CHP'de Kürtçü Darbe

Gökçe Fırat
CHP’de Kürtçü Darbe Tamamlandı

Geçtiğimiz hafta CHP Genel Başkanı Deniz Baykal’a ait olduğu iddia edilen bir şantaj kasedinin piyasaya sürülmesinin ardından Deniz Baykal bugün istifa etmiştir.

1-) Olay CHP’de Kürtçü Darbedir

Olay CHP içinde bir Kürtçü darbedir ve arkasında da CHP içinde yuvalanmış, belli bir etnik ve mezhepsel kimliğin ardına gizlenmiş, Fethullahçılarla arasını iyi tutan, ABD’den onay alan CHP içindeki Kürtçü ekip vardır.

Bu Kürtçü ekibin kimler olduğu bellidir. Önümüzdeki CHP genel kongresinde Baykal’ın yerine geçirilecek isim, bu kaset olayının da arkasındaki isimdir.

Uzunca bir süredir CHP içinde ipleri ele geçiren bu Kürtçü ekibin bir darbe teşebbüsü içinde olduğunu, Atatürk’ün CHP’sini AKP ve DTP türü bir Kürtçü, İslamcı partiye dönüştürmeye çalıştığını ısrarla vurguluyor ve tüm CHP’lileri ve elbette Deniz Baykal’ı da bu darbeye karşı uyarıyorduk.

Uyarılarımız dikkate alınmamış ve maalesef Kürtçü darbe başarılı olmuştur.

2-) ABD İstedi Baykal İstifa Etti

Kasedi imal eden merkez doğrudan ABD’dir. ABD bir süredir nasıl ki Türk Ordusu’nun komutanlarına ait kasetler imal edip yayınlıyorsa bu kasedin arkasında da bilelim ki doğrudan ABD vardır.

ABD Türkiye’yi bölmek için tüm siyasi partiler içinde kendi adamlarının önünü açmakta, bu amaçla komplolar kurmaktadır. Ancak burada önemli olan ABD’nin komplosu değil bu komploya direnilememesidir.

Deniz Baykal ve arkadaşları ABD’ye bugüne kadar hep boyun eğmişlerdir o nedenle de şimdi ABD’ye karşı çıkma güçleri yoktur. ABD icazetiyle yürütülen siyaset, ABD imali kasetlerle son bulmakta ve komploya uğradığını iddia edenlerse ne hikmetse mücadele etmek yerine teslim olmayı seçmektedir.

Deniz Baykal kendisini CHP’nin başında tutan gücün ABD olduğunu bildiği için ABD desteği çekilince orada kalamayacağını anlamış ve istifa etmiştir.

3-) Sarıgül’ün Rolü

Kaset olayı ile birlikte Sarıgül’ün rolü de ortaya çıkmıştır.

Mustafa Sarıgül uzunca bir süredir CHP’ye alternatif bir parti kurma çalışması içindeydi. Ancak ne hikmetse bu parti kuruluşunu her ay bir sonraki aya ertelemekteydi.

Bu hikmet şimdi anlaşılmıştır, kasetten haberi olan Sarıgül CHP içindeki darbeyi beklemiş, partiyi kurmamıştır. Şimdi CHP içinde oluşacak yeni Kürtçü-Fethullahçı ekipte o da yerini alacaktır.

4-) Kılıçdaroğlu Kimin Sesi

Şimdi önümüzdeki kongrede dürüst lider vb. sloganlarla CHP’nin başına Kılıçdaroğlu getirilecektir.

Bu, eski bir oyunun yeni aktörlerle sahneye konulmasıdır. CHP içinde İnönü’nün yerine Ecevit’in dürüst lider sloganlarıyla getirilmesini çağrıştırmaktadır.

Bu aslında CHP’nin ve CHP’linin kaderidir. Elli altmış yıldır CHP Amerika tarafından bir kukla gibi oynatılan, onun dediklerini yapan, onun isteklerine göre bölünen ve yine onun istekleriyle birleşen bir partidir.

ABD’nin yeni dönem için ismi Kürtçü ve Alevici kimliği ile Kılıçdaroğlu’dur. ABD’ye bula bula köle tüccarı Obama’yı getiren Amerikan derin devleti CHP’nin başına da bir kabileci, mezhepçi, sözde mazlum Kılıçdaroğlu’nu getirecektir.

5-) CHP’liler Ne Yapmalı?

CHP üyesi olan ya da CHP’ye oy veren vatandaşlarımız açısından durum içler acısıdır. Baykal’ın gidişine sevinecekleri şimdiden uyaralım “beterin beteri” vardır.

Kılıçdaroğlu gelecek biz de iktidar yüzü göreceğiz diyenlere de “erkenden sevinmeyin” diyelim çünkü ABD Kılıçdaroğlu’nu işbaşına getirirse gelecek dönemin Tayyip’i Kılıçdaroğlu olacaktır.

ABD açısından aslolan Türkiye’nin bölünmesi programıdır. Irak gibi etnik ve mezhepsel olarak Türk, Kürt ve Alevi olarak üçe bölünmüş bir Türkiye için şimdi de Kılıçdaroğlu’nu kullanacaktır.

Atatürk’ün Altı Ok’unu, Altı Ok’un milliyetçiliğini savunmayan, daha geçtiğimiz aylarda Dersim olayları nedeni ile Atatürk’ü suçlayan biri CHP genel başkanı olduğunda ikinci reddi mirası yapacaktır.

Bilindiği gibi ilk reddi miras olayı Ecevit’in yine arkasına ABD’yi alarak İnönü’yü yıkmasıyla gerçekleşmişti. Ecevit o dönemde sol gösterip sağ vurmuştu. Şimdi sıra Kılıçdaroğlu’ndadır.

6-) Atatürk’ün Partisi Artık CHP Değil Ulusal Parti’dir

Atatürk’ün Altı Ok’unu savunan tek parti Ulusal Parti’dir. CHP içindeki bu darbeden sonra hem Atatürkçü olup hem de CHP içinde kalmanın imkanı yoktur.

O nedenle şu anda CHP içinde yönetim kademelerinde olan insanlara iki seçenek kalmaktadır. İlk seçenek Amerikan kılıcı Kılıçdaroğlu’na karşı kılıcı çekip Atatürkçülüğü savunmaktır. CHP içinde Atatürkçü bir direniş potansiyeli olup olmadığını hep birlikte göreceğiz.

Ulusal Parti olarak CHP içindeki Atatürkçü güçlere önerimiz son mevziye kadar ABD’nin Kürtçü darbesine karşı direnmeleridir.

Direniş gücü kalmayan yerde Ulusal Parti tüm CHP üyesi Atatürkçüleri kucaklamaya hazırdır.

10 Mayıs 2010

Serap Yeşiltuna
CHP’de Kürtçü Darbe Hazırlığı

Gandi Kemal ve Doğan Medya

29 Mart Yerel Seçimlerinin ardından siyasi analizciler, parti başkanları, yorumcular, gazeteciler, rakamları türlü türlü grafiklere sokarak, kendine göre yontarak farklı farklı sonuçlara vardı. Ancak tüm medyanın mutabık olduğu bir galip vardı: Kemal Kılıçdaroğlu.

AKP ile uzlaşmaz çelişkiler içine girerek bir anda en hızlı AKP karşıtlarından biri haline geliveren ve adeta “antifaşist” cephenin sözcülüğünü üstlenen Doğan Medya’nın biricik favorisiydi Kılıçdaroğlu.

Kılıçdaroğlu dürüstlüğün temsilcisiydi, CHP’nin yeni yüzü, İstanbul’un yeni umuduydu. Melih Gökçek’e karşı yürüttüğü yolsuzluk mücadelesinin, Dengir Mir Fırat’la giriştiği düellonun ardından, CHP’nin aslarından biri olmuştu ve Doğan Medya’nın da AKP’ye karşı sığınacağı en uygun alternatifti.

Seçimlerden önce yere göğe sığdıramadılar. CHP bir yanda, Doğan Medya bir yanda Kılıçdaroğlu rüzgarıyla devam etti seçim propagandaları.

Seçimler biter bitmez de, daha ilk geceden Türkiye’ye yeni bir kahraman kazandırıldı: Gandi Kemal.

Yürütülen propagandaya göre, CHP oylarını çok yükseltememişti ama yükselttiği yerlerde de bunun yegane sebebi Kılıçdaroğlu ve Kılıçdaroğlu’yla gelen açılımlardı.

Hürriyet’in 30 Mart manşeti “Gandi Kemal Mucizesi”ydi ve günlerdir sayfalarca yazı yazılıyor Gandi Kemal için. Fiziksel görünüşlerinin benzerliğinden ve Kılıçdaroğlu’nun sakin mizacından yola çıkarak bu benzetmeyi yapanlar aynı zamanda onu ulusal bir lider, bir direnişçi haline de getiriverdiler trajikomik şekilde.

Gandi Kemal sevinedursun aslında bu onun kavgası değil. Onun için başlatılmış bir girişim değil, hele hele onun başarısı hiç değil. Hükümetler devirip, hükümetler kuran Doğan Medya, AKP karşısında gücünü yitirmiş de olsa hâlâ etkin ve bir yanıyla yeni bir Amerikancı planının uygulatıcısı.

Evet, Doğan grubunun desteğiyle CHP içinde yeni bir darbe tezgahlanıyor: Kürt Darbesi.

Bu öyle bir darbe ki, sadece Kılıçdaroğlu’nun seçimlerde yakaladığı ivmeyle açıklanacak ve ona bağlanacak türden değil.

Daha seçimlerden çok önce başladı CHP’yi de bu Kürtçülük rüzgarına kaptırma sevdası.

Baykal, Tayyip’in Güneydoğu çıkarmasının hemen ardından, boynunda puşisiyle “etnik kimlik şerefimizdir” siyasetine başlamıştı ve bugün “Kürt sorunu” merkezine çekilmiş durumda.

İstanbul İl Başkanlığı Merkezinde Başlayan Kürtçülük

Kimler eliyle yapılıyor peki bu diye soracak olursak galiba burada bu kez Baykal mağdur. Ya da kendi kazdığı kuyuya kendi düşüyor diyebiliriz. Çünkü Kürtçülük açılımının mimarı Baykal’ın bizzat kendisi tarafından parlatılan isimlerden biri olan İstanbul İl Başkanı Gürsel Tekin.

Çarşaf açılımının da mimarı olan Gürsel Tekin, Karslı bir Kürt ve Kürtçülüğüyle “solculuğu” iç içe geçmiş isimlerden.

Seçim döneminde de Kılıçdaroğlu’nun yanında en çok sivrilen kişi. Aslında Kılıçdaroğlu’nun arkasındaki gizli el de denebilir. Ve en çok görünen, en çok konuşan isim. Hatta seçim gecesi Baykal evinde oturmuş TV’den seçim sonuçlarını izliyorken, basına açıklamalarını yapan isim. Yani bu seçimleri konuşurken CHP’yi değil de, CHP İstanbul İl Örgütü’nü ve Gürsel Tekin’i konuşmak gerekiyor.

Gürsel Tekin ve Kılıçdaroğlu’nu överek Baykal’ı indirme propagandası iki koldan yürütülüyor. Bir yanda Doğan Medya, diğer yanda da Zaman gazetesi aracılığı ile Fethullahçılar tarafından.“Baykal gitsin ve Kılıçdaroğlu ile Gürsel Tekin gelsin. Bakın o zaman CHP oylarını nasıl artıracak.”

“İyi de bundan size ne” demek geliyor insanın içinden çünkü “ne Atatürkçüsünüz ne de CHP’li.”

Ancak ABD bir kez düğmeye bastı ve tüm piyonlarına farklı koldan aynı propagandayı yaptırıyor.

Azılı CHP Düşmanları Açılımların CHP’sini Destekliyor!

Örneğin, CHP’nin Güneydoğu’da neredeyse hiç denecek kadar az oy alması tüm medyaya dert oldu. Özellikle Zaman gazetesi de meseleye eğilerek CHP’nin buradaki zaaflarını gidermesini telkin etmeye başladı. Güneydoğu’da PKK’nın dışında siyasi bir hareketin artık var olmadığını kendi oy oranlarından da anlayamayan bu zevat CHP’ye akıl üzerine akıl vermeye başladılar.

Eski ülkücü yeni Fethullahçı Mümtaz’er Türköne, “Seçim bir tecrübeyse İstanbul’da uygulanan yöntemler işe yaradı. CHP geleceğini İstanbul üzerine inşa etmeli, Laiklik gerginliği yaratmadan, tersine çarşaf ve Kuran kursu açılımları ile etki menzilini karşı kutba yöneltti. Varoşlara girdi, seçkinlerin partisi hüviyetinden sıyrıldı” diyerek gazı veriyor.

Aynı gazeteden Hüseyin Gülerce de özetle “CHP halka yüzünü dönsün, inançlara saygılı laik olsun, çarşaf açılımına devam etsin, demokratik reformlarla Doğu ve Güneydoğu’da canlansın” buyuruyor.

Özellikle seçim sonrası en çok yapılan vurgu CHP’nin varoşlardaki oylarını artırdığına yönelik bir iddiaydı. Rakamlar elbette ortada. CHP’nin kıyı şeridi ve elit semtler haricinde oyunu artırdığı herhangi bir yer olmamasına rağmen “varoşlarda güçlenen CHP” yalanının tek bir amacı var. Çarşaf ve Kürt açılımlarını işe yaramış gibi göstermek. Zaten özellikle Zaman yazarları da buna vurgu yapıyor. Kürtçülük ve Şeriatçılık nereden gelirse gelsin ama gelsin!

CHP’nin imam adayı Osman Nuri Bedir %7’yi geçememiş olsa da, çarşaf açılımının başladığı Sultangazi’de AKP % 51 oy almış olsa da, medyaya göre açılımlar işe yaramıştır. CHP iktidar olmak istiyorsa açılımlara devam etmelidir.

Zaman gazetesi’nin daha 1 Nisan’da yaptığı haber şu: “CHP lideri Deniz Baykal çarşaf açılımını İstanbul’un Eyüp ilçesinde başlattı. Buradaki oy oranı yüzde 6,5 arttı. Başörtüsü ve camilerde kandil simidi dağıtan Pendik adayı Mustafa Salih Usta partisine yüzde 2 oranında oy kazandırdı. Seçim afişinde hadisi şerif kullanan Hüsamettin Ataman ise Denizli’de yüzde üçlük bir artış sağladı.” Fethullahçıların yayın organı Zaman, CHP’nin açılımlarını övme işine kendini öyle kaptırmış ki ne AKP’nin bu belediyeleri kazandığını söylüyor ne de bu oyların Genç Parti’nin oyları olduğunu.

CHP’yi yeni açılımlara ve Kürtçülüğe teşvik etmeye çalışanlardan biri de Sabah gazetesinden Muharrem Sarıkaya: “Güneydoğudaki bir çok ilde % 1-2 oranında oy alan CHP, bu illerdeki insanların akrabalarının yoğun olarak yaşadığı İstanbul’da Kartal, Maltepe; Ankara’da Mamak, Yeni Mahalle’de ciddi oy patlaması yaptı. Benzer durum Mersin, Antalya, ve İzmir’de Güneydoğu kökenli seçmenin yaşadığı yerlerde de görüldü. Bu da gösteriyor ki CHP Güneydoğu’ya yönelik yeni bir açılıma girerse karşılığını alacak, DTP’ye giden oylarının bir kısmını evine döndürecek.”

Evet, iddiaya göre CHP Kürt mahallelerinden bile oy almaya başlamıştır ve böyle devam ederse Güneydoğu’daki tüm belediyeleri alması işten bile değildir!

İşin en komik tarafı da bu. CHP ile hiçbir alakası olmayan çevrelerin CHP’ye akıl vermeye, onu iktidar olmak için yönlendirmeye çalışması.

Taraf gazetesi bile bu ekibe katılmış durumda. Onların lügatinde de yeni yönelimin adı “CHP’nin normalleşmesi.” Leyla İpekçi, Kılıçdaroğlu-Tekin ikilisine övgüler yağdırırken İzmirlilerin “sekter” tavrını eleştiriyor: “Gürsel Tekin ve ekibine çok iş düşüyor. CHP’nin yeni kadroları İzmirlilerin bu içe kapanmacı, homojen, ötekine var olma hakkı tanımayan, gizli faşizan profilini hayatta karşılığı olacak biçimde demokratikleştirmeyi başarırlar.”

Varoşlardan Yükselen Etnikçilik

Kurdukları denklem basittir: CHP kötü, Kılıçdaroğlu ve Tekin iyi. Ancak bu kötülüğün ve iyiliğin kıstasları hiç de bizim tartıştığımız eksende yürümüyor.

Yıllardır Atatürkçüler olarak CHP’yi eleştiriyoruz. Ama sadece iktidar olamadığı için değil, Altı Ok’u reddettiği ve ideolojik olarak oradan oraya yalpaladığı, kimliksiz, duruşsuz bir parti olduğu için.

Türkiye’nin sahil şeridine kilitlendiği, kırsaldan, varoştan halktan tamamen koptuğu için eleştiriyoruz.

Milliyetçiliği bıraktığı, devletçiliği, halkçılığı elinin tersiyle reddedip liberal bir parti olduğu, özelleştirmelere, IMF’ye karşı koyamadığı için eleştiriyoruz. Elbette Baykal’ı da bunun için eleştiriyoruz.

Ancak şimdi Baykal gitsin, Kılıçdaroğlu ve Tekin gelsin diyenlerin derdi bu değil. Tam tersine artık daha da batağa çekilmiş bir CHP yaratmaya çalışıyorlar.

Bunu yaparken de CHP’nin çevre ve varoşlardan oy aldığını artık halka yöneldiğini bunun da birebir Gürsel Tekin’in başarısı olduğunu yutturmaya çalışıyorlar.

Taraf’tan Rasim Ozan Kütahyalı: “Yurttaşla birebir temas halinde, ilçe ilçe kasaba kasaba kasaba, mahalle mahalle gezerek emekten ve yoksuldan yana bir siyaset”ten bahsediyor.

Gürsel Tekin’in “ağır abi” tavırlarıyla, halkın içindenmiş görüntüsü yaratmaya çalışması, bürokrat tipli siyasetçi anlayışının dışında “tüccar” tavrı birilerine hoş görünüyor olabilir ancak bu halkla temasın değil halk dalkavukluğunun yeni bir biçimi. AKP o zaman en halkçı parti! Öyle ya AKP’li vekiller çok daha halktan görünüyor. Tayyip değil mi vatandaşın sofrasına oturup zaman zaman onun ekmeğini bölüşen.

Hatta bu ikilinin çok daha “sol” bir görüntü çizdiği iddiaları da Doğan’ın solcu gazetesi Radikal’den geliyor. Müthiş ikili, hem halkçı, hem de solcu.

Basının dediğine göre CHP ile halk arasında, varoşlar arasında bir köprü kurulmuş da bizim haberimiz yok!

Tekin ve Kılıçdaroğlu’nu Kahraman Yapan Etnik Kökenleri

Gürsel Tekin’i CHP’nin Tayyip Erdoğan’ı yapanlar, Kılıçdaroğlu için Türkiye’nin Karaoğlan’ı diyenler CHP dışından CHP içine doğru coşkulu bir “dönüşüm” havası başlattılar.

Bu öyle bir dönüşüm ki belki CHP’yi iktidara taşıyacak, CHP’den yeni bir AKP yaratabilecek bir dönüşüm. Biz bunu destekleyemiyoruz çünkü bu bizim anladığımız anlamda bir dönüşüm değil.

Yeni ekip CHP’yi Altı Ok’tan daha da uzaklaştıracak, onu daha da liberalleştirip Kürtçüleştirecek bir dönüşüme sokuyor.

Parlayan isimler:

Gürsel Tekin, Karslı bir Kürt.

Kemal Kılıçdaroğlu, Tuncelili bir Kürt.

Murat Karayalçın, Kürtçülüğün bayraktarı!

Etnik kökenleri bizi hiç de ilgilendirmiyor ancak bu isimlerin parlama nedeni maalesef etnik kökenleri ve Kürtçülüğe yaktıkları yeşil ışık.

TV ekranlarından konuşan Kılıçdaroğlu “Kürt açılımı yapacak mısınız?” sorusuna “Kürtler konuşsunlar ne açılım istiyorlarsa söylesinler yapalım” diye cevap veriyor. Diyarbakır’a gidip açılım yapmaktan bile bahsediyor.

Obama’nın gelişinin ardından da hemen Baykal’la görüşerek Kurultay talebinde bulunarak “liderlik talebim yok, arkanızdayım ama yeni yönetim kurulsun” diyor.

Ve CHP, 11 Nisan’da parti meclisi toplantısında Kurultay’a gitme kararı alıyor.

Yeni yönetim kurulacak. Konuşulan Kılıçdaroğlu’nun MYK’ya alınması, Karayalçın’ın CHP içinde aktif göreve getirilmesi hatta başdanışman olması.

Ancak Doğan Medya’nın da Fethullahçıların da hedefi çok daha büyük.

Reha Muhtar “Tayyip Bey yanlısı yandaş basın bile Kılıçdaroğlu gelsin, ortalık renklensin diye davul çalıyor, CHP’den hala ses seda yok. CHP bu seçimde kaybetti ama Kılıçdaroğlu gelirse iş değişir” diyerek süreci hızlandırmaya çalışıyor.

İlk Kurultay için hedeflenen Baykal’ın düşürülüp, Kılıçdaroğlu’nun genel başkanlığa, Gürsel Tekin’in de yardımcılığa getirilip, Karayalçın’ın başdanışman yapılması ve parti içinde yeni bir ayıklamayla Kürtlerin aktif hale getirilmesidir.

Bu seçimlerde bazı yerlerde PKK’ya yakın isimlerin CHP’den aday yapıldığı düşünülürse değişim çok yakında ve bunun adı tam bir Kürt darbesi.

Öyle ki özellikle Taraf gazetesi başta olmak üzere yeni ikiliyi tutanların en önemli tezi de bunların Baykal gibi Ergenekon’un avukatlığını yapmıyor oluşu. “Gürsel Tekin, Kürt’tür ve Kürt meselesine de duyarlıdır” diyen Sabah yazarı Mahmut Övür, Taraf’a verdiği röportajda “Şimdi çok açıktan söyleyemiyorlar ama Tekin çetelere karşıdır, Baykal’ın tepkisini çekmek istemiyor ama Ergenekon’a onun gibi bakmıyor” demeye getiriyor.

Yani yeni ekip aynı zamanda AKP’nin tezgahının da destekleyicisi ve belki de PKK’yla mücadele etmiş paşaların yargılanmasını isteyecek kadar da Ordu düşmanı. Bunu zaman gösterecek.

Baykal, “Etnik Kimlik” Havuzunda Boğulacak

Kısacası “vah Baykal” demekten kendimizi alamıyoruz. Kendi açtığı Kürtçülük çukurunun içine kendi düştü.

Baykal seçimlerin ardından “AKP, DTP ile benzeşerek, DTP ile kaynaşarak, devletin hizmet ve yatırım olanaklarını kullanarak DTP’yi etkisizleştirmeye çalıştı ama insanlar bu aldatmacayı itti” diyerek AKP’yi eleştiriyordu. Ancak bu Kürtçülük yarışının içinde CHP de vardı. Parti programını bile “etnik kimlik şerefimizdir” söylemi üzerinden değiştiren Baykal “etnik kimlik” havuzunda boğulmak üzere. Baykal’a acıyacak değiliz ancak görünen o ki bu havuzda asıl boğulmak istenen Türk milleti.

“Baykal gitsin, Baykal gitsin” diye çırpınan Atatürkçüleri artık çok daha tehlikeli bir dönem bekliyor. “Baykal nasıl olsa koltuğunu kimseye terk etmez” diye de düşünmesinler Amerika düğmeye bastığı an Baykal o koltuğu bu Kürtçü ekibe devretmek zorundadır.

CHP bu işten başarıyla çıkabilir mi peki?

Elbette çıkabilir. Çünkü bundan sonra bir yedek olarak tutulacaktır.

İktidar olamaz mı? Elbette olabilir, elbette varoşlardan da oy alabilir.

AKP nasıl alabildiyse, nasıl bir dilenci ekonomisi sistemi kurduysa, nasıl popülist bir söylem geliştirdiyse CHP’de yapabilir.

Ancak bunun adı ne halkçılık ne de Atatürkçülük olur. Gürsel Tekin çizmeleri giyip varoşlara gider gitmesine-söylendiğine göre 38 bin 600 km yol katetmişler Kılıçdaroğlu’yla - ancak “yeni halkçı” CHP, ne özelleştirmelere karşı çıkar, ne IMF’ye ne de Amerika’ya. Varoşlardaki çaresiz vatandaş da bu kez CHP’ye oy vermiş olur belki ama kaderi baki kalır.

Kürtçülüğün önünü açacak tüm söylemlerle DTP’ye yeni bir düşman kardeş gelmiş olur o kadar. Bugün AKP nasıl DTP ile rekabet ederek bir yandan Kürtçe kanalla, Barzani, Talabani dalkavukluğuyla Kürtçülüğü geliştiriyorsa bunun destekçilerinden biri de CHP olur.

Atatürk’ün kemiklerini sızlatan çizgi yani.

Ömrü Kürt isyanlarıyla mücadele etmekle geçmiş, laikliği kabul ettirebilmek için her türlü tehlikeyi göze almış, kadını esaretten kurtarmış Atatürk’ün kurmuş olduğu parti Kürtçülüğün ve çarşafın esareti altında.

Doğan Medya’nın, Fethullahçıların “açılım! açılım! açılım!” çığlıkları etrafında Kürtçüler tarafından kuşatılmış olarak!

Gerçekten vah Baykal diyoruz, yazık olacak.

Özgür Erdem
Baykal’ın Asıl İhaneti Atatürk’e

Namus Tüccarı Şeriatçılar

Baykal’ın “kaset skandalı” sonrası istifası Türk siyaset düzeni hakkında birtakım sonuçlara varmayı gerektiriyor. Bunların üzerinde duralım...

Öncelikle, Baykal’ın görüntülerinin yayınlandığı site Vakit gazetesinin internet sitesi...

19 Mayıs kutlamalarında küçük kız çocuklarının dizlerinin görünmesine bile tahammül edemeyen bir Şeriatçı gazete yani…

Bu Şeriatçı kafa öyledir ki, kendilerine verilen reklamlarda, kadın vücudu kendi sapık ölçütlerine göre çok fazlaysa, bilgisayarda bulanıklaştırırlar, buzlu cam görüntüsü yaparlar...

Bunlar için kadın vücudu o kadar tehlikelidir ki, kadınlarını dışarı bile salmazlar, çarşafa kapatırlar...

Ancak aynı Şeriatçı kafa, Baykal’ın ve Baytok’un en mahrem, en gizli, en özel görüntülerini çekinmeden, bulanıklaştırmadan sitelerinde yayınlayabilir... Ve resmen “pornografik yayın” yaparlar...

Bir de habere yayın yasağı gelince de tepki gösterirler.

Kardeşim, siz değil miydiniz, televizyon dizilerinde en ufak öpüşme sahnesinden bile rahatsız olan?

Demek ki ortada büyük bir ikiyüzlülük var. Şeriatçının “sapık” kafası, aslında kadın mahremiyetini ayaklar altına alıyor, cinsellik sömürüsünün en alasını yapıyor.

Namus ticareti yapıyorlar...

“Gizli Kamera” Terör Örgütü

Ergenekon soruşturmasında tutuklanan Erzincan eski Başsavcısı Cihaner mahkemede güzel bir açıklama yapmış: “Bu örgütün ismi GTTÖ’dür.” Yani Gizli Tanık Terör Örgütü...

Doğru demiş...

Sadece gizli tanık ifadeleriyle oluşturulmuş iddianamelerle yüzlerce kişi gözaltına alındı, onlarcası tutuklandı bu ülkede...

Gelelim Baykal’ın görüntülerine...

Görüntüleri yayınlayan site metacafe diye bir internet sitesi... Yabancı bir video paylaşım sitesi.

Bu siteyi Ergenekon tertibi sırasında emekli orgenerallerin, Genel Kurmay Başkanı Başbuğ’un, GATA Komutanının ve pek çok başka önemli ismin telefon konuşmalarını yayınlamasından hatırlayacaksınız...

İşte Türkiye’de siyasetin ne hallere düştüğünün güzel bir göstergesi...

Emekli ordu komutanını tutuklatmak mı istiyorsunuz? Kaydedin telefon konuşmasını, yükleyin metacafe’ye...

Baykal’ı tasfiye etmek mi istiyorsunuz? Görüntüleri gönderin metacafe’ye...

İşte Türkiye’de siyaset kurumu bu derece yozlaşmıştır. Artık fikirler, politikalar, sorunlar, çözümler değil, kim telefonda kime ne dedi, kim kimin karısıyla beraber oldu, kim kiminle konuşurken kime küfretti... Bunlar konuşuluyor...

Bugün Baykal’ın gizli görüntülerini yayınlamaktan çekinmeyen bu “siyaset kurumu” emin olun yarın da aynısını Tayyip için yapacaktır...

Kameranın Ardında ABD Var!

Gizli kameralar ve telefon dinlemeleri bütün siyasetçiler üzerinde “Demokles’in kılıcı”na dönüşmüştür.

Ey siyasetçiler!

Sadece telefonlarının dinlenmesiyle sınırlı bir izlenme içinde olmadığının farkına varın artık!

Artık her hareketiniz izleniyor, yatak odanız bile kameraya alınıyor!

Üstünüz çizilirse, kontrolden çıkarsanız, işte bu kayıtlar devreye girecektir!

Peki kim bu üstünüzü çizecek olan?

Baykal’ın yatak odasına, Genelkurmay Başkanı’nın karargahına, GATA komutanının odasına kim girebilir?

Metacafe’de hatırlarsanız Dağlıca baskınının uydu görüntüleri de yayınlanmıştı. Kimin uydularıyla çekilebilir o görüntüler?

Gayet açık değil mi?

Baykal’ın ortaya çıkan bu görüntüleri, aslında yaklaşan seçimler öncesinde bütün Türk siyasetçilerine ABD’nin gözdağıdır.

Artık siyasetçiler, ABD’nin Kürt devleti planına ve Ermeni meselesiyle ilgili görüşlerine karşı çıkacakları zaman Baykal’ınkine benzer görüntülerinin yayınlanabileceğinin bilincinde hareket edecektir. Önümüzdeki bir yıl içerisinde yalnızca CHP’nin değil, MHP’sinden Sarıgül hareketine, AKP’sinden DP’sine bütün partilerin çok daha Amerikancı, çok daha işbirlikçi ve ABD’ye karşı çok daha bağımlı hale geleceklerini hep beraber göreceğiz.

Buna direnecek olanları da metacafe’de izleyeceğiz...

Namus Timsali Kesilen “Sağ”ın Namussuzluğu...

İşin ilginci, “sağ”ın bir anda namus timsali kesilmesiydi. Çıplak görüntüleri yayınlamaktan çekinmeyen Şeriatçı basın bir yandan da “Baytok’u Baykal’a kocası pazarlıyordu” propagandasına başladı.

Amaç ortada: Kadınıyla erkeğiyle, kocasıyla karısıyla, genel başkanıyla milletvekiliyle bütün “Sol” ahlaksızdır izlenimi yaratmak...

“Solcular da hep böyledir kardeşim” diyenlere Şener Şen’in filmini hatırlatırız: “Namussuzmuş Namuslu...”

Çok geriye gitmeye gerek yok. Çok uzağa da... Baykal’ın görüntülerini yayınlayan Vakit gazetesine bakalım mesela. Yazarları Hüseyin Üzmez’in sübyancılığını hatırlayın...

Üstelik o dönem, bütün Şeriatçı yazarlar bu olayı ya görmezden gelmiş ya da Üzmez’in arkasında durmuştu...

Ve bugün Baytok’u kocasının pazarladığını öne sürenler, Üzmez’in sarkıntılık ettiği kız çocuğunu bizzat annesiyle pazarlık yaparak ikna ettiğinden hiç bahsetmemişlerdi.

Yani bugün namus timsali kesilen “sağ” söz konusu Üzmez olunca, üstelik olay tam bir sübyancılıkken, sus pus olmuşlardı.

Menderes Karısını Kaç Kez Aldatmıştı?

Bugünlerde Şeriatçı gazetelerin birinci sayfalarını Baykal haberleri süslüyor. En arka sayfalarında ise bir ilan: 14 Mayıs’ın yani DP’nin iktidara gelmesinin yıldönümü şerefine verilmiş. “Demokrasinin Yıldızları” başlığı altında Menderes, Özal ve Tayyip’in resimleri...

Öyleyse namus timsali kesilen Şeriatçılara sormak hakkımız: Bugün baş tacı ettiğiniz Menderes de çapkınlıklarıyla ünlü biri değil miydi?Üstelik bütün Ankara’nın gözü önünde yaşanan ilişkilerdi bunlar. Menderes örneğin dönemin ünlü opera sanatçısı Ayhan Aydan’la yıllarca birlikte olmuştu. Hatta bu konu 27 Mayıs sonrası Yassıada’daki mahkemelerde de gündeme gelmiş, hem Menderes hem de Aydan tarafından kabul edilmişti...

Ankara bu ilişkinin dedikodularıyla çalkalanmaya başlayınca Menderes’in isteğiyle Aydan eşinden boşanmıştı. Ancak Adnan Menderes’in eşi Berrin Hanımla evliliği devam etmişti! Üstelik Ayhan Aydan’la ilişkisinden gayrimeşru bir çocuk da doğmuştu...

İşin çok daha vahimi, bu meselenin Yassıada Mahkemeleri’nde gündeme gelmesi yıllardır sağcılar tarafından eleştirilir durur. “Bebek Davası” olarak bilinen bu meseleyi yıllardır 27 Mayıs hukukunun hafifliğinin, zayıflığının ve saçmalığının kanıtı olarak gösterirler...

Baytok’un eşini karısını pazarlamakla suçlayan sağcılar Menderes’in metreslerinden Suzan Sözen’in şu açıklamasını bilmiyor mu sanıyorsunuz:

“Menderes geleceği vakit, kocam hasta dahi olsa evden çıkardı. Pencerede parolamız vardı. Kocam başvekilin gittiğini anlar, dönerdi.”

En Büyük Namussuzluk Vatan Satıcılığıdır...

Menderes gibi sağcıların bu tür çapkınlıkları Sol için hiçir zaman önemli olmadı.

Çünkü en büyük namussuzluk vatanı satmaktır!

Vatanı satarsanız, bundan milyonlarca Türk insanı etkilenir.

Sol da meseleye bu şekilde bakar zaten.

Bu açıdan bugünlerde “sol” karşı namus timsali kesilen sağa asıl Menderes gibi “ahlaksız” geleneklerini değil, “namussuz” yani Türk insanının en büyük namusu olan vatan toprağını satan geleneklerini hatırlatmak gerekir.

Örneğin, vatanı İngilizlere satan, Kuvayı Milliye’ye karşı çıkan, Mustafa Kemal hakkında idam fermanı çıkartan ve Kurtuluş Savaşı başarıya ulaşınca utanmadan İngiliz zırhlısına binip Malta’ya kaçan Vahdettin...

Kore’de Amerikan çıkarları için binlerce Türk gencinin ölümüne neden olan, onlarca Amerikan üssü açan, ABD’yle pek çok gizli ikili anlaşma yapan Menderes...

60’lı yıllarda Türkiye’nin ABD’nin yarı-sömürgesi haline gelmesini sağlayan Demirel...

12 Eylül’le birlikte Türkiye’de solculuğu, demokratlığı silindir gibi ezen, Şeriatçılığın ve Kürtçülüğün önünü açan, ülkeyi ABD’ye daha da bağımlı hale getiren, Türk ekonomisini yabancı tekellere pazarlayan 24 Ocak kararlarının uygulanmasını sağlayan Evren...

12 Eylül’ün açtığı yolu devam ettiren, özelleştirmelerle Türk ekonomisini felce uğratan, Türk lirasını mahveden, Kürt devletinin ortaya çıkmasına sessiz kalan hatta Türkiye’de federasyon tartışmasını ilk başlatan Özal...

Ve...

ABD’nin Kürt açılımının ülkemizdeki uygulayıcısı, bitmekte olan PKK’ya hayat öpücüğü veren, Kürt bölücülüğünün azgınlaşmasına göz yuman, Kıbrıs meselesinden Ermeni meselesine Türk Devletinin dış politikadaki temel kırmızı çizgilerini çiğneye çiğneye paspasa döndüren Tayyip...

Bizim için en büyük vatan satıcıları bunlardır.

En büyük namussuzlar da...

Her Gelişmeyi İzleyen Baykal En Mahrem Görüntülerini İnternetten İzlemek Zorunda

Bütün bu kaset olayının baş aktörü Baykal’a dönersek, pek de mağdur olmadığını ortaya koymak durumundayız. Bir insanın en mahrem anlarının milyonlarca kişinin önünde paylaşılması tabii ki hoş değil. Ancak Baykal bunun AKP döneminde izlediği bütün o teslimiyetçi çizginin sonucu olduğunu görmesi gerekir.

Baykal 8 yıllık AKP iktidarında hep CHP’nin başındaydı.

AKP’nin gerici uygulamalarına karşı layıkıyla muhalefet yapmadı. İzledi.

AKP’nin ülkeyi adım adım bir faşist diktatörlüğe götürdü. İzledi.

Irak’ta bir Kürt devletinin oluşmasına karşı çıkmadı, hatta bundan faydalanmamız gerektiğini söyledi. İzledi.

Tayyip’in milletvekilliğinin önündeki engelleri kaldırarak başbakan olmasının yolunu açtı. İzledi.

Abdullah Gül’ün cumhurbaşkanlığını “sine-i millete” dönerek engelleme şansı vardı. İzledi.

Adım adım büyüyen PKK terörünü ve Kürt bölücülüğünü izledi.

Kürt bölücülüğüne karşı oluşan milliyetçi tepkiye destek vermedi, izledi.

Obama’nın Türkiye’ye gelip TBMM çatısı altında direktif vermesini içine sindirdi, hatta alkışladı, hatta ve hatta Obama’yla baş başa görüştü. Türkiye’nin Obama tarafından yönetilir hale gelmesini izledi.

Gürsel Tekin-Kemal Kılıçdaroğlu liderliğindeki Kürtçü ekibin CHP’yi kontrol altına almasını izledi.

Şimdi de Türkiye onun en mahrem görüntülerini internetten izliyor...

Olacağı buydu.

Bu kadar gelişmeyi bir muhalefet lideri olarak izlersen, karşı çıkman gereken güçler de senin kasetini servis ediverir böyle...

Bunca yıldır izlemekten başka bir şey yapmazsan, kendi çöküşünü izlemek zorunda kalırsın...

Kendin ettin kendin buldun Deniz Baykal.

Hiç de mağdur değilsin.

Baykal’ın Son Sözü: Direniş Değil ABD’ye Ve Fethullah’a Teslimiyet

Baykal açısından en vahim gelişme ise istifa açıklamasında gizliydi.

Bu konuşmasında AKP’ye vurdu durdu Baykal. Bir hukuk mücadelesi başlatacağını söyledi. Herkes de inandı bu açıklamalarına.

Halbuki konuşmanın özü tam bir teslimiyetti.

Her şeyden önce böyle bir komplonun ardından istifa etmesi teslimiyetin daniskasıydı.

Ancak çok daha büyük teslimiyet, CHP’yi göz göre göre Kürtçü ekibe teslim etmesidir. CHP Kongresindeki adayını Kılıçdaroğlu olarak açıklamasıdır.

Ve açıklamasında Fethullah Gülen’in suçsuzluğundan bahsetmesidir.

Çok ilginç. 50-60 cümlelik bir açıklama yapıyorsun. Ama bu kısacık açıklamanın bir kısmını Fethullah Gülen’i övmek, ona teşekkür etmek, onu suçsuz ilan etmek için harcıyorsun...

Baykal bunu belki de Fethullahçı basını da karşısına almamak için yaptı. Gerçekten de Fethullahçı yandaş basın pek üstüne gitmedi Baykal’ın. Hatta gizliden gizliye desteklediler, komployu eleştirdiler.

Çünkü mesele CHP tabanını ikna etmekti.

Sıradan bir Zaman okurunun Baykal hakkındaki fikri zaten ortada.

Hürriyet okuyan CHP’li ikna edilmeliydi. Habertürk izleyicilerinin Kılıçdaroğlu hayranı olması sağlanmalıydı. CHP kongresi öncesi Baykal’ın önünü kapanmalı, Kürtçü darbe ekibinin önü açılmalıydı.

Baykal artık AKP’ye karşı mücadele etse ne olur?

Bu komplonun ardında tabii ki AKP de var.

Ama Baykal’ın CHP’nin başından ayrılması AKP’nin değil CHP içindeki Kürtçü darbe ekibinin işine yarar.

Neden mi dersiniz?

Baykal’ın muhalefetinin bugüne kadar AKP’ye bir zararı mı dokunmuş ki, AKP Baykal’ı devirsin!

Baykal’ın En Büyük İhaneti Eşine Değil Kemalizme...

TÜRKSOLU henüz 12. sayısındayken “Kemalizme İhanet” başlığıyla çıkmıştı. O dönem Kemal Derviş CHP’ye katılmıştı ve biz bunu Kemalizme İhanet sürecinin son halkası olarak değerlendirmiştik.

İnönü döneminde başlayan CHP içindeki Kemalizme İhanet süreci esas olarak Baykal döneminde hızlandı.

Ve süreç o kadar ilerledi ki Baykal’ı bile devirerek yoluna devam ediyor.

Ve ne acı tesadüf ki Kemalizme İhanet sürecinin son lideri Baykal, eşine ihanet ettiği için koltuğundan oluyor!

Kimse Baykal için ah edip vah edip inlemesin.

Çünkü Baykal’ın asıl büyük ihaneti Derviş’leri partiye alması, CHP’yi Kılıçdaroğlu ekibine teslim etmesi, AKP’ye layıkıyla muhalefet etmemesi ve çarşaflı kadınlara Altı Ok rozeti takmasıdır.

Olcay Baykal, Deniz Baykal’ın ihanetini bir kadın olarak affeder mi bilmiyoruz. Bu kendi aralarında halledecekleri bir şey.

Ama çarşaflı kadınlara CHP rozeti takarak çarşafı meşrulaştıran Baykal bütün Türk kadınına ihanet etmiştir.

İşte bunun unutulacağını sanmıyoruz.

Baykal belki eşini ikna eder. Ama Türk kadınını ikna etmesi çok zor...

Güle güle Baykal...

Atatürk’e ihanet ettiğin için kaybettin koltuğunu...

Bak seni koruyacak, kurtaracak tek bir Atatürkçü var mı?

Güle güle...

(TÜRKSOLU, Sayı 283, 17/05/2010)

Gökçe Fırat
Kılıçdaroğlu ABD ve PKK’nın Adayı

Amerikan Planı

Deniz Baykal’a ait olduğu iddia edilen kasedin piyasaya sürülmesinin ardından Türk siyaseti son derece hareketli ve karmaşık günlerden geçiyor.

Ancak bu karmaşanın arkasında çok düzenli şekilde işleyen bir “Amerikan planı” vardır.

Kamuoyu pek dikkat etmese de Türkiye yeni bir “Amerikancı sivil darbe” süreci yaşamaktadır ve yeni bir dönem kurgulanmaktadır.

Kamuoyundan gizlenen büyük tabloyu ortaya çıkartmak ve “Büyük Amerikan Komplosu”na dikkat çekmek istiyoruz.

Kasedin Arkasında Kılıçdaroğlu Var

Öncelikle şunu tespit etmeliyiz ki Deniz Baykal kasedinin arkasındaki isim ortaya çıkmıştır. Bu isim Kemal Kılıçdaroğlu’dur.

Olayın patlak vermesinin hemen ardından yaptığımız açıklamada Deniz Baykal’dan sonra CHP Genel Başkanlığı’na oturacak kişinin aynı zamanda kaset komplosunun arkasındaki isim olduğunu belirtmiştik.

Siyasetin şaşmaz kuralı bir süreçten faydalananın aynı zamanda o sürecin sorumlusu olduğudur.

Kasedi İmal Edenler Ve Piyasaya Sürenler

Kasedi imal edenler ve piyasaya sürenler son yıllarda Türkiye’yi karanlık tertiplere boğan CIA merkezli Kürt ajanlardır.

Ergenekon sürecini tertipleyenler, Danıştay baskınını örgütleyenler her kim ise bu kasedi de onlar imal etmiş ve piyasaya sürmüştür. Bu ekip Tayyip Erdoğan’ın en yakın çevresini oluşturan Kürt danışmanlar kadrosudur.

Olay basit bir röntgencilik olayı değil uluslararası bir istihbarat faaliyetidir. Arkasında doğrudan CIA’nın teknik ekibi vardır.

Dünün Brütüs’ü Tayyip’ti Bugünün Brütüs’ü Kılıçdaroğlu

Bu komplonun temel hedefi Türk siyasetini yeniden şekillendirmek ve yeni dönem Türkiye’sini oluşturmaktır.

Hatırlarsak bundan 10 yıl öncesinde de benzeri bir süreç yaşamıştık. O zaman Tayyip Erdoğan, Brütüs rolündeydi ve Erbakan’dan kopartılarak AKP’nin başına geçirilmişti.

Bugünün Amerikancı Brütüs’ü ise Kemal Kılıçdaroğlu’dur.

ABD Neden Darbe Peşinde?

Peki hemen akla şu soru gelebilir Tayyip Erdoğan gibi sadık bir hizmetkarı varken Amerika neden yeni bir isme ihtiyaç duysun?

Hele hele neden Deniz Baykal gibi Amerikancıların işine gelen isimden kurtulmak istesin?

Bu sorunun cevabı Amerikan emperyalizminin yeni dönem stratejilerinde bulunabilir.

Asıl Darbe Baykal’a Değil Tayyip Erdoğan’a

Kaset olayına hükümet çevreleri çok sevinmiş olabilir. Nitekim kasedi piyasaya sürenler de hükümetin has adamları olan Şeriatçı medyaydı. Ancak bu kaset kendilerini vuracak ve iktidardan alaşağı edecek kasetti bunun farkına varamadılar.

ABD sadece Deniz Baykal’dan değil daha fazla Tayyip Erdoğan’dan kurtulmak istemektedir.

Nedenine gelince...

Tayyip Erdoğan 8 yıldır Amerika’nın kurduğu, büyüttüğü, iktidara getirdiği AKP’nin başındadır. Türkiye’nin bölünmesi, parçalanması sürecinde ABD’nin kendisinden istediklerini harfiyen uygulamıştır.

Ancak bu uygulama süreci son derece sancılı geçmiştir. Özellikle Atatürkçülüğe indirilen darbeler, Ergenekon süreci Türkiye’nin dinamiklerini derinden sarsmış ve Türkiye’yi “her şeye gebe” bir ülke haline getirmiştir.

Her Şeye Gebe Ülke Türkiye

Her şeye gebe olmak ne demektir?

Öncelikle şunu görmek gerekir ki Türkiye “Kürtçü-İslamcı” iktidar cephesi ile “Atatürkçü-ulusalcı” muhalefet arasında iki kampa bölünmüştür. Türkiye Amerikan karşıtlığının dünyada en yüksek olduğu ülkedir. Ve bir dahaki seçimlerde Türkiye’de AKP’nin zaten gideceği ve ulusal güçlerin iktidara geleceği bir zemin oluşmuştu...

Bunun dışında Ordu’ya yönelik saldırıların pervasızlığı karşısında Ordu’nun askeri müdahale riski yükselmişti.

ABD bu tür kendi denetimi dışında gelişecek ulusalcı tepkilerden bir adım önce davranmış ve darbeyi başlatmıştır.

Ulusalcıların Amerikancı Yapılması

Bu yanıyla darbenin ilk hedefi ulusal güçlerdir. Bugüne kadar AKP faşizmi altında ezilen, Silivri’lere sürülen, gözaltı operasyonlarına maruz kalan ulusalcı kesime Kılıçdaroğlu ile bu süreçten çıkma şansı verilmiştir.

Ancak bu desteğin karşılığı Amerikancı olmaktır. Amerika’dan nefret eden ulusalcılar Amerika ile dost olurlarsa tüm acılar bitecektir. Türkiye’yi de Tayyip Erdoğan değil Kılıçdaroğlu yönetecektir.

Bu aynı zamanda Atatürkçü, ulusalcı, solcu güçlerin yıllardır bir türlü kavuşamadıkları iktidar fırsatını ele geçirmeleridir.

ABD’nin kazancı ise Büyük Ortadoğu Projesi’nin önündeki en büyük güç olan ulusalcıların Amerikan planlarına razı edilmesidir.

Şeriatçıları Yumuşattılar Sıra Ulusalcılarda

Kılıçdaroğlu yönetiminde iktidara taşınacak Atatürkçü, ulusalcı, solcu güçlerin Amerikan karşıtlığından vazgeçmeleri gerekecektir.

ABD’nin Ortadoğu’yu yeniden şekilllendirmesine karşı çıkmamaları gerekecektir.

Ama daha önemlisi Türkiye’nin bölünmesine ses çıkartmamaları gerekecektir.

Peki ulusalcılar, Atatürkçüler bunu yapar mı?

Nasıl ki radikal İslamcılar bugün en sadık Amerikan hizmetçisi oldularsa, aynı süreç ulasalcı Atatürkçü güçleri de aynı pozisyona sürükleyecektir.

ABD’nin ilk darbesi Tayyip Erdoğan’ı iktidar yapmıştı. Bunun sonucu Türkiye’nin Amerikan karşıtı Şeriatçı kesimlerinin ılımlılaştırılması ve Amerikancı yapılması oldu.

Şimdi aynı senaryonun aktörleri ulasalcı ve Atatürkçü güçler olacaktır.

ABD Neden Tayyip’ten Vazgeçti?

Bu planda vazgeçilen isim Tayyip Erdoğan’dır. ABD’nin Tayyip Erdoğan’dan vazgeçmesinin önemli sebepleri vardır.

Öncelikle AKP iktidarı kendisine verilen görevleri yerine getirmiştir ancak bu görev AKP’yi aşırı yıpratmış ve artık iş göremez hale getirmiştir. AKP’nin elinden daha fazlası gelmemektedir. AKP Türkiye’yi bölmeye çalıştıkça ulusal tepki artmaktadır.

Demek ki AKP ve Tayyip Erdoğan artık uygun isimler değildir, yeni hizmetkarlara ihtiyaç vardır.

“One Minute”un Hesabı

Bunun dışında son derece önemli bazı sebepler daha vardır.

Son derece Amerikancı olmasına karşın Tayyip Erdoğan’ın bazı adımları onun ipinin çekilmesinde önemli sebeptir.

İlk önemli hata Tayyip Erdoğan’ın İsrail’e karşı aldığı tavırdır.

İkinci önemli hata İran’a desteğin sürmesidir. Hele hele en son nükleer takasta Türkiye’nin rolü ABD için kabul edilemezdir.

Üçüncü önemli hata ise Rusya ile geliştirilen enerji işbirliğidir.

Tayyip Erdoğan adeta vazgeçileceğini anlamış ve kendisine yeni bir rol ve yeni bir efendi bulmak istemiştir.Bunlar ABD açısından affedilmez hatalardır. Tayyip Erdoğan şimdi bunun hesabını verecektir.

Tayyip’in Kayıtları Ne Zaman Çıkacak?

Tayyip Erdoğan son derece terbiyesiz bir üslup takınarak aklı sıra Deniz Baykal’la dalgasını geçmektedir. Ama biraz dikkatli olmasında fayda vardır.

Tayyip Erdoğan, Deniz Baykal’ı kayda alan ekibin kendi istihbarat ekibi olduğunu bilmektedir. Ancak bilmediği şey istihbarat dünyasında her şeyin ikili olduğudur. Bugüne kadar Tayyip Erdoğan’ın emrinde muhalifleri dikizleyen, kaydeden ahlaksız şebeke herhalde saf insanlardan oluşmamaktadır.

Bu şebeke, bu çete aynı dönem içinde bağımsız bir şekilde davranarak kendi efendisini de izlemiştir. Yani Deniz Baykal’ı takip eden istihbarat gücü kendi şefini de kayda almıştır.

O nedenle yakında Tayyip Erdoğan’a ait kayıtlar da piyasaya düşebilir.

Bu, Tayyip Erdoğan’ın bundan sonra tümüyle esir olduğu anlamına gelir. Türkiye’yi satarken her tür kanunsuzlukları yapan Tayyip Erdoğan, bu kanunsuzluklarının kayda alındığını ve günü gelince servis edileceğini bilmektedir.

ABD’nin %40 Hesabı

ABD’nin planı seçimlerde Kılıçdaroğlu liderliğindeki CHP’yi iktidar yapmaktır. Bunun formülünü Kılıçdaroğlu %40 olarak açıklamaktadır.

CHP’nin mevcut oyu % 25’tir. % 25’in % 40’a çıkartılması ise hiç de zor değildir.

Birincisi Demokrat Parti önümüzdeki seçimlerde CHP’yi destekleyecektir.

İkincisi Sarıgül ekibi yeniden CHP’ye dönecektir.

Üçüncüsü Kürtlerin bir kısmı CHP’ye destek verecektir.

Dördüncüsü MHP’ye giden Atatürkçü oylar tekrar CHP’ye dönecektir.

Beşincisi Abdülatif Şener’in partisi CHP’yi destekleyecektir.

Hatta ve hatta AKP içindeki Kürtçü ekip Tayyip Erdoğan’ı terk ederek Kılıçdaroğlu’yla birlikte hareket edecektir.

AKP’nin önümüzdeki seçimlerde %30’un altına düşeceği kesindir. ABD’nin planı CHP’yi %40’ın üzerine çıkartarak tek başına iktidar yapmaktır.

Kılıçdaroğlu ABD, Ordu Ve TÜSİAD’ın Adayı

Kılıçdaroğlu ekibinin bu yolda büyük destekçileri olacaktır.

Öncelikle belirtmek gerekir ki Kılıçdaroğlu ismi ABD, Ordu ve TÜSİAD’ın ortak seçimidir. Türkiye’yi Ergenekon sonrası uzlaşma dönemine götürecek isim olarak Kılıçdaroğlu seçilmiş ve görevlendirilmiştir.

Kılıçdaroğlu Türkiye’nin uzlaşma iktidarı olacaktır.

Ordu ve Yargı Kılıçdaroğlu’nu destekleyecektir, muhalif denilen basın destekleyecektir, TÜSİAD destekleyecektir.

Kısacası AKP döneminin zarar gören kesimleri bu şekilde yeniden sürece dahil edilecektir.

ABD’de Obama Türkiye’de Kılıçdaroğlu

Kılıçdaroğlu neden seçildi peki? Başka bir isim bulunamadı mı?

Bu sorunun yanıtı Kılıçdaroğlu’nun kökeninde aranmalıdır.

Kılıçdaroğlu’nun en büyük özelliği Alevi olmasıdır. Türkiye’yi bölme ve ayrıştırma sürecine Alevilerin de resmi bir cemaat olarak katılması için Kılıçdaroğlu seçilmiştir.

Bu yanı onun mazlum ve mağdur yanını oluşturmaktadır. Tıpkı Obama gibi o da mazlumu oynamaktadır.

ABD’nin başına bir zenciyi getiren güçler demek ki Türkiye’ye de Alevi bir lider öngörmüşler demektir.

Böylelikle daha şirin ve mazlum bir diktatörümüz olacaktır.

Dünün mazlumu Şeriatçılar gidecek yarının mazlumu Aleviler gelecektir.

Dördüncü Dersim İsyanı

Bunun dışında Kılıçdaroğlu yönetimi demek CHP’nin tümüyle Kürtçülerin eline geçmesi demektir. Gürsel Tekin ile birlikte uzun yıllardır bu tür bir örgütlenmenin içindedir zaten.

Bugün CHP teşkilatlarında ve belediyelerde Kürtçü olmayan barınamamaktadır.

Hatırlanacağı gibi Onur Öymen’le yaşadığı polemikte Kılıçdaroğlu Dersim isyancılarını savunmuş ve Atatürk’e karşı çıkmıştı. Kendi soyu gereği Dersim’i savunan Kılıçdaroğlu ile birlikte aslında Dördüncü Dersim Ayaklanması başlamıştır.

İlk Dersim ayaklanmalarında isyancıların arkasında İngiltere vardı şimdikinde ise ABD var.

Emperyalist destekli ırkçı, mezhepçi, bölücü bir ayaklanmayla karşı karşıyayız ve bu defa isyancıların merkezi Dersim değil Ankara.

Apo’nun Adayı Kılıçdaroğlu

Kılıçdaroğlu solun tarihi boyunca yapmadığını yapacak bir isimdir. Daha doğrusu Tayyip Erdoğan’ın bile yapamadığını yapmaya hazırlanmaktadır.

PKK’yı ve Apo’yu affa hazırlanmaktadır.

Bilindiği gibi daha önce bir genel aftan bahsetmişti. Ancak bu affı çok istediği halde AKP bile başaramamıştı. Bunun nedeni ise muhalefetin gücüydü. Şimdi Kılıçdaroğlu ile birlikte PKK affı CHP’ye yaptırılacak ve herkes de bunu sessizce kabullenecektir.

Bu anlamıyla Kılıçdaroğlu sadece ABD’nin değil aynı zamanda Apo’nun da adayıdır.

Atatürk’ün Değil Seyit Rıza’nın Devamcısı

Kılıçdaroğlu’nun Kürtçülüğü genelde sinsicedir. Hiçbir zaman açıktan Kürtçülük yapmaz ama tüm ekibi Kürtçüdür.

Kılıçdaroğlu’nun yanında hiç Türk yoktur, bu tesadüf müdür?

Kaldı ki Kılıçdaroğlu’nun ekibi CHP içinde ve belediyelerde PKK’lılarla ve diğer taşeron terör örgütleri ile içli dışlı bir ilişki içindedir.

Bizler bugüne kadar Kılıçdaroğlu’ndan hiç Türklüğünü duyamadık.

Mesela kendisi çıkıp “Ne mutlu Türk’üm diyene” diyebilir mi?

“Atatürk’ün Altı Ok’undan milliyetçiliği savunuyorum” diyebilir mi?

“Atatürk’ün Kürt isyanlarındaki tavrını destekliyorum” diyebilir mi?

Bunları diyemez ve demeyecektir de.

Çünkü Kılıçdaroğlu Atatürk’ün değil Seyit Rıza denilen teröristin devamcısıdır.

CHP Tunceli Aşiretine Dönüştü

Bu durum karşısında CHP’liler ne yapmalı?

CHP’lilere önerimiz bu oyuna gelmemeleridir.

Amerikan uşaklığı yaparak iktidar olmak hiçbir onurlu insana, Atatürkçüye yakışmaz.

Kaldı ki Amerikancı olmadan da iktidar olunabilir.

Ancak görülen tablo tüm CHP’nin Kılıçdaroğlu’nu destekleyeceğidir. Bunun sebebi de CHP içindeki etnik ve mezhepsel örgütlenmedir.

CHP teşkilatında Kürtsen ve Aleviysen yükselirsin, Türksen ve Sünniysen barınamazsın.

Yıllardır bu kurallarla idare edilen CHP, adeta Tuncelili bir aşirete dönüşmüştür. Şimdi o aşiret liderini seçecektir.

CHP’ye düşen aşiret demokrasisini uygulamaktır.

Amerikan Planları Başarılı Olabilir mi?

ABD ilk darbesini 2002 yılında yaptığında kamuoyunu uyarmış yaşananın bir darbe olduğunu söylemiştik.

Bugün de aynı şekilde uyarıyoruz halkımızı; Amerikan darbesi yaşıyoruz.

Ancak ABD’nin hesap edemediği bir şey var.

Önemli olan sağcılık, solculuk, Atatürkçülük, ulusalcılık vb. akımlar değildir. Önemli olan Türk milletinin kendisidir.

Dahil olunan grup değişebilir ama Türk milletinin Amerikan karşıtlığı değişmeyecektir.

Türk milleti bölünmeyi kabul etmeyecektir.

Türkiye’de Kürtçülük başarılı olamayacaktır.

Ulusal Parti, tüm Amerikancı, Kürtçü, etnikçi, mezphepçi güçlere karşı Türk’ün partisidir.

Önümüzdeki seçimlerde Türkler de oy kullanacak.

Alevilere, Kürtlere çok güvenenler bu ülkede Türklerin çoğunluk olduğunu görecekler!

Özgür Erdem
Atatürk’ün Partisine Atatürk Karşıtı Başkanl

Yeni Parlayan Yıldız: Kemal Kılıçdaroğlu

Televizyonları açın hepsinde Kılıçdaroğlu’nu göreceksiniz... Kanal kanal gezip konuşuyor. Bütün gazeteler peşinde. Geçtiğimiz günlerde de Fatih Altaylı’nın Teke Tek programına çıktı. Yaklaşık iki saat konuştular.

Ama bu iki saatte ne Altaylı, Kılıçdaroğlu’na net sorular sorup siyasi çizgisini açığa çıkardı ne de Kılıçdaroğlu konuşmayı o noktaya getirdi.

Söylemleri şundan ibaret:

– Siyasetin yeni yüzlere ihtiyacı var

– Liderler sultasına son vereceğiz

– Yoksulluğu bitireceğiz

– İşsizlik sorununu çözeceğiz

– Halkın sesi olacağız

– Yolsuzluklara son vereceğiz

– Dokunulmazlıkları kaldıracağız

– AB’ye karşı değiliz ama onurumuzu koruyacağız

Bunlar içi boş söylemler. Neden mi?

Söylem dediğiniz şey sizi diğer siyasetçilerden ve siyasi akımlardan farklı kılan şeydir.

Bugüne kadar Demirel’den Çiller’e, Ecevit’ten Derviş’e dönem dönem paratılan çok isim oldu. “Parlatıldıkları” dönemlerde onların da söylediklerine bir bakın. Birebir aynı şeyler.

Zaten bu ülkede kim çıkıp da işsizliğe son vermeyeceğim der ki!

Yoksulluk benim dönemimde devam edecek niye desin ki bir siyasetçi?

Ya da dokunulmazlıklar aynen devam edecek, böylece milletvekilleri istediği suçu rahatlıkla işleyebilsin söylemini kullanır mı oy isteyen biri?

Mesele, bu genel doğruların ifade edilmesi değil, bu doğruların hayata nasıl geçirileceğinin anlatılmasıdır.

Kılıçdaroğlu bunu yapabiliyor mu?

Yapamıyor.

Yapamaz tabii. Çünkü Türk siyasetinin içinde bulunduğu Batıcısağcı girdabın dışında kalabilen biri değil...

Kılıçdaroğlu’na Soruyoruz: Atatürkçü Müsün Değil Misin?

Kılıçdaroğlu’nun durumu biraz daha farklı. İki saat boyunca konuşup da hiçbir şey söylememesinin başka nedenleri de var.

Birincisi gerçekten de söyleyebilecek çok fazla şeyi yok.

İşsizliği nasıl kaldıracağını söyleyemez mesela. Çünkü özelleştirme politikalarını eleştirmesi gerekir. Halbuki özelleştirmeye karşı değildir. Zaten genel başkan olduğunda CHP’nin ekonomi kurmayı yapacağını açıkladığı isimler Derviş’in ekibindendir. Hepsi özelleştirmeci, hepsi piyasacı.

Ancak çok daha önemlisi, üstünü örttüğü, şimdilik söylemek istemediği belli görüşleri var. Ve ısrarla bu konuları gündeme getirmiyor, konu açılırsa hemen üstünü kapatmaya çalışıyor.

Nedir bunlar?

Soruyu soruyla yanıtlayalım:

Kılıçdaroğlu’nun ağzından Atatürk kelimesinin çıktığını hiç duydunuz mu?

Biz duyamadık.

Açık söyleyelim, aradık taradık, “Bu vatandaş, Atatürk’ün kurduğu partinin genel başkanı olmaya kalkışıyor, acaba Atatürk hakkında ne düşünüyor?” dedik, hiçbir şey bulamadık.

Çıktığı televizyon programlarını izledik, yine bir şey duyamadık.

Mesela, yoksulluktan mı bahsediyorsun. Atatürk’ü örnek versene... Binbir yoksulluk yaşayan bu ülkede dünyanın en çok gelişen ekonomisini yaratmadı mı Atatürk? Üstelik bütün dünya ekonomisini kriz yaşadığı bir dönemde...

Yok, bahsetmez.

Ya da yolsuzluk mu diyorsun. Türk siyasetinde yolsuzluğun en az olduğu dönemin Atatürk dönemi olduğunu, adı yolsuzluk iddialarına karışan az sayıda kişinin de Atatürk tarafından anında cezalandırıldığını anlatsana...

Yok, anlatmaz.

İşsizlik mi diyorsun. Türkiye’nin en hızlı büyüme yaşadığı ve insanların en rahat iş bulduğu dönemin Atatürk Türkiyesi olduğunu söylesene.

Yok, söylemez.

Varoş edebiyatı yapıyorsun, yoksullardan koptuk diyorsun. Atatürk’ün binbir zenginliği elinin tersiyle itip Anadolu’nun o dönemki en yoksul kenti Ankara’ya niye gittiğini anlatsana. Kurtuluş Savaşı’nı dönemin zenginleriyle, İstanbul beyefendileriyle, saray çevresiyle değil de Türkiye’nin yoksullarıyla verildiğini hatırlatsana...

Yok, hatırlatmaz.

Neden mi?

Atatürkçü değil de ondan.

Usulen, yalancıktan da olsa, takiyye olarak bile Atatürk’ten bahsetmeyecek kadar Atatürk karşıtıdır Kılıçdaroğlu.

“Atatürk’ten hiç bahsetmiyor diye niye Atatürk karşıtı olsun” demeyin.

Kılıçdaroğlu’nun ne şekilde gündeme geldiğini bir daha hatırlatalım.

Kılıçdaroğlu’nun Dilinde PKK Söylemi: “Dersim’de İnsanlık Dramı Yaşandı”

2009 yerel seçimleri döneminde, önce Dengir Mir Fırat’la, sonra da Melih Gökçek’le televizyonda atıştı. Ardından da CHP’nin İstanbul Belediye Başkan adayı oldu.

Seçimi kazanamadı, ama ne olduysa seçimin galibi ilan edildi.

Ve bir anda sessizliğe büründü.

Bir daha duyamadık sesini.

Ortalıklarda pek gözükmedi.

Böylece kendini yıpratmadı.

Baykal’ın kasetleriyle birlikte bir anda o da ortaya çıkıverdi.

Baykal istifa ederken, Kılıçdaroğlu CHP’ye genel başkan adayı oluverdi.

CHP’nin 20 yıllık genel başkanı, 1000 küsur delegeyi yıllardır yöneten Baykal bile karşı çıkamıyor şimdi ona.

Bu, şüphesiz uzun süredir planlanan bir stratejinin sonucu. Kılıçdaroğlu yerel seçimler döneminde prim yapacak, topluma dürüst yeni bir lider portresi olarak tanıtılacak ve Baykal’ı tasfiye eden bir skandalın ardından bir anda ortaya çıkıverecekti.

Ancak bu plana uymadığı tek bir olay oldu: Dersim isyanı tartışmaları.

O suya sabuna dokunmayan, yolsuzluklara karşıyım demekten başka bir şey söyleyemeyen, televizyonlarda saatlerce konuşup da dosyalardan rakamlar okumak dışında bir şey yapamayan, siyasi hiçbir program ortaya koyamayan Kılıçdaroğlu bir anda bülbül kesiliverdi!

Kendisini yıpratmadan, sessiz sedasız, etli sütlüye karışmadan CHP genel kurulunu ve kasetlerin ortaya çıkmasını bekleyen Kılıçdaroğlu bir tek Dersim söz konusu olunca konuştu.

Atatürk hakkındaki görüşlerini de bir tek o vesileyle duyabildik.

Bu tartışma sırasında tüm gericiler ve bölücüler Atatürk’e, Cumhuriyet Türkiyesine ve Onur Öymen’e yüklenirken Kılıçdaroğlu ne yaptı? O da Öymen’e yüklendi.

Hatta CHP’liler, en azından partimizin bir büyüğüdür diye Öymen’e sahip çıkarken, Kılıçdaroğlu çıktı, Öymen’i istifaya davet etti.

Gerekçesi ise Öymen’in o açıklamaları yüzünden CHP’nin oy kaybedeceği...

Madem CHP’yi bu kadar düşünüyorsun, kaygın da partinin seçimlerde alacağı oy, bunu parti organlarında belirtir, gerekli tartışmayı yaparsın. Öymen istifa etmezse parti organlarının görevden almasını sağlarsın.

Ama onun amacı üzüm yemek değil bağcı dövmek.

Yani Öymen’i tasfiye etmek değil, kamuoyu önünde Atatürk’ü tartışmak, tartıştırmak.

Öymen’in açıklamalarını “talihsiz” olarak nitelendiren Kılıçdaroğlu bakın ne demişti:

“Dersim coğrafyasında yaşanan olay, bir insanlık dramıdır. Bu bölgede yaşayan insanlar, o dönemin acılarını, o dönemin kaybolan hayatlarını, o dönemin ağıtlarını dinleyerek bugünere geldiler. O dönemde yapılan çok ciddi, insanlıkla bağdaşmayan olaylar oldu. (...) Yara kanamıştır. Bu süreçte yapılması gereken tepkileri dikkate almaktır. Tepkileri dikkate alması gereken Sayın Onur Öymen’dir. Gereğini yaptığı zaman hem CHP’yi hem CHP’deki parlamenterleri ve CHP’lileri rahatlatmış olacaktır.”

Gördünüz mü. Klasik PKK söylemi. Dersim’de bir insanlık dramı yaşanmışmış... İnsanlıkla bağdaşmayan olaylar olmuşmuş...

Atatürk Düşmanı Propagandaya Kanan Değil, O Propagandayı Bizzat Yaratan

Tabii, Kılıçdaroğlu’nu bu konuda suçsuz görebilirsiniz. Sonuçta binlerce Atatürkçü tartışmalar sırasında PKK propagandasından etkilendi. Ancak çok daha ilginç bir durum var ortada.

Bilindiği gibi Dersim isyanı bastırılırken bir soykırım yaşandığı tezleri PKK’lılar tarafından yıllardır iddia edilir. Tabii bu iddialarına bir türlü elle tutulur bir kanıt gösteremezler.

Dönüp dolaşıp ortaya koydukları en önemli kanıtları, o dönem polis müdürlüğü yapmış İhsan Sabri Çağlayangil’in anılarıdır.

Daha doğrusu Çağlayangil’e ait olduğu iddia edilen bir ses kaydı. Bu ses kaydında Dersimlilere yönelik katliamlardan bahsediliyor.

İddia edilen diyoruz, çünkü Çağlayangil’in anıları zaten yayınlanmış. İsmi “Kader Bizi Una Değil, Üne İtti.” Ve bahsi geçen konuşma anılarda yer almıyor. Zaten anıları yayına hazırlayan gazeteci Tanju Cılızoğlu da bu tartışmalar sırasında ses kaydının Çağlayangil’e ait olmadığını defalarca açıkladı. Çağlayangil’in başından öyle bir olay geçmiş olsa, kendisine de mutlaka bahsetmiş olacağını söyledi.

Eeee, peki bunun Kılıçdaroğlu’yla ne ilgisi var diyeceksiniz...

Cumhuriyet gazetesinde Işık Kansu’nun yazdığına göre, ses kaydında konuşan yaşlı kişinin Çağlayangil olup olmadığı belli değil. Ama o ses kaydında röportajı yapan kişinin kimliği belli: Kemal Kılıçdaroğlu!

Ses kaydını internette ararsanız bulabilirsiniz. Dinleyin, gerçekten de Kılıçdaroğlu’na benzer bir sesin soru sorduğunu duyacaksınız. Zaten bu iddiayı Kılıçdaroğlu yalanlamadı.

Artık bilemiyoruz, o röportaj Çağlayangil’le mi yapıldı, başka yaşlı biriyle mi... Ama anlatılan şu, Kılıçdaroğlu bir dönem Dersim isyanıyla ilgili bir kitap hazırlıyormuş. Ve bu görüşmeyi de o kitap için yapmış. Tartışmalar sırasında da kayıt basına sızmış...

Doğru olabilir. Çünkü Kılıçdaroğlu Rıza Zelyut’la bir röportajında emekli olunca yapacaklarını şöyle anlatıyor:

“Ben tarihe çok meraklıyım, özellikle Dersim tarihine. Bu konuda çok sayıda kaynak bilgi doküman var. Emekli olunca Dersim tarihini yazmak istiyordum, maalesef buna hiçbir zaman olanak olmadı.”

Tesadüfe bakın. Baykal’ı devirmek için seks kasetleri sızıyor. Dersim tartışmalarında da kiminle yapıldığı belli olmayan ses kasetleri!

Adamların siyaset düzeyi bu...

Yalnız CHP Yönetimini Değil Bütün CHP Tabanını Atatürk Karşıtı Yapacak

Ancak Kılıçdaroğlu söz konusu olunca önemli olan izlediği siyasetin düzeyi değil, kendisi.Bugün Dersim isyanı bastırılırken bir katliam yaşandığı propagandasını yapan biri CHP’ye genel başkan olmak üzere!

Atatürk’ü “insanlık dışı” olmakla, “katliamcılık”la suçlayan bir zihniyet CHP’yi ele geçirmek üzere...

Asıl sorun bu.

Ve korkutucu olan, tek bir CHP’linin çıkıp Kılıçdaroğlu’nun bu yönünü eleştirmemesi...

Kılıçdaroğlu basının desteğini almış ya... %40 oy alacağını söylüyor... Milletvekilinden delegesine, en sıradan üyesinden en üst düzey yöneticisine kadar bütün CHP’liler bu %40 hayalinin peşine düşmüş neler yaşandığının farkında değil.

İktidar olmak uğruna, CHP’nin başına bir Atatürk düşmanının geçmesi kabullenilmiş durumda. Bu durum ufak bir ayrıntıymış gibi önemsenmiyor, sineye çekiliyor...

İşte Türkiye’yi bekleyen asıl tehlike bu. CHP yönetimi Kılıçdaroğlu’yla birlikte Atatürk karşıtı bir çizgiye geliyor. Ve süreç öyle bir ilerliyor ki, bütün CHP tabanı ve Türkiye’nin Atatürkçüleri de Kılıçdaroğlu’nun peşinden Atatürk karşıtı çizgiye teslim oluyor.

Yalnızca Atatürk Karşıtı Değil Aynı Zamanda Kürtçü

Peki Kılıçdaroğlu’nun tek yanlışı Dersim isyanı konusundaki tavrı mı?

Tabii ki değil. Kılıçdaroğlu’nun sessiz kalmadığı başka konular da var.

Örneğin PKK’lılara af meselesi.

CHP’nin Batman il kongresinde şu konuşmayı yapmış Kılıçdaroğlu:

“Bu sorunu çözmeye talibiz, kardeşlik içinde çözeceğiz. Toplumsal barışın bir parçası olacaksa biz genel affa ‘evet’ deriz.”

Burada bir hatırlatma yapalım. Genel af demek, PKK’lıların silah bırakmasını sağlamak demek değildir. Adı üstünde “genel” bir aftır. Yani aftan Apo bile yararlanabilecektir.

Bu Tayyip’in bile cesaret edemediği bir şeydir...

Anlaşılan Kılıçdaroğlu, “genel af” ilan edecek ve Apo’yu serbest bırakacak bir iktidar için geliyor.

Ve bizim “saf” Atatürkçülerimiz de “Sonunda CHP iktidar olacak” diye seviniyor.

Apo salıverilecekse, ne yapalım o CHP iktidarını...

Ergenekon Tertibinde Sus Pus KCK Operasyonunda Bülbül

Kılıçdaroğlu’nun söylemleri PKK’ya o kadar benziyor ki, insan hayret ediyor.

Bir karşılaştırma yapalım.

Teke Tek programında Fatih Altaylı Ergenekon tertibini gündeme getiriyor ve soruşturma hakkında ne düşündüğünü soruyor.

Kılıçdaroğlu eviriyor, çeviriyor, operasyonun Türk milleti ve Atatürkçüler üzerinde nasıl bir faşist diktatörlük oluşturduğundan bir türlü bahsedemiyor. Emekli komutanların bir bir tutuklanmasını eleştirmiyor. Diyebildiği tek şey suçsuz bilim adamlarının uzun süre tutuklu kalmasının yanlışlığı.

Tabii genel olarak kullandığı tek söylem “yoksulluk ve yolsuzluk edebiyatı” olduğu için Ergenekon tertibini bile şu şekilde eleştiriyor:

“Suçsuz pek çok insan içeride. Bunlar haklarını AİHM’de arasa, Türkiye’yi tazminata mahkum etse, kim ödeyecek bu paraları? Bizim verdiğimiz vergilerle ödenecek. Onları haksız yere tutuklayan savcılar ve hakimlerin cebinden çıkmayacak ki o para.”

Valla helal olsun. Kıvırmanın böylesini, Ergenekon tertibiyle ilgili bile bu düzeyde bir “yoksulluk edebiyatı” yapılabileceğini, sanırız Demirel bile akıl edemezdi!

Peki Ergenekon tertibi hakkında böyle kıvıran Kılıçdaroğlu söz konusu PKK olunca ne diyor?

Şahin kesiliyor!

Hatırlarsınız, bir KCK operasyonunda pek çok BDP’li belediye başkanı da kelepçelenerek tutuklanmıştı. Kılıçdaroğlu işte bunu eleştiriyor ve uygulamanını yanlış olduğunu savunuyor:

“Seversin veya sevmezsin ama bu millet oy verdi mi, belediye başkanı yaptı mı? Evet. Hukuk adam gibi çalıştırıp davet edersin gelir ifadesini verir. Kelepçe vurup sıraya dizip boy boy fotoğrafını çekmek dünanın hangi modern ülkesinde var?”

Gördünüz mü? Tutuklanan orgeneraller hakkında tek bir kelime etmeyen Kılıçdaroğlu sıra PKK’lılara geldi mi nasıl da bülbül kesiliyor!

İşte CHP böyle bir partiye dönüşecek. Türk Ordusu’nu sindirmek isteyen Ergenekon tertibine doğru dürüst karşı çıkılmayacak ama tutuklanan PKK’lılar cansiperane savunulacak...

“Türk’üm” Diyemeyen Kılıçdaroğlu

Kılıçdaroğlu yalnızca Kürtçü değil.

Aynı zamanda Alevici.

Alevi diye niye Alevicilikle suçluyorsunuz demeyin.

Sorarız size, Meclisteki kaç milletvekilinin memleketini bilirsiniz?

Kaçının Alevi mi Sünni mi olduğundan haberdarsınızdır?

Ama Kılıçdaroğlu denince akla öncelikle Tuncelili olduğu ve Alevi kimliği gelir.

Atatürk’ün “Ne Mutlu Türk’üm Diyene” anlayışının ne kadar dışında değil mi? Atatürkçülüğe göre bir insan, etnik kökeni ve dini ne olursa olsun Türkiye Cumhuriyeti vatandaşıysa ve kendisine “Ben Türk’üm” diyorsa, Türk’tür. Diğer kimliklerinin önemi yoktur. Bilmenize bile gerek yoktur.

Ama Kılıçdaroğlu’na göre öyle değil. “Farklı kimlikler bu coğrafyanın zenginliğidir” ona göre.

“İnsanlar kültürel özgürlüklerini yaşayabilmeli. Her yurttaş etnik kimliği ile şeref duyabilmelidir.”

Öyleyse Kılıçdaroğlu’na soruyoruz:

Senin etnik kimliğin ne?

Bu bizim için önemli değil, ama sizin gibiler için çok önemli de o yüzden soruyoruz...

Neden bir kez olsun “Türk’üm” diye bir şey duymadık ağzından...

Yoksa Türk değil misin?

Mesela Rıza Zelyut soruyor:

“Size ‘AleviKürt’ göndermesi de yaptılar. Peki siz kendinizi Alevi mi görüyorsunuz, Kürt mü görüyorsunuz?. Yoksa bir Türk veya cumhuriyetçi mi görüyorsunuz?”

Kılıçdaroğlu bir türlü “Türk’üm” diyemiyor:

“Ben Türkiye Cumhuriyeti’nin bir vatandaşıyım ama Tunceli’de doğdum babam memurdu. Anadolu’nun değişik şehir ve ilçelerinde bulundum. 21. yüzyıla giren Türkiye’de bu konuları gündeme getirmemeliyiz. İnsanlar yeni bir boyuta girmiş. İnsanları üzmemek, insanları sevmek temel konu bu olmalıdır.”

Anlayacağınız “Türk müsünüz” diye soru soruluyor, kıvırıyor, “insanları sevmekten” bahsediyor!

Ardından Zelyut, Kılıçdaroğlu’nun annesinin Ermeni olduğuna ilişkin iddiaları yanıtlaması için şu soruyu soruyor:

“Annenizin ismi Yemuş imiş. Ermeni misiniz, diye soran birileri varmış. O ismin aslı Yemiş olmalı, değil mi Türkçe...”

Kılıçdaroğlu “Türk’üm” demediği gibi “Annem Ermeni değil” de demiyor:

“Böyle soranlar var. Biz hiçbir zaman gocunmadık, annemizin ismi niye öyle diye.. Telefon açıp kendisini gazeteci olarak tanıtan kişi ‘Siz Ermeni misiniz?’ diye soruyor. Telefona ablam çıkmış. Cevap verirken ‘Hayır, biz Müslümanız’ diyor. Ablam zaten kırsal bağlamdaki o kıyaslamayı bilmiyor zaten. Gayet saf, hayır biz Müslümanız diyor. Annemin Ermeni, Kürt veya Çerkez olması bizlerin ona olan sevgisini azaltmaz ki sonuç olarak o bizim annemiz...”

Her neyse...Dedik ya, insanların etnik kökeni bizim için önemli değil. Yeter ki kendisini Türk olarak görsün, “Ben Türk’üm” desin. O zaman Türk’tür. Demiyorsa da değildir. Bu kadar basit.

Ama kendisine “Ben Türk’üm” diyemeyen birisinin Atatürk’ün partisinde genel başkan olması büyük bir tehlike.

Bu yalnız CHP yönetimini değil, bütün CHP tabanını, Türkiye’deki milyonlarca Atatürkçüyü Türklükten uzaklaştıracak, Türklüğüyle gurur duymasını engelleyecek bir gelişme.

Tarikatçı Türbancı CHP

Kılıçdaroğlu’nu esas gündeme getiren hatırlanacağı gibi İstanbul Belediye Başkanlığı adaylığıydı. Ve o dönem CHP İstanbul İl Başkanı Gürsel Tekin’le birlikte çalışmışlardı.

CHP’nin çarşaf açılımı işte o süreçte ortaya çıkmıştı. Tekin’in CHP’ye davet ettiği çarşaflı kadınlara Baykal CHP rozeti takmıştı.

Tüm bu süreçte Kılıçdaroğlu da boş durmamıştı. Çarşaf açılımının hep arkasında durmuştu. Hatta 8 Martta İstanbul’da düzenlenen CHP mitinginde kadınlara Dünya Kadınlar Günü hediyesi olarak türban dağıtılmıştı!

Çarşaf açılımıyla ilgiliyse şunları söylemişti: “Başörtüsü geleneğimizde var.”

Gördüğünüz gibi türbana göz yummanın da ötesinde, kadınlara türban dağıtacak kadar gözü dönmüş bir şekilde türban ve çarşaf propagandası yapan bir çizgiyle karşı karşıyayız.

Ve bu çizgi Türk kadınını pek çok devletten çok daha önce özgürleştiren Atatürk’ün partisine genel başkan olmaya hazırlanıyor!

Türk kadınının üstündeki çarşaftan rahatsız olmayan bu çizgi zaten seçim döneminde tarikatlardan destek almaktan da çekinmemişti. CHP Sultanbeyli’de Kadiri tarikatından bir imamı aday göstermiş, tarikatın önde gelenler partiye üye yapılmış, hatta Kılıçdaroğlu tarikat önderleriyle mitingde boy göstermekten çekinmemişti.

“Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, mensuplar ülkesi değildir.” diyen Atatürk’ün partisinin Kılıçdaroğlu’yla birlikte geleceği nokta açıktır:

“CHP şeyhler, dervişler, mensuplar partisi”ne dönüşecek.

CHP tabanının ve örgütünün önündeki fırsat

Her işte bir hayır vardır derler.

Kılıçdaroğlu’na sorduğunuzda söyleyebildiği tek şey ne?

Değişim...

Peki nasıl bir değişim? Bunu sorduğunuzda yanıtlar hep muğlak oluyor:

“Taze kan... Yeni yüzler...”

Biz söyleyelim:

– CHP’de Atatürk ve Atatürkçülük adına arta kalan ne kaldıysa hepsinin tasfiyesi...

– Laikliğin terk edilip türban ve çarşafın baştacı edilmesi...

– Alevicilik ve Kürtçülük yapılması. Apo’yu salıverecek bir af sürecinin başlatılması...

– CHP’yi halkla buluşturuyoruz diye tarikatlar tarafından istila edilmesinin sağlanması...

– Yoksulluk edebiyatı yapılması ama CHP’nin ekonomi politikalarını özelleştirmeci Derviş ekibine teslim etmek...

Kılıçdaroğlu’nun kastettiği değişim bu...

Tabii her değişimde bir hayır vardır. Kılıçdaroğlu sayesinde Atatürkçülerin CHP’ye yönelik bütün umutları ortadan kalkmış olacak. Bu da sürecin tek hayırlı noktası diyelim. Gerçek Atatürkçü yeni bir hareketin gerekliliğini herkes görmüş olacak.

Türkiye’nin Atatürkçüleri gerçek Atatürkçü Partiyle, Ulusal Parti’yle buluşacak...

Asıl değişim o zaman olacak!..

Gökçe Fırat
Mustafa Kemal’den Gandi Kemal’e

Gerçek Gandi’den Gandi Kemal’e

ABD’nin son keşfi Kılıçdaroğlu’na “Hollywood”vari bir de isim takıldı: Gandi Kemal...

Neden Kemal Kılıçdaroğlu’nu Gandi’ye benzettiklerine gelince, tek bir nedeni var: Tipi.

O da Gandi gibi zayıf, kara kuru, gözlüklü, esmer biri.

Peki bunun dışında Gandi’ye benzeyen bir yanı var mı?

Yok!

Olmasına da gerek yok, çünkü devir “imaj devri” ve bu devirde fikrin değil sadece tipin önemi var.

Zaten fikir anlamında bir ilişki kurmaya kalksalar, Gandi ile Kılıçdaroğlu arasında bir ilişki kurmanın imkanı yok.

Gerçek Gandi antiemperyalistti Gandi Kemal değil...

Gerçek Gandi Batıya karşıydı Gandi Kemal değil...

Gerçek Gandi kapitalizme karşıydı Gandi Kemal değil...

Gerçek Gandi Hinduydu ama Türklere karşı değildi Gandi Kemal değil...

Kısacası Gerçek Gandi ile sahtesi arasında hiç ama hiç bir benzerlik yok.

Mustafa Kemal’den Gandi’ye

Ama daha da önemlisi, Türkiye gibi ilk antiemperyalist Kurtuluş Savaşı vermiş bir ülkede yaşıyoruz ve Gandi dahil Doğunun tüm ulusları Mustafa Kemal’in örneğiyle büyümüş insanlar...

Gandi’nin Hindistan’ı İngiliz emperyalizmine karşı savaşırken örnekleri Türk Kurtuluş Savaşı ve onun lider olan Mustafa Kemal’di.

Şimdi Mustafa Kemal’in partisine bir başkan seçiliyor ama adı Kemal olduğu halde onu Mustafa Kemal’e benzeten yok.

Olmamasının birinci nedeni olağanüstü bir saygı olabilirdi ama Kemal Kılıçdaroğlu ve çevresindeki Kürtçülerin böyle bir kaygısı pek yok.

Olsaydı Atatürk’e karşı Seyit Rıza denilen gerici tarikat lideri teröristi savunmazlardı.

Kaldı ki Mustafa Kemal’den sonra CHP’nin başına Kemal adında birinin geçmesi belki CHP’de “yeniden Kemalizm” ve “yeni bir Kemal” olarak görülebilirdi, bu CHP’nin köklerine dönüşü olurdu.

Gandi’nin Hindistan’da yaptığı da zaten ulusal köklerine dönmekti.

Gandi Kemal’den Mustafa Kemal’e

Ama Kemal Kılıçdaroğlu’nu kimse Mustafa Kemal’e benzetemiyor, çünkü ortada tümüyle Mustafa Kemal’in karşıtı bir adam var.

Allasan pullasan belki yutturabilirsin birilerine ama öyle bir niyetleri de yok.

Çünkü çok açık bir şekilde Mustafa Kemal’e benzemek gibi dertleri yok.

Kemal Kılıçdaroğlu burada aslında kendi ulusal köklerine dönüyor, yani Mustafa Kemal’in değil Seyit Rıza’nın yanına...

Yadırgamamak lazım, tercihini Mustafa Kemal’den yana kullanmadı. Kendi atalarından yana kullandı.

İyi de yaptı...

Mustafa Kemal’in adını kirletmemiş oldu...

Özgür Erdem
Kemal Kılıçdaroğlu Ermeni Dönmesi mi?

Atatürk Karşıtı Kılıçdaroğlu

Kemal Kılıçdaroğlu, Dersim isyanı tartışmaları sırasında Atatürk’e sahip çıkan Onur Öymen’i istifaya davet ettiğinde belki bir kısım Atatürkçüler şaşırmıştı. Atatürk’ün kurduğu partinin Genel Başkan Yardımcısı nasıl olurdu da Atatürk’ün Dersim isyanını bastırmasını eleştirebilirdi?

Ancak zamanla ortaya çıktı ki Kemal Kılıçdaroğlu’nun öne çıkan kimliği Atatürkçülüğü değil, Dersimli olmasıydı. Dikkat edin Tuncelili demiyoruz, Dersimli diyoruz.

Neden mi?

Kılıçdaroğlu’na bir röportajda soruyorlar, emekli olunca ne yapmayı düşünüyorsunuz. Yanıtı şu:

“Ben tarihe çok meraklıyım, özellikle Dersim tarihine. Bu konuda çok sayıda kaynak bilgi doküman var. Emekli olunca Dersim tarihini yazmak istiyordum, maalesef buna hiçbir zaman olanak olmadı.”

Her şeyden önce Türkiye’de Dersim diye bir bölge yok. Öyle bir ilimiz de... Atatürk Dersim’in ismini 1935’te Tunceli olarak değiştirmişti...

Bu klasik bir PKK söylemidir. Onlara göre Tunceli Dersim’dir, Diyarbakır Amed, Kars ise Serhad...

Tunceli’ye ısrarla Dersim demek Atatürk karşıtlığından başka bir anlama gelmez.

Tabii Kılıçdaroğlu’nun Atatürk karşıtlığı bununla sınırlı değil. Dersim isyanıyla ilgili şunları da söylemişti:

“Dersim coğrafyasında yaşanan olay, bir insanlık dramıdır. Bu bölgede yaşayan insanlar, o dönemin acılarını, o dönemin kaybolan hayatlarını, o dönemin ağıtlarını dinleyerek bugünlere geldiler. O dönemde yapılan çok ciddi, insanlıkla bağdaşmayan olaylar oldu.”

Yine klasik PKK söylemi değil mi?

Ancak bu söylemin ardında Kılıçdaroğlu’nun siyasal bir tercihinin değil, tarihsel bir kininin olduğunu ortaya koymamız gerekiyor.

Çünkü kısa bir araştırma gösteriyor ki, Kılıçdaroğlu’nun akrabaları bizzat Dersim isyanına katılmış insanlar...

Kılıçdaroğlu Önderin Kim: Seyit Rıza mı Atatürk mü?

Dersim isyanı 21 Mart 1937 gecesi Harçik Köprüsü’nün yakılmasıyla başlar. İsyanı başlatan Dersim aşiretlerinden biri olan Kureyşandır.

Kureyşan, Kılıçdaroğlu’nun ailesinin de bağlı olduğu aşiret. Dersim isyanı lideri Seyit Rıza da aşiretin mensuplarından...

Bu aşiretin birkaç kolu var. Birisi Haydaran. Kemal Kılıçdaroğlu işte bu kola bağlı.

Haydaran Dersim isyanına en başından beri katılan 3 aşiretten biri. Ve iki yıl süren Dersim isyanını bastırma harekatında en son teslim olan aşiret. Yani en azılı devlet düşmanı olanları...

Hatta isyan bastırıldıktan sonra elebaşı Seyit Rıza ile birlikte asılan aşiret liderlerinden Hasan, Kureyşan aşiretinin reisi Ulkiye’nin oğlu. Yani Kılıçdaroğlu’nun akrabası. Çok yaşlı olduğu için idamdan kurtulan Kamer Ağa da Haydaran aşiretinin reisidir. Yani o da Kılıçdaroğlu’nun akrabası...

Anlayacağınız, Kılıçdaroğlu “insanlık dramı” derken bunu hümanist duygularla değil, akrabaları isyan ederken öldüğü için söylüyor.

Kılıçdaroğlu kendi köklerine sahip çıkıyor. “Atatürk mü Seyit Rıza mı” deseniz yaşananların bir insanlık dramı olduğunu söyleyerek Seyit Rıza’yı tercih ediyor...

Öyleyse CHP’lilere soruyoruz: Kökünü Atatürk’te bulan birisi mi CHP Genel Başkanı olmalı yoksa Seyit Rıza’da arayan biri mi?

Kılıçdaroğlu Soyadını Niye Değiştirdi?

Kılıçdaroğlu’nun söylediği bir şey daha var. Karabulut olan soy isimlerini değiştirmişler. Gerekçe olarak ise “Köyümüzde Karabulut soyisimli yedi aile vardı” diyor. Ama gerçeği daha sonra ağzından kaçırıyor. Dedesinin dedesinin Osmanlı döneminde ünlü bir eşkıya olduğunu söylüyor.

Anlayacağınız soylarındaki eşkıyalığı unutturmak için soy isimlerini değiştirmişler. Babası memur olmaya karar vermiş, bu yüzden de “eşkıya” geçmişlerini saklamak istemiş.

Burada “eşkıyalığı” biraz açalım. “Eşkıya” bazen sempatik gelebiliyor Türk insanına. Sonuçta Köroğlu gibi halk kahramanı haline gelmiş eşkıyalar da var. Ege’de pek çok çete reisi de Kuvayı Milliye’ye katıldı.

Ancak Kılıçdaroğlu’nun dedesi “olumlu” olarak görülebilecek bir eşkıya ya da sıradan bir kanun kaçağı değil. Çünkü bağlı bulunduğu Haydaran aşireti, devlete karşı sürekli ayaklanan bir aşiret. Ve Kılıçdaroğlu’nun bahsi geçen dedesinin dedesi de bu ayaklanmalara katılan, belki de liderlik yapan bir eşkıya... Yani Seyit Rıza’dan bir farkı yok...

Peki neler olmuş bu ayaklanmalarda?

1937 Dersim isyanı Dersim aşiretlerinin tek isyanı değildir. 1847’den itibaren Osmanlı devletine karşı defalarca ayaklanmışlardır.

Bunların en zor bastırılanı 1877-78 Osmanlı-Rus savaşı sırasında Rusların da yardımını alarak başlattıkları isyandır. Kılıçdaroğlu’nun mensubu bulunduğu Haydaran aşireti de bu isyanın elebaşıdır.

Haydaranlar, Birinci Dünya Savaşı sırasında da rahat durmamış, Rus Ordusu Erzincan’a kadar geldiğinde Dersim’i de Ruslara bağlayabilmek için 1915 ve 1916’da iki kez ayaklanmıştır!

Anlayacağınız Kılıçdaroğlu’nun “eşkıya” dediği dedeleri, sıradan kanun kaçakları değil, vatan hainidir. Osmanlı’ya karşı Rus Ordusu’yla işbirliği yapmıştır!

Kılıçdaroğlu’nun Annesi Ermeni Dönmesi Mi?

Kılıçdaroğlu CHP Genel Başkanı olduktan sonra Soner Yalçın Hürriyet’te şeceresiyle ilgili bir yazı yazdı. Ve Kılıçdaroğlu’nun ailesinin köklerinin Horasan’a kadar dayandığını anlattı.

Ancak Kılıçdaroğlu’nun baba tarafından köklerini bu kadar titizlikle araştıranlar, yüzlerce yıl öncesine gidebilenler, ne hikmetse anne tarafı üzerine bir şey yazmıyor.

Biraz karıştırınca bu konuda ilginç şeyler ortaya çıkıyor.

Kılıçdaroğlu’nun annesinin ismi Yemuş. Bir Ermeni ismi. Bu konuda doğal olarak pek çok soruya da muhatap oluyor Kılıçdaroğlu. Ancak hiçbirini “Hayır, annem Ermeni değildir” diye yanıtlayamıyor.

Örneğin Rıza Zelyut, Kılıçdaroğlu’yla bir röportaj yapıyor Akşam gazetesinde. Annesinin ismini gündeme getiriyor:

“Annenizin ismi Yemuş imiş. Ermeni misiniz, diye soran birileri varmış.”

Ancak Zelyut’un amacı Kılıçdaroğlu’nu sıkıştırmak değil, rahatlatmak. Soruyu şöyle devam ettiriyor:

“O ismin aslı Yemiş olmalı, değil mi Türkçe...”

Gerçekten de Kılıçdaroğlu, nüfus memurunun azizliğine uğramışız gibi kaçak bir yanıt verebilir bu soruya. Ama o “Evet, haklısınız” diyeceğine şu yanıtı veriyor:

“Böyle soranlar var. Biz hiçbir zaman gocunmadık, annemizin ismi niye öyle diye. Telefon açıp kendisini gazeteci olarak tanıtan kişi ‘Siz Ermeni misiniz?’ diye soruyor. Telefona ablam çıkmış. Cevap verirken ‘Hayır, biz Müslümanız’ diyor. Ablam zaten kırsal bağlamdaki o kıyaslamayı bilmiyor zaten. Gayet saf, hayır biz Müslümanız diyor. Annemin Ermeni, Kürt veya Çerkez olması bizlerin ona olan sevgisini azaltmaz ki sonuç olarak o bizim annemiz.”

Yani annem bir Ermeni değildir diyemiyor. Ermeni olsa bile önemi olmamalı diyor!

Kürtleşen Ermeniler

Kılıçdaroğlu’nun anlattıklarında önemli bir gerçek gizli. Ablası Müslümanız diyor. Türk’üz demiyor. Bu aslında utangaç bir şekilde biz Müslümanlaşan Ermeniyiz demekten başka bir şey değil. Yani “Ermeni dönmesi.”

Nereden biliyorsunuz demeyin. O bölgede çok yaygın bir olgudur bu. Tehcir sırasında pek çok Ermeni çocuğun, özellikle Tunceli’de Kürt aşiretleri tarafından evlat edinildiği biliniyor. Bu çocuklar Müslümanlaştırılmış.

Bu konu birkaç ay önce Türk Tarih Kurum Başkanı Prof. Dr. Yusuf Halaçoğlu tarafından da dile getirilmişti:“Araştırmalarımızda Kürt diye bildiğimiz insanların aslında yapısal olarak ‘Türkmen asıllı’ olduğunu, Kürt Alevi olarak bilinen vatandaşların ise ‘Ermeni kökenli’ olduğunu gördük.”

Halaçoğlu bu açıklamasından sonra bölücü çevrelerin büyük tepkisiyle karşılaşmış, adeta linç edilmişti. Halbuki, bu yalnız Halaçoğlu’nun bir iddia değil, pek çok tarihçinin kabul ettiği bir olgu.

Mesela Prof. Dr. Hasan Köni şöyle diyor:

“Tehcir sırasında, yerinden olmamak için ‘convert’ olan yani Müslümanlığa dönen Ermeniler de var. Bunların kim olduğunu bilemiyoruz. Sayıları 300-400 bin kişi. Ayrıca dönmüş Museviler ve dönmüş Rumlar da var. Bunları maalesef Türkiye Cumhuriyeti kendi vatandaşlarını rahatsız etmemek için açıklamıyor. Belki de devletin içinde de yüksek rütbeye gelmiş, Ermeni kökenli dönmüş insanlarımız var.”

Hrant Dink bile kabul ediyor bunu. Tehcire kaç kişinin tabi olduğunun tartışıldığı bir toplantıda şöyle diyor:

“Aynı dönemde yaklaşık 500 bin Ermeni, din değiştirip Türk olmuştur.”

Batılı tarihçi Hans Lukas Kieser ise şöyle diyor:

“Pek çok ipucu, Kürt Aleviliğinin beşiği olan Dersim’in en azından bir bölümünün Kürtleşmiş Ermeni asıllı halklardan oluştuğunu gösterir.”

Halaçoğlu, Ermeni Dönmelerinin Listesini Açıklasın

Kürtleşen Ermenilerden bahsettiği için bölücü çevrelerin büyük tepkisiyle karşılaşan Halaçoğlu sözlerinin arkasında durmuş ve şöyle demişti:

“Elimde bir liste var. Resmi belgelere göre dönmelerin listesi. Kimlerin dönme oldukları, Ermeni ismi, Türk ismi hepsi var. Hangi evde oturduklarına kadar var. Tehdit olarak söylemiyorum. Bunları açıklamıyorum, açıklamayacağım da. Şimdi ben bunları öğrenince ne yapayım? Paylaşmayım mı? Bunları Ermenileri kötülemek için söylemiyorum. Bazı Ermenilerin tehcirden kurtulmak için kendilerini Kürt Alevi gösterdiklerini söylüyorum.”

Halaçoğlu, bu sözlerinden ötürü Türk Tarih Kurumu başkanlığından alındı. Suçu Türkleri koruması ve tarihsel gerçekleri ortaya koymasıydı. Ancak Halaçoğlu’nu şimdi çok önemli bir görev bekliyor. Madem Ermeni dönmelerinin listesi elinde, bunu yayınlasın.

Görelim bakalım Kılıçdaroğlu’nun anne tarafı Ermeni dönmesi miymiş, değil miymiş...

Yanıtla Kılıçdaroğlu: Türk müsün Değil misin?

CHP’nin Genel Başkanı olmuş bir siyasetçiye Türk milletinin “Türk müsün değil misin?” diye sorması kadar doğal bir şey olamaz. Sonuçta CHP Türk’ü yok olmaktan kurtaran Kuvayı Milliye’nin partisi. Türk’ün Cumhuriyetini kuran parti. Türk’ün atası Atatürk’ün partisi...

Ama Türk olmanın Kılıçdaroğlu için önemli olmadığını üzülerek görüyoruz. Rıza Zelyut röportajında bu konuyu da gündeme getiriyor:

“Size ‘Alevi-Kürt’ göndermesi de yaptılar. Peki siz kendinizi Alevi mi görüyorsunuz, Kürt mü görüyorsunuz?”

Soru burada bitmiyor. Annesinin Ermeniliği sorusunda olduğu gibi Zelyut bu konuda da Kılıçdaroğlu’na bir çıkış noktası bırakıyor: “Yoksa bir Türk veya cumhuriyetçi mi görüyorsunuz?”

Kılıçdaroğlu:

“Ben Türkiye Cumhuriyeti’nin bir vatandaşıyım ama Tunceli’de doğdum babam memurdu. Anadolu’nun değişik şehir ve ilçelerinde bulundum. 21. yüzyıla giren Türkiye’de bu konuları gündeme getirmemeliyiz. İnsanlar yeni bir boyuta girmiş. İnsanları üzmemek, insanları sevmek temel konu bu olmalıdır.”

Gördüğünüz gibi “Türk müsünüz” diye soruluyor, evet diyemiyor... İnsanları sevmekten bahsediyor.

Şimdi diyeceksiniz ki Kılıçdaroğlu’nun etnik kökeninden size ne. Bizim için Türklüğün tanımı Atatürk’ün koyduğu şekildedir: “Ne mutlu Türk’üm diyene.”

Yani biz Atatürkçüler için Türklük etnik bir kökeni tanımlamaz. Türklük bir tarihsel kimliktir. Bir karakterdir. Bir medeniyet anlayışıdır.

Bu yüzden “Ben Türk’üm” diyen birisinin etnik kökenini araştırmayız, karıştırmayız.

Ancak Kılıçdaroğlu gibileri için etnik kökenleri önemli. Dersim isyanı tartışmalarında aldığı tavır tamamen etnik kökeninin bir yansıması. CHP’li kimliğini de bir kenara itip CHP’yi ve Atatürk’ü bir anda eleştiriveriyor.

Öyleyse bizim de Kılıçdaroğlu’nun etnik kökenini ortaya koymamız kadar doğal bir şey olamaz.

Genel Başkanı Türk Olmayan Bir Parti Türk’ü Savunabilir mi?

“Kılıçdaroğlu kim” basında en çok sorulan soru bu sıralar. Bu sorunun yanıtını bir de bizden duyun:

– Annesinin Ermeni dönmesi olduğu söylenen,

– Kendisine bir türlü “Türk’üm” diyemeyen,

– Dersim İsyanında Atatürk’e başkaldırmış ve Türk askerine kurşun sıkmış bir aşiretin mensubu,

– Rus işbirlikçisi eşkıyaların torunu.

Böyle birisine Türk diyebilir misiniz?

Kendisi bile demiyor ki!

Kılıçdaroğlu çıksın annesinin Ermeni dönmesi olmadığını kanıtlasın, en azından “Ben Türk’üm” desin, o zaman Türkleri yönetmeye aday olsun.

Bunu yapamıyorsa, etnik kökenine göre kararını versin. Ya Ermenilerin yanına gitsin ya da ABD’nin kucağındaki Kürtlerin...

Ama Türkleri rahat bıraksın.

Prof. Dr. Şener Üşümezsoy
ABD’nin Yeni Aktörü Kılıçdaroğlu

Son Yaşanan Gelişmeler Ve Avrasyacılığın Çöküşü

Rusya ve Çin, Amerika’nın İran’a yapacağı Clinton ekolünün İran’a karşı getirdiği ambargoyu desteklemek durumundadır. Çünkü ikisi de Amerika sistemine, dünya sistemine göbekten bağlıdır.

Asya’daki güç denilen unsurların Amerika’ya tabi olduğu ekonomik analizlerle ortadayken, bu durum politik olarak da açıkça ortaya çıkmıştır.

Türkiye’deki Atatürkçülüğü ve Ordu kadrolarını Avrasyacılık ile provoke eden hareket, bugün Rusya’nın bu tavrını yok saymaktadır. Çin’in bu tavrını yok saymaktadır. Türkiye’nin İran’la olan birlikteliğini de yok saymaktadır.

Kaldı ki, Türkiye’nin İran’daki birlikteliği Obama’yla olan ilişkinin bir sonucudur. Obama’nın stratejisidir. Ama Rusya’nın ve Çin’in de Amerika’nın saflarında yer alması, dünya sistemini doğru anlamamızı gerektirmektedir.

Bu anlamda Thomas Barnett’in küreselleşmiş alan ile küreselleşmemiş alan olarak ayırdığı dünyada Türkistan, İran, Türkiye, Arabistan, Kuzey Afrika, Brezilya, Venezüella ve Nijerya gibi petrole egemen olan ve dünya sistemine entegre olmamış bölgelerin sisteme entegre edilmesi ana sorundur.

Bu ana sorunu çözerken sisteme entegre olmuş Rusya, Çin, Hindistan, Avrupa ve Meksika gibi birinci ve ikinci küreselleşmiş alanların, küreselleşmemiş alandaki demokratikleşme operasyonlarına açık olması, yardım etmesi gerekir. Bu tez, demokrasi projesi olarak hep sunulagelen bir olgudur.

Bu tez tersten okuduğunuz zaman, Brezilya, Venezüella, Nijerya ve Kuzey Afrika, İran ve Türkiye’nin ve hatta Orta Asya’nın bir eksen olarak sisteme karşı Rusya, Çin ve Amerika’ya karşı bir pozisyonu olduğu ortaya çıkar. Bu pozisyon, artık klasik emperyalist ülkelerle çevrili ülkeler değil, küreselleşmiş sisteme entegre olan ülkelerle bunların sömürüsü hedefinde olan ülkeler olarak belirir.

Bu ülkeler petrol içeren ve dünyaya entegre olmamış, yarısından çoğu Türklerin egemenliğinde, geri kalanı da Arapların egemenliğinde olan bölgedir.

Avrasyacılık, Türkiye’nin Birikimini Boşa Harcamıştı

Sistem karşıtı mücadele Türk eksenli olarak gelişecektir. Bu anlamda olaya baktığımız zaman, Türkiye’de Tayyip Erdoğan’ın temsil ettiği çizgi daha önce belirttiğim gibi birbirleriyle çelişen dönemleri içermektedir. Bu dönemler ne kadar değişiklik gösterirse göstersin, iktidarda kaldığı sürece sisteme bağımlı olacaktır.

Bu anlamda, bugün iktidarda kalabilmek için emperyalizmle her türlü uzlaşmaya gidecek bir çizgi söz konusudur. Geçmişte Rusya ile işbirliği yapılması konusunda Avrasyacılık savunulduğu zaman, ancak Dugin’le İşçi Partisi’nin ve Putin’le AKP’nin bir araya gelebileceğini vurgulamıştım. Bundan beş yıl kadar önce vurguladığım nokta günümüzde Türkiye ile Rusya’nın beraberliği ile ortaya çıkmıştır.

Avrasyacı politikanın yanlışları nedeniyle, mücadele yanlış bir yöne saptırılarak en azından 10 yıl Türkiye’deki ulusalcı mücadele yanlış bir yöne kanalize edilmiş, bu politika ulusalcı güçlerin heba olmasına sebep olmuştur. Avrasyacılık çölüne akan Türk ulusalcı enerjisi yok edilmiştir.

Aynı şekilde günümüzde de AKP iktidarının açılım politikası ve buna karşı tavır alan Baykal çizgisi, üniter birliği ve açılıma karşı duruşu daima belli bir ulusalcı pratiğe indirgemiştir. Bu pratikte ana sorunun sistemin Türkiye’ye saldırısı ve bu saldırı sonrası Türkiye’nin parçalanmasına karşı üniter birliği savunma ulusalcılığı olmuştur.

Tabii ki ekonomik olarak egemen sınıfların sömürüsü ve bunların yarattığı eşitsizlik ve yoksulluk ana politikalarıdır. Ama bunlara temel olan Türkiye’nin bütünlüğüdür. Diğerleri ise doğal bir mücadelenin tarzıdır. Temel ile doğal arasındaki fark, birbirinin yerine geçemeyecek iki farktır.

Emperyalizm Kürt Kimliğinin Tanınmasını Talep Ediyor

Bu anlamda Birinci Dünya Savaşı’nda İran’da gerçekleştirilen, İran-Türk kimliğinin yok edilerek yerine Fars kimliği konması gibi Türkiye’de Türk kimliğinin tasfiyesi operasyonu, Kurtuluş Savaşı sayesinde gerçekleştirilememiştir. Bu İngiliz projesi, bugün Amerikalılar tarafından gerçekleştirilmek istenmektedir.

Bu anlamda beş parçacı Kürt hareketi olarak ortaya çıkan PKK’nın yeni stratejisi İran, Suriye, Irak ve Türkiye Kürtlerinin birliğinin ötesindedir. En büyük Kürt alanlarının İstanbul, İzmir ve Mersin olması ve bu nedenle Türkiye’nin isminin Türk olmaktan çıkartılarak iki milletli bir konfederasyon tarzında örgütlenmesi planlanmaktadır.

Bu konfederasyon içinde Kürtlerin ağırlıklı olduğu bölgelerin de kantonlar şeklinde, en azından liman bölgelerinde, Kürt bölgeleri halinde biçimlenmesi istenmektedir. Bunun için gerek ulusal Anayasa gerekse uluslararası yasalarla bu kimliğin tanınması talep edilmektedir. Bu anlamda demokratik haklar, Kürtçe eğitim değil, bu talep temel alınmalıdır.

İşte bu haliyle bakıldığı zaman günümüzde ileri sürülen bu politika, Türkiye’nin parçalanmasını doğal görmekte olan bir politikadır.

Bunun için ayrı bir yazı yazmamız gerekmektedir ama bu boyutuyla Türkiye’de PKK’nın ayaklanmalarına karşı ileri sürülen yol olan demokratikleşme sürecinin aslında aldatıcı bir süreç olduğunu söylememiz gerekir. Çünkü demokratikleşme süreci PKK’nın amacı değil aracıdır.

PKK İçin Demokratikleşme Amaç Değil Araçtır

Bu araç Leninist bir kombinasyonla legal ortamların, yani demokratik ortamın, kırıntılarından yararlanarak örgütün stratejisinin geliştirilebilmesi için tüm kitlelerle birleşme olanağı yaratmaktır. Ama hiçbir zaman programından ve stratejisinden vazgeçmemektir.

Bu PKK için de geçerlidir. Yani demokratik ortam ve barış söylemi bütünüyle PKK’nın legal olarak şehir içinde kitlelerle örgütlenmesi dışında illegal, askeri milis yapısını da geliştirerek, gerektiği zaman silahlı mücadelenin politikanın en yoğun biçimi olduğu gerçeğini ortaya koyarak, silahlı baskıyla da bu dönüşümü sağlama çizgisidir.

Bu bütün Leninist partilerin ana stratejisidir. Ama burada vurgulanmak istenen, PKK artık Leninist olmasa da, stratejik uygulaması ve taktikleri en azından artık Leninisttir. Çünkü dünyanın devrimci politikalarının tümü bu çizgiyi izlemektedir. Bir başka deyişle stratejik hedefler taktiklerle biçimlendirilir. Bu taktikler kimi zaman silahlı mücadele esas alındığında şehirlerde milisler, kırlık bölgelerde ve büyük şehirlerde demokratik örgütler içinde yer alarak kitleyle bütünleşme aşamaları, halkaları içerir.

Ama bunların amacı demokratik bir toplum yaratmak değildir. Tersine bu söylem stratejik olarak benimsenmiş bir politikadır. Bu politikada Abdullah Öcalan’ın özgürleşmesi, legal haklarını kazanarak parlamentoya girmesi, Güney Afrika Modeli örnek alınarak Türkiye’de başbakan yapılması hedeflenmektedir.

Ama bu da PKK için yeterli olmayacaktır. Çünkü PKK bütünüyle Abdullah Öcalan’ın inisiyatifinde değildir. Türkiye’de Abdullah Öcalan’ın talepleri yerine getirilse de gerek Kuzey Irak’ta narkotik ticaret gerekse o bölgedeki egemenlik çatışması nedeniyle hiçbir zaman vazgeçmeyecek gruplar bulunacaktır. Nasıl ki, bugün Taliban’la ABD baş edememektedir, bu bölgedeki narkotik gelirler nedeniyle daima böyle bir mücadele olacaktır.

Keza Abdullah Öcalan’la Türkiye’nin anlaşmış olduğunu varsaydığımızda bile, Kuzey Irak’ta bölgeyi yönlendiren İsrail ile ABD’nin politikaları doğrultusunda, yeni talepler, yeni sorunlarla birlikte, sürekli olarak PKK da yeni biçimlerde varlığını sürdürecektir.

PKK’nın Hedefi Türk Şehirlerini İçine Alan Birleşik Kürdistan

Bu anlamda buradaki demokratikleşme modeli, kendi içinde çelişkili bir modeldir. Silahlı mücadele devrimci mücadele yapan grupların stratejilerini hayata geçirmek için kullandıkları yollardan biridir. Ama burada, demokratik mücadelede silahlı mücadele, yürüten grupların politikalarını yayma aracıdır. Ama bunların nihai hedefleri ise örgütün stratejik hedeflerine ulaşmaktır.Örgütün stratejik hedefi demokratikleşme değil öbür stratejik hedeflerdir. Yukarıda da bahsettiğim gibi Birleşik Kürdistan, artık Türkiye’nin büyük şehirlerine de entegre olmuş, Türkiye ile bağlantılı Kürdistan’dır.

Yani birçok AKP yanlısı, Kürt konusunda, PKK’nın artık Türkiye’den ayrılma tezi yoktur derken, Kürtlerin Türkiye’den ayrılmayacağını ama Türkiye’deki en büyük şehirlerin artık Kürt şehirleri olacağını vurgulamaktadır.

Bunu İslamcı kimlikle çözme politikası ise son seçimlerde İslamcı Kürtlerin PKK’yla birleşerek, DTP içinde seçime katılarak AKP’yi dışlamasıyla son bulmuştur.

Diğer taraftan ise CHP’nin yeni çizgisi, AKP’yi Öcalan’ın yol haritasındaki taleplerin hiçbirini yerine getirmedi şeklinde eleştirmektedir. Bunlardan AKP’nin yerine getirmediği unsurlar nelerdir sorusuna geldiğimiz zaman, burası ilginçti. Apo’nun belirlediği 7 isteğe bakarsak Abdullah Öcalan’ın serbest kalması ve politika yapması, koruculuğun kalkması, özerkliğin verilmesi, Kürtçe eğitim gibi konular öne çıkmaktadır.

Ama bu noktadan AKP’yi eleştiren CHP, AKP’nin bu konuda “somut olarak sizin prog­ra­mınız nedir” sorusuna cevap verememektedir.

Görüldüğü gibi silahlı mücadeleye karşı bir mücadele, gerillaya karşı kontrgerilla biçiminde olmaktadır. Yani demokratikleşme, silahlı mücadelenin bir aracıdır ve silahlı mücadelenin politikalarını yayma aracıdır. Ama esas amacı, yani stratejik amacı, Bağımsız Kürdistan ve Türkiye’nin büyük şehirlerini Kürdistan’a entegre eden uluslararası ve ulusal yasa sistemiyle tanınmasıdır. Ama bu da yetmeyecektir. Çünkü bölgedeki geçiş alanında egemen olma daima ekonomik bir kazancı da beraberinde getirdiği için, sürekli yeni PKK’lar olacaktır.

AKP ve CHP’nin PKK Karşısındaki Yanlışları

O halde, burada son dönemdeki durum nedir sorusunu sorarsak, Kürt açılımı ile başlayan dönem ve AKP döneminde eylemsizlik görüntüsü altında Türk Ordusu’nun kırlarda ve şehirlerdeki milislerin temizlemesi ve istihbarat ağının gelişmesi, JİTEM, özel kuvvetler, korucular, tasfiye edilmelidir teziyle şehirlerde kontrgerilla tarzında alt yapıyı kontrol eden alanlar tasfiye edilmiştir. Yani istihbarat ağı, muhbirler ifşa edilmiş, korucular sürekli saldırının hedefi olmuştur. Hem bu legal demokratikleşme sürecinde korucular, PKK’nın en büyük hedefi olmuştur. PKK da koruculara fiili olarak saldırılarını sürdürmüştür. Ve onlar da kendi alanlarına çekilmiştir.

Keza PKK’nın şehirlerdeki faaliyetleriyle mücadele etmek için sistemin, gerek polis gerek Jandarma, buna karşı mücadele edecek kadroları, “Ergenekon doğudadır” denilerek tasfiye edilmiştir. Böylece PKK’nın şehirlerde çok rahat bir şekilde örgütlenmesinin önü açılmış ve 1995’li yıllardan 2000’li yıllara kadar kanlı mücadelelerle temizlenmiş olan dağlarda PKK’nın sessiz bir şekilde yeniden yapılanmasının önü açılmıştır.

Bu AKP’nin çok önemli bir hatası olarak ortaya çıkmıştır. Bunun sonucunda AKP oy anlamında çok büyük kayba uğramıştır. Aynı hatanın bir başka biçimi, yani AKP’nin kaybettiği oyları CHP’nin toplama çabaları vardır.

Kılıçdaroğlu’nun “kan kanla yıkanmaz” sözünün içeriği, yukarıda belirttiğim gibi, CHP sözcülerinin bir kısmı tarafından ileri sürülen koruculuğa, JİTEM ve Güneydoğu’daki istihbarat ağına, yerli haber alma muhbirlerine karşı oluş ve bunların tasfiyesinin demokratikleşme olduğu gibi bir görüşle hataya düşülmüştür. Bununla birlikte PKK’nın önünün açılacağı yeni bir süreç başlamıştır.

Bu süreçte CHP, PKK’yı bitirmeyecektir, PKK nasıl AKP’yi bitirdiyse CHP’yi de bitirecektir.

1990’lı yıllarda yükselen terörün 1995’lerde bitmesine sebep olan içsel faktörlerdir. Burada kontrgerilla tarzındaki örgütlenmenin mücadeleyi yalnız kırlarda değil tüm Türkiye’ye yayarak yapmasıdır. Bu dönemde PKK 90’lı yıllar öncesi, her Nevruz’da şehirlerdeki gösterilerde ayaklanmalarla ortaya çıkmıştır. Ama bu dönemden sonra PKK’nın Kuzey Irak’tan tasfiyesi ve ile birlikte şehirlerde kontrgerilla faaliyetlerinin sürdürülmesi ve PKK’ya karşı mücadelenin şehirlere aktarılmasıyla PKK söndürülmüştür.

Bu söndürme, Kuzey Irak’ta ikinci operasyondan sonra ABD’nin yeniden bölgeye egemen olmasıyla sona ermiş ve PKK geliştirilmiştir. İktidarda AKP’nin bulunduğu bu dönemde PKK’ya karşı askeri harekatlar ve şehirlerdeki mücadelesine karşılık kontrgerilla çalışmaları sürdürülmemiş, tam tersine uzman polisler ve askeri istihbarat dağıtılmıştır. Bunlar demokratikleşme adına yapılmıştır ve bu demokratikleşme de PKK’nın önünü açmıştır.

Aynı olayı günümüzde PKK sorununu çözmeye talip olan CHP sözcülerinden de duymak, bu noktada yaşananlardan ders alınmadığını ya da yeni bir politikanın olduğunu göstermektedir.

AKP Gidecek CHP Gelecek

Bu anlamda bakıldığında gerek İran’a gerek İsrail’e karşı AKP’nin yürüttüğü politikaları sistem karşıtı olarak sunmak önemli bir yanlış olarak ortaya çıkmaktadır.

AKP sistem karşıtı olmamıştır, belli bir döneminde sistemin önerdiği bir çizgi olarak girmiştir. Ama bu çizgiyi savunmakta sistem devam edemediği için AKP ortada kalmıştır. Aynı olay Ahmedinejad’la olan ilişkilerde de söz konusu olmuştur. Ahmedinejad’a karşı yapılan muhalefet, ABD tarafından desteklenmemiş ama Ahmedinejad’ın günümüzdeki çıkışından sonra bunun desteklenecek olduğu gerçeği ortaya çıkmıştır. Ahmedinejad’a karşı muhalefetin desteklenmemesi, Obama’nın Ahmedinejad’a uzattığı eldir. Ahmedinejad’ın Türkiye’ye gelmesi, diyaloğun başlatılması nedeniyledir.

İşte bu duruma baktığımız zaman yeni dönemde gelişecek AKP politikalarının gerilemesiyle, yani Türkiye açısından AKP’nin aktör güç olmaktan çıkarılmasıyla, yerine ılımlı laiklik olarak CHP’nin getirilmesi gündeme gelmiştir.

Bunun sinyalleri de AKP’nin Kürt açılımı konusundaki hataları ve buna karşılık CHP’nin tavrı nedeniyle yükselen oy oranıdır. Ama CHP’nin “kan kanla yıkanmaz” sözüyle ortaya koyduğu gibi koruculara karşı olmak, Güneydoğu’daki kontrgerilla faaliyetlerini tasfiye etmek ve Kürtçe eğitimin önünün açılması gibi talepleri CHP’nin programına sokması durumunda CHP AKP’den daha da büyük bir kayba uğrayacaktır.

Bu anlamda eğer CHP’nin rasyonel bir politikası varsa, yani reel politika yapıyorsa, AKP’nin kaybettiği böyle bir politikaya girmemesi gerekir. CHP böyle bir politika yürütmesi durumunda Kürt oylarını alamayacağı gibi kendi tabanında da oy kaybına uğrayacaktır. Bu anlamda CHP’nin bu politikadan uzak durması gerekir.

Kılıçdaroğlu’nun ikinci önerisi olan barajın düşürülmesi, BDP’ye verilen bir mesajdır. CHP bu noktada AKP’nin barajı düşürmemesi üzerinden propaganda yapmaktadır. Keza genel af gibi Apo’yu da içine alacak muğlak bir kavram CHP tarafından ileri sürülmüştür.

Bu üç nokta yanyana getirildiğinde ve CHP’lilerin AKP’yi Apo’nun taleplerini karşılamadıkları için eleştirmeleri de eklenince, bunların CHP tarafından savunulması durumu ortaya çıkmaktadır.

Bu durum CHP’nin AKP’den daha hızlı bir şekilde oy kaybetmesine yol açacaktır. Bu anlamda bu olgu iki ucu keskin bir strateji ve taktik sorunu olarak karşımıza çıkmaktadır.

Emperyalizmin çizgisinin yeniden Bush dönemine geri döndüğü şu günlerde, ABD’nin savaş argümanının daha somut ortaya çıktığı görülmektedir.

Özgür Erdem
Apo-Tayyip İttifakından Apo-Kılıçdaroğlu İttifakına

Türkiye Şehit Cenazelerinde Kılıçdaroğlu Konserde

Her gün şehit veriyoruz. Türk milleti infial halinde. Tüm Türkiye şehitlerine ağlıyor. O kadar ki, Tayyip bile şehit cenazelerine katılmak zorunda kalıyor.

Türkiye’de tek bir lider bunca şehide rağmen programını bozmadı. Bir tane şehit cenazesine bile gitmedi...

Kim mi dersiniz? Kılıçdaroğlu...

Son bir haftada ne yapmış diye araştırıyoruz. Önemli ne işi varmış da şehit cenazelerine katılmamış?

Öğreniyoruz ki, Ankara Batıkent’te bir açılış törenine katılmış. Ve burada Demet Akalın’ın konserini izlemiş. Ancak erken kalkmak zorunda kalınca Demet Akalın’ın gönlünü almak için kısa bir not yazıp göndermiş: “Kusura bakmayın, ayrılmak zorunda kaldım.”

Demet Akalın’ın bile gönlünü almak için uğraşan “nazik” Kılıçdaroğlu, neden bir kere de olsun şehit ailelerinin gönlünü almayı düşünmez de bir tane bile şehit cenazesine katılmaz?

Kılıçdaroğlu’nun dilinde PKK söylemi: “Kan kanla yıkanmaz”

Büyük umursamazlık değil mi? Şehitlere saygısızlık.

Kılıçdaroğlu’nun en büyük kusuru keşke bu olsa. Ama dahası da var.

Hakkari’de 11 şehit birden verdiğimiz güne gidelim. Türkiye teröre lanet okuyor. Kılıçdaroğlu ise Adıyaman’daki mitingde şöyle diyor: “Kan kanla yıkanmaz.”

Konuşmasına şöyle devam ediyor:

“35 yıldır terörü silahla bitirmeye çalıştılar, akıl-mantık yok bunlarda.”

Tam bir PKK söylemi. PKK ne zaman saldırılarını artırsa Türkiye’de bir koro şunu söylemeye başlar: “PKK’yla silahla mücadele edilmez.” PKK’lı gibi gözükmez bu tezler. Ancak gizli bir PKK propagandasıdır. “PKK’yı savaşarak yok edemezsiniz.” demek istemektedirler. Akılları sıra tehdit etmekte, “İsteklerimizi kabul etmek zorundasınız.” demektedir.

Anlaşılan Kılıçdaroğlu da bu koroya katılmış.

Devam edelim Kılıçdaroğlu’nun konuşmasında söylediklerine: “Önce mağduruz dediler, sonra mağrur oldular, şimdi de zalim haline geldiler.”

Kimmiş zalim olan? Askerlerimizi şehit eden PKK mı? Hayır, AKP’yi kastediyor. Tüm Türkiye şehitlerine ağlıyor, Kılıçdaroğlu askerlerimizi şehit eden PKK’ya değil AKP’ye zalim diyor!

Aslında öldürülen PKK’lıların da hesabını soruyor gizliden gizliye. PKK’lıların askerimize saldırması zalimlik değil de AKP’nin yaptığı zalimlik!

Devam ediyor Kılıçdaroğlu... Kan kanla yıkanmazmış. Toplumsal barışı CHP sağlarmış...

Bütün bunlar, hepsi PKK söylemi.

Onlar da yıllardır PKK saldırdıkça ve Türk milleti bölücü teröre karşı feryat ettikçe “barış”tan söz ederler.

Saldırıyı, katliamı onlar yapar, ama utanmadan da “barış” diye bağrınırlar. Onlar için “barış” devletin bölücü teröre teslim olmasıdır.

Görüldüğü gibi Kılıçdaroğlu PKK’nın bu söylemine de sarılıyor.

Kılıçdaroğlu, AKP’nin Kürt Açılımını Bile Yeterli Bulmuyor

Bununla sınırlı değil Kılıçdaroğlu’nun PKK yanlısı söylemleri. Birkaç gün geriye gidelim. Habur’da serbest bırakılan PKK’lıların geçtiğimiz hafta tutuklanmasının ardından, alıyor mikrofonu eline zehir zemberek açıklamalar yapıyor. AKP’nin Kürt Açılımını eleştiriyor.

Ama terörü azdırdığı, PKK’yı güçlendirdiği i­çin değil. Yetersiz kaldığı için. Serbest bırakılan PKK’lıların tutuklanmasını eleştiriyor.

Kimileri, Kılıçdaroğlu’nun bu tavrına şaşırmış olabilir. Biz şaşırmadık.

Çünkü Dersim İsyanı tartışmalarında Kılıçdaroğlu’nun aldığı tavrı unutmadık. O dönemde de partisinin kurucusu Atatürk’ü değil, isyancıları savunmuştu. Atatürk’ün Dersim İsyanını bastırmasını eleştirmiş, katliam yaşandığını iddia etmiş, çok acılar çekildi demişti.

Atatürk’ün bile bölücü isyanları bastırmasını hazmedemeyen bir zihniyet, günümüzde PKK’ya karşı mücadele edilmesini tabii ki kabullenemez.

Dersim isyanının bastırılmasını hatalı bulanlar, PKK’ya karşı 35 yıldır yürütülen mücadeleyi de tabii ki “akılsızlık” olarak değerlendirecektir.

Dersim’de Seyit Rıza’yı Suçsuz Gören Bugün de Apo’yu Savunur

Dersim İsyanında elebaşı Seyit Rıza’yı savunmak bugün için çok büyük bir tehlike değil. Sonuçta isyan bastırılmış, Seyit Rıza da asılmış.

Peki günümüzün Seyit Rıza’sı Apo söz konusu olunca? Kılıçdaroğlu işte bu meselede de aynı tavrı alıyor. Ve Apo’nun serbest bırakılmasını istiyor.

Hatırlayacaksınız, geçtiğimiz sene CHP Batman İl Kongresi’nde “Genel affı” savunmuş, “Toplumsal barış”ı sağlamaktan bahsetmişti.

Yani PKK silah bırakacak, Ordu operasyonları durduracak, PKK’lı olmak suç olmaktan çıkacak ve ardından af ilan edilecek. Tabii af “genel af” olacak. Yani Apo bile yararlanabilecek.

Kılıçdaroğlu’nun bu sözlerinden geri adım attığını iddia edenler oldu, ama öyle bir açıklama hiç gelmedi. Aksine CHP Genel Başkanı seçildikten sonra verdiği röportajlarda Dersim İsyanı ve genel afla ilgili fikirlerinden vazgeçmediğini açıkça söyledi.

Kılıçdaroğlu’nun Batman’daki açıklamasındaki “toplumsal barış” söylemine dikkat edin. Adıyaman’daki konuşmasında da “Toplumsal barışı ancak CHP getirebilir” demişti.

“Toplumsal barış”tan kasıt PKK ile Türk Devletinin anlaşması. Kılıçdaroğlu’nun “PKK terörünü bitirmek için” elindeki sihirli değnek işte bu. Bir sonraki aşama ise Apo’nun affedilmesi.

Kılıçdaroğlu: Apo’nun Desteklediği CHP Genel Başkanı

Kılıçdaroğlu, Apo’yu affedeceğini söyleyecek de Apo boş mu duracak? O da, CHP Genel Kongerisin hemen ardından yaptığı açıklamada Kılıçdaroğlu’nun CHP Genel Başkanı seçilmesini olumlu bulduğunu açıklamıştı:

“Kılıçdaroğlu bir yenilik getirebilir, Kemalizmin demokratik güncellenmesi sağlanabilir. Buna bir ihtiyaç olduğunu daha önce de belirtmiştim. Önemli buluyorum.“

İşte Apo-Kılıçdaroğlu “kardeşliği”nin çok önemli bir belgesi. Ancak Apo’nun açıklamasının daha da önemli kısmı sonunda yer alıyor:

“Hükümete, Başbakana söylüyorum, bu sorunu halletmezseniz zaten üç ay sonra gidersiniz. Ayaklarınızın altındaki toprak kayıyor. Görüyorsunuz Kılıçdaroğlu geliyor. Başbakana diyorum ki sen çözmezsen Kılıçdaroğlu çözecek.”

İlginç olan, Apo bu açıklamayı yaptıktan sonra, AKP’nin ayakları altındaki toprağın kaydığına şahit olduk. Artık AKP de Tayyip de, ABD’nin has adamı değiller. Tayyip de zaten bunu gördüğü için İsrail karşıtı rollere bürünüyor. BM’deki İran karşıtı oylamada ABD’nin istediği tavrı almıyor. ABD basınında Tayyip’in günlerinin sona erdiğine ilişkin yorumlar yapılıyor.

Gerçekten de Kürt sorununu çözmeyeceği, yani PKK’ya teslim olmayacağı, Apo’yu serbest bırakmayacağı, Kürt Açılımını devam ettirmeyeceği bile olan Tayyip’in ipi çekilmiş durumda.

Kılıçdaroğlu ile Apo’nun Ortak Akıl Hocası: İsmail Beşikçi

Kılıçdaroğlu ile ilgili çok çarpıcı bir başka gerçeği Birgün gazetesindeki röportajında öğreniyoruz. Anlattığına göre, en çok etkilendiği iki kitaptan biri İsmail Beşikçi’nin “Doğu Anadolu’nun Düzeni” isimli eseriymiş!

İsmail Beşikçi kim peki? Apo’nun ve bütün bölücü akımların akıl hocası.

Bahsedilen kitap ise Beşikçi’nin doktora tezi. Bu kitabın 1969’da yayınlanması Türk Solu içine Kürtçülük virüsünün girmesini sağlayan en önemli olaylardan biridir. O güne kadar Kürtçülük Sol içerisinde son derece tecrit ve marjinal bir hareketti. 68’in liderleri Deniz’ler, Mahir’ler, Kürtçülüğe asla prim vermez, bölücülüğe her koşulda karşı çıkar, Atatürkçü sosyalist anlayıştan taviz vermezdi.

68’de Solun genel tavrı böyleyken Beşikçi’nin bu kitabıyla birlikte Sol içine bir Kürtçülük virüsü yayılmaya başladı. Minorsky ve Nikitin gibi Rus subaylarının Türkiye’deki Kürtler üzerine 1800’lü yıllarda yazdığı istihbarat raporları bu kitapla gündeme geldi. Türkiye’nin doğusunda Kürt diye ayrı bir milli kimlik olduğu, hatta Kürtlerin Türk Devletinin ve genel olarak bütün Türklerin faşist baskısı altında bir “milli zulüm” gördüğü bu kitapla dile getirilmeye başlandı.

O güne kadar Atatürkçülükten şaşmayan sol hareket içine Atatürk düşmanlığı hatta Atatürk milliyetçiliğine ırkçı faşizm diyen anlayış bu kitapla sokuldu.

Beşikçi herhangi bir Kürtçü aydın değildir, Türkiye’de Kürtçü virüsün Sol içerisinde yaygınlaşmasını sağlamış ve PKK dahil bütün Kürtçü örgütlerin akıl hocası sayılabilecek önemli bir Kürtçü teorisyendir.

Kılıçdaroğlu’nun Beşikçi’yi referans vermesi bu açıdan son derece anlamlıdır.

Kılıçdaroğlu: Pervasız Amerikancılık

Kılıçdaroğlu’nun Apo’yla nasıl bir kardeşlik kurduğunu gördük. Sadece akıl hocaları aynı değil. Paslaşıp duruyorlar. Kılıçdaroğlu genel aftan bahsedip Apo’yu serbest bırakmayı vaat ediyor. Apo ise Kılıçdaroğlu’nun genel başkan seçilmesini olumlu bulduğunu belirtiyor.

Tabii bu paslaşmanın ardında ABD var. Öyleyse Kılıçdaroğlu-ABD ilişkileri hakkında da biraz bilgi verelim.Geçtiğimiz günlerde Amerika Türk Konseyi (ATC) Başkanı Armitage Türkiye’ye geldi. Armitage önemli bir ABD’li diplomat. Bush döneminde ABD Dışişleri Bakanı Rice’ın yardımcısıydı. Başkanı olduğu ATC de aslında yarı resmi bir CIA kuruluşu.

ATC Türkiye’ye 6 yıldır ziyarete geliyormuş. Bu 6 yıl boyunca MHP ve CHP’den bir türlü randevu alamamışlar. İlk kez Kılıçdaroğlu’ndan randevu alabilmişler.

Armitage yaptığı açıklamada randevu verdiği için Kılıçdaroğlu’na teşekkür ediyor ve aynı konuşmada İsrail ve İran konusunda Tayyip Erdoğan’la farklı düşündüklerinin altını çiziyor. ABD’nin Tayyip’ten artık vazgeçtiğinin, has adam olarak da Kılıçdaroğlu’nun belirlendiğinin net bir göstergesi.

Armitage-Kılıçdaroğlu görüşmesinin bütün Türkiye’nin gözü önünde ve “Tayyip Erdoğan’la anlaşamıyoruz” açıklamasıyla birlikte gerçekleşmesi ABD’nin verdiği çok önemli bir mesaj.

Açıktan bu tür görüşmeler yapması Kılıçdaroğlu’nun Amerikancılığının ne kadar pervasız olduğunu da gösteriyor. Kılıçdaroğlu Amerikancı olduğunu göstermekten, ABD’li yetkililerle görüşmekten gocunmuyor, aksine bununla gurur duyuyor. Bunu siyasi geleceği için bir koz olarak kullanmaktan çekinmiyor.

İşte en büyük tehlike de bu.

Ulusalcılar Kılıçdaroğlu Uğruna ABD Ve PKK’nın Kuyruğuna mı Takılacak?

Türkiye’de Ulusalcıların, Atatürkçülerin kabul edemeyeceği, asla uzlaşmayacağı birtakım şeyler vardır. Birincisi bölücülük. İkincisi Amerikancılık.

Anlaşılan bu eskilerde kaldı.

Görüldüğü üzere Kılıçdaroğlu bu iki konuda da son derece pervasızca hareket ediyor. İşin ilginci, hiçbir Ulusalcı kesimden, hiçbir Atatürkçüden bunu eleştiren tek bir kelime çıkmıyor.

Çünkü Tayyip iktidarının devrilmesi uğruna Kılıçdaroğlu kabulleniliyor.

Bu aslında Kılıçdaroğlu’nun Kürtçülüğünü, Atatürk karşıtlığını ve Amerikancılığını da kabullenmek demek. Binlerce, onbinlerce, yüzbinlerce Atatürkçü bu şekilde ABD’nin ve PKK’nın kuyruğuna takılmış olacak.

Bir Amerikan işgalinde, bir PKK ayaklanmasında Türkiye’yi savunacak esas güç olan Atatürkçüler bu şekilde pasifize edilmiş oluyor.

Kılıçdaroğlu kötünün iyisi değildir. Yani Tayyip gitsin de kim gelirse gelsin diye bakılacak biri değildir. ABD’nin Kürt Devleti kurma projesinin Tayyip’ten sonraki aktörüdür.

“Yine de Tayyip’ten iyidir” de denemez onun için. Çünkü Türkler açısından çok daha tehlikeli bir Amerikancı misyonun adamıdır. Apo’yu salıverecek, Kürt devletini kabullenecek sürecin Başbakanı olacaktır Kılıçdaroğlu.

Anlaşılan Kılıçdaroğlu bu role çoktan razıdır. Yaptıkları ve söyledikleri bunu göstermektedir.

Tabii henüz son söz söylenmedi.

Kılıçdaroğlu istediği kadar Amerikancı rüzgârı arkasına almış olsun. Türkiye’nin geleceğini Amerikalılar ya da PKK’lılar değil, Türkler çizecek. Ve Türk milleti Kılıçdaroğlu’nun ihanetini asla affetmeyecek.

Yeter ki biz Kılıçdaroğlu gerçeğini Türk milletine anlatabilelim…

Bu yazıyla ilgili görüşlerinizi gönderebilirsiniz:
Size ulaşmamız için lütfen aşağıdaki formu doldurun:
İsim: 
Soyisim:
Telefon: ( 0   )
Cep Tel: ( 0   )
E-posta: 
Şehir: