Serap Yeşiltuna
Ulusal Parti’nin
Kürt Sorununa Bakışı Aşırı mı?
Radikal Olan Kim? Biz miyiz Yoksa PKK mı?
Türk milleti özellikle son birkaç yıldır Kürt bölücülüğünün baskısını üzerinde çok daha fazla hissediyor. 1984 yılında fiili olarak başlayan PKK terörü, Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nde Türk askerine saldırma noktasından, artık Türkiye’nin tüm bölgelerine ve tüm Türklere yönelik bir saldırı başlatma çizgisine girdi.
Özellikle AKP iktidarı ile birlikte ‘Kürt sorunu’nun bir sorun olarak kabul edilmesi, PKK ile masaya oturma söylemlerinin başlatılması, Kürtçe yayın ve eğitim hakkının tanınması, TRT’nin Kürtçe yayına başlaması ile Kürtçe’nin ikinci bir dil olarak kabul edilmesi, ‘Kürt açılımı’ projesi adı altında Kürt kimliğinin Türk milletine dayatılması ile artık PKK, AKP tarafından siyasi bir taraf olarak kabul edildi ve PKK terörü meşruiyet kazandı.
Bu durum tespitine karşı Ulusal Parti’nin çözüm önerisi çok net: PKK’yı ortadan kaldırmak ve PKK’ya varlık kazandıran ‘Kürt kimliği’ ile mücadele etmek.
Bunu yaparken de yöntem olarak ortada bir ‘Kürt sorunu’ değil bir ‘Kürt istilası’nın olduğunu anlatmaya çalışıyoruz. Yani PKK’nın Kürtlük üzerinden örgütlendiğini, Kürt nüfusunu arttırarak ve yayarak güçlendiğini, Kürtlük kavramını yayarak da kendine ‘normallik’ kazandırdığını söylüyoruz.
O nedenle mücadele edilmesi gereken kesinlikle ‘Kürtlüktür’ ve Kürt kimliği üzerinden örgütlenen PKK’nın da kesinlikle başı ezilmelidir diyoruz.
Ve çok somut bir çözüm öneriyoruz: İdam cezası geri gelmeli başta Apo olmak üzere tüm önder kadroları asılmalı, teröre destek veren, teröre siyasi bir zemin kazandırmaya çalışan herkes şiddetle cezalandırılmalı.
Yani Türk milletine dayatılan en radikal fikir olan ‘Kürt devleti’ ya da ‘Kürt özerkliği’ fikrine karşı son derece gerçekçi ve gerekli bir çözüm önerisi.
Ancak bugün bu fikrin bile maalesef radikallik ya da sertlik olarak algılatılmaya çalışıldığını görüyoruz.
Bazıları diyor ki “terör böyle çözülmez, terörü çözmenin yöntemi barış ortamını yeniden sağlamaktır, kan kanla yıkanmaz, böyle sert politikalar sorunu daha da büyütür”, ya da birileri çıkıyor diyor ki “bölgenin sorunu ekonomik, kalkınma gerekir, işsizlikle yoksullukla mücadele etmek gerekir, çaresiz kandırılmış insanlara karşı bu kadar sert tavır alınmamalıdır” başka birileri çıkıyor diyor ki “Kürtleri siyasi olarak dışlarsanız, Türk kimliğini dayatırsanız onlar da dağa çıkar, o nedenle Kürt kimliği konusunda böyle sert olmak doğru değildir onları kazanmak gerekir”, başka birileri de “idam cezası insan haklarına aykırıdır” diyor.
Kısaca Türkiye’de Türkleri yumuşatarak PKK’yı daha da sertleştiren bir anlayış yerleştirilmeye çalışılıyor.
Peki Türkiye bu noktaya nasıl geldi?
Nasıl oldu da 30 yıl içinde PKK gibi bir terör örgütünün en radikal fikirleri Türk milletine kabul ettirildi de, teröristlerin asılarak cezalandırılması gibi en meşru fikir “radikal” hale getirildi?
Şöyle bir düşünelim bundan 30 yıl önce PKK’nın ortaya attığı fikirler sıradan bir Türk için ne kadar radikaldi.
Türkiye’de iki ayrı millet yaşar, Kürtlerin ayrı bir dili var deseydiniz,
Kürtçe yayın ve eğitim hakkı olmalı, üniversitelerde Kürtçe dersleri başlamalı deseydiniz,
TRT, Kürtçe yayına başlamalı deseydiniz,
Güneydoğu’daki belediyelere özerklik verilmeli, bölge kendini ayrı yönetmeli deseydiniz bu çok açık bir şekilde vatan hainliği olarak algılanırdı.
Ya da PKK ilk eylemlerine başladığında, bunun çok uzun yıllar süreceğini, terör olaylarının Türkiye’nin her yanına sıçrayacağını söyleseydiniz, askerimizin, doktorumuzun, öğretmenimizin, hemşiremizin ve onların eşlerinin, çocuklarının şehit edileceğini ve bunun bir yerinin, zamanının olmayacağını, her an her yerde PKK’nın size vurabileceğini, her yerde eylem yapacağını, polisle çatışacağını söyleseydiniz ve deseydiniz ki buna rağmen teröristbaşı Apo yakalanacak ama asılmayacak hatta affedilecek, onu önderi olarak kabul eden teröristler Meclise girecek, militanları belediye başkanı seçilecek” hiçbir Türk’e ne bunu kabul ettirebilirdiniz ne de kimse böyle bir varsayımda bulunmaya cesaret edebilirdi.
Ya da bir gün bu ülkede Atatürk’ün tüm politikalarının eleştirileceğini, Kürt ayaklanmalarına karşı aldığı tavrın faşistlik olarak ifade edileceğini, isyanları bastıran komutanlarının katliamcı, kendisinin de savaş suçlusu olarak tanımlanacağını, Dersim isyanının bir katliam hatta soykırım olarak dikte ettirileceğini ve hatta bu ülkede bir gün Şeyh Sait ve idam edilen çapulcu arkadaşlarının, Seyit Rıza’ların törenlerle anılacağını ve bu ülkenin belediye başkanlarının bunu destekleyeceğini, başbakanının buna engel olmayacağını duysaydınız bundan 30 yıl önce ne düşünürdünüz?
Bunları ancak bir PKK’lı, bir vatan haini, işbirlikçi bir terörist, bir Türk düşmanı, bir Atatürk düşmanı söyleyebilirdi değil mi?
Ama bugün pek çok kişi söylüyor, yazıyor, çiziyor!
Evet işin en acı kısmı bu.
En radikal fikirleri dile getiriyorlar, en radikal fikirleri dayatıyorlar, en radikal fikirleri normalmişçesine Türk milletine yutturmaya çalışıyorlar ve kimseden ses çıkmıyor.
Türk milleti PKK’nın her türlü radikal fikrine alıştırıldı, alıştıkça da duyarsızlaştırıldı!
Ve bu radikal fikirler normalleşti, bu radikal fikirlere karşı alınması gereken normal tavırlar ise radikal hale getirildi.
PKK Hiç Geri Adım Attı mı Hiç Yumuşayalım Dedi mi?
PKK bu radikal fikirlerini dayatırken hiç yumuşamadı. Hiç geri atmadı.
Peki ya tabanı?
Onlar daha da acımasızlardı. Düşünelim, bir çatışmanın ardından, ölen askerlerimizin, sonrasında yapılan şehit cenazelerinin ve anaların feryadının ardından siz PKK destekçilerinin çıkıp da ‘durun burada bir hata var, bu evlatlarımıza yazık, analarına, kardeşlerine yazık’ dediğini duydunuz mu?
PKK destekçilerinin bir kez bile PKK’ya “dur” dediğini, “yaptığınız insan haklarına aykırı”, “hümanistçe değil” dediğini duydunuz mu?
Ya da bir şehit cenazesine katıldıklarını gördünüz mü?
Duymazsınız ve görmezsiniz. Çünkü onlar hep radikaldir.
Çarşı bombalamalarını hatırlayalım ya da araba yakmalarını…
Bunlara karşı PKK’nın kendi içinden bir ses, bir itiraz oldu mu?
Hele hele son olayları hatırlayalım. Serap, Pınar, Buse gibi masum sivil kardeşlerimize, arkadaşlarımıza yaptıkları saldırılardan sonra ‘yeter artık bu kadarı da fazla’ diyen oldu mu?
Olmadı, olmadığı gibi isteklerini daha da arttırdılar. Her terör eylemi daha fazla taviz istemek için yeni bir basamak oldu.
Basamaklar birer birer çıkıldı ve her defasında daha kalabalık bir güruh katıldı.
PKK hep çok radikal, hep çok acımasız oldu ve o acımasız güruhun sayısı arttıkça arttı. Dağa çıkması gerekmiyordu artık çünkü sayıları dağlar için fazlaydı. Şehirlere yerleştiler, büyük şehirlere, sanayi kentlerine. Orada, hem dağdaki eylemlerin destekçisi hem de şehirdeki eylemlerin planlayıcısı oldular. Ölen askere sevinen bu güruh gözünü evlerdeki Türk bayrağına diker oldu.
Sarı, kırmızı, yeşil paçavralarını her yere asar oldular, Türk bayrağına saldırdılar, asanları taciz ettiler.
Çünkü onlar hep çok radikaldi.
PKK kendi sistemini kurdu.
Öyle bir sistem kurdu ki Güneydoğu’da yaşayan Kürtler, Türkiye Cumhuriyeti yasalarına değil, adeta belediye başkanlarının talimatlarına göre hareket eder oldu.
Telefonu, suyu elektriği fatura ödemeksizin kullanan bu insanlar, vergi ödemeden haraçla yaşayan, kapkaçla yaşayan kocaman bir güruha dönüştü.
Güneydoğu’ya görevli gelen doktor, öğretmen, memur onlara hizmet götürmeye çalışan vatansever insanlar olarak değil de, düşman olarak görüldü.
Doktorlar tehdit edildi, darp edildi.
Öğretmenler, devletten eğitim yardımı alan öğrencilerinin, okul çıkışında PKK mitinglerinde olduğunu gördü pek çok yerde.
Çocukları potansiyel bir militandı onlar için, tüm radikal eylemlerin içinde, radikal isteklerin radikalce ifade edilişinin ortasında ve tabi çocuk başına devletin ödediği para da yanında cabası…
Bir de toprak yardımı vardı tabi. Ekilmeyen topraklar için kaymakamlıklardan alınan nakdi yardımlar…
Sonra geceleri o yardımlar kaymakamlık binalarımıza kurşun olarak, bomba olarak dönüyordu.
Çünkü onlar hep radikaldi.
Bu sistemin üzerine bir de kendi hukuk sistemini ekledi PKK. Öyle bir sistem ki, Türk askerinin ve masum yakınlarının yargısız infazı vardı içinde, suçu Türk olmak olan bu insanların ölüm emrini vermesi yetti PKK’nın. İdama karşıydılar sözde ama öldürme hakkı saklıydı kendi yasalarında.
Çünkü hep çok radikaldiler!
Hiç geri adım atmadılar, hiç taviz vermediler.
Kendi doğrularını da ne yazık ki bu topluma kabul ettirdiler.
Zorla!
Artık bu saydığımız şeylerin radikal olduğunu mu sanıyorsunuz?
Ne yazık ki hayır…
Türk toplumu bunları normal karşılamaya başladı, sorgulamaz oldu.
Peki topluma anormal olarak benimsetilmeye çalışılan ne?Bu radikal fikirleri ve radikal eylemleri bastırmanın radikal ve aşırı olduğu!
Daha açık bir ifadeyle PKK’nın başını ezmenin, yani Apo’yu asmanın çok aşırı bir fikir olduğu, insan haklarına aykırı olduğu!
İyi de suçu sabit, üstelik bulunduğu hücreden suçunu işlemeye devam eden, örgütü yönetmeye devam eden, kanlı eylemlerin talimatını veren bir teröristbaşını asmak neden aşırı olsun?
Türkiye’nin bundan başka seçeneği hiçbir zaman olmadı ve Türk milletinin iradesi de her zaman bu yönde oldu.
Sokakta çevirip kime sorsanız “Apo asılmalı mı” diye, size “elbette” derdi ama şimdi Apo’yu asma fikrinin faşistlik olduğuna dair bir kamuoyu yaratılmaya çalışılıyor.
PKK’nın Başı Ezilmeden Sorun Çözülmez: Apo Asılmalı
Unutmayalım, idam cezasının kaldırılması bu ülkede sadece Apo’yu asmamak için çıkarılmış bir yasadır.
Sadece Apo’yu asmak için bile geri gelmek zorundadır.
Çünkü PKK’yı dağıtmadan, başını yok etmeden kökünü kurutamazınız. Onun dışındaki çözümlerin hepsi, açık söyleyelim, PKK’nın istediği, onu daha da güçlendirecek çözümlerdir.
“Siyasi çözüm” dediler, PKK meclise kadar girdi, hatta dağdan inen adamlarını bile milletvekili yaptılar, terör bitmediği gibi hiç olmadığı kadar arttı.
“Demokratik açılım” dediler her tür bölücü fikir yasal zeminde konuşulmaya başlandı, eylemleri daha da arttı.
“Dil” dediler, “eğitim” dediler “televizyon kanalı” dediler, istedikleri araçların hepsi daha fazla bölücü eylem fikrini savunmak için kullanıldı.
Yani suç cezasız kaldı ve suç olmaktan çıkarıldı bu sayede.
Dolayısıyla bölünme fikri de, özerklik fikri de, diğer bütün bölücü fikirler kadar meşru hale getirildi.
Suç olarak gösterilen eylemler değişti artık, değer yargıları da…
Atatürk döneminde uygulanan politikalar, adeta PKK’nın varlığının sebebi olarak gösterilmeye başlandı.
Örneğin İngilizlerle işbirliği yapan çapulcu, hilafetçi Şeyh Sait değil de onu asan Atatürk sorgulanmaya başlandı.
Dersim Ayaklanması’nda ayaklanan Kürtler ve onların yine İngilizci elebaşısı Seyit Rıza kahraman yapıldı, Atatürk katliamcı, ayaklanmayı bastıran komutanlar savaş suçlusu oldu.
Atatürk’ün hayatı boyunca korumaya çalıştığı bağımsızlık anlayışı, ulusal bütünlük fikri, “Ne Mutlu Türküm Diyene” felsefesi, “Türkiye Türklerindir” şiarı artık demode fikirler olarak benimsetilmeye çalışılıyor.
Oysa aynı dönemin Sevr Planı, üstelik Atatürk tarafından yırtıp atılmış bu ucube taslak bugün çok yeni bir projeymiş, çok çağdaş bir tasarımmış gibi halka yutturulmaya çalışılıyor.
Atatürk’ün bölücülere, ayaklananlara karşı kullandığı en keskin ve en kesin çözüm olan idam cezası ise çağdışı ve demokrasiye aykırı olarak değerlendiriyor.
Üstelik bunu her gün yüzlerce adam idam eden ABD’nin dayatmalarına dayanarak söylüyorlar. ABD, kendi ülkesinde idam cezasını istediği zaman uyguluyor, istediği suçluya uyguluyor ama Türkiye’de Apo’nun asılmasına engel oluyor, asılması fikrine bile ambargo koydurtmaya çalışıyor.
Asmak Kimi Ürkütür?
Apo’nun asılması fikrinden bile rahatsız oluyorlar, hatta ürküyorlar, ‘tüyleri diken diken oluyor.’
Aslında bunda da bir gariplik var.
Çünkü ürkütücü bir durum varsa bu bizzat Apo için ürkütücüdür.
Ya da Şeyh Sait anması yapanlar için ürkütücü.
Ya da Şeyh Sait gibi bir haini önder olarak benimseyenler için…
Örneğin 1925 yılında hepsi için ürkütücüydü çünkü kalkıştıkları bölücü ayaklanma sonunda gerçekten asılarak cezalandırıldılar.
Şimdi ürkmesi gereken sadece Apo’dur ve de onu koruyanlar…
Onu koruyanlar belki daha da ürkmeliler hatta. Çünkü Apo’yu asmamanın sonu genel affa, oradan da Apo’nun affedilmesine kadar götürebilir süreci.
Şimdi böyle bir durumda bunun hesabını halka nasıl verecekler?
Affın anlamı katili, caniyi, teröristi affetmek ve teröristin destekçisi olmaktır. Teröristin tüm eylemlerini onaylamaktır ve hatta isteklerini kabul etmektir.
Terörist sıradan bir suçlu değildir. Bilerek ve isteyerek ayaklanmıştır, cezasız kalması en büyük haksızlıktır.
Af demek, daha fazla şehit demektir, daha fazla cenaze, katliam, daha fazla Serap, Pınar ve Buse demektir.
Türk milletine bunu kabul ettiremezsiniz!
Normalleşme Nedir?
Türk milletinin kabul edeceği tek şey normalleşmedir. Ama bu onların anladığı anlamda bir normalleşme değil.
PKK ve işbirlikçilerinin literatüründe ‘normalleşme’, terör örgütünün isteklerinin kabul edilerek, ordunun operasyonlarının durması, fiili bir özerkliğin ilan edilerek PKK’nın siyasi bir taraf olarak kabul edilmesi ve Apo’nun affedilmesidir.
Bizim anladığımız normalleşme ise terörün bölücü isteklerine son verilerek bitirilmesidir. Normalleşme dönemlerinde ayaklanan suçlular hak ettikleri biçimde cezalandırılır ve ayaklanmanın olmaması için gereken önlemler alınır.
Yani normalleşmenin olabilmesi için her şeyden önce ortada terörü bitirmeye niyetli ve bölünme fikrine kesinlikle karşı, teröristi muhatap almayacak kadar güçlü bir siyasi iradenin olması gerekir. Emperyalizmin ve ABD’nin dayatmalarına kesinlikle karşı çıkacak bir iradenin…
Açıkçası bunu başarabilen bir tek Atatürk olmuştur.
Atatürk bu çapulcuların tek başına isyan etmediklerini, arkalarında emperyalistler ve onların kirli oyunlarının olduğunu bilmektedir.
Verilecek her bir tavizin, atılacak her türlü geri adımın bir parça işgal olduğunu çok net görmektedir.
Evet radikallik diyorlarsa adına radikallik desinler ama, kesinlikle halkın çıkarlarını savunan ve emperyalistlerin kuklalarına boyun eğmeyen bir duruştur. Gerçek ‘normalleşme’ o dönem sağlanmıştır.
Normal olan;
Etnik kökenlerin söz konusu edilmediği bir ulus devlet,
Bu ulus devletin içinde yaşayan ve ortak bir dili konuşan tek bir ulus,
Ve bu yapıya karşı isyan edilenlerin en sert biçimde cezalandırıldığı bir hukuk anlayışı…
Atatürk’ten miras kalan budur, ‘normal’ olan budur ve elbette buna sahip çıkacağız.
En Hümanist Şey Apo’yu Asmak, En Radikal Duruş İse Onu Affetmektir
Bugün bir kısım insan çıkıyor ve idam cezasının bir insanlık suçu olduğunu iddia ediyor.
Peki eğer idam cezası olmazsa, insanlığa karşı en büyük suçu işleyen bu teröristlerin, bu çocuk katillerinin, masum sivilleri öldüren, kadınlara kurşun sıkan bu insanlık dışı canilerin cezasını kim verecek?
İdam cezası olmadığında, emperyalistlerin bölme planlarını hayata geçirmeye çalışan bu kuklaların, işbirlikçilerin cezasını kim verecek?
Asıl soru idam cezası olmazsa eğer, PKK’yı kim durduracak?
İdam cezası bir intikam değildir, “kana kan” diye sloganlar atan canilerden bile intikam almaya çalışmayacak kadar hümanist bir millettir Türkler.
İdam cezası sadece “öldüren katile değil, ölen askere hümanist olmaya çalışan” bir uygulamanın sonucudur.
Evet, hümanist olmak gerekir; o da bu topraklarda yaşayan, huzur içinde uyumak isteyen, bayrağını penceresine asıp bağımsız bir ülkede yaşamak dışında bir arzusu olmayan, çoluğuyla çocuğuyla tehdit edilmeden, darp edilmeden yaşamak isteyen, otobüse bindiğinde sağ salim evine gideceğini bilen, alışveriş merkezine girdiğinde bombalanmadan çıkacağına emin olan sıradan Türklere hümanist olmanın gereğidir.
“İnsanlık” dedikleri o yüce duyguyu Türkler için hissetsinler biraz da!
Sadece bu huzuru isteyen Türklere yaptıkları psikolojik baskıyı bitirsinler artık!
Çünkü artık Ulusal Parti var ve bu çatı etrafında Türk milleti uyanacak, kendi haklarını savunacak, ve teröristin haklarını savunmak için yana yakıla çalışan onlara cansiperane destek veren hainlerden de bunu hesabını soracak.
“Şehidine Sahip Çık Türkiye!” boş bir slogan değildir. Ulusal Parti tüm Türkiye çapında başlattığı imza kampanyalarıyla şehidine gerçekten sahip çıkmak isteyen Türk milletinin sesi oluyor.
“Şehitlere sahip çıkmak PKK’nın başını ezerek olur, bu da ancak başının asılmasıyla ve örgütün dağıtılmasıyla mümkündür.” diyor.
Bunu Türk milleti çok iyi biliyor.
İstedikleri kadar bunu radikal bir istek olarak kabul etsinler, istedikleri kadar pankartlarımızdan ürksünler, istedikleri kadar Apo’ya, Şeyh Sait, Seyit Rıza ve takipçilerine destek olsunlar Türk milletinin vicdanı haklıdan yana.
Türk milleti, Atatürk’ün uygulamalarının en doğrusu olduğunu biliyor ve bu uygulamaları yeniden hayata geçirecek, cesur bir önderlik arıyor.
Unutmayalım,
Türkler yumuşadıkça PKK sertleşiyor.
Türkler sustukça PKK’nın sesi daha çok çıkıyor
Türkler acıdıkça, PKK daha da acımasızlaşıyor
Türkler affettikçe PKK daha da çok öldürüyor.
O nedenle, şehitlerimize gerçekten sahip çıkalım ve başlarını ezelim!