşıtlığını sürdürdüler. Gerçekte bu tarihsel olarak en büyük yanlıştı. Türk milliyetçiliğinde onarılması çok güç yaralar açacak savrulmalardı.

Atatürk’ün milliyetçiliği emperyalizme karşı, ulusun birliğini, ulusun kendisi olmasını savunan en doğru anlayıştı. Her türlü ırkçılığı, etnikçiliği, mezhepçiliği dışarıda bırakıyordu. Atatürk’ten önce bir milliyetçilik tartışması olabilirdi ama Atatürk’ten sonra yeni “milliyetçilikler” yaratmaya çalışanlar sadece yanlışlar ürettiler.

Atsız, milliyetçiliğin yeterli olmadığını, “ırkçılık” yapılması gerektiğini savunmuştu. Fakat vardığı nokta ırkçılık bile olamadı. Atsız ezilen uluslardan, sosyalizmle yönetilen ülkelerin halklarından nefret ediyordu ama başta Almanlar olmak üzere tüm Batılılara hayranlık duyuyordu. İdeolojisini de onlardan kopya etmişti. İflah olmaz bir sol düşmanı, antikomünistti.

Türkeş, İslamcı ağırlıklı bir fikir ortaya attı. Fakat onun da özünü oluşturan şey yine antikomünizmdi. Bu sol düşmanı öz, MHP’yi Said-i Kürdi kökenli sağcılıkla birleştirdi. Bunun örgütsel sentezi de bir önceki dönemin Komünizmle Mücadele Derneği kadrolarının MHP’de konumlanmaya başlamalarıyla oldu.

Atsız’ın gerçek Türk milliyetçiliğiyle ilgisi olmadığı gibi Türkeş’in de yoktu. MHP’nin “dokuz ışık” yaklaşımı Amerikancı bir sol düşmanlığından beslenen, özel mülkiyet garantisini temel ilkelerinden biri olarak ortaya koyan, biraz Hitler-Nazi özentisiyle karışmış bir duruştu. Zamanla Türk-İslam sentezinin ağırlık kazanmasıyla birlikte iş iyice çığırından çıkacaktı. Ülkücü yayınların sloganları; “Kanımız aksa da zafer İslam’ın”, “Ya Allah, Bismillah, Allahuekber” gibi Şeriatçı söylemler olacaktı. Türk milletinin yerini “İslam ümmeti” almaktaydı MHP açısından. Ve işin özünde bu ümmetçilik, milliyetçiliğin asıl düşmanıydı. Ümmetçiliğin içerisinde Kürtçülük, kendisine akıp gelişeceği bir yol bulmuş oluyordu. Bir çeşit Osmanlıcılık gibi tanımlanan bu duruş aslında Türklüğün karşısında Kürtçülüğü geliştirecekti. Önce “Tanrı Dağı kadar Türk, Hira Dağı kadar Müslüman” formülü geliştirildi. Bir sonraki aşamaysa; “Türklük bedenimiz, İslamiyet ruhumuz. Ruhsuz beden ceset gibidir.” söyleminin devreye girmesiydi. Böylece, Türklük Müslümanlık karşısında, millet din karşısında ezdirilmiş oluyordu. Bunun sonucunda Kürt tarikatlarının egemenliğine girilmesi hiç de şaşırtıcı olmamalıdır.

Yapılan sözde Osmanlıcılıktı. Ama Osmanlı tüm dünyanın Türk olarak tanıdığı, tarihin en büyük imparatorluğuyken; MHP’nin “Osmanlıcılığı” İslamcılık ve Kürtçülükten başka bir sonuç yaratmadı. Böylece hepimizden daha Türk olan Osmanlı’ya da ihanet edilmiş oldu.

Türk-İslam Formülü Aslında Kürtçü Formüldü

1970’li yılların başlarına gelindiğinde artık MHP, ideolojisini Türk-İslam Sentezi olarak tanımlamaktaydı. 1977’de partiye Necip Fazıl Kısakürek’in katılmasıyla İslamcı çizgi daha da ağırlaşacak, MHP’nin söylemleri Erbakan’ın kurduğu Şeriatçı partilerle yarışır konuma gelecekti. İmam-hatip okullarının desteklenmesi başta olmak üzere, bugünkü dinci hakimiyeti körükleyecek tüm uygulamalar o dönem itibariyle MHP tarafından savunulacaktı. Özellikle Adalet Partisi ve Milli Selamet Partisi’ni de içeren Milliyetçi Cephe (MC) hükümetleri dönemleri gerici uygulamaların, kadrolaşmanın inanılmaz boyutlara ulaştığı dönemler olacaktı.

Aynı dönemin bir diğer temel özelliği de MHP ve ülkücülerin, sola ve devrimcilere karşı başlattığı terör kampanyası oldu. Artık her gün sokaklarda Türk solcuları öldürülüyordu. 70’li yılların MHP’si Şeriatçı söylemleri ağır basan, sol düşmanı, faşist bir sokak hareketinden başka bir şey değildi.

Aynı dönemde MHP’ye damgasını vuran isim yukarıda da adını andığımız Kürt Şeyhi Seyyid Ahmet Arvasi oldu. Bizzat Türkeş tarafından parti yönetimine alınan Arvasi’nin etkisi MHP’liler arasında Türklük vurgusunun iyice bir kenara itilmesi olacaktı. “Geniş milliyetçilik” olarak tanımladığı yaklaşım, milliyetçiliği Türklük yani ulus temelinde değil din temelinde tanımlamanın formülüydü. Yani Arvasi, çok açık olarak vurgulanmasa da Kürtleri, “Kürt” olarak sahiplenecek bir yaklaşım geliştirmişti. Bir “Kürdün” kendisini “milliyetçi” olarak tanımlaması için Türk kimliğini kabul etmesine gerek yoktu. Müslüman ve İslamcı olması yeterliydi.

Böylelikle MHP, Türkiye’ye emperyalizm tarafından en çok dayatılan şey olan Kürt kimliğini ilk tanıyan parti oldu. Hem de bunu Türk milliyetçiliği adına, Türk-İslam ülküsü ve Osmanlı mirası adına yaptı!

Kürtçülük kendisine akacak kanalı Türk milliyetçisi olduğu iddiasındaki parti içerisinde buldu. Bu yoldan ilerledi ve gelişti. Din temelli sözde bir milliyetçilik anlayışı Türk ulusunun içinden bir Kürtlük çıkarmayı başarmıştı.

90’lı yıllarda MHP’den daha da Şeriatçı bir çizgiye geçen Muhsin Yazıcıoğlu’nun BBP’si, bu misyonu ileriye taşıyacaktı. BBP’nin savunduğu “çokluk içinde birlik” tezleri Türklüğü artık tamamen gereksiz bulan bir noktaya gelecekti. Bunu şöyle tanımlamışlardı:

“Çokluk içinde birlik prensibini Allah’ın birliği ve risalet dışında her türlü farklılığın, her türlü görüş ve kavrayış biçiminin meşru kabul edilmesi olarak anlıyoruz.”

Yani BBP çizgisi her türlü Şeriatçılığa ve Kürtçülüğe kucak açmıştı. Yeter ki İslamcı olunsun, gerisi önemli değildi. Aynı yılların MHP’si de biraz daha hafif olmakla beraber bu söylemin çok uzağında değildi.

Burada dikkatimizi çeken bir önemli nokta da 1980 öncesi dönemde, Türk soluna karşı katliam hareketlerine girişenlerin özellikle ilerleyen yıllarda MHP ve BBP kadroları olarak karşımıza çıkan Kürt ülkücü tetikçiler olmasıdır. Özellikle Maraş olaylarını gerçekleştirenlerin durumuna bakıldığında bu çok açık görünmektedir. Arvasi’lerin attığı Kürtçü tohumlar işte bu sonucu vermiştir. Fakat Arvasi’nin ürünleri bunlardan ibaret değildir. 70’li yıllarda Nizam-ı Alem dergisi etrafında kümelenen Mümtaz’er Türköne gibi isimler, Türk-İslamcı Taha Akyol gibi eski MHP yöneticileri bugün AKP’nin emrinde en açık Kürtçü tetikçiliği basın yoluyla yapıyorlar.

Günümüzün MHP’lileri de bunları yolundan sapmış eski arkadaşları olarak lanetliyorlar. Lanetlemekte haklılar ama sapkınlık ithamında çok da haklı olduklarını söyleyemeyeceğiz. Çünkü ideolojik bir dönüşümleri yok bu kişilerin. Sadece geçmişte MHP içinde örtülü yaptıklarını bugün açık yapıyorlar. Kaldı ki bugün MHP de Kürt kimliğini tanımak konusunda çok da farklı bir noktada değil.

Kürt Said’e Mürit Yapılan Ülkücüler

Daha komando kamplarının kurulduğu 1960’lı yıllardan itibaren MHP, militanlarını Şeriatçı olarak yetiştirmişti. Bu kampların okuma listelerinde Seyyid Kutup’tan, Kadir Mısırlıoğlu’na kadar yerli-yabancı birçok Şeriatçının kitapları tavsiye ediliyordu. Aynı zamanda kampların tüm programı beş vakit namaz saatlerine göre ayarlanmaktaydı. Doğal olarak bu kamplardan yetişenler milliyetçi bilinçle değil, Şeriatçı anlayışla dolu insanlar oluyordu.

1990’lı yıllarda MHP’nin yeniden örgütlendiği evrede bu sefer yeni bir “maneviyat kaynağı” bulundu: Fethullah Gülen.

Bilindiği gibi Fethullah Gülen, Said-i Kürdi’nin en ön plana çıkmış takipçisidir. Artık Ülkü Ocaklarına gelen gençlerin hemen hepsi Nur cemaatine yönlendiriliyordu. Ülkücüler arasında en çok okunan kitaplar Said-i Kürdi’nin ve Fethullah Gülen’inkiler oldu. Ülkücülerle, Nurcular arasında neredeyse hiçbir ayrı gayrı kalmamıştı o dönemde. Görüntü bir çeşik ittifaktı, gerçekte MHP tamamen teslim oluyordu.

O kadar ki Fethullah Gülen’in adı Susurluk ve kontrgerilla tartışmalarına karıştığı zaman onu en hararetli şekilde savunan Alpaslan Türkeş oldu. İslamcılık kisvesi altında MHP’yi yönlendiren Kürtçülük artık bunu Fethullah Gülen cemaati aracılığıyla gerçekleştiriyordu.

MHP, ülkücü gençleri Fethullah Gülen’e ve Kürt Said’e mürit yapmıştı.

MHP’liler içlerine bilerek ve isteyerek soktukları bu Nurcu etkisinin bedelini bugün ağır bir şekilde ödüyorlar. MHP’nin çatırdamasının, kitlesinin yarısının referandumda parti kararlarını değil Zaman gazetesini dinlemesinin nedenleri bu teslimiyette gizlidir.

Bugün özellikle Doğu ve Orta Anadolu’nun eski MHP kaleleri, AKP’nin elindedir. Ancak MHP’liler bu noktada yakınmakta hiç de haklı değiller… Bu durumu yaratan bizzat kendilerinin Kürt Sait ekolüyle ilişkileridir. “Türk milliyetçileri”, Kürt Sait’in peşine MHP tarafından takılmış olmuştu.

PKK’yla Mücadele Demagojisi ve MHP’nin Kürtlere Hoşgörüsü

MHP’lilerin, Kürt Sait cemaatiyle ilişkilerini ilerlettikleri dönem aynı zamanda Türkiye’de Kürtçülüğün PKK ile ırkçı teröre dönüştüğü yıllardı. 1984 yılında başlayan PKK’nın terörist eylemleri 90’lı yılların başlarında artık Türkiye’nin en önemli gündemi haline gelmiş bulunuyordu. PKK bir taraftan insanlarımızı sadece Türk olduğu için katledecek kadar Nazi tarzı bir eylem içindeyken, diğer taraftan da kurdurduğu legal siyasi partilerle Türkiye siyasetinde önemli bir etki yaratmayı hedeflemekteydi. Aynı zamanda narkotik yollarının kontrolü de PKK’nın denetimine girmişti bile. PKK, ABD ve diğer emperyalistlerin hiçbir dönem vazgeçmedikleri Sevr ve Kürt devleti projelerinin yeni uygulayıcısı olarak ortaya çıkmıştı.

Fakat yöntemi sadece terör ve bölücü siyaset değildi. Bu iki yöntemine temel sağlayacak gerçek bir Kürt nüfus artışı politikasını, Türk illerine doğru istilaya dönüşen bir göç politikasıyla birleştirerek yürütüyordu. Böylece Türk şehirlerinin nüfus olarak Kürtleşmesi, zamanla da tüm Türkiye’nin Kürtleştirilerek emperyalizm adına teslim alınması planlanmıştı.

Her gün şehit cenazelerinin geldiği ve kentlerimizin, sokaklarımızın işgal edilmeye başlandığı bu dönem MHP açısından gerçek bir geri çekilmenin başlamasına neden oldu. MHP’liler, şehit cenazelerine katılıp “Ya Allah, Bismillah, Allahuekber” sloganları atmaktan, bozkurt işareti yapmaktan geri kalmıyorlardı. Fakat diğer taraftan yaşanılan Kürt terörü ve istilası karşısında evlerinde oturmayı tercih ediyorlardı.

MHP’nin 1980 öncesinde Türk soluna karşı başlattığı kanlı kampanyayla karşılaştırıldığında, PKK karşısındaki sözde tavrının tam bir demagojiden başka bir şey olmadığı açıktır. Türk Soluna karşı silaha sarılan MHP; PKK ve Kürt istilasına karşı evinde oturmayı görev bildi.

Bu durumun en başta gelen nedeni tabi ki MHP’nin ABD güdümündeki yapısıydı. ABD “solla savaşın” emrini verdiği anda katliamlar düzenleyen MHP, aynı merkez “PKK’ya karşı susun, Kürtlere hoşgörü gösterin” dediği anda elini kolunu bağlayıp oturuvermişti!

Fakat MHP yine de eline geçen belli fırsatları değerlendirmeden geçmedi. 1999 yılında Apo’nun yakalanması sürecinde söylem düzeyinde de kalsa PKK karşıtlığı yapan ve Apo’yu asacağını vaat eden MHP, tarihinde hiçbir zaman görmediği bir oy oranına, % 18’e ulaşarak ikinci parti oldu. DSP’yle yaptığı koalisyonla iktidara geldi. Fakat MHP açısından belirleyici olan yine ABD ve AB emperyalizmlerinin yönlendirmesi olacaktı.

O döneme kadar AB karşıtlığı da yapan MHP, iktidarla beraber birden “onurlu üyelik” kavramını geliştirdi. ABD’nin ve AB’nin istekleri doğrultusunda karar alındı ve Apo’ya verilen idam cezasının uygulanmaması için Başbakanlıkta bekletilerek TBMM’ye sunulmamasına karar verildi. Kararı veren liderler zirvesi, 12 Ocak 2000 yılında toplandığında toplantının üç katılımcısından biri de MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’ydi.

3 Ağustos 2002’de idam cezasının kaldırıldığı sırada MHP hâlâ iktidardaydı. Engel olmak için hiçbir şey yapmadılar. Böylece MHP, tarihe Apo’yu kurtaran parti olarak da geçmiş oldu.

Artık AKP iktidarı için Türkiye’de gerekli tüm koşullar da oluşmuştu…

AKP Döneminde Hortlayan Kürt Terörü ve Bahçeli İtidali

Kısa bir süre sonra devrilen MHP-DSP-ANAP iktidarı yerini Türkiye’nin gelmiş geçmiş en Türk karşıtı partisine, AKP’ye bıraktı. AKP ilk yıllarından itibaren Kıbrıs’ın Rumlara, Kerkük’ün Kürtlere ve ABD’ye teslim edilmesiyle gerçek karakterini göstermeye başlamıştı. Özellikle ABD’nin Irak’ı işgal ederek, Kuzey Irak’ta Kürt devletini fiili olarak kurmasıyla beraber Türkiye’deki Kürt ırkçı hareketi de bir süredir sessizce beklediği ininden çıkarak faaliyete geçti. PKK eylemleri yeniden başladı. Şehit sayıları 90’lı yıllardaki düzeye yeniden ulaştı. Fakat bu sefer olay sadece terörden ibaret kalmayacaktı. ABD’nin baskısıyla beraber Türkiye, Kürt kimliğini tanıma yoluna sokuldu.

Gerçi bunun ilk sinyalleri gene Said-i Kürdi kökenli sağcılar olan Turgut Özal, Süleyman Demirel gibi isimler tarafından verilmişti. “Kürt realitesinin tanınması” olarak adlandırılan bu sürecin uygulayıcıları sağcılar oldu. AKP ise bunun son noktalarına kadar taşınmasını sağlayacaktı. İlk adımda “Türkiyelilik” ve “alt kimlik-üst kimlik” tartışmalarını açan AKP, son aşamada “Kürt açılımı” adı altında Türkiye’deki Kürtleşme sürecini hızlandırdı. Artık Kürt istilası ekonomik, siyasal, kültürel tüm alanlardaydı.

AKP’nin iddiası “açılım” yoluyla yani PKK’nın taleplerinin kabulüyle, PKK’nın gereksiz kılınacağı idi. Fakat tam tersine taleplerinin uygulanmasını zafer olarak gören PKK etkinliğini daha da arttırdı. AKP sayesinde “meşru” bir siyasi güç olarak kendini ortaya koymaya başladı.

Bu süreç içerisinde önemli bir kesim yeniden MHP’yi bir çözüm olarak görmek istedi. Yükselen Kürt terörü ve istilasına karşı mücadele edecek gücün Türk milliyetçileri olacağını düşünmek tabi ki yanlış değildi. Fakat MHP’den bunu ummak yanlıştı. MHP’nin Türk milliyetçiliğiyle uzaktan yakından bir ilgisinin olmadığı, aksine Kürtçüleşme sürecine tüm sistem partileri gibi hızla adapte olduğu acı bir şekilde ortaya çıktı.

Bahçeli’nin bitmek tükenmek bilmeyen “itidal” çağrıları, “sokakta ülkücü istemiyorum” söylemleri, hepsine ek olarak TBMM çatısı altında Ahmet Türk, Hasip Kaplan gibi PKK’lılarla kurduğu dostluk ilişkileri MHP’ye oy veren kitlenin gerçek bir şoka girmesine neden oldu. MHP, neredeyse her konuda AKP’nin ve PKK’nın tezleriyle uzlaşıyordu. Bunun temelinde de her üç hareketin de kendisine seçtiği referansın aynı olması vardı: Said-i Kürdi…

Gizli Kürtçülük Kendini Açığa Vuruyor: MHP Tezleri PKK Tezlerinden Farksız...

Artık MHP’nin içindeki gizli kalmış, Kürtçü özün ortaya çıkma zamanı gelmişti. 2000’li yıllara kadar daha çok Türk-İslamcılık ve Osmanlıcılık görüntüleri altında saklanmış olan Kürtçü öz artık kendini gösterecekti. Dayanak noktasını emperyalizm olarak tespit eden, ABD yandaşlığını hep koruyan ve asla milliyetçi olamayan bir parti olarak MHP, doğal sonuca doğru ilerlemeye başlamıştı. Bahçeli’nin “itidal” anlayışının taktiksel bir geri çekilme değil ideolojik bir duruş olduğu da ortaya çıkacaktı.

AKP’nin yarattığı Kürtçüleşme süreci içerisinde MHP de kendisini yeniden tanımlayacaktı. 3 Kasım 2002 seçimlerinin hemen ardından toplanan MHP 7. Olağan Kongresi, “üst kimlik” kavramının kabul edilmesiyle tarihe geçti. Böylece “Türklük” MHP’ye göre farklı etnik grupların bir araya gelerek oluşturdukları bir “üst kimlik” olarak tanımlanmaktaydı. Rahatça görülebileceği gibi bu kavramlaştırma, Apo’nun ve Tayyip Erdoğan’ın kimlik tanımlamalarıyla aynıydı. MHP açısından Türklük diğer etnik gruplardan biri konumuna indirgeniyordu böylelikle. Bir ulus olarak “Türklük” ortadan kaldırılmış oluyordu. Her an ayrışmaya hazır bir alaşıma dönüştürülüyordu.

Yine bahsedilen yıllar itibariyle PKK’nın söylemlerinde de bir dönüşüm oluşmuştu. Önceleri bağımsız Kürt devleti kurma merkezli PKK tezi, artık “Kürtler ülkenin kurucu unsurudur” tezine doğru evrilmişti. Bu PKK’yı aklamak isteyen kesimler tarafından “artık PKK’da ayrılmaktan vazgeçti, hak mücadelesi veriyor” söylemiyle önümüze getirildi. Gerçekler ise daha farklyıdı. PKK, sadece hedef büyültmüştü.

Bu dönüşümü anlamanın püf noktası ise Kürt istilası olgusunun boyutlarını ve sonuçlarını doğru değerlendirmekten geçiyordu. İstila o kadar ilerlemişti ki artık Kürtler, İstanbul’daki nüfuslarını kastederek “en büyük Kürt şehri İstanbul” diyorlardı. Gerçekten de Türk bölgelerinin en kritik noktalarında yoğunlaşan Kürt nüfus aynı zamanda, mafya faaliyetleri de içinde olmak üzere her türlü ekonomik rantın, siyasetin ve sokağın hakimiyetine talip olmuşlardı. Bu nedenle de “kurucu unsurların federasyonu” gibi bir tez PKK açısından daha hararetle savunuluyordu. “Kurucu unsurluğun” kabul ettirilmesi için de Türkiye Cumhuriyeti’nin Türkler ve Kürtler tarafından kurulduğu savunulmalıydı. Kürtlerin, Kurtuluş Savaşı’nda Türklerle beraber tavır aldığı ve savaştığı tezi hem PKK’nın hem de MHP tarzı “milliyetçilerin” tezi oldu. Tüm Kürt isyanlarına ve tarihsel gerçeklere karşın bu fikir Türkiye’de bir kampanya halinde savunuldu.

Bu PKK söylemine en büyük desteklerden biri MHP’den gelecekti. 9 Aralık 2004 tarihinde yaptığı basın toplantısında Devlet Bahçeli şöyle konuşuyordu:

“Bu vatan topraklarının her karışı, her bölgeden şehit insanların kanıyla sulanmış bir çiçek bahçesidir. Bu bahçede her renk ve kokuda çiçek vardır. Bunların arasına ayrık otu ekip, bunları yok etmeye ve söndürmeye kimsenin hakkı yoktur.”

Ardından yine 4 Mayıs 2005 tarihli basın toplantısında, “Kürtçe konuşan vatandaşlarımız”, “alt diller ikrar edilemez”, “Türk milletine bağlayan bağ, sadece ve sadece hukuki bir bağ olan vatandaşlık bağıdır” söylemlerini kullanarak AKP’nin ve PKK’nın düzeyinde bir Kürtçülük dozunu tutturmuştu.

Hatta MHP Diyarbakır il örgütü, Kürtçe propaganda yapma kararı alarak PKK’yı da aşmayı başardı. Kürtlerin, hatta Apo’nun bile anlamadığı ve kullanmadığı bir dili, MHP kullanmaya karar vererek Kürtçülükte öne geçtiler.

MHP’nin “Bin Yıllık Barış ve Kardeşlik” Masalı

MHP’ye verilen görev açıktı. Görevi veren de… 1980 öncesinde antiemperyalist Türk solcularına karşı savaşma görevini MHP’ye kim verdiyse bu kez de Kürt faşizmine karşı Türk milliyetçilerini durdurma görevini aynı merkez vermişti: ABD.

Amerikancı ve sağcı bir partinin varacağı son noktanın Türkiye şartlarında radikal Kürtçülük olacağı da açıktı.

MHP, Kürtçü tezlerin tümünü kabul etmekle de kalmadı. İtidal politikasını bir adım daha öteye götürerek, tüm çalışmasını düzenlediği “bin yıllık kardeşliği yaşa ve yaşat” kampanyasına vakfetti. Türkiye, AKP’nin anayasasını referandumda oylamaya giderken bile MHP tüm yaz aylarını “kardeşlik” mitingleri düzenlemekle geçirdi. MHP, Türkleri aylardır yükselen terör ve PKK katliamları karşısında susmaya ikna etmeye çalışıyordu.

Türk ulusunu ikiye ayırıp ardından da “bu iki parça birbirinin kardeşidir” demenin ne kadar yanlış olduğu açıktır. Fakat bin yıllık tarihi olan bir Kürtlükten bahsedebilmek daha da büyük bir yanlıştır. Çünkü bu tarihsel gerçeklerin karşısındadır. Fakat MHP ideologları aynen sözde Kürt tarihçileri gibi Kürtlerin gelip Sultan Alpaslan’ın ordusunda Malazgirt Savaşı’na katıldığını iddia ederler.

Tabii ki bunun ve Kürt tarihi diye yutturulanların tarihsel bir karşılığı yoktur. Yoktur ama kimin umurundadır ki bu? Tarihte “Eski Yunan” diye bir şey de yoktur, tamamen 19. yüzyıl Batılılarının bir uydurmasıdır ama bu uydurma bugün tüm dünyaya kabul ettirilmiştir. MHP de Kürtlere bin yıllık bir geçmiş bağışlar, bunu da Türk milletine kabul ettirmeye çalışır. Böylece görevini daha iyi ifa etmiş olur.

MHP’liler açısından bu noktada “Başbuğ” Türkeş nostaljisi bir kez daha canlanacak gibi olur. Ama yine parladığı gibi sönüverir. Çünkü Türkeş de “Ben verdiğim tüm konferanslarda Türk-Kürt kardeşliğini savundum” diyerek övünmüştür. Yani Kürt kimliğini tanıyan da “kardeşlik” masallarını ilk anlatmaya başlayan da Türkeş’tir. Çünkü MHP’nin özü de tarihi de Kürtçüdür.

MHP: Siyaset Mezarlığına Giden Kürtçü Partilerden Bir Tanesi

Amerikancı-sağcı sistemin Türkiye’deki temel ideolojik duruşu Kürt-İslamcılıktır. Geçtiğimiz dönemlerde İslamcılık yanı açık Kürtçülük yanı örtülü savunulan bu anlayış, artık Kürtçülük yanı daha açık ve ön planda olacak şekilde savunulmaktadır. Sağcılık doğal olarak dincilik ve kabilecilikle bir araya gelmektedir. Fakat dinciliğin bile üzerinde yükselebileceği esas toplumsal yapı kabileciliğin, Kürtçülüğün, Kürtleşmenin ta kendisidir.

Bu noktada temel mesele de Türkiye’ye Kürt kimliğinin bu siyaset kurumu tarafından kabul ettirilmesi olmaktadır. Özellikle son yıllarda AKP tarafından sahneye konulan Kürt açılımı tam da bu noktadan yola çıkmakta, hedefe doğru emin adımlarla ilerliyor. Bu noktada MHP de yukarda belirttiğimiz gibi AKP-PKK ikilisi tarafından dayatılan tüm ABD tezlerine ve planlarına ikna olmuştur. Bunun nedeni de MHP’nin hiçbir zaman Atatürkçü bir milliyetçilik anlayışına, antiemperyalizme ulaşamamış olmasıdır. Sağcılık, Kürtçülüğün davetçisidir!

Meselenin özü uydurma, yapay ve emperyalizm destekli Kürt kimliğinin kabul ettirilmesinden geçer. Kürtçüleşme olgusu önce Kürt kimliğini ve dilini kabul etmekle başlar. Ardından hakların kabul edilmesi gelir. En sonunda da hem Kürt devleti kabul edilir hem de Türkiye’nin Kürt istilasına terk edilmesi…

Şunu çok açık olarak ortaya koymalıyız ki bu saydığımız aşamalar açısından AKP, MHP ve CHP açısından hiçbir fark kalmamıştır. En sert Türk milliyetçisi olduğu iddia edilen parti de diğer Kürtçü partilerden biridir. Hatta bazı durumlarda diğerlerini aşacak kadar da gayretlidir.

Bu MHP’nin kaçınılmaz sonudur. Daha doğrusu başlangıçtaki sakatlığın açığa çıktığı son noktadır. Yaşananlar Milliyetçiler, ülkücüler açısından şoktur. Güvendikleri dağlara kar yağmaktadır.

Oysa Türk milletinin güvenebileceği, sırtını dayayabileceği tek dağ Atatürk’tür. Türk milleti de Türk milliyetçisi de Atatürk’teki gerçek özüne dönmelidir. Dönecektir. Dönmeye başlamıştır.

MHP’nin varabileceği tek yerse siyaset mezarlığıdır. Sistemin artık onlara ihtiyacı kalmadığı gibi onların inandırabileceği Türk milliyetçisi de yoktur.

Artık MHP kendi yoluna gidecektir, Türkler kendi yoluna…

Bu yazıyla ilgili görüşlerinizi gönderebilirsiniz:
Size ulaşmamız için lütfen aşağıdaki formu doldurun:
İsim: 
Soyisim:
Telefon: ( 0   )
Cep Tel: ( 0   )
E-posta: 
Şehir: