Ali Özsoy
CHP Atatürk’ün Partisi mi?

Etik Olmayan Bir İddia

Siyasi hayatımızda ne zaman sol veya ulusalcı kulvarda bir parti kurulsa, CHP’li kadroların ve profesyonel siyasetçilerin asla değişmeyen itirazıyla karşılaşılır: “Atatürk’ün partisi CHP’ye destek olmak varken, neden yeni bir parti kuruyorsunuz?”

Bu itiraz her şeyden önce demokrasi anlayışına aykırıdır. Çünkü demokrasinin temelinde siyasi parti kurmak vardır. Ve hiçbir partinin bir siyasi akımı veya ideolojiyi parsellemek gibi hakkı yoktur.

Bu basit gerçeği bir yana bırakalım. Bir de işin etik boyutu vardır. CHP liderleri, yöneticileri, kadroları ve hatta ne yazık ki çoğu üyeleri güncel siyaset, ekonomi, terör konularında, ideolojik argümanlarında ve dış politikada esas olarak hiçbir zaman Atatürk’ü referans almazken, neden böyle ucuz politik çıkarlar söz konusu olduğunda hep Atatürk’ü hatırlarlar.

Öncelikle bir partinin Atatürk’ün partisi olduğunu belirlemek için tek bir bilimsel kıstas vardır. Bu partinin programı, tüzüğü, yayınladığı programatik düzlemdeki çözüm önerileri ve liderlerinin taahhütleri, Atatürk’ün Türkiye’yi yönettiği 1919 (devrimin başlangıcı) ile 1938 arasındaki eylemleri, icraatları söylemleri, programları ve ideolojik metinleriyle ne ölçüde örtüşmektedir?

Sorun bu derece basittir. Atatürkçülük ya da Kemalizm bir ideolojidir. İlkeleri, devrimleri ve iktidar uygulamaları tarihçe sabittir. Tek yapmamız gereken 2008 CHP Programı ve 2010 CHP önderliğinin siyasi-ideolojik çizgisini 1919-1938 Kemalist devrimci çizgiyle karşılaştırmaktır.

Bundan daha nesnel ve bilimsel bir yöntem olamaz. Çünkü bir partinin programı kimliğidir. Atatürkçülüğün bir ideolojisi ve programı vardır. Bugünkü CHP’nin de vardır. Eğer bunlar örtüşmüyor ve hatta pek çok noktada zıtlaşıyorsa, sonuç son derece açık ve basittir: CHP Atatürk’ün partisi değildir.

Kemalizm, Altı Ok ve CHP

CHP programından yola çıkarak bu meseleyi irdeleyeceğiz. Öncelikle şunu belirtmeliyiz bu program aşırı uzun, tam 350 sayfa. Ve öylesine gereksiz söz kalabalıklarıyla dolu ki bir parti programından çok sanki bir hükümet genelgesi veya yönetmeliğini andırıyor. Bu denli uzun bir metinde ise Türkiye’nin temel sorunlarına yönelik bir şeyler bulmak samanlıkta iğne aramak kadar zor. Ancak yine de bu aşırı ayrıntılı metinden 2010 CHP zihniyetini anlamak için alıntılar yapmak zorundayız.

CHP programı 24. sayfada partinin ideolojik konumunu şöyle özetlemektedir:

“Partimizin ideolojisini besleyen, üç ana kaynak: Atatürk’ün modernleşme devrimi ve altı ok ilkeleri, Sosyal demokrasinin evrensel kuralları ve Anadolu ve Trakya’nın tarihsel ve felsefi birikimidir.”

Bu formülasyona ileride değineceğiz. Ancak ilk olarak şu ifadelere vurgu yapmalıyız. Birinci ifade “Atatürk’ün modernleşme devrimi.” Öncelikle neden modernleşme? Bu kelimenin çağdaşlaşma yerine kullanıldığını anlıyoruz. Ancak itirazımız öz-Türkçecilik açısından değil. Atatürk veya çağdaşı olan devrimciler bir kez bile olsun “modernleşme devrimi” ve hatta “çağdaşlaşma devrimi” kavramını kullanmadılar. Çağdaşlaşma kavramı Altı Ok’un esas ilkeleri arasına bile alınmadı. Sadece bazı söylev ve demeçlerde Türk Devriminin bir unsuru olarak nitelendirildi.

Bugünkü CHP’nin “modernleşme” kavramını öne çıkarması ve Atatürkçülük ile ideolojik ve tarihsel bağını sadece “modern olmak” çerçevesinde kurması ilginçtir. Bu neredeyse AKP’nin “Atatürçülük=çağdaşlaşma=AB üyeliği” konumuna bir gerilemedir. 2008 Programının AB konusundaki ileride ele alacağımız söylemleri ne yazık ki bu yorumumuzun aşırı kaçmadığını gösterecektir.

Bugünkü CHP, 1919-1938 arası için Bağımsızlık Devrimi veya Ulusal Kurtuluş Devrimi kavramlarını kullanmamak isteyebilir çünkü bu sol ve anti-emperyalist geçmişiyle bir bağ kurmasına neden olacaktır. Ancak en azından Atatürk’ün CHP’sinin 1931-1935 programlarına bir göz atıp bugün ideolojik olarak nereye düştüklerini görebilirlerdi.

CHP’nin 1931 programının derinleştirilmiş ve genişletilmiş hali olan 1935 Programını referans alırsak, parti çok açık bir şekilde birinci cümlesinde “Türk Devrimi” kavramını kullanmaktadır:

“Cumhuriyet Halk Partisi’nin programına temel olan ana fikirler, Türk Devriminin başlangıcından bugüne kadar yapılmış olan işlerle, yalın olarak, ortaya konmuştur.”

Yani bahsedilen devrim her şeyden önce emperyalizme karşı ulusal bir devrimdir ve o ulus da Türk’tür. CHP bu kavramdan ısrarla kaçınmaktadır. “Türk Ulusu” ifadesi 2008 Programının milliyetçilik ilkesi bölümünde bile kullanılmamaktadır.

1935 Programına geri dönelim: “Partinin güttüğü bütün esaslar, Kamâlizm prensipleridir.”

Birinci sayfada yer alan “Türk Devrimi” ifadesinden bir paragraf sonra ikinci sayfada Kemalizm (Atatürk döneminde öz-Türkçe akımını destek için bir dönem Kemalizm yerine Kamâlizm sözcüğü kullanılmıştır) kavramı geçmektedir. 1935 Programı bu konuda çok açıktır. Partinin ideolojisi ve doktrini Kemalizm’dir.

Programında Atatürkçülük Geçmeyen “Atatürk’ün Partisi”

1935 Programı Kemalizm’in esasları olarak “vatan, ulus, devlet ve kamusal hakları” saymakta; sonrada vasıflar bölümünde Atatürk’ün 6 İlkesini yani Altı Ok’u açıklamaktadır. 2008 Programında “altı ok” olarak geçen ilkelerin neden küçük harflerle yazıldığını bilmiyoruz. Ancak 2008 Programı çok açık bir şekilde ne Kemalizmi ne de bugünkü öz-Türkçe ifadesiyle Atatürkçülüğü ideolojik referans olarak belirtmektedir.

“Modernleşme devriminin” bir unsuru olarak “altı ok” vardır. Ancak Kemalizm ve Atatürkçülük asla bir ideoloji olarak kabul edilmemektedir. Dolayısıyla CHP Programında geçen “altı ok” Kemalist-Atatürkçü ideolojinin ilkeleri olan Altı Ok ile ancak isim benzerliğine sahiptir. 2008 Programının Altı Ok’u açıklayan metinlerini ele aldığımızda bu gerçeği çok daha net göreceğiz.

Ancak 2008 Programı incelendiğinde çok daha çarpıcı bir olguyla karşılaşıyoruz. Atatürkçülük-Kemalizm sadece CHP’nin ideolojisini açıklayan 24. sayfadaki maddeden dışlanmamış, tüm programdan da dışlanmış. İşte çarpıcı gerçek: “Kemalizm” kelimesi 350 sayfalık CHP Programında tamı tamına 0 kez geçmiş. Peki ya Kemalizm’in bugün yaygın olan ifadesiyle Atatürkçülük? “Atatürkçülük” kelimesi de programda toplam 0 kez geçmiş.

Üşenmedik araştırdık. En azından sıfat olarak Atatürkçü kelimesi geçmiştir diye aradık. Sadece iki kez geçmiş. Birincisi 23. sayfada sosyal demokrasinin destekçisi olarak, ikincisi 295. sayfada eğitim konusunda...

İnanılmaz ama gerçek! Atatürk’ün partisi olduğunu iddia eden bir partinin programında Kemalizm ve Atatürkçülük kelimeleri hiç ama hiç geçmiyor. Bırakın bir ideoloji olarak, bir düşünce sistemi veya en azından tarihsel bir devrim veya eylem olarak bile!

Bunu bir CHP’liye sorsak ne diyecektir? Yanıt klasik: “E, biz zaten Atatürkçüyüz, söylemeye ne gerek var?” İyi de söylemezsen, hep gizlersen, programında bir kez bile geçmezse ne malum öyle olduğun?

CHP Atatürkçü mü Sosyal Demokrat mı?

Peki, ideolojilerinin ikinci temel kaynağı olarak belirttikleri “sosyal demokrasi” ile ilgili durum ne? “Sosyal demokrasi” kavramı tam 13 kez geçiyor. Hadi bu rakamları bir yana bırakalım. CHP’nin temel ideolojik kökenini sosyal demokrasiye bir kez bile olsun bağlaması, Atatürkçülükten ciddi bir sapmadır.

Acaba Atatürk kendisine “sosyal demokrat” demeyi bilmiyor muydu? Partisinin ilkeleri arasına sosyal demokrasiyi almaktan aciz miydi? Sosyal demokrasi Atatürkçülükten tamamen farklı ve hatta emperyalist Batı’nın uzlaşma-reform ve sömürü ideolojisi olarak Atatürkçülüğün zıt kutbunda yer alan bir akımdır.

Sosyal demokrasi Batı işçi sınıfı ve burjuvazisinin sömürgelerden talan edilen artık değeri “sosyal adalet” içinde paylaşması temelinde ortaya çıkan liberal-marksist sentezdir. Özünde kapitalizm yanlısı ve sağ bir ideolojidir.

Oysa Atatürk ve devrim arkadaşları defalarca “19. yüzyıl sosyalizm nazariyelerinden” farklı olduklarını belirttikleri gibi, “liberalizme” de karşı olduklarını belirtmiştir. Sosyal demokrasi tam da budur. 19.yy liberalizmi ve reformist sosyalizminin sömürgeci sentezi... Kemalizm tam da bu sömürgeci düzenin yıkılmasını hedefleyen Ulusal Kurtuluşçu sol bir ideolojidir. Atatürkçülük ile Atatürkçülüğün yıkmak istediği bir düzenin reformist ideolojisi nasıl bir tutulabilir?

Bu sosyal demokrasi tartışmasını çok devam ettirmeyeceğiz. Çünkü Türkiye hariç dünyanın hiçbir yerinde Kemalizm’e sosyal demokrasi diyecek cehalette tarihçi veya bilim adamı bulunamaz. Ancak Emre Kongar’lar ve Cumhuriyet yazarlarının bu zırvaları CHP saflarında uzun süredir egemen ideoloji haline gelmiştir. Fakat 2008 Programı bu garip sentezden bile geridir. Çünkü “Atatürkçülük sosyal demokrasidir” bile diyememekte, Atatürkçülük kavramını hiç anmadan işin içinden sıyrılmaktadır. Bunun yerine “Atatürk’ün modernleşme devrimi” ve “sosyal demokrasi” bir arada geçmektedir.

2008 CHP Programında anılan üçüncü ideolojik kaynak ise “Anadolu ve Trakya’nın tarihsel ve felsefi birikimidir.” Bu tercih de çok manidardır. Öncelikle ne olduğu belirsizdir. 1931-1935 Programları ve Atatürk’ün söylevleri incelendiğinde defalarca “Türk yüksek kültürü” ve “büyük Türk medeniyeti”ne göndermeler olduğu görülebilecektir. İşte bu ayrım medeniyet, gelenek ve birikim konusunda 2010 CHP’sinin Atatürk’ten çok farklı bir yerde durduğunu göstermektedir.

Cumhuriyetçilik ve Laiklik: Ciddi Geri Adımlar

2008 Programı 12. sayfadan itibaren Altı Ok’u açıklamaya başlamaktadır. Ancak “temel ideolojik kaynak” olarak anılan “altı ok” öyle bir tefsir edilmektedir ki; program CHP’nin neden Altı Ok’u savunmadığını veya savunduğu “altı ok”un, Atatürk’ün Altı Ok’uyla uzaktan yakından ilgisi olmadığını açıklamaktan başka bir şey yapmamaktadır. İlkeler öyle bir tanımlanmaktadır ki; sanki ilkeyi reddetmek için her yol, her tarif denenmektedir.

Cumhuriyetçilik ve Laiklik CHP kitlesinin asla taviz veremeyeceği ilkelerdir ve parti yönetiminin çok fazla bu alanda geri adım atamayacağı düşünülebilir. Ancak 2008 Programı bu ilkeler açısından bile tehlikeli bazı yorumlar geliştirmektedir.

En basit ve temel ilke olan Cumhuriyetçilik ilkesine göz atıldığında ilk olarak bir taviz gözükmemektedir. Ancak 1935 Programındaki şu cümle önemlidir:

“Parti, bu sarsılmaz kanaatle, Cumhuriyeti her tehlikeye karşı bütün araçlarla savunur.”

Bu cümle açıkça Cumhuriyet konusunda gerici ve karşı devrimci akımları devrimci bir kararlılıkla ezmek taahhüdüdür. 2008 Programı Cumhuriyetçiliği sadece açıklamaktadır. Bu devrimci taahhüt yeni programda yoktur. Ayrıca 2008 Programında ilginç bir şekilde 1931 Programında “milli hâkimiyet”, 1935’te ise “ulusal egemenlik” olarak geçen temel kavram yerine ısrarla “milli irade” ifadesi kullanılmaktadır.

Laiklik İlkesi ise sadece girişte 16. sayfada değil, 49-52 sayfalar arasında da ele alınmaktadır. Laiklik İlkesi CHP kitlesinin en hassas olduğu konudur. Bu alanda taviz parti yönetimi için en zor olanıdır. Bu yüzden tavizler programdan çok güncel siyasette verilmektedir. Ancak programa baktığımızda çok çarpıcı bir detay göze çarpmaktadır.

1935 Programı Laikliği açıkça “din ile dünya ve devlet işlerini” ayırmak olarak tanımlamaktadır. Oysa 2008 Programı bunu sadece “din ile devlet işlerini” ayırmakla sınırlamıştır. Bu laikliğin temelindeki materyalist ve bilimsel anlayıştan günümüzün gerici Amerikan felsefesine bir taviz olarak algılanabilir. Bilindiği gibi ABD’de şekilsel olarak devlet dinden ayrı ancak kamu (yani dünya işleri) tamamen dinin ve cemaatlerin etkisi altındadır.

AKP de bu Amerikan modelini sıklıkla savunmakta ve dini grupların toplum üzerindeki egemenliğini doğal ve hatta hedeflenmesi gereken bir olgu olarak algılamaktadır. Bunun bir başka ifadesi yine “Atatürkçü” olduğu iddia edilen Ecevit tarafından “inançlara saygılı laiklik” olarak dillendirilmişti.

50. sayfadaki şu cümle ise bu açıdan kaygı vericidir:

“Laiklik; hiçbir zaman din ve inanç karşıtı bir ilke ve ideoloji değil, aksine din özgürlüğünü güvence altına alan, farklı inanışların barış ve karşılıklı hoşgörü içerisinde birlikte yaşama yöntemi ve ilkesidir; çağımızın modern ve ileri devlet yönetimi anlayışıdır.”

Atatürk’ün CHP’sinin 1935 Programında “din bir vicdan işidir” deyip, zaten güvence altında olan inanç özgürlüğüne özel bir koruma getirilmemektedir. CHP’nin yukarıdaki formülasyonu ise “inançlara saygılı laiklik” şeklindeki DSP ve aslında DP ve Menderes anlayışını çağrıştırmaktadır. Yani bu teze göre Atatürk dönemindeki laiklik “inançlara yeteri kadar saygılı” değildir.

CHP Programındaki şu maddeler ise daha da kaygı vericidir:

“(Diyanet İşlerinin...) Bünyesine katılmak isteyen her mezhebe açık bir yapılanmaya yönelmesi, bünyesinde yer almak istemeyen mezheplerin ise devletin eşit desteğinden yoksun bırakılmaması yönünde faaliyet göstermesi hedef alınacaktır.”Daha aşağıdaki şu cümleden anlaşılabileceği gibi kastedilen esas olarak Aleviliktir:

“Bu kapsamda, Alevi-Bektaşi inancı ve kültürünü paylaşan yurttaşlarımızın yaygın ibadet, dini hizmet ve kültür merkezleri olan Cemevlerinin de Devletin Camilere sağlamakta olduğu destekten yararlandırılması sağlanacaktır.”

İşte tam da bu Amerikan tipi “laiklik”tir. Diyanetin mezhepler koalisyonuna dönüşmesi devletin laik kimliğinden arındırılması ve tıpkı Irak gibi mezhepsel iktidarların kurumlaştırılmasının ilk adımıdır. Mezheplere kamu desteği kaçınılmaz olarak onlara kamuyu denetleme hakkı tanıyacaktır. Cemevlerini savunmak bahanesiyle yukarıda geçen madde çok tehlikelidir. Bugün eğitim kurumlarına bile verilmeyen maddi desteklerin camilere vermesinin onaylandığını, hatta kamu bütçesinden yapılan bu ayrımcı ve haksız uygulamanın genişletilmesinin bile istendiğini göstermektedir.

Madem öyle CHP AKP’nin “Alevi açılımına” neden karşı çıkmaktadır? Kaldı ki Caferiler, Şafiiler ve sonra da tarikat ve cemaatler de bu kamu hakkını istemeyecek midir?

CHP Laiklik ile küreselleşmenin ve emperyalizmin dayattığı mezhepçilik ve dinsel kimlikçilik akımlarını ciddi bir şekilde karıştırmaktadır. Şu cümle ise 298. sayfadaki Lozan konusunda bile bir geri adımı işaret etmektedir:

“Azınlıkların dini ihtiyaçlarını karşılamak üzere yüksek düzeyde din adamı yetiştirilmesi için ilgili devlet üniversitelerinin ilahiyat fakültelerine bağlı, eğitimin genel ilkeleri çerçevesinde yüksek okullar açılabilecektir.”

Atatürk’ün Laiklik açısından Lozan’ı bile yetersiz bulduğu bir konu Fener Rum Patrikhanesi varlığı meselesidir. Ve hatta Atatürk birkaç kez Laiklik çerçevesinde bu patrikhanenin de er yada geç tıpkı hilafet gibi kaldırılacağını belirtmiştir.

Bugünkü CHP ise, emperyalizmin dayatmaları çerçevesinde Fener Rum Patrikhanesi’nin ekümeniklik ve Ruhban Okulu açma taleplerine resmen kapı açmaktadır.

CHP’nin sadece program düzeyinde Laiklik’ten verdiği tavizler bunlardır. Ancak bir de işin Gürsel Tekin ve Kemal Kılıçdaroğlu öncülüğünde başlayan ve Baykal’ın da savunduğu “Türban-Çarşaf Açılımı” boyutu ve güncel siyasette verilen ödünler kısmı vardır ki bu konuya çok değinemiyoruz. İleride tekrar ele alacağız.

Milliyetçiliği Reddetmek İçin “Milliyetçilik” Tanımı

CHP Programının Milliyetçilik maddesi öyle bir şekilde yazılmış ki, iki sayfa boyunca milliyetçilik nedir öğrenemiyoruz. Maddede bir tek “milliyetçilik ne değildir” bundan bahsedilmiş:

“Türkiye hiçbir zaman ırk, kan ve kafatası esasına göre yönetilen bir devlet olmamıştır, olmayacaktır...

Çoğulculuk anlayışını benimser, tüm etnik ve kültürel kimliklere saygılıdır...

Farklı etnik kökenler arasında bir tercih ve ayrım olgusu olarak değerlendirilemez...

Devletin ırkı olmaz, devlet tüm etnik kimliklere eşit mesafede durur, kültürel çoğulculuğun güvencesini oluşturur görüşüne sahip çıkar...

Farklı etnik kökenlere sahip yurttaşlarımızın karşılaştıkları sorunların ülke bütünlüğü içinde ve çağdaş bir yaklaşımla çözüme kavuşturulmasını benimser.

Bireysel Kültürel Haklara Saygı ilkesini savunur...”

Bir kavramın veya nesnenin ne olduğunu açıklamak için ne olmadığını anlatmak gibi garip bir yöntem kullanmak şüphesiz ki mantıkla açıklanamaz. Tüm bu ifadelerden anladığımız tek bir şey vardır. CHP Programına göre Türkiye’de bir tür “milliyetçilik” vardır. Bu öylesine kötü bir milliyetçiliktir ki; “ırkçı, kafatasçı, kancı, ayrımcı v.s”dir. CHP ise böyle değildir.

Birincisi tüm bu iddialar, milliyetçiliğe yönelik klasik bölücü ve Kürt ırkçısı karalamaların en basitinden tekrarıdır. Bu karalamaların muhatabı ise bizzat Atatürk ve Atatürk dönemi Türkiyesi’dir.

Dahası öyle bir milliyetçilik tanımı yapılmaktadır ki; bu maddede bir kez bile ulus ve millet kelimeleri ve tanımı geçmemekte, ancak tam 6 kez “etnik kimlik” sözü geçmekte ve her seferinde etnik kimlilerin özgürlüğü ve dokunulmazlığından bahsedilmektedir. Dahası 46. sayfada hususi bir madde vardır ki başlığı şu şekildedir: “Etnik kimlik şereftir.”

Bir milliyetçilik anlayışı düşünün; milli kimliği değil ancak etnik kimliği şeref olarak görüyor. Milli-ulusal kimliği ön plana çıkarmayacaksanız ve etnik kimlikleri esas alacaksanız niye milliyetçilik ilkesini savunuyorsunuz?

Bu Bektaşi fıkrasına benzemektedir. Bektaşi kendisine vaaz veren softayı dinler: “Allah ne yerdedir, ne gökte, ne kadındır, ne erkek, ne görürsün ne dokunursun...”

Sonunda Bektaşi dayanamaz ve patlar: “Ya hoca efendi sen şuna yok diyeceksin de bir türlü dilin varmıyor.”

CHP de Milliyetçiliği adeta Atatürk’ten kalma bir yük gibi görmektedir. Değiliz diyecekler ama lafı geveleyip duruyorlar.

Türk ve Türkçe’yi Dışlayan “Milliyetçilik”

Dahası CHP Programı bir şahesere imza atmaktadır. CHP hayalinden öyle bir millet kavramı yaratmıştır ki bu milletin dili yoktur. Sayfa 13’ten aynen aktarıyoruz:

“CHP Atatürk milliyetçiliğini benimsemektedir: Türkiye Cumhuriyeti din, dil, ırk ve etnik köken temelleri üzerinde değil, siyasal bilinç ve ideal beraberliği zemininde kurulmuştur. Milliyetçilik, ırk, köken, din, mezhep, bölgecilik, kavimcilik anlayışlarının, ulusal düzeyde aşılmasıdır.”

Dil varsa millet vardır. Dil yoksa millet yoktur. Dünyada hiçbir sosyoloji kitabı, hiçbir aklı başında akademik metin, millet ve milliyetçilik kavramını dil olgusunu dışlayarak açıklamaz. Böylesine garip bir buluş günümüz CHP yönetimine aittir. Düşünün bir kere. Bir millet tanımı yapacaksınız ama bu milletin ortak bir dili olmayacak. Hem de buna utanmadan “Atatürk milliyetçiliği” diyeceksiniz. Oysa her halde Türk dilini yüceltmek ve yaygınlaştırmak için Atatürk’ten fazla çalışan bir lider olamaz. Nitekim Atatürk’ün 1935 Programı ulusu aynen şöyle tanımlamaktaydı:

“Ulus; dil, kültür ve ülkü birliği ile birbirine bağlı yurttaşlardan meydana gelen siyasal ve sosyal bir bütündür.”

Bu tanım ulusun yegâne bilimsel tanımıdır. Gerçekten de dilin ve dil birliğinin olmadığı yerde ulusun ve ulusal birliğin olmasından söz etmek imkânsızdır. Oysa CHP Programı daha Türkçe’yi ve dil birliğini bile savunmamaktadır.

1935 Programının 41. maddesi ise açıkça Türk dilinin önemini şöyle vurgulamaktadır:

“Türk dilinin, ulusal, tükel bir dil haline gelmesi hakkındaki ciddi çalışmalara devam olacaktır.”

Bugünkü CHP ise Türkçe’yi ve Türkçe’nin ulusal niteliğini reddetmektedir:“Bizim Milliyetçiliğimiz; Çoğulculuk anlayışını benimser, tüm etnik ve kültürel kimliklere saygılıdır. Hangi kökenden gelirse gelsin, hangi dili konuşursa konuşsun ve hangi inancı paylaşırsa paylaşsın, tüm yurttaşların hukuk önündeki eşitliğidir, bütün vatandaşların ülkenin sahibi olduğu anlayışıdır.”

İyi de bu milliyetçilik değil ki! Milliyetçilik kendi dilini savunur. Oysa CHP diller arası eşitliği savunmaktadır. Programın geri kalan bölümlerinden anlaşılabileceği gibi kastedilen ise “Kürtçe”dir ki hiçbir bilimsel kıstas bu lehçenin bağımsız bir dil olduğunu göstermez. Kaldı ki gösterse bile bir ulus-devlette tek bir dil olur. Bu dilin de tüm hukuk düzlemlerinde önceliği ve üstünlüğü vardır.

Türkçe’yi milliyetçilik anlayışında kabul etmeyen CHP acaba bu milletin adı ne bilmemekte midir? Bu ulusun adı Türk ulusudur. Ancak CHP Programının milliyetçilik maddesinde bir kez bile “Türk” ve “Türkçe” kelimeleri geçmemektedir.

Bunun yerine “kültürel çoğulculuk” ifadesi Milliyetçilik maddesi ve programda defalarca kullanılmaktadır ki; bu kavramın Atatürkçülük ve Atatürk milliyetçiliğiyle uzaktan yakından alakası yoktur. Bu kavram küreselleşmenin ve demokrasi maskeli yeni sömürgeciliğin dayattığı bir kavramdır. Emperyalizm, ulusal kültüre karşı etnik, mezhepsel ve dinsel kimlikleri ön plana çıkarmaktadır. Böylelikle gericilik ve bölücülük aracılığıyla ezilen uluslar parçalanıp sömürgeleştirilebilir. “Kültürel çoğulculuk” ulusal kültür hariç her kimliği öne çıkarır. Amaç ulusu parçalamaktır. CHP önderleri ya inanılmaz bir cehalet ya da gaflet ile bu kavramı demokrasiyle eşanlamlıymış gibi sık sık programda kullanmaktadır.

CHP’ye Göre Kürtler Ayrı Bir Ulus mu?

CHP programında bir başka bölücü mayın ise “entegrasyon” kavramıdır. CHP programında defalarca ve ısrarla “asimilasyonu” reddettikleri, bunun yerine etnik kimliklere saygılı olan “entegrasyon” kavramını savunduklarını belirtiliyor.

Öncelikle “asimilasyon” sağlıklı bir uluslaşma sürecinin en doğal ve sosyolojik olarak en kaçınılmaz sonucudur. CHP açıkça uluslaşmayı reddetmektedir. “Entegrasyon” birden fazla ulusal kimliğin var olduğu ve asimilasyonun imkânsız olduğu koşullarda dillendirilir. Örneğin Almanya’daki Türkler asla Alman olamaz. Çünkü iki farklı ulusal kimlik söz konusudur. O zaman entegrasyon hedeflenir.

CHP entegrasyon kelimesini kullanarak açıkça Kürt kimliğini ayrı bir ulusal kimlik olarak tasavvur etmektedir. Bu baklanın ağızdan çıkmasıdır. Demek ki “etnik kimlik şereftir” sözlerinin arkasında Kürtleri ayrı bir ulus olarak gören PKK tezleri yer almaktadır.

Asimilasyon ise zaten Türkiye’de 1000 yıldır devam eden, en doğal ve en barışçıl toplumsal süreçtir. Atatürk döneminin değişmez politikası asimilasyondur. Kanun metinlerine bile bu kavram girmiştir.

Atatürk’ün partisi olduğunu ileri süren CHP karar vermelidir. Uluslaşma konusunda rehberiniz kimdir? Atatürk mü Apo mu?

Türkçe’ye Yasak, Kürtçe’ye Özgürlük

CHP’nin yaptığı milliyetçilikten taviz vermek değil, açıkça millet kavramını ve milliyetçiliği reddetmektir. Oysa örnek aldıkları Avrupalı sosyal demokrat partilerin bile kendi ülkelerinde kendi dillerinin egemenliği için yapmadıkları yoktur. Türk gurbetçiler bu baskıları bizzat yaşamaktadır.

CHP Programı adeta Türkçe’yi yasaklamaktadır. Varsayım şudur: Bu ülkede bir de Kürtçe vardır. Eğer Türkçe’yi ön plana çıkarırsak, Kürtleri dışlamış oluruz. Nitekim CHP programında Kürtçe’nin yaygınlaştırılması için bakın nasıl önlemler sıralamış (sayfa 48):

“Her etnik kökenden yurttaşımızın, kendi özgür irade ve talepleri çerçevesinde; Kendi ana dilini özgürce kullanabilmelerine, özel dershaneler veya kurslar gibi kurumlar kurarak anadillerini özgürce öğrenebilmeleri ve öğretebilmelerine, kendi ana dillerinde gazete, dergi, kitap yayınlamalarına ve diğer her türlü yazılı ve sözlü yayında bulunabilmelerine, müzik ve sanatın diğer dallarında faaliyette bulunabilmelerine, Türkiye sınırları içinde yayın yapan radyo ve televizyon kurum veya kuruluşları üzerinden, RTÜK’ün genel kuralları çerçevesinde, kendi anadillerinde yayın yapabilmelerine, değişik kültürel etkinliklerde bulunabilmelerine, kendi folklorlarını yaşatabilmeleri ve geliştirebilmelerine, tüm bu ve benzeri bireysel kültürel haklara özgürce ve dilediğince ulaşabilmelerine, olanak tanımayı çağdaş demokrasi anlayışının gereği sayar.”

İyi de tüm bunları savunuyorsanız, AKP’nin Kürt açılımı adı altındaki bölücülük adımlarına niye karşı çıkıyorsunuz? Yoksa bu karşı çıkış sadece göstermelik mi?

Kaldı ki CHP Programında “bireysel kültürel hak” olarak tanıtılan olguların hiçbiri bireysel değil, hepsi “kolektif etnik” haklardır ki bu kaçınılmaz olarak Türkiye’nin bölünmesine yol açar. Bir etnik kimliğe kolektif hak ve ayrıcalıklar tanınması ulus devleti her zaman parçalanmaya sürükler.

Nitekim meselenin Kürt kolektif hakları olduğu CHP Programının 48. sayfasında açıkça itiraf edilmektedir:

“Ülkemizin aynı ana dili paylaşan ve etnik kökene sahip en yaygın unsurlarından birini oluşturan Kürt kökenli yurttaşlarımızın yoğun biçimde yaşadıkları bölgemizdeki sorunlarını da bu anlayışla çözeceğiz. Bu yöndeki çalışmalarımızı sosyal demokrat yaklaşımımız gereği insanı temel alan bir anlayışla sürdüreceğiz.”

Programda bir kere bile Türk dilini savunmayan CHP, “Kürtçe” denilen karışık lehçeye ana dil vasfı kazandırdığı gibi bu dili yaygınlaştıracağını taahhüt etmektedir. Hatta bu konuda öylesine aşırıya kaçılmaktadır ki K. Irak’taki Kürtlerin bile eğitilmesi ve onlar için Kürtçe yayın yapılması savunulmaktadır.

Türkçe’yle ilgili geçen yegâne ifade ise sayfa 136’dadır ki bu da trajikomiktir:

“(Yurtdışında yaşayan gurbetçiler arasında.. ) Türk dilinin, kültürünün ve kimliğinin yaşatılması ve geliştirilmesi için caba sarf edilecektir.”

İyi de Türkiye’de savunmadığınız bir şeyi neden yurtdışında savunuyorsunuz?

“Mürteci, Beyinsiz, Düşman”

CHP sözde ırkçılığı reddetmekte ancak etnik bölücülüğe verdiği bu tavizlerle resmen Kürt ırkçılığını teşvik etmektedir. Kendi programında milliyetçiliğin “ırk, köken, din, mezhep, bölgecilik, kavimcilik anlayışlarının, ulusal düzeyde” aşılması olduğunu savunan CHP, etnik kimliği bir şeref olarak adlandırmaktadır.

Etnik kimlik tam da ırk ve kavim kimliğidir. Emperyalizmin dayattığı bir parçalama aracıdır. Böylesine bir aymazlık ve çelişki, hem kavimciliği reddetmek hem de etnikçiliği yüceltmek ancak Kürtçülüğü aklamak için yapılmış olabilir. Nitekim Kürtçülüğü meşrulaştırmak için CHP öylesine tehlikeli bir noktaya savrulmaktadır ki; ulusu atomlarına kadar parçalayacak şu tezi programda savunmaktadırlar:

“CHP, bu ilkeler temelinde şekillenen politikaları ve uygulamaları ile başta Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerimiz olmak üzere Türkiye’nin her yöresinde yaşayan Kürt, Arap, Boşnak, Laz, Gürcü, Çerkez, Abaza, Arnavut, Roman gibi farklı etnik kimliklere sahip tüm insanlarımızı huzura, barışa, gelişmeye ve sosyal refaha taşıyacaktır. Bu yurttaşlarımızdan hiçbirine karşı ayırımcı muamele yapılmaması, hiçbir alanda haklarının kısıtlanmaması, devlet hizmetlerinden yararlanmada güçlükle karşılaşılmaması için gerekli önlemler alınacaktır.”

AKP zihniyetinden bu zihniyetin farkı ne? Kaldı ki AKP meşhur bölücülük yasalarını çıkarıp, Kürt açılımını gerçekleştirdiğinde, bizzat Boşnak, Arnavut ve Pomak kökenli Türkler kendilerinin asla bu dillerde televizyon yayını istemediklerini belirtmek zorunda kalmıştı. AKP ve CHP’nin yaptığına resmen Türk’üm diyenlere zorla Türk olmamaları için baskı yapmak denir.

“Ne Mutlu Türk’üm Diyene” kadar ırkçılığı dışlayan, kazanıcı ve çağdaş bir milliyetçilik anlayışı neden bugünkü CHP’ye bu kadar terstir? Tüm Türkiye’yi onca çabaya rağmen kenetleyen Atatürk’ün bu veciz sözleri 2008 CHP Programında neden bir kez bile geçmez?

Yukarıdaki 2008 CHP Programındaki paragrafın hemen altında Atatürk’ün şu sözlerini okuyalım:

“Bugünkü Türk Milleti siyasî ve içtimaî camiası içinde kendilerini Kürtlük fikri, Çerkezlik fikri ve hatta Lazlık fikri veya Boşnaklık fikri propaganda edilmek istenmiş vatandaş ve millettaşlarımız vardır. Fakat mazinin istibdat devirleri mahsulü olan bu yanlış tevsimler, birkaç düşman aleti, mürteci beyinsizden maada hiçbir millet ferdi üzerinde teelümden başka bir tesir hasıl edememiştir. Çünkü, millet efradı da umum Türk camiası gibi aynı müşterek maziye, tarihe, ahlaka, hukuka sahip bulunuyorlar.”

Buyurun size Atatürk’ün görüşü... Aynı konuda bu kadar bir biriyle zıtlaşan başka iki görüş olabilir mi? Etnik ayrımcılığı savunan CHP liderleri şunu açıkça yanıtlamak zorundadır. Atatürk’ün “mürteci, beyinsiz ve düşman” olarak nitelendirdiği bölücü anlayışı programına aynen alan bu CHP nasıl “Atatürk’ün partisi” olabilir?

Şu Meşhur 1989 Kürt Raporu

CHP Programında Atatürkçülüğe ve Atatürk milliyetçiliğine aykırı Kürtçü tavizler bu yaptığımız alıntılarla sınırlı değil ve çok daha fazla uzatılabilir. Şu açık ki CHP bu alanda AKP ile yarışmaktadır. Ancak bir olguyu daha belirtmek zorundayız. O da 2008 CHP Programının çok açık bir şekilde 1989 SHP Kürt Raporu’na gönderme yapmasıdır.

Bilindiği gibi Tayyip Erdoğan meşhur Kürt açılımını ilan ettiğinde kamuoyu ilginç bir tartışmaya şahit olmuştu. AKP ve CHP’liler kimin daha çok Kürt dostu olduğunu ispat etmeye çalışmıştı. CHP’nin 1989’daki Kürt Raporunu öne sürmesi ise çelişkili bir durum yaratmıştı. “Kürt dostluğu” açısından bu rapor iyi bir kanıttı ama aynı zamanda AKP Kürt açılımını kat kat aşan bölücü tavizler içerdiği için rapor CHP’yi zor durumda bırakmıştı.

2008 Programı raporu açıkça savunmakta ve 1989 Kürt Raporu’na programatik bir içerik kazandırmaktadır:“CHP daha 1989 yılında Kürt kökenli yurttaşlarımızın karşılaştıkları sorunları acık yüreklilikle ortaya koymuş; etnik köken farklılıklarına, kültürel çoğulculuğa, bireysel kültürel haklara olan saygımız, demokratik değerlere, eşitliğe ve hoşgörüye olan bağlılığımız çerçevesinde toplumumuza, üniter devlet ve ulus devlet temeli dikkate alınarak kısıtlamaların kaldırılması ve çağdaş, kalıcı çözümler bulunması için politikalarını sunmuştur.”

Bugün CHP’nin internet sitesine girildiğinde bu rapor ve 1999 Tunceli Raporu en başköşede bulunmaktadır. Geçmişte yazılan her türlü raporu sitesine koyan CHP ne hikmetse 1930’larda Atatürk’ün emriyle İnönü ve Bayar’ın yazdığı doğu raporlarını yayınlamamaktadır.

1989 Kürt Raporu ise AKP ve hatta PKK uzantısı BDP’ye parmak ısırttıracak talepler içermektedir. Bu raporda sorun terör sorunu değil, “Kürt sorunu”dur denmektedir. Bu 1989’da Türkiye’de bir tek PKK’nın kullandığı bir kavramdır. Rapor “Kürt halkı” yerine “yöre halkı” tanımı kullanılmakta ama aynı anlamı vermektedir:

“Yöre halkının meşru taleplerini istismar edenlerin itibarları ve güçlerinin ellerinden alınması” ile “Kürtlerin eskiden olduğu gibi yeniden CHP’ye yönelecek ve Cumhuriyet ilkeleri ışığında entegrasyona uyum sağlayacak”tır.

“Kürt halkının meşru talepleri” ise bakın nasıl karşılanacak: Kürtçe eğitim, Kürtçe yayın, üniversitelerde Kürt akademileri, Kürt Dili ve Edebiyatı fakültelerinin kurulması, PKK’nın silahlı kadrosuna yönelik “kısmi af”, Anayasa’da Kürt kimliğinin tanınması, Türk vatandaşlığı kavramının terk edilmesi, yerine “Türkiyelilik” veya “Türkiye vatandaşlığı” kavramının konması...

Bu inanılmaz rapordan kısa bir süre sonra bilindiği gibi SHP-HADEP ittifakı kurulmuş ve solun oyları %20’lere kadar düşmüş, bunun karşılığında ise PKK meclise taşınmıştı.

Eğer bu rapor CHP 2008 Programının 46. sayfasında belirtildiği gibi program düzeyinde kabul ediliyorsa, ki Baykal ve Kılıçdaroğlu defalarca bu raporu kamuoyunda savunmuştur; o zaman CHP bırakın Atatürk partisi olarak adlandırılmayı, üniter devleti bile savunamayan bir parti konumuna düşer.

Bu rapor hakkında Tayyip Erdoğan’ın söyledikleri ne yazık ki doğrudur: “Maşallah, çok ileri. Biz o raporda yer alan bazı şeyleri hayal bile edemiyoruz.” Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en gerici ve en bölücü iktidarı olan AKP iktidarı bile daha bu raporun sınırlarına ulaşamamıştır.

1999 Tunceli Raporu’ndan bahis bile etmiyoruz. Bu rapor adeta TİKKO, PKK ağzıyla yazılmış, terör örgütünün ne kadar iddia ve talebi varsa hepsi CHP adına savunulmuştur. Bu rapor da CHP sitesinde var. İsteyen okuyabilir. Ancak 2008 Programı bu rapordan bahsetmiyor. O yüzden CHP Tunceli Örgütü’nün bir “hatası” deyip geçelim.

Kürtçülükte Türkiye Yetmedi K. Irak

2008 CHP Programı Türkiye’nin bölünme tehlikesiyle ilgili değil tek bir çözümü olmadığı gibi bir tespiti bile bulunmuyor. Programda bölücülük kelimesi bir kez bile geçmiyor. CHP liderleri nerede yaşıyor? Tüm Türkiye’nin bölücü terörü tartıştığı yerde CHP “kültürel çoğulculuk” diye tutturmuş. Peki bu ülkede terör ve bölücülük sorunu hakkında bu partinin tek bir önerisi yok mu? İktidara gelirlerse ulusal birliği nasıl savunacaklar?

Bölücülük konusunda CHP’nin naif tavrının en ilginç göstergelerinden biri olarak programdaki şu cümle örnek olarak gösterebilir:

“Büyük Ortadoğu Projesi ile Türkiye’ye Ilımlı İslam kimliği dayatılmasına kararlılıkla karşı çıkılacaktır. Türkiye’nin laik kimliği her koşulda korunacaktır.”

Oysa BOP’un simgesi “Büyük Kürdistan”dır. BOP haritasını artık ilkokul çocuklarının bile bildiği bir ülkede yaşıyoruz. BOP K. Irak merkezli bir kukla Kürt devletinin Türkiye, İran, Irak ve Suriye’den toprak almasını öngörmektedir. Ama CHP ABD emperyalizmi ve BOP’un yarattığı bu tehlikeyi yok saydığı gibi, BOP’un bir numaralı piyonu kukla Kürt devletini desteklemek için akıl almaz öneriler sunmaktadır. 2008 CHP Programı sayfa 292’de Kürtçülükte ülke sınırlarını aşıyor:

“Kuzey Irak Türkiye’ye dost bir bölge haline dönüştürülecektir. Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da bölgesel kalkınmayı sağlamak ve bölgede kalıcı barışın zeminini güçlendirmek için başta Kuzey Irak olmak üzere komşu ülkelere Yeni Bir Pencere açılacaktır...

Kuzey Irak’lı gençlere Türkiye’de eğitim ve staj olanağı sağlanacaktır. Bölge ile iletişimde acılım yapılarak, kültürlerin buluşturulması sağlanacaktır. Kuzey Irak Bölgesi’ne yönelik Kürtçe, Arapça yayın yapılması karşılıklı uyum içinde yürütülecektir.”

Bu kadar Barzani dostluğunu Tayyip Erdoğan bile akıl edemezdi. Bu maddeyle her şeyden önce CHP K. Irak diye ayrı bir devleti tanımış oluyor. PKK’nın üssü haline gelen ve Türkiye için ulusal bir tehdit olan kukla Kürt devletçiğinin kadrolarını da bir de biz yetiştireceğiz. Üstelik CHP K. Irak’ta var olan ve Kürt saldırılarıyla her gün katledilen Türk nüfustan ya bihaber ya da onları insandan saymıyor. Bölge için “Kürtçe ve Arapça” yayın düşünülmüş. Ama Türkçe yine yasak...

“Atatürk’ün partisi” bunları yapacaksa, AKP’yi devirmeye ne gerek var? Her konuda aynı düşünen, Kürtçülüğe aynı tavizleri veren ve Türk kimliğini aşındıran iki parti... Koalisyon yapsınlar daha iyi.

Halkçılık Yerine Sosyal Demokrat İşbirlikçilik

2008 CHP Programının Halkçılık ile ilgili maddesi sadece iki cümleden oluşuyor. Bu iki cümle ise esas olarak hiçbir şey ifade etmiyor.

Halkçılık CHP’nin belki de en köklü ilkesidir. Daha 1. TBMM’de Anadolu ve Rumeli Müdafaa-ı Hukuk Grubu kurulmadan önce 1920 Eylül’ünde Atatürk Halkçılık Beyannamesi’yle yeni devletin ve devrimin siyasal temelini dünyaya ilan etti.

Atatürk’ün Halkçılık ilkesi liberalizm ve Marksizm’e alternatif yeni bir dünya perspektifidir. Liberalizm burjuvazinin egemenliğini savunur ve bunu piyasanın tek doğal düzen olmasıyla açıklar. Marksizmin sol kanadı ve Atatürk döneminde TBMM’de de çok tartışılan Bolşevizm sınıf mücadelesini ve proletaryanın başta burjuvazi olmak üzere diğer sınıflar üzerinde diktatörlüğünü savunur.

CHP’nin bugün savunduğu sosyal demokrasi ise başta Markizmin sağ kanadında yer almış, giderek Marksizmden de kopmuştur. Ancak gelenek olarak Batı sosyalizmi içindedir. Sosyal demokrasi piyasayı kabul eder dolayısıyla burjuva egemenliği açısından liberalizme taviz verir. Ancak Batılı burjuvalarla proleterlerin işbirliğini savunur. Bu işbirliği sömürgelerden sömürgeci Batı’ya aktarılan kaynaklarla mümkün olur. Ancak Türkiye gibi ülkelerde sömürgelerden gelen zenginlik olmadığı için bugünkü CHP’nin savunduğu sınıf işbirliği ve “sosyal refah devleti” imkânsızdır. Sosyal demokrat model bir tek emperyalist ülkelerde söz konusu olabilir.

Atatürk tamamıyla Batılı toplumlar için olan tüm bu teorileri reddetmiş ve Halkçılık akımını savunmuştur. Bolşevizm ile emperyalizme karşı savaş noktasında birleştiğimizi ancak bizim Halkçı ve milliyetçi olduğumuzu belirtmiştir:

“Bizim görüşlerimiz, bizim prensiplerimiz herkesçe bilinir ki, Bolşevik prensipleri değildir ve Bolşevik prensiplerini milletimize kabul ettirmek için de şimdiye kadar hiç düşünmedik ve girişimde bulunmadık. Bizim inancımıza göre, milletimizin hayatının sağlanması ve yükselmesi kendi kararlılık yeteneğiyle uygun olan görüşlerle olacaktır. Fakat esas itibariyle incelenirse bizim görüşlerimiz –ki halkçılıktır- kuvvetin, kudretin, hâkimiyetin, yönetimin doğrudan doğruya halka verilmesidir, halkın elinde bulundurulmasıdır. Yine şüphe yok ki, bu dünyanın en kuvvetli bir esası, bir prensibidir. Elbette böyle bir prensip Bolşevik prensipleriyle zıt olmaz. Gerçekte bize millîyetsever derler. Fakat biz öyle millîyetseverleriz ki, bizimle işbirliği yapan bütün milletlere hürmet ve riayet ederiz. Onların bütün millîyetlerinin gereklerini tanırız... Özellikle Bolşevizm millet içinde ezilen, zarar görmüş olan bir sınıf halkı dikkate alır. Bizim milletimiz ise bütünüyle zarar görmüş ve zulme uğramıştır. Bu açıdan bile bizim milletimiz insanlığı kurtarmaya girişen kuvvetler tarafından korunmaya uygundur.”

Atatürk’ün 1920’de Meclis’te yaptığı bu açıklama yeni bir dünya analizidir. Atatürk’e göre bizim gibi mazlum uluslarda sınıf çelişmesi önemli değildir. Çünkü emperyalizm tüm milleti topyekun ezmektedir. Çelişki ezilen uluslarla ezen uluslar arasındadır. Bu yüzden kapitalizmi yıkmak için proleter mücadeleyi öne çıkaran Bolşevizm ve kapitalizmi reform ederek düzeltmek için sendikal-parlamenter mücadeleyi esas alan sosyal demokrasiden, Kemalizm çok farklı bir yol izler. Kemalizm’in yolu kapitalizme ve emperyalizme karşı milli mücadele vermek ve sömürgeciliği yıkmaktır. Atatürk’ün deyimiyle:

“Efendiler! Biz bu hakkımızı saklı bulundurmak, bağımsızlığımızı güven altına almak için toplumumuzca, milletimizce bizi yok etmek isteyen emperyalizme karşı ve bizi yutmak isteyen kapitalizme karşı milletçe mücadeleyi uygun gören bir mesleği takip eden insanlarız.”

CHP’nin 2008 Programı asla böyle bir perspektife sahip değildir. Programda yeni sömürgecilikten başka bir şey olmayan küreselleşme birkaç kez açıkça savunulmaktadır.

Ayrıca CHP, Atatürk’ün ifadesiyle “sınıfsız, imtiyazsız, kaynaşmış bir toplum” hedefini de Halkçılık maddesinden dışlamıştır. Atatürk devrimden sonra bu ilkeyi kapitalist gelişmeye ve sınıflaşmaya alternatif olarak önermişti. Böylelikle Halkçı düzen korunacak ve emperyalizmin ülkemize sızması, sınıf çatışmalarına yol açarak ulusu parçalaması engellenecekti.

Bilindiği gibi Atatürk öldükten sonra hem de İnönü döneminden başlayarak Türkiye yeniden sınıflı ve imtiyazlı bir ülke haline geldi. O zaman bugün Atatürkçü bir parti eğer Halkçılık İlkesini savunuyorsa, bu sınıflı ve emperyalist uydusu düzeni yıkmak ve yeniden “sınıfsız, imtiyazsız ve kaynaşmış” bir Türk toplumu yaratmak gerekliliğini mutlaka programında savunmalıdır.

Ancak sosyal demokrasi kanalıyla kapitalizmi ve dolayısıyla emperyalizmi ve küreselleşmeyi savunan 2008 CHP’si elbette ki böyle bir hedefe sahip değildir.

Piyasacı “Devletçilik”(!)

CHP’nin soldan kopuşunun en temel göstergesi Devletçiliği artık savunmamasıdır. Devletçilik emekten, bağımsızlıktan ve kalkınmadan yana ekonomik ve toplumsal düzenin tüm dünya tarihinde asla değişmeyen tek reçetesidir. CHP zaten Atatürk geleneğinden, soldan ve halktan Devletçiliği terk ederek kopmuştur.

CHP’nin 2008 Programındaki Devletçilik maddesi ise tıpkı Milliyetçilik maddesi gibidir. Madde neden Devletçi olmadıklarını adeta açıklamak için yazılmıştır. Maddenin ilk iki cümlesine bakalım:

“CHP Devletçidir: CHP’nin devletçiliği, devletin halka hizmet için yapılanmasını, katılımcı yönetimi, demokratik hukuk devletini öngörür...

(...)Yurttaş, devlet için değil; devlet, yurttaş için, anlayışının yaşama geçirilmesidir.”

Bu cümleler liberalizmin ve burjuvazinin Atatürk Devletçiliğine ve genel olarak devletçiliğe yönelik suçlamalarına ve kara çalmalarına karşı kendini sağlama alma cümleleridir. Nedir liberal suçlama? Devletçilik halka karşıdır, katılımcı değildir, demokrasiye aykırıdır, yurttaşı esas almaz, devleti esas alır...

CHP Programı kısacık Devletçilik maddesinde ciddi bir tanım yapacağına işi gücü bırakmış kendini adeta TÜSİAD’a şirin göstermeyle uğraşmıştır. Bununla bitmiyor. Bir türlü Devletçilik nedir öğrenemiyoruz. Ama Devletçilik ne değildir, CHP yine programında buna değinmiş:

“(Devletçilik...) Örgütlü sosyal piyasa ekonomisine karşı değildir.”

Mükemmel! Piyasa ekonomisini savunan bir tür Devletçilik... İyi de zaten Devletçilik piyasa ekonomisine alternatif bir düzen demektir. CHP Devletçiliği “balans ayarı” olarak görüyor:

“Özel yararlarla toplumsal yararlar arasındaki dengenin sağlıklı oluşması için getirilmiş bir güvencedir.”

Tamam da bu kadarını dünyanın en liberal ülkesi ABD’nin hükümeti de yapıyor. Buna Devletçilik değil tekelci devlet kapitalizmi denir.

Atatürk ve Devletleştirme

Devletçilik milli ve kamusal yararın gereklerinin devletçe ve planlı olarak saptanmasıdır. Piyasaca değil. Bakın 1935 Programı bu konuda ne kadar açık:

“Devletin fiili olarak hangi işleri yapacağının belirtilmesi ulusun genel ve yüksek asığlarına (çıkarlarına) bağlıdır. Bu lüzum üzerine devletin fiili olarak kendi yapmaya karar verdiği iş, eğer özel bir girişit elinde bulunuyorsa onun her defasında özgü bir kanun çıkarılmasına bağlıdır. Bu kanunda özel girişitin uğrayacağı zararın devlet tarafından ödem şekli gösterilecektir. Bu zarar oranlanırken gelecekteki kazanç ihtimalleri hesaba katılmaz.”

Atatürk’ün 1935 programındaki bu paragraf çok önemlidir. Çünkü 1931 programındaki devletçilik ilkesi bazı iş çevrelerine yakın CHP’liler tarafından çok eleştirildiği gibi hep çarpıtıldı. “Devlet ancak fertlerin yapamayacağını yapar” tekerlemesi devletçiliği sınırlamak için slogan haline geldi.

Atatürk bu yüzden 1935 programında Devletçiliğin sınırının ferdin yapamayacakları olarak değil, kamunun yararı ne gerektirirse her alanı içermesini yani adeta sınırsız olarak saptanmasını istedi.

Bu eklemenin diğer bir özelliği ise açıkça devletleştirmeden bahsetmesidir. Nitekim 1930’lar sadece devlet öncülüğünde kurulan kamu işletmeleri açısından değil, çok yoğun millileştirme ve kamulaştırmalar açısından da tam bir sol iktisadi fırtınanın yaşandığı yıllardır.

1935 CHP Programı kamulaştırmaların bedelinin 1930’larda zaten çuvallamış olan özel sektör için bir kazanç kapısı olmaması için de çok kesin ifadeler içermiştir.

Bugünkü CHP Özelleştirmeci

Peki, sol bir parti olduğunu eden 2010 CHP’si ne durumdadır? Bugünkü CHP açıkça programında özelleştirmeyi savunmaktadır. Hem de 2010 yılında özelleştirmenin ne büyük bir emperyalist talan, yoksulluk ve işsizlik kaynağı olduğu toplumun her kesiminde bu kadar ayyuka çıkmış olmasına rağmen.

2008 CHP Programını üşenmedik, karadık. Tam 22 kere özelleştirme kelimesi geçiyor. Bu kadar çok özelleştirmeden AKP programı bile bahsetmez. Çünkü zaten her şeyi sattılar. CHP ise zaten elde kalmayan fabrikaları nasıl özelleştireceklerini, özelleştirirken kamuyu nasıl zarara uğratmayacaklarını, nasıl insanlara istihdam sağlayacaklarını sayfalar dolusu yazmışlar. Beyler, atı alan Üsküdar’ı geçti. Daha ne hikâye anlatıyorsunuz?

Peki, sosyal demokrat partimizin programında kamulaştırma, millileştirme veya devletleştirme ifadesi kaç kez geçmektedir? Yine üşenmedik, saydık. Sonuç: kocaman bir sıfır...

İnsaf! Çok örnek aldığınız AB’deki merkez sol partilerin programları bile bu kadar sağ değildir. 12 Eylül Anayasası’nda bile kamulaştırmayı düzenleyen maddeler var.

Bakın daha Türkiye’yi kurtarmadan önce 1 Mart 1922’de Atatürk Meclis’te ne diyordu:

“Genel yararı doğrudan doğruya ilgilendirecek kurumlar ve iktisadî girişimler malî gücümüzün ve teknoloji izni oranında devletleştirilmelidir.”

Atatürk’ü aştıklarını ve böylece solcu olduklarını zanneden, “çağdaş” CHP’lilerimiz 1922’nin gerisinde, 1800’lerde vahşi kapitalizm çağında yaşamaktadırlar.

CHP 2008 Programında, tıpkı bugün Kılıçdaroğlu’nun papağan gibi tekrarladığı bir tekerleme sürekli yineleniyor: “işsizliği bitireceğiz.”

İyi de her şeyi piyasaya ve vahşi kapitalizme teslim eden, bir kez bile kamu girişimi, planlama ve kamulaştırmadan bahsetmeyen bir CHP nereden istihdam yaratacak? Tayyip Erdoğan “atıyorsunuz” derken haklı değil mi? Çıkıp “Tayyip senin sattıklarını geri alacağız, millete iş vereceğiz” diyebiliyor musunuz? Hep halktan bahsediyorsunuz. Var mı siz de halk için uluslararası sermayeye karşı çıkma cesareti?

Devletleştirmeyi ve Devletçiliği savunmayan bir CHP nasıl olurda Atatürk’ün partisi olabilir?

2010’da CHP’de Devrimcilik: AKP Sağ Olsun!

Altı Ok’un son ilkesine Devrimciliğe geliyoruz. Atatürk devrimciydi çünkü eski düzeni devrimle yıkıp yeni düzeni devrimlerle kurdu. 1935 CHP Programı Devrimcilik ilkesini açıklıyorken reformistliğe ve düzenle uzlaşmaya şu cümleyle tokat atmaktadır, hem de devrimin 16. yılında:

“Parti devlet yönetiminde tedbir bulmak için derecel ve evrimsel prensiple kendini bağlı tutmaz.”

Bugünkü Türkiye’nin düzeni açıkça Atatürkçülük karşıtı bir düzendir. Emperyalist uydusu, gerici ve bölücü bir düzendir. Bu yüzden Atatürkçülük ve Devrimcilik ilkesi ilk başta düzeni devrimle yıkmak ve yeniden Atatürkçülüğü egemen kılmayı gerektirir.

Oysa 2008 CHP Programı devrimciliği değil, küreselleşmecilerin ve Cumhuriyet düşmanlarının bir numaralı sloganı olan değişim söylemini savunmaktadır. Aşağıdaki trajikomik alıntı Devrimcilik İlkesini sözde açıklayan sayfa 17’dendir:

“CHP 9 Eylül 1992’de onurlu ve tarihsel misyonu doğrultusunda siyasi yaşamına yeniden başlamış ve 1994’de kabul edilen YENİ HEDEFLER, YENİ TURKİYE Programı ile temel amaçlarını ortaya koymuştur. O programda öngörülen birçok hedefin 14 yıl içinde çeşitli hükümetler zamanında fiilen gerçekleşmiş olması partimizin uzak görüşlülüğünü kanıtlamıştır. Ancak geçen zaman içinde ülkemizde ve dünyada meydana gelen değişimler programımızın yenilenmesini zorunlu hale getirmiştir. ÇAĞDAŞ TURKİYE İCİN DEĞİŞİM PROGRAMI işte bu ihtiyaçtan doğmuştur.”

Bir parti düşünün! Kendi programı başka partilerin hükümetleri tarafından uygulanıyor. Ve bu parti bununla gurur duyuyor. Ve hatta bunu uzak görüşlülük olarak tanımlıyor. İnsaf! O zaman senin parti olarak varlığına ne gerek var? Zaten iktidarların yaptıkları ile senin programının aynıymış!

Ayrıca 1994 ile 2010 arasında geçen 16 yılda Türkiye’yi kimler yönetti. Refah-DYP-ANAP-DSP-MHP ve tam 8 yıl için AKP... Atatürk düşmanı, liberal, gerici, bölücü partiler iktidar olmuş ve hep beraber CHP’nin 1994 Programını uygulamış. “Atatürk’ün partisi” de bundan gurur duyuyor. Şimdi anlaşılıyor 2008 Programları ile AKP politikaları neden bu kadar örtüşüyor. Demek adamların kendileri ilelebet muhalefette kalmaya mahkûm ama fikirleri iktidarda! Gericilik, bölücülük ve emperyalizm bu kadar mı içselleştirilir?

Atatürk’ün Cumhuriyeti’nin yıkılma aşamasına geldiği son 16 yıla CHP’nin itirazı olmadığı gibi bu süreci “değişim”, “çağdaşlaşma” olarak görüyorlar. Ve utanmadan bunu da Devrimcilik İlkesi altında savunuyorlar.

Atatürk bugün yaşasa tek bir söz söylerdi: “Gafiller!”

Tam Bağımsızlık Sizlere Ömür

2008 CHP Programında çok alakasız bazı yerlerde “Tam Bağımsızlık”, “emperyalizme karşı olmak” gibi ifadeler geçiyor. Ancak CHP Programı emperyalist düzenin Türkiye’yi zincirleyen tüm kurumlarını savunuyor. Türkiye’yi neredeyse parçalanma ve sömürge olma noktasına getiren AB üyeliği açıkça destekleniyor, hem de Atatürkçülük adına:

“CHP başından beri Türkiye’nin AB üyeliğini desteklemektedir. Türkiye’nin AB’ye tam üyelik hedefi, Mustafa Kemal Atatürk’ün çağdaşlaşma devriminin, modernleşme vizyonunun doğal uzantısı olan bir toplumsal değişim projesidir. AB ile ilişkilerimizde koşulumuz; eşit koşullu, Cumhuriyetimizin kuruluş değerlerine saygılı, onurlu tam üyeliktir. CHP bunun dışındaki hiçbir seçeneği kabul etmez.”

Bu cümleler kimin? Tayyip Erdoğan’ın mı? CHP’nin mi? Atatürkçülüğe bundan daha büyük bir tahribat olabilir mi? Atatürkçülük eşittir çağdaşlaşma, çağdaşlaşma eşittir Batılılaşma, Batılılaşma eşittir AB tam üyeliği... Tam üyelikten asla taviz vermeyiz. Tam üyelik için de her tavizi veririz.

Nerede kaldı o zaman emperyalizm karşıtlığı ve tam bağımsızlık. Atatürk’ün memleketten kovduğu emperyalist devletlerin hepsini içeren emperyalist bir birliğe siyasi, ekonomik, kültürel, askeri her türlü egemenliğimizi ve hatta sınırlarımızın çizgilerini değiştirme hakkını bile teslim edeceğiz. Ve bu 19. yy’dan kalma gerici sömürgeci anlayışın adı “çağdaşlaşma” olacak.

Oysa bakın Atatürk bağımsızlığı nasıl tanımlıyor:

“Tam istiklâl demek, elbette, siyasî, malî, iktisadî, adlî, askerî, kültürel v.b. her alanda tam bir bağımsızlığa ve hürriyete kavuşmak demektir. Bu saydıklarımın herhangi birinde istiklâlden yoksun kalmak, millet ve memleketin gerçek anlamıyla bütün istiklâlinden yoksun kalması demektir.”

CHP tam bağımsızlığın bu unsurlarından değil bir tanesinden, hemen hepsinden taviz veriyor.

Bununla bitmiyor. CHP ABD ve NATO’ya olan esaretimizi de kutsuyor:

“CHP bütün ülkelerle dostluk ve işbirliği ilişkilerinin geliştirilmesini savunur. Amerika ve diğer NATO müttefiklerimizle karşılıklı saygı, dayanışma ve işbirliğine dayanan ilişkiler geliştirilmesini destekler...

CHP, NATO örgütüyle ilişkilerimizin güçlendirilerek devam etmesini; NATO’nun caydırıcı bir güç olarak, barış ve istikrarın sürdürülmesine yönelik görevini etkin olarak yerine getirmesine ve günümüz koşullarında konumunun yeniden belirlenmesine aktif katkımızın sürdürülmesini amaçlar.”

Dünyadaki Amerikan düşmanlığının en yüksek oranda olduğu millet Türk milleti. Türk milleti ABD ve NATO’yu düşman ve terörün kaynağı olarak görüyor. CHP ise işi gücü bırakmış programında NATO’ya akıl öğretiyor. Sayfa 120’ye göre NATO’nun üye sayısı artmalıymış, bu emperyalist saldırganlık makinesi daha da genişlemeliymiş.

Atatürk döneminde herhangi biri Türk Ordusunu düşman bir emperyalist devletin ordusunun komutası altına vermekten bahsetse herhalde Atatürk bu kimseyi İhaneti Vataniye Kanunun da yargılanması için İstiklâl Mahkemesine gönderirdi.

Bugünkü CHP’lilere sorsanız, zamanlar artık çok değişti. Zaten “Devrimcilik İlkesi” bunun için değil mi? “Çağdaşlığa” ayak uydurmak için tüm Atatürk İlkelerini böylelikle çöpe atabilirler.

İyi de o zaman Atatürk neden Kurtuluş Savaşı verdi. Mandayı kabul etseydik. O kadar “çağdaşlığı” Atatürk düşünemiyor muydu?

2010 CHP’sinin “çağdaşlık” adı altında yürüttüğü bu Atatürk karşıtı şarlatanlık artık iyice sırıtmaktadır. Atatürk İstiklâl Savaşı’nın bir numaralı hedeflerinden biri olarak kapitülasyonları kaldırmayı belirtmekteydi. Oysa bugünkü CHP Programı modern kapitülasyonlar olan Gümrük Birliği ve uluslar arası tahkim antlaşmalarını reddetmiyor. CHP, Avrupa Birliği, NATO, IMF gibi emperyalist kurumlara karşı çıkmadığı gibi açıkça en çağdışı sömürgeciliğin hortlamış hali olan küreselleşmeyi savunmaktadır.

CHP Programına göre küreselleşme “değişim”, “ekonomik fırsat” ve “teknolojik ilerleme” demektir. Oysa hem emperyalizm hem de 2010’un işbirlikçi CHP’si 1923’ün Atatürk’den iki yüz yıl geridir. Daha ulus devlet aşamasına gelememiş bir CHP nasıl Atatürkçü olduğunu savunabilir?

Kılıçdaroğlu ile Anti-Kemalizm

Bu araştırmada CHP’nin 2008 Programının metnine sadık kaldık. Oysa işin bir de programın dışında olan güncel siyasi çizgi boyutu vardır ki CHP bu açıdan çok daha geride ve içler acısı bir durumdadır.

Kemal Kılıçdaroğlu’nun CHP Genel Başkanı olmasıyla CHP’nin anti-Kemalist yönelimi çok daha fazla hız kazanmıştır. Kılıçdaroğlu’nun genel başkan seçildiği kongrenin ilk gününden itibaren ve öncesinden tüm olgular bu yöndedir. Kongre konuşmasında bir kez bile Atatürkçülük, Kemalizm ve Atatürk’ten bahsetmeyen Kılıçdaroğlu’nun bu tavrı basın mensuplarını bile şaşırtmış ve bu hususun sorulmasına neden olmuştur. Kılıçdaroğlu ise “halk dedik ya, Atatürk de halk derdi” gibi ilginç bir yanıt vermiştir. Daha sonra da “halk” diyen Kılıçdaroğul koşa koşa TÜSİAD’ı ziyaret etmiş ve ilk sınavını burada vermiştir.

Kılıçdaroğlu AB büyükelçilerine verdiği yemekte ise Türkiye’yi ve Cumhuriyeti yok etme noktasına getiren AB sürecini bakın nasıl savunmuştur:

“CHP'ye yönelik olarak bugüne kadar yaptıkları eleştiriler, CHP'nin AB konusunda sanki olumsuz bir tutumu varmış gibi ortaya çıkan algının ne kadar yanlış bir algı olduğunu ifade ettik. Bugüne kadar parlamentoya gelen AB ile uyum sürecini öngören yasal değişikliklere destek verdiğimizi, daha önceki anayasa değişikliklerini desteklediğimizi ifade ettik. CHP’nin yönünün Batı uygarlığı içinde olduğunu belirttik.”

Bu AB kanunlarının Laikliği ve üniter devleti yıkmak adına Türkiye’ye ne büyük darbeler vurduğunu hepimiz gördük. CHP’nin tüm bu kanunların geçmesinde AKP’ye destek olması övünç değil ancak utanç kaynağı olabilir.

Kılıçdaroğlu bununla da kalmadı CIA’nin bir yan kuruluşu olan ve muhalefet partilerinden 6 yıldır randevu alamayan Amerikan-Türk Konseyi’nin Başkanı Armitage’la ve ardından ABD Büyükelçisiyle çok özel görüşmeler yaptı. Armitage’ın yaptığı açıklamaya göre Kılıçdaroğlu’yla bizzat Türkiye’de yükselen ABD düşmanlığını ve eksen kayması konuşmuşlar. Zaten Kılıçdaroğlu tam da bu ABD karşıtı ulusalcı yükselişi frenlemek ve uysallaştırmak için bulunmuş bir isimdir.

İki Kemal

“Atatürk’ün partisi” olduğunu iddia eden bir partinin yeni bir lideri var. Adı Kemal.

Ve “Atatürk’ün partisinin” bu yeni lideri bugüne kadar bir kez bile “ben Atatürkçü”yüm demedi.

Hatta ben Türk’üm de demedi. Kendisine “Türk müsünüz” diye soranlara “biz bunları aştık” dedi.

CHP’li samimi Atatürkçülere sorumuz şu. İki Kemal var. Biri Mustafa Kemal, diğeri çakma Gandi Kemal. Hangisini takip edeceksiniz.

Mustafa Kemal Devletçiydi ve devletleştirirdi. Diğer Kemal hep işsizlikten bahsediyor ama ağzına bir kez bile Devletçilik ve kamulaştırmayı almıyor. Eğer satılan fabrikaları devlet geri almazsa kime nasıl iş bulacak?

Mustafa Kemal emperyalist uşağı isyancıları, bölücüleri, gericileri bastırır, liderlerini asardı. Diğer Kemal açıkça “genel affı” savunuyor.

Mustafa Kemal hainleri asıyordu, bu Kemal affediyor.

Mustafa Kemal mürteci-bölücü hainlere karşı “Milletlin elinden tutmaya lüzum vardır, devrimi başlatan tamamlayacaktır!” kararlılığıyla dikiliyor, Cumhuriyeti sonuna kadar ve her imkânla savunuyordu. Diğer Kemal terörle uzlaşmaktan bahsediyor “kanı kanla yıkayamazsınız” diyor.

Mustafa Kemal Diyarbakır’da, Ağrı’da, Dersim’de hain bölücüyü ezmiş. Bu Kemal “Dersim’de insanlık trajedisi oldu” diyor.

Mustafa Kemal Türk kadınını kurtardı. Laikliği getirdi. Bu Kemal CHP’de çarşaf açılımı rezaletinin mimarlarından, “üniversitede türban sorununu çözeceğiz” diyor.

Mustafa Kemal’in özü sözü bir... Diğer Kemal doğuda başka batıda başka... Hep söylediklerini düzeltiyor. Bir dediği öbürünü tutmuyor.

Mustafa Kemal kimsenin kökenine bakmaksızın “Ne mutlu Türk’üm diyene” diyor. Diğer Kemal bu anlayışı kavrayamayacak kadar etnik kompleksli.

Mustafa Kemal emperyalizmi yere çaldı. Mazlum uluslar için yeni bir çağ açtı. Bu Kemal ABD’ye AB’ye kendini beğendirme derdinde, dış projelerin koltuk heveslisi...

Bu CHP çok uzun süredir “Atatürk’ün partisi” değil. Atatürk Gençliğe Hitabesi’nde bırakın CHP’nin, kendi kurduğu devletin bile başına geçecek kişilerin “gaflet, delalet ve hatta hıyanet içinde” olabileceklerini söylememiş miydi?

Biz ne zaman Atatürk desek, “zaman değişti, O’nu putlaştırmayın” diyen “çağdaş” sosyal demokratlarımız neden başları sıkışınca utanmadan hemen “Atatürk’ün partisiyiz” derler? Hani putlaştırmamak lâzımdı.

Atatürkçüler... Seçim yapmak zamanı geldi. Artık CHP’yi kurtarmak Türkiye’yi kurtarmaktan çok daha zor ve hatta imkânsız...

Türkiye’yi kurtarmak ise aslında çok kolay: Yeter ki Atatürkçü ve Atatürk gibi devrimci olmaya karar verin! Ulusal Parti bu kararın partisidir.

Bu yazıyla ilgili görüşlerinizi gönderebilirsiniz:
Size ulaşmamız için lütfen aşağıdaki formu doldurun:
İsim: 
Soyisim:
Telefon: ( 0   )
Cep Tel: ( 0   )
E-posta: 
Şehir: