İnan Kahramanoğlu
Ulusal Parti Zorunluluğu
Ulusalcı Hareketin Partileşmesi
Ulusalcılık, neredeyse on yıldır Türkiye siyasetinin değişmeyen gündem maddelerinden birisi.
Öyle ki; siyasal gündeme ilişkin tüm tartışmalarda söz bir şekilde dönüp dolaşıp “yükselen ulusalcılık” tespitine bağlanıyor.
Üstelik bu “ulusalcı yükseliş” vurgusu sadece ulusal güçler tarafından değil, çoklukla da ulusalcılık karşıtı güçler tarafından yapılmakta.
Bu da tartışmasız biçimde ulusalcılığın bir siyasal güç olarak Türkiye siyasetinde başat bir aktör haline geldiğini gösteriyor.
AKP’nin sekiz yıllık iktidar sürecinin sonunda ise bu ulusalcı tepki doruk noktasına ulaşmış durumda.
Ancak buna rağmen, ilginçtir; ulusalcı hareket bu on yıllık dönemde partisiz, yani örgütsüz bir güç olarak gelişti ve ilerledi.
Oysa bir siyasal hareket için en doğal şey, kendisini temsil eden, kendi siyasal gücünü ortaya koyan bir bağımsız örgütlenmeye sahip olmasıydı. Ama olmadı.
Sonuçta da, yükselen ulusalcı tepkinin öncüsü bir “ulusal parti” ile değil, adına “ulusal güçler” denilen bir muamma ile karşı karşıya kaldık.
Ulusal Parti’nin kuruluşu, bu açıdan bakıldığında, ulusalcı hareketin bu on yıllık tarihsel gelişiminde bir milat olmanın yanı sıra, ulusal hareketin en büyük handikabı olan partisizlik çıkmazının da sonuna işaret etmektedir.
Türkiye’nin ulusal güçleri artık bir siyasal partinin kuyruğu, payandası, arka bahçesi olmaktan kurtulmakta, kendi ideolojisi, kendi kadroları ve kendine özgü bir siyasal duruşu olan bir Ulusal Parti çatısı altında toplanmaktadırlar.
Ulusalcı Anarşizm!
Ulusalcı hareketin partileşmesiyle birlikte bir yol ayrımına da gelinmiştir. Türkiye’nin ulusal güçleri ya “Ulusal Parti” çatısı altında toplanacak ve ulusal bir iktidar parolasıyla yola devam edeceklerdir, ya da bugüne kadar yapıldığı üzere mevcut düzen partilerinin kuyruğunda hem ulusal hareketi hem de Türkiye’yi bir yok oluşa sürükleyeceklerdir.
Böylesi bir yol ayrımında ulusal hareket açısından ciddi tehlikeler bulunmaktadır.
Ulusal hareketin bu on yıllık süreç içinde kendi bağımsız örgütlenmesini yaratamamasının kökeninde bir takım ideolojik sapmalar bulunmaktadır ve bu ideolojik sapmalar bugün bile ulusal hareketi içeriden yok etme potansiyeli taşımaktadır.
Bu ideolojik sapmanın iki önemli boyutu öne çıkmaktadır.
Birincisi; tepkisellikten öteye gidemeyen ve iktidar mücadelesine girişme ve bunun için gerekli örgütlenme zorunluluğunu kavrayamayan ve bunun sonucu olarak da tepkisellikten öteye gidemeyen bir kendiliğindenlik durumudur.
Özellikle sivil toplumculuğun yarattığı bu siyasete karşı kayıtsız, ideolojik ve örgütsel mücadeleden habersiz ve düzenin sınırlarına hapsolmuş reformcu sapma, ulusal hareketin gelişme potansiyelinin önündeki en büyük engel haline gelmiştir.
İkinci önemli sapma ise ulusalcı saflarda görülen “başıbozukluk” anlayıştır.
Ulusalcı başıbozukluk; ulusal hareketin kendi siyasal partisini kurmaması, kendi siyasal eylem çizgisini oluşturmaması ve mevcut düzen partilerine eklemlenerek onları sözde bir ulusal çizgiye çekme anlayışı olarak ortaya çıkmaktadır.
Ulusal güçleri yok oluşa sürükleyen bu “ulusalcı başıbozukluk”un göremediği gerçek: ulusalcı hareketin nihai amacının iktidarı ele geçirmek olduğu, bunun da ancak mevcut düzenin bir parçası olan eski düzen partilerinin dışında, örgütlü gücü belli bir gelişme aşamasına ulaşmış ve gücünü doğrudan ulusal mücadeleden alan bir örgütlenme ile mümkün olduğudur.
AKP Karşıtlığı Yeter mi?
Ulusal güçlerin sekiz yıllık AKP iktidarının sonunda bile gerçekçi ve sonuç alıcı bir mücadele ve örgütlenme programı geliştirememiş olması da göstermektedir ki Türkiye’nin ulusal güçleri bu tür bir kavrayışın çok uzağındadırlar.
CHP’de Baykal’ın istifası ve yerine Kılıçdaroğlu’nun getirilmesi ile sonuçlanan Amerikan operasyonu bu gerçeği bir kez daha gözler önüne sermiştir.
Kılıçdaroğlu olayı başlı başına bir tartışma konusudur ancak bu operasyonun ardından ulusal kesimlerde görülen “AKP gitsin de, ne olursa olsun” anlayışının kökenlerini sorgulamak gerekmektedir.
Ulusal güçlerin bugünkü kavrayışı AKP’nin Türkiye’nin bölünmesi ve parçalanmasına yönelik bir emperyalist planlamanın sonucu olarak iktidara getirildiği, bu planın bugüne kadar başka birtakım partiler aracılığıyla sürdürüldüğü, AKP’nin misyonunu tamamladığı ve bu operasyonun gelinen aşamada CHP üzerinden devam ettirileceği gerçeğini analiz edememektedir.
On yıllık bir politik sürecin ürünü olan bir anlayışın gelinen noktada AKP karşıtlığı ile sınırlı kalması ve bunun ötesine geçememiş olması aslında “ulusalcılığın sefaleti”dir.
Türkiye’nin ulusal güçleri maalesef Atatürk’ün seksen yıl önce geliştirdiği tam bağımsızlık çizgisini kavramaktan bile çok uzaktırlar.
Tam da bu nedenle CHP operasyonunda, kazananın sadece ABD olacağı bir dönüşümü sineye çekebilmektedirler.
Bir kısım ulusalcının zaten yıllardır ABD’ye “AKP’yi bırakın, laik-ulusal güçlerle iş yapın” çağrıları da düşünüldüğünde sözünü ettiğimiz ideolojik sapmanın boyutları daha da vahim bir noktaya ulaşmaktadır.
Böyle olunca da ABD’nin AKP’yi devirip yeni bir Amerikancı iktidar yaratma tasarısına alkış bile tutulmakta, hatta kimi ulusalcılar bu operasyona Amerikan askeri olarak yazılmaya bile gönüllü olmaktadırlar.
Ulusal Güçler-Ulusal Hareket Çelişkisi
Bu nokta aslında ulusalcı güçlerle ulusalcı hareketin çelişkisinin de ortaya çıktığı noktadır.
Ulusalcı hareketin 1990’lardan itibaren politik bir güç olarak ortaya çıkmasının iç ve dış olmak üzere iki temel sebebi vardır.
Dış faktör Türkiye’nin o dönemde yoğun olarak yaşadığı AB üyelik sürecidir. AB üyelik süreci adı altında aslında Türkiye’nin yeniden Sevr kıskacına alınması demek olan Kıbrıs, sözde Ermeni soykırımı, Kürtçe eğitim ve yayın gibi konulardaki AB talepleri Türk halkında bir korunma refleksi olarak milliyetçi bir tepki doğurmuştur.
İç faktör ise 1990’larda Türk devletinin bölücü terör tehdidinin bile geri plana atarak şeriat tehlikesini bir numaralı tehdit olarak ele almasına yol açan Şeriatçı yükseliştir. Refah Partisi ile başlayan ve bugün AKP iktidarı ile devam eden bu tehdit ulusalcı yükselişin özellikle laiklik temelinde güç kazanmasına yol açmıştır.
Nitekim 2007 yılında Cumhuriyet mitingleriyle birlikte sokağa dökülen milyonlar bir yandan AKP iktidarının laiklik karşıtı politikalarına karşı seslerini yükseltirken bir yandan da “Ne ABD ne AB tam bağımsız Türkiye” sloganını haykırmaktaydılar.
Bu slogan aslında ulusalcı hareketin temel yönelimini ortaya koymaktaydı. Zira ulusalcılık AB ve ABD emperyalizmine karşı bir milli tepki olarak ortaya çıkmıştı.
Bu dönem ulusalcı hareket açısından aynı zamanda bir kırılma noktasına da denk düşmektedir. AB ve ABD emperyalizmine karşıtlık noktasında tanımlanan ulusalcı hareket, bu noktada ilerletilse, bugün yaşadığımız Ergenekon tertibi gibi pek çok komplo engellenebilir ve dahası AKP iktidarına bir son verilebilirdi.
Ancak partisiz kalan ve ideolojik önderlikten yoksun ulusalcı hareket bu kırılma noktasını aşamadı ve mevcut toplumsal potansiyel de harcandı.
Ulusal Güçlere Tuzak
Bugün bu kırılma noktasında alınamayan tavrın ulusal hareketi çok daha vahim bir noktaya doğru taşımakta olduğunu görüyoruz.
CHP’deki son operasyonu biraz da bu açıdan değerlendirmek gerekmektedir. Türkiye’nin ulusalcı güçleri bir Amerikan operasyonu ile Atatürk’ün partisinin başına gelen, bir türlü Türk’üm diyemeyen, AB büyükelçileri ile görüşüp “Türkiye AB projesine devam edecektir” diyen, “Kürt sorununu CHP çözer”, “Kan kanla yıkanmaz” diyerek ve Dersim tartışmalarında da açıkça görüldüğü gibi Kürt meselesinde Atatürk çözümünü reddedip PKK’ya genel aftan bile bahseden bir Kılıçdaroğlu’nu sineye çekebilmekte, dahası alkışlayabilmektedirler.
Bu nokta başta da söylediğimiz gibi aslında ulusalcı hareket için tamam ya da devam noktasıdır.
ABD, kendisine karşı en önemli toplumsal muhalefet olarak gördüğü ulusalcı hareketi pasifize ederek süreç içinde tasfiye etme niyetindedir ve yeni CHP’nin rolü de burada ortaya çıkmaktadır.
AB ve ABD projelerine direnmeyen, Kürt meselesi gibi emperyalist güçlerin Türk vatanını ve Türk varlığını yok etmek için kurduğu bir tezgâhta emperyalizmle işbirliği yapan, Atatürk’ün Altı Ok politikasını ağzına bile almayan bir CHP liderliğinin peşinden giderek ulusalcılık yapmanın tam da bu nedenle imkânı kalmamıştır.
Bu sürece boyun eğen, bu süreci alkışlayan, bu sürece karşı mücadele bayağını yükseltmeyen bir ulusalcılık kendi sonunu da hazırlamış olacaktır. CHP operasyonun arkasında yatan temel hedef de zaten budur. Türkiye’nin ulusalcı güçleri ABD’nin bölgesel planlarına ses çıkartamaz bir hale getirilecek ve zamanla bu politikaların savunucusu konumuna itilip Türkiye’nin bölünmesi projesinin bir unsuru yapılmak istenmektedir.
Ulusalcı hareket açısından bu aşamada ikili bir yol otaya çıkmaktadır. Birinci yol bugün bir kısım ulusalcının yaptığı gibi ABD’nin Türkiye’ye biçtiği rolle uyumlu, Batı ile bağımlılık ilişkilerini devam ettiren düzen içi bir yoldur.
CHP’nin yeni çizgisi bu yola girmek isteyecekler için özenle hazırlanmış bir çizgidir. Yeni CHP, Atatürkçülüğü ve milliyetçiliği tümüyle dışlayan, Batı tipi bir sosyal demokrat parti olacak, bir anlamda AKP’nin sol versiyonuna dönüşecektir.
Dolayısıyla ABD’nin “Gandi Kemal” vitrinli yeni CHP ile ulusal güçlere kurduğu tuzak aslında son derece ince işlenmiş bir tuzaktır.
Ancak bu yolun sonu ulusalcı hareketin Türk milletinin sesi olmaktan çıkarak düzen içi bir unsur haline gelmesi ve süreç içinde marjinalleşerek karşıt cephe ile birleşmesidir.
Türkiye açısından esas felaket AKP iktidarı değil, bu senaryonun gerçekleşme olasılığıdır.
İkinci yol ise aslında doğal ilerlemesi içinde ulusal hareketin evrilmiş olması gereken yoldur. Bu yol AB ve ABD emperyalizmine ve bunların güdümündeki bölücü ve gerici örgütlenmelere kaşı gelişen ulusal hareketin emperyalizmle her türlü bağımlılık ilişkilerini ortadan kaldırmaya yönelerek halkçı-devletçi bir toplumsal sistem kurma arayışına girmesidir.
Bu ise aslında Ulusal hareketin kurucu köklerine, Atatürk dönemi çizgisine geri dönmesidir.
Türkiye’nin önündeki kurtuluş seçeneğidir bu.
CHP ve MHP’den Ulusalcılık Dilenerek Nereye Kadar?
Ulusal hareketi partileştirmekten özenle kaçınan Türkiye’nin ulusal güçleri ise, ne yazık ki, on yıldır CHP ve MHP’den ulusalcılık yapmasını beklemiş ve bütün umutlarını bu partilerin bir gün ulusal bir çizgiye girecekleri üzerine kurmuşlardır.
Ancak, bugün gelinen noktada, bu partilerden “ulusalcılık dilenerek” sonuç alınamayacağı, dahası bu partilerin ulusalcı bir çizgi tutturmaya hiç de niyetlerinin olmadığı ortaya çıkmıştır.
Bir siyasal akımın mevcut siyasal yapıları kendi isteklerini yapmaya zorlaması ya da en azından onları etki altına almak istemesi kadar normal bir durum olamaz.
Ancak on yıl bu tür bir sınama için oldukça uzun bir süredir ve bu uzun sürenin sonunda CHP ve MHP gibi partilerin ulusalcı bir çizgiye girmeleri bir yana aslında tam anlamıyla bu çizgiyi tasfiye etmeye yönelik bir siyasal yönelime girdikleri görülmektedir.
Kılıçdaroğlu’nun yeni CHP’si Baykal dönemindeki eser miktar milliyetçiliğin de tümüyle tasfiye edileceği, türban tavizleriyle Şeriatçılara, Kürt bölücülüğüne verilecek tavizlerle de PKK’ya göz kırpacak bir parti olacaktır.
MHP ise zaten başından beridir Türk milliyetçiliği ile ulusalcılık arasına bir set çekmiş ve ulusalcı hareketi Türk milliyetçiliğine düşman bir akım olarak gösterip tecrit etmeye çalışmıştır.
Nitekim önceki genel seçimlerde CHP’den yeterli bir ulusal muhalefet göremeyen ve MHP’ye kanalize olan ulusalcı kesimler MHP’nin türban serbestisi ve cumhurbaşkanlığı seçimlerinde AKP ile kol kola hareket etmesi karşısında büyük bir hezimet yaşamışlardır.
Oysa yanlış yapan MHP değil, ondan ulusal bir tavır almasını bekleyenlerdir.
Laik ve antiemperyalist karakterli bir ulusalcılığın kendi sahte milliyetçiliklerinin foyasını ortaya çıkaracağını çok iyi bilen MHP tıpkı yeni CHP gibi önümüzdeki dönemde de ulusalcılığa karşı konumlanmaya devam edecektir.
Ancak ulusal hareket artık kendi partisi olan bir harekettir ve ne CHP ne de MHP bundan sonra istedikleri gibi at oynamayacaklardır.
Bundan sonra ulusalcı tabanının oyları onlar için çantada keklik olmayacaktır. Kaldı ki bu partiler artık ulusalcı olduklarını da kanıtlamak zorundadırlar.
Bunu kanıtlamalarına imkân olmayacağı için, dahası bunu yapmaya cesaret edemeyecekleri için de süreç içinde ulusal güçler açısından birer seçenek olmaktan çıkacaklardır.
“Birleşin” Çağrısı Ne Kadar Mantıklı?
Ulusalcı hareketin CHP ve MHP’nin peşine takılıp kendi bağımsız siyasal örgütlenmesini gerçekleştirememesinin önündeki en büyük engellerin başında ulusal güçlere sirayet eden “birleşme” takıntısı gelmektedir.
Bu “birleşin” çağrısı etrafında adeta dinsel bir atmosfer yaratılmış ve bu çağrıyı sorgulamak bile aforoz edilmek için yeterli olmuştur.
Sözde ulusalcı partilerin bugüne kadar ki en büyük kozu da bu olmuştur. Bu partiler adeta kıllarını kıpırdatmadan “oylar bölünmesin” parolasıyla ulusal kesimlerin oylarını kendi hanelerine yazmışlardır.
Bu çarpık anlayış bugün bile ulusalcı hareketi tehdit etmeye devam etmektedir.
Peki bu “birleşin” çağrısının altında yatan temel motivasyon nedir? Bu çağrı ne kadar mantıklı, dahası ne kadar mümkündür?
CHP ve MHP’nin tarihsel ve güncel politik çizgilerine bakıldığında bu partilerin ulusal bir duruş sergilemekten çok uzak oldukları ortadadır aslında.
Türk-İslamcılıktan Kürt-İslamcılığa evrilen, tarihsel olarak her zaman Amerikancı ve sol düşmanı bir MHP ile Altı Ok’u reddedip Avrupa tipi bir sosyal demokrat parti olma rüyası gören CHP’den milliyetçi, Batı karşıtı, antiemperyalist bir politik tavır beklemenin hayalcilikten başka bir şey olmadığı gün gibi ortada olmasına rağmen, bugün bile bu rüyayı görmeye devam edenler vardır ne yazık ki.
Üstelik son genel seçimlerde bu “birleşin” çağrısı da gerçekleşmiştir. DSP ile seçim ittifakı yapan CHP buna rağmen en küçük bir yükseliş dahi kaydedememiştir.
Türkiye’nin esas ihtiyacı ulusal bir söylemle ve ulusal bir programla Türk milletinin önüne çıkacak ve bütün halk kesimlerini bu ulusal program altında toplayacak bir ulusal cephenin kurulmasıdır.
Oysa mevcut siyasal partilerin ulusallıkla ilişkisi sadece ulusalcı tabanın oylarını istemekten ibarettir.
Neden İlle de Ulusal Parti?
Aslında yalnızca CHP ve MHP gibi partilerin ulusalcılığı dışlayan ve tasfiye etmeye çalışan tavrı bile ulusal hareketin kendi öz örgütüyle, kendi partisiyle yola devam etmesini zorunlu kılmaktadır.
Türkiye’de gerçek Atatürkçü, gerçek milliyetçi, gerçek solcu, ulusal bir parti olmadığına göre bu partiyi kurmak kadar doğal ne olabilir ki!
Ancak bugün Türkiye’nin ulusalcı bir partiye olan ihtiyacı sadece mevcut partilerin AKP karşısında yarattığı hayal kırıklığıyla da sınırlı değildir.
Türkiye Atatürk’ün ölümünden beridir yeniden Batı ile bağımlılık ilişkileri geliştiren ve gelinen noktada Batıya bağımlı bir sömürge ülkedir.
Türkiye’de ki çok partili siyasal mekanizma ise aslında en baştan itibaren Türkiye’yi emperyalist güçlerin uydusu halene getirmek için kurulmuştur.
Böyle olunca da bu sistemin içindeki tüm partiler, sağından soluna bu kurulu düzenin birer unsuru olarak ortaya çıkmışlardır.
O nedenle Türkiye’de yetmiş yıldır partiler, liderler ve iktidarlar değişmekte ama Türkiye’nin makus talihi bir türlü değişmemektedir.
Atatürk, Türkiye Cumhuriyeti’ni emperyalizme karşı bir Ulusal Kurtuluş Savaşı ile kurarken savaşın hemen ardından ikinci bir savaşın, ekonomik savaşın başladığını da özellikle belirtiyordu. Türkiye askeri, iktisadı ve siyasi alanda “tam bağımsız” olmadıkça gerçek bir kurtuluş mümkün değildi.
Ancak Atatürk’ün ölümünden sonra unutulan ve unutturulan “tam bağımsızlık” yolu bugün Türkiye’yi yeniden AB ve ABD emperyalizminin sömürgesi durumuna düşürdü.
Bu noktada şu soruları sormak zorundayız.
Ulusalcı oldukları iddia edilen partilerden AB ve ABD’ye açıkça karşı çıkan tek bir parti var mıdır?
Bu partilerden Türkiye’nin IMF-Dünya Bankası kıskacındaki ekonomik esaretine son vereceğini söyleyen var mıdır?
Türkiye’nin en önemli sorunu olan Kürt bölücülüğü konusunda, bırakın sözde ulusalcı partileri, Atatürk çözümünü savunan, “tek dil, tek bayrak, tek millet” diyebilen tek bir siyasi parti var mıdır?
Bu soruların hepsinin tek bir cevabı vardır: Hayır!
Neden ille de Ulusal Parti’ye ihtiyaç olduğunun cevabı da böylece ortaya çıkmaktadır. Türkiye’de AB ve ABD emperyalizmine, gericiliğe, Kürt bölücülüğüne ve Batının iktisadi sömürüsüne karşı çıkacak bir partiye ihtiyaç vardır. Bu parti Ulusal Parti’dir.
Ulusal Parti Düzeni Değiştirmek İçin Geliyor!
Ulusal Parti aynı zamanda yeni bir düzen arayışını temsil etmektedir.
Türkiye’nin mevcut düzeni aslında Osmanlı’dan beri gelen Tanzimat-Meşrutiyet çizgisinde bir yeni sömürge rejimidir.
Böylesine bir düzen içinde ulusal hiçbir şey yoktur. Olamaz da.
Bu düzende ulusal olmaktan en uzak olan şeyse bizzat siyasal mekanizmanın kendisidir. Zira Batıcı siyasal mekanizma zaten Batıcı sömürge düzeninin yerleştirilmesi için kurulmuştur.
Dolayısıyla Türkiye’nin siyasal düzeni ve o siyasal düzenin asli unsuru olan siyasi partiler bizzat böylesine bir sömürge düzeninin hayata geçirilmesinin taşeronlarıdırlar.
Hal böyleyken düzen partilerinden mevcut düzeni değiştirmelerini, Türkiye’yi ulusal bir yola sokmalarına beklemek saflıktan başka bir şey değildir.
Ulusalcı güçlerin görmesi gereken ilk gerçek de budur. Türkiye’nin düzenini değiştirmeden, Türkiye’yi yeniden Atatürk dönemindeki gibi bağımsız, kendi kendine yeten ve güçlü bir ülke konumuna getirmek mümkün değildir.
Bunun içinse düzen değişikliğini savunan bir siyasal partiye ihtiyaç vardır. Ama ne MHP ve CHP’nin, ne de ulusalcılık iddiasındaki diğer irili ufaklı partilerin bir düzen değişikliği programı bulunmamaktadır.
Ulusal Yapının Yıkımı ve Tasfiyesi
Atatürk’ün ölümünün üzerinden geçen yetmiş yılın sonunda gelinen nokta yıkım ve tasfiyedir.Türkiye’de ulusal olan ne varsa bugüne kadar göz göre göre yıkılmıştır.
Ve bu yıkım programı, ulusalcılık adına bir şeyler beklenen bu partilerin iktidar ya da iktidar ortağı olduğu dönemlerde de hız kesmeden devam etmiştir. Dolayısıyla bu yıkımın vebali de bu partilerin üzerindedir.
Yıkım programının son aşaması ise tasfiyedir.
Türkiye bugün üretim yapamayan, kendi sanayisi olmayan, mevcut üretim mekanizması ise ancak geri ve Batının terk ettiği üretim alanlarıyla sınırlı bir tüketici ülkedir.
Bir zamanların tarım ve hayvancılıkta lider ülkesi Türkiye bugün dışarıdan buğday ve et ithal edecek kadar kötü durumdadır.
Cumhuriyet’in ilk yıllarında kendi uçağını yapabilen sayılı birkaç ülkeden biri olan Türkiye bugün sanayide dünya ile rekabet etmekten çok uzak, Batının eskimiş teknolojisiyle ancak Batının istediği geri teknolojiyi üretebilen bir konumdadır.
Bankacılık sistemi neredeyse tamamen yabancı sermayenin kontrolüne girmiş ve Türkiye’nin bütün mali kaynakları Batıya aktarılmaktadır.
Bu durum Türkiye’nin üç yüz yıllık Batıya bağımlı yapısını daha da bağımlı hale getirmektedir.
Türkiye deyim yerindeyse yüz yıl sonra yeniden bir Düyun-u Umumiye rejiminin eşiğindedir. Düyun-u Umumiye rejiminin ilanında sonra Osmanlı’yı parçalamaya girişen Batılı emperyalistler şimdi yeni bir Düyun-u Umumiye rejiminin ardından bu kez Türkiye’yi paylaşmanın hesapları içindedirler.
Antiemperyalist Milli Cephe İhtiyacı
Düzen partilerinin bu vahim tablo karşısında yaptıkları tek şeyse toplumda gelişen AKP karşıtı havayı kullanarak iktidar hesaplarını hayata geçirmektir.
Ancak bundan önceki pek çok deneyim de göstermiştir ki iktidardaki bir sağ partinin gitmesi hiçbir şeyi değiştirmemiştir. Menderes’ten Özal’a, Demirel’den Çiller’e kadar pek çok sağ iktidar yıkılmış ama gelenler gideni hep aratmıştır.
Sol ve Atatürkçü oylara talip olan SHP-CHP çizgisindeki muhalefet partileri ise en güçlü oldukları dönemde bile gerçek bir muhalefet yapmamışlar, bir de bu sağ partilerle koalisyon kurarak halkın desteğine ihanet etmişlerdir. Necmettin Erbakan’la koalisyon yapan Bülent Ecevit ya da Demirel’le koalisyon yapan Erdal İnönü ilk akla gelen örneklerdir.
Aslında bu bile tek başına bu partiler arasıdaki ayrımın sözde bir ayrım olduğunu göstermektedir. Aralarında uzlaşmaz bir çelişki olduğu düşünülen bu partiler, iş iktidar olmaya geldiğinde gerçek yüzlerini gösterip aradaki sözde karşılıkları bir kenara bırakmakta ve bir araya gelmektedirler.
Dolayısıyla bugün AKP’den kurtulmak adına mevcut düzen içi seçenekleri bir kurtarıcı olarak kutsayan bakış açısının sonucu yine hezimet olacaktır.
O halde kurtuluş yolu nedir, çıkış nerdedir?
Türkiye’de siyasal düzenin sağ ve solundaki partiler arasındaki sahte ayrımlar halkın çeşitli kesimlerinin bu partilerin doğal tabanı haline getirilerek düzene eklemlenmesi ile sonuçlanmıştır. O nedenle Türkiye’de gerçek anlamda ulusal bir iktidar arayışının önü daha baştan kapatılmıştır.
Kurtuluşun ilk şartı mevcut siyasal düzeni ve bu düzenin bütün unsurlarının reddedilmesidir.
Bundan sonra yapılması gerekense Türkiye’nin yeniden Atatürk’ün bıraktığı bağımsızlık yolu etrafında, bütün halk sınıflarını milli bir program etrafında toplayacak bir milli cephe kurulmasıdır.
Bu milli cephe, bugünün güncel bir ihtiyacı olarak, Türk varlığını yok etmek isteyen emperyalist güçlere ve onun ülke içindeki işbirlikçilerine karşı bir Türk cephesi olacaktır.
Bu milli cephe ile birlikte önce siyasal iktidarı ele geçirme mücadelesi başlatılacak, iktidarın ele geçirilmesinden sonra ise iktisadi bir bağımsızlık programı ile yeniden halkçı-kamucu bir toplumsal düzen inşa edilecektir.
Ulusalcı İktidar Mümkün!
Ulusalcı bir iktidar alternatifi belki de ilk kez bu kadar ete kemiğe bürünmüş durumdadır.
Milli yapının yıkımı ve tasfiyesi, yıllardır düzen partileri tarafından kandırılan geniş halk kitlelerinde büyük bir ulusal uyanışın önünü açmıştır.
Özellikle Batı destekli Kürt bölücülüğünün Sevr projesinin yeniden hayata geçirilmesi amacıyla yeniden sahneye çıkarılması ve buna karşı gelişen milliyetçi tepki, ulusalcı hareketin büyüme zeminini de hiç olmadığı kadar güçlendirmiştir.
Bu ulusal uyanış, ulusal bir iktidarı mümkün kılacak kadar büyük ölçeklidir.
Bu noktada düzen partilerinin “Türk-Kürt kardeşliği”, “provokasyona gelmeyin, sokağa çıkmayın” çağrıları aslında böylesine bir milliyetçi uyanışın kendi sonlarını da hazırlayacağının bilincinde olmalarındandır.
ABD’nin Kürt devleti planına direnmek bir yana bu projenin destekçisi konumundaki düzen partilerinin, terörün ülkeyi kan gölüne çevirdiği ve artık sivil vatandaşların bile kadın-erkek, çocuk-yaşlı demeden katledildiği bir ortamda bile hala kardeşlik türküleri tutturması boşuna değildir.
Kürt bölücülüğüne karşı gelişen ulusal tepki, bölücülüğün arkasındaki emperyalist güçlere ve onların yerli işbirlikçisi konumundaki düzen siyasetine de bir son verecek kadar büyük bir güce ulaşmıştır.
Bu noktada ulusalcı güçlere düşen görev bu milliyetçi tepkiyi Amerikan karşıtı, düzen karşıtı bir çizgide, ulusal hareketin partisi çatısı altında örgütlemektir.
Bu şans kullanılabilirse Türkiye’nin önünde yakın zamanda bir ulusal iktidar, bir Ulusal Parti iktidarı durmaktadır.