Gökçe Fırat
Ulusal Parti
Gerçek Atatürkçü Partidir
I- Ulusal Parti, Gerçek Atatürkçü Partidir
Artık Gerçek Bir Muhalefet Partisine İhtiyaç Var
— Neden parti kurma işine soyundunuz, zorunlu muydu gerçekten bu?
— Bu konuda şunu söylemek gerek, öncelikle TÜRKSOLU okurlarının ve bize güvenen, inanan insanların yoğun bir talebi ve baskısı oldu.
İnsanlar sürekli bize şunu söylüyordu: “Her dediğiniz doğru çıkıyor, her öneriniz son derece tutarlı, artık siyasete de müdahale edin.”
Elbette bu tür isteklere daha fazla hayır diyemezdik. Sonuçta bize güvenen insanlara karşı bir sorumluluğumuz var.
Ama bunun dışında asıl önemli olan Türkiye’nin artık gerçek bir muhalefet partisine ihtiyacı olması.
— Zaten yeterinden fazla muhalif parti yok mu ülkemizde?
— Türkiye’de gerçek anlamıyla muhalefet yapan bir parti olsa AKP iktidardan çoktan giderdi. Ama bizim ülkemizde muhalefet, özellikle de parlamentodaki muhalif partiler, sadece göstermelik bir muhalefet yapıyorlar. Böylece görev savıyorlar. Nitekim kimse de bu partilerden memnun değil.
Allah aşkına, ülkenin faşist bir diktaya gittiği, bölünmeye sürüklendiği, gericiliğin bu kadar yükseldiği bir ülkede, nasıl olur da iktidar güçlenir ya da gücünü korur?
Normali güçlenmemesi, çoktan yıkılıp gitmesidir. Ama ayakta duruyor çünkü muhalefet bugün AKP iktidarının en büyük destekçisi ve güvencesidir.
— Peki siz gerçek muhalefet rolünü üstlenebilecek misiniz?
— Elbette üstleneceğiz çünkü bizler gerçek muhalefetiz.
Yani emperyalizmden, AKP iktidarından, bölücülükten, gericilikten gerçek anlamda rahatsız olan insanlarız. Ve Türkiye’nin büyük çoğunluğu da aynı görüşte. Mesele bu görüşte olan insanları, bu politikaları savunan bir partide toplamak, bu bir.
Ama ikincisi de bu politikaları savunan partinin gerçekten halkın içinde, mücadeleci bir parti olması. Bizim partimiz bu anlamda da halkın sesi olacak.
Çözüm Projemiz 6 Ok’un Tavizsiz Uygulanmasıdır
— Partinizin diğer partilerden farkı ne olacak?
— Bizim partimizin ilk özelliği özü ve sözü bir parti olması. Yani neye inanıyorsak onu söyleyeceğiz, şunu kızdırmayalım, şunu korkutmayalım gibisinden bir bakış açımız yok.
Ama aynı zamanda özümüz de tüm partilerden çok farklı, biz tam anlamıyla 6 Ok’u savunan ve onu uygulayan bir parti olacağız.
— İyi de zaten 6 Ok’un bir partisi var.
— Var ama o sadece lafta. Yani CHP 6 Ok’un hangisini savunuylor ki?
Hiçbirini!
Devletçiliği, devrimciliği, halkçılığı çoktan bırakmışlardı. Ellerinde bir laiklik kalmıştı ama artık onu bile savunmuyorlar. Çarşaf açılımları ortada.
— Peki siz 6 Ok’u nasıl savunacaksınız? Sizce bu ilkeleri artık günümüz şartlarına uyarlamak gerekmiyor mu?
— Bakın bu çok kullanılan bir argüman ama içi tamamen boş.
Atatürk bu ülkeyi 1923 yılında kurduğunda temel sorunlar neydi?
Emperyalizm o zaman da başımıza belaydı, gericiler ve bölücüler bu emperyalist güçlerle işbirliği halindeydi. Halkımız yoksul, ekonomimiz tükenmişti.
Atatürk ne yaptı?
Tüm bu sorunları aynı anda çözecek bir proje üretti. Çağdaşlaşma ve kalkınma programıydı bu ve uygulandığı süre içinde de büyük başarı kazandı.
Ama geldiğimiz noktada durum yine kötü ve ülkemizin sorunları da aynı. O halde çözüm projesi de aynıdır, 6 Ok’un tavizsiz uygulanmasıdır.
— Ama dünya sizce 30’lu yılların devletçiliğine doğru geri dönebilir mi? Liberalizmi artık tüm dünya kabul ediyor.
— Bakın bu da büyük palavra. Aksine dünya artık yavaş yavaş devletçiliğe dönüyor.
Hatta şunu söylememiz gerek, dünya Atatürkçülüğe dönüyor ve Atatürkçülüğe sarılıyor.
Alın Latin Amerika’yı. İşte Chavez, çok açık biçimde 6 Ok’u uyguluyor ve gayet de başarılı. Diğer Latin Amerika ülkeleri de öyle.
Atatürk Gibi Olmak İçin Yola Çıkıyoruz
— Yani siz Chavez mi olacaksınız?
— Soruyu bu şekilde de sorabilirdiniz ama Chavez Venezüella’nın Atatürk’ü olmaya çalışıyor aslında!
Yani mesele Atatürk gibi olabilmekte. Biz de Atatürk gibi olmak için yola çıkıyoruz.
Chavez Venezüella’da bunu başardıysa, biz de burada yani Atatürk’ün anavatanında elbette başarabiliriz.
— Latin Amerika’nın sorunları ile ülkemizin sorunları farklı değil mi ama?
— Değil tabii.
Bakın dünyada emperyalist ülkeler yani zengin ülkelerin dışında kalan koca bir dünya için sorunlar hep aynıdır.
Bu sorunların başında ekonomik açıdan dışa bağımlılık ve yoksulluk yatar. Ülke içinde de bu yoksulluğa paralel dikta kuran bir zengin tabaka vardır. Halk ise kendisine yabancılaştırılmıştır.
Ortak sorunların çözümü de ortaktır.
Atatürk Milliyetçi ve Solcuydu
— O zaman şöyle soralım size, Chavez solcu bir lider. Peki siz solcu musunuz? Yoksa Atatürkçü müsünüz?
— Bakın burada da bir kavram karmaşası var. Chavez özünde Bolivarcıdır. Devletin adını bile Bolivarcı Cumhuriyet yaptı. Neden? Çünkü Bolivar da onların Atatürk’ü!
Hem Atatürk’ün hem de Bolivar’ın ideolojik kimliği ne peki?
Bir defa, ikisi de ekonomide devletçi, yani solcu.
İkincisi, ikisi de emperyalizme karşı, yani milliyetçi.
Demek ki solculukla milliyetçiliği birleştirdiğinizde bunun adı Latin Amerika’da Bolivarcılık, bizim ülkemizde ise Atatürkçülük oluyor.
— Ne yani Atatürk solcu muydu?
— Ben size sorayım o zaman Atatürk sağcı mıydı?
— Sanki ikisi de değil, Atatürk tam ortada değil mi?
— Bakın bu da büyük bir kandırmaca.
Atatürk’ün dönemine bakın, o sağcı liderlerin değil solcu liderlerin yanında sayılır.
Zaten karşısına aldığı güçler kimler? Emperyalistler!
Siz hiç emperyalizme karşı çıkan bir sağcı gördünüz mü?
Olmaz, bu eşyanın tabiatına aykırı.
Kaldı ki sosyolojinin ve ekonominin, politikanın kurallarına da aykırı.
Dünyada iktisat, sosyoloji, politika alanındaki akademik çalışmalarına bakın. Tüm biliminsanları Atatürk’ü solcu, devletçi hatta bir kısmı devlet sosyalisti olarak tanımlar.
Atatürkçülüğü, Solculuğu Ve Milliyetçiliği Birleştiriyoruz
— O zaman bizim ülkemizde niye bu böyle bilinmiyor?
— Bu da bizim asıl meselemiz zaten. Bakın bu ülkenin bir tane büyük birleştirici harcı vardır, o da Atatürk’tür. Atatürk’ün ismini silin Türkiye Cumhuriyeti kalmaz ortada.
Ama ülkemizde büyük bir oyun oynandı ve ülkenin emperyalizme karşı koyan dinamikleri birbirinden kopartıldı.
Şimdi günümüze gelelim.
Sıradan bir Atatürkçü solcu değildir.
Sıradan bir solcu Atatürkçü değildir, milliyetçi hiç değildir.
Bir milliyetçi ise asla solcu değildir.
Oysa Atatürk döneminde solcular, milliyetçiler ve Atatürkçüler tek bir bloktu. Nitekim Kurtuluş Savaşı bu şekilde kazanıldı.
Emperyalizmin en büyük başarısı Atatürkçü, solcu ve milliyetçi güçleri birbirinden kopartmak olmuştur.
Bu güçleri birleştirdiğinizde sorun çözülmüş olur. Biz de bunun için ortaya çıkıyoruz.
— Yani epey pragmatik bir çıkış bu.
— Pragmatik bir yanı hiç yok, çünkü bu ideolojik bir akım.
Adına ister Atatürkçülük deyin ister Üçüncü Dünyacılık, ister Ulusal Kurtuluşçuluk, bizim gibi ülkelerde solculuk ve milliyetçilik zaten aynı şey demektir. İkisi de antiemperyalisttir.
Mesele zaten bu fikrin aşındırılmış hatta karşıtına dönüştürülmüş olması.
Ama 10 yıldır ciddi bir ideolojik mücadele yürütüyoruz ve artık ülkemizde de insanlar Atatürkçülüğü, solculuğu ve milliyetçiliği birleştiriyor.
Amerika’dan Korkmuyoruz Amerika Bizden Korksun!
— Peki Amerika buna izin verecek mi?
— Amerika’dan izin isteyen yok ki!
Biz zaten Amerika’ya karşı bir Ulusal Kurtuluş mücadelesi yürüteceğiz. Amerika’dan korkmuyoruz Amerika bizden korksun.
Bakın Amerika, Latin Amerika’yı kaybetti, işler kötü gidiyor.
Ortadoğu’da büyük bir projeyi uygulamaya koydu ama burada da işler sarpa sardı.
Çok yakında, yani bizim partimizle birlikte Amerika Ortadoğu’da da kaybetmeye başlayacak.
Latin Amerika ile Ortadoğu arasında bir devrimci köprü kurulacak ve kazanan ezilen halklar olacak.
— Gerçekten bunu başarabileceğinize inanıyor musunuz?
— Başarabilir miyiz diye bir kaygımız hiç yok, çünkü kaybetme ihtimali görmüyoruz.
Bu yüzyılın kaybedeni Amerika olacak.
Biz ise kazananlar arasında yerimizi almak için sıraya giriyoruz.
Halka Ulaşmak Sorunumuz Yok Zaten Halkın İçindeyiz
— Ama bir de oy almanız gerekir halktan. Bu halk size oy verir mi?
— Bakın bizim oy almak gibi bir kaygımız da yok çünkü alacağız. Partimizin kadroları zaten yıllardır halkın içinde çalışıyorlar. Bizler halkın ne istediğini, ne beklediğini zaten biliyoruz.
— Ama bu programınızla halka ulaşmanız bile çok zor değil mi? Basın size yer verir mi?
— Bakın bizim basında yer bulmak diye bir hedefimiz yok.
Basın bize ekranlarını ve sayfalarını kapatabilir. Ama biz zaten halka ekrandan ya da gazete sayfasından ulaşmıyoruz ki. Biz doğrudan halkın kapısını çalıyor ve ona derdimizi anlatıyoruz.
Yani devrimci, mücadeleci bir çalışma tarzımız var ve burada basının bir önemi kalmıyor.
— Gerçekten tüm halka bu şekilde ulaşabilir mi?
— Bizim partimizin kadroları Türkiye’nin dört bir yanında her gün binlerce evi ziyaret ediyorlar zaten. Önümüzdeki dönemde hızımızı biraz daha arttıracağız.
Çok basit bir hesap yapayım sizin için. Meydanlarda bildirilerimizi dağıttığımızda günde 1 milyon insana ulaşabiliyoruz.
Yok tüm evleri, işyerlerini dolaşalım, halkı ziyaret edelim dersek, bir haftada 1 milyon eve gidebiliyoruz.
Sizce az bir güç mü?
— Madem böyle bir olanak var neden diğer partiler bunu yapmıyor?
— Niyetleri yok öncelikle. Kaldı ki rahatlarını bozmazlar.
Beylerle Paşalarla Değil Yoksullarla Cahillerle Kuracağız Partimizi
— Rahatını bozan bir siz mi varsınız bu ülkede?
— Şimdilik öyle gözüküyor. Zaten Atatürk de Kurtuluş Savaşı sırasında bunu denemişti ve başarılı da oldu.
Bizim hareketimiz doğrudan Kuvayı Milliye geleneğinin devamı ve yöntem olarak da onu izliyoruz.
Nâzım’ın Kurtuluş Savaşı’nı anlattığı destanını bilirsiniz. Orada iki ayrı Türkiye manzarası çizer. Bir tarafta İstanbul’daki paşaları, beyleri anlatır. Yani vurdumduymazlığı ve ihaneti.
Ama diğer tarafta kavgayı omuzlayan Türk köylüsünü anlatır. Korkak, cahil ama vatansever insandır o.
İşte bizim partimiz de bu halka güveniyor. Beylerle paşalarla değil yoksullarla, cahillerle kuracağız partimizi.
— İyi ama sıradan halkla siyasi mücadele vermek zor değil mi?
— Vallahi Attilâ İlhan’ın güzel bir sözü vardır, “Bu ülkeyi 150 yıldır aydınlar batırır halk kurtarır” diye.
Yine öyle olacak Türkiye’yi seçkinler değil halk kurtaracak.
— Peki partiniz de hiç seçkin isimler olmayacak mı?
— Elbette olacak. Birikim sahibi aydınlarımız da partimizde yer alacak ama partinin ana gövdesi halktan oluşacak.
— Kimler var o zaman bu aydınlardan?
— Bunu da sürpriz olarak açıklayacağız.
— Peki siz kendinizi hangi sınıfa sokuyorsunuz, seçkin misiniz yoksa halk mı?
— Hem zor hem kolay bir soru.
Eğer seçkinlikten kastımız ekonomik güç ise, zenginlik ise, sıradan halktan biriyim.
Ama eğer fikir üretimi açısından bakarsanız, yayınlanmış 10’un üzerinde kitabı olan bir fikir insanıyım.
Siyaseti Rant Kaynağı Olmaktan Çıkaracağız
— O zaman siyaset sizin için zor olmayacak mı, parasız siyaset yapılabilir mi?
— Günümüz siyaseti için öyle. Ama zaten değişmesini istediğimiz şey de bu değil mi?
Siyaseti rant kaynağı olmaktan çıkartmak değil mi isteğimiz?
— Ama halk parasız bir liderin peşinden gider mi?
— Vallahi buna halk karar verecek. İsterlerse zengin siyasetçilerin peşinden giderler ve daha da yoksullaşırlar ama peşlerinden gittikleri siyasetçiler daha da zenginleşirler.
Ya da kendilerinden birini lider olarak benimserler ve ülke olarak kalkınır ve yoksulluktan kurtuluruz.
— Sizce hangisini seçer peki halk?
— Bence halk artık kendi kaderini eline alacak ve kendisinden birini lider olarak benimseyecek.
Diğer Liderlerden En Önemli Farkım: Ben Fikir Üretiyorum
— Sizin diğer liderlerden bir farkınız var mı?
— En önemli fark şu ki ben ekonomik olarak zengin sınıfın insanı değilim sıradan bir halk çocuğuyum.
Ama en önemli avantajım da şu ki diğer liderlerden farklı olarak fikir üretiyorum.
Bakın günümüz partilerinin liderlerine. Bunlar genellikle danışmanlarının onlar için yazdıklarını tekrarlar dururlar. Yönlendirmeye açıktırlar.
Ama ben kendi fikirlerini üreten, projelerini geliştiren bir insanım. Zaten bir lider öncelikle fikri lider olmalı bana kalırsa.
Bu konuda da kendime Atatürk’ü örnek alıyorum. Atatürk de gerek iktisatta, gerek kültür alanında derin araştırmalar yapan ve fikir üreten bir insandı. Zaten öyle olmasa başarılı da olamazdı.
— 10 yıldır yazılarınızı okuyoruz ve genellikle sizin yazdıklarınız birkaç yıl sonra aynen gerçekleşiyor. Nasıl başarıyorsunuz bunu?
— Bunun tek bir sırrı var tarafsız bakabilmek.
Politikada insanlar genellikle önyargılı oluyor. Çoğu zaman olmasını istediklerini olacaklar olarak tanımlıyor. Ama sonuçta isteklerle olanlar arasında büyük bir fark oluyor.
Ben ise normal şartlar altında olacak şey ne ise, bu en kötü senaryo da olabilir, bunu açıkça yazarım.
— Peki parti kurulduktan sonra da TÜRKSOLU’ndaki yazılarınıza devam edecek misiniz?
— Elbette edeceğim. Atatürk cephedeyken bile gazeteye yazı yazıyordu.
Fikir üretmek işin esasıdır. Bunu boşlamamak gerekir.
Üstelik bir de partinin katacağı deneyimlerle çok daha fazla ve yoğun yazmam gerekecek.
Biz Kuvayı Milliyeciyiz, Politika Bizim İçin Bir Vatan Görevi
— Sizi yazar olarak tanıyoruz ama nasıl bir lider olacaksınız? Lider saltanatı ülkemizde hep yakınılan konu biliyorsunuz.
— Lider olarak elbette mevcut parti liderleri gibi olamayız. Sonuçta bizler Kuvayı Milliye ruhu ile mücadele eden insanlarız ve politikayı da bir vatan görevi olarak yapıyoruz. O halde bizim için görev olan şeyi üstünlük aracı olarak göremeyiz.
Liderlik elbette bir otoriteyi gerektirir, disiplini gerektirir. Ama önemli olan insanların gönlünü fethedebilmektir. İnsanlar bana güvendiği, sevdiği ölçüde otoritemi benimserler.
Bu noktada Bedreddin’in dediğini yapacağız, gerçek egemenlik yüreklerde kurulan egemenliktir.
— Peki siz de liderliği bırakmayacak mısınız şimdikiler gibi?
— Bizim partimiz şimdiki partilerde görülmedik ölçüde demokratik olacak ve parti lideri de günü geldiğinde kenara çekilip hizmetlerine öyle devam edecek.
— Bunu söylemek için yaşınız çok genç değil mi?
— Şu anda 36 yaşındayım, bu elbette Türkiye için genç bir yaş.
Ama zaten bizim hareketimiz oldukça genç bir hareket.
Dolayısıyla partimiz de son derece genç bir parti olacak. Ama zaten bu da Atatürk’ün istediği şey. Gençlere güvenmek gerekir diye düşünüyorum.
II- Yoksulların Partisi Olacağız!
Solun Giremediği Bölgelerde de Örgütlüyüz
— Peki ağırlıklı olarak Türkiye’nin hangi bölgelerinde örgütlüsünüz?
— Enteresan bir şeydir, Türkiye’de sol genel olarak sahile sıkışmıştır. Fakat bizim partimiz bunun bir istisnası olacak. Özellikle İç Anadolu ve Karadeniz’de güçlü bir parti teşkilatımız var.
— Peki teşkilatınız hangi kesimlere dayanıyor? Solun giremediği İç Anadolu’ya siz nasıl girdiniz?
— Bizim formülümüz basit. Biz Atatürkçülük, milliyetçilik ve solculuğu birleştirerek, Türk halkının değerlerine sahip çıkarak uzun süredir bu bölgelerde ciddi bir çalışma yürütüyoruz. Solun bu bölgelerde olmamasının nedeni aslında halktan kopuk olmasından kaynaklanıyor.
Maalesef bizim sol kesim yazlık bölgelerde, sahil bölgelerinde, zengin semtlerinde örgütlenmeyi çok daha kolay gördüğü için bu bölgelere hiçbir zaman gitmedi. Bizim parti kadromuz ise uzun süredir Anadolu’yu karış karış dolaşıyorlar. Türkiye’nin bozkırı dediğimiz bölgelerinin hepsinde Ulusal Parti heyecanla bekleniyor.
— Söylemleriniz yoksullara yönelik. Peki örgütlenmeniz de yoksullara dayanıyor mu?
— Elbette özellikle yoksullarla buluşuyoruz. Fakat partimiz sadece yoksul hareketi olmayacak. Partimizin büyük bir bölümünü Türkiye’nin alt tabaka insanları oluşturmakla birlikte, yine orta sınıftan, hatta zengin kesimlerden de yani klasik bizim seçkin dediğimiz Atatürkçü tabakadan da partimizde yoğun bir şekilde katılım bulunacak.
Solun kısır döngüsüne bir çözümümüz var. Maalesef Türkiye’de sol sadece zenginlere hitap eden, zenginlerden oy alan, zenginlerden kadro çıkaran bir hareket. Ulusal Parti bunu tümüyle değiştirecek. Zenginlerden de destek alan, ama aynı zamanda kadrolarını ve hareketin liderlerini yoksulların içerisinden çıkartacak, siyaset sahnesinin ön tarafına yoksulları çıkartacak bir parti teşkilatı kuruyoruz. O nedenle çok fazla üst tabaka insanların değil, sıradan insanların sıradan Anadolu işçisinin köylüsünün bulunduğu parti teşkilatları kuracağız.
Bizi Yoksullar Hep Anladı Bir Tek Zenginler Anlamadı
— Ancak sizin partiniz yoğun bir ideolojik çalışma sonucu olarak ortaya çıktı. Siz de bir fikir insanınız. Sizi anlamak, belli bir eğitim birikimi, belli bir mali yapıyı gerektirmez mi? Yoksul insanlar sizi anlayabiliyor mu?
— Biz TÜRKSOLU’nu çıkarttığımız andan itibaren bu konuda hiçbir sıkıntı yaşamadık. Bizi yoksullar her zaman anladı, bir tek zenginler anlamadı.
Zenginlerin anlamamasını da çok doğal karşılıyoruz. Sonuçta bizim getireceğimiz devrim projesi Türkiye’deki yoksulları mutlu edecek ama zenginlerin rahatı elbette kaçacak. Düzen bozucu bir hareket olduğumuz için, bizim kimi söylemlerimiz, bizim yazdıklarımız özellikle üst tabaka insanlar arasında tepki doğuruyor. Fakat halk tarafından coşkuyla sahipleniliyor.
Halk tarafından anlaşılamamak gibi bir sıkıntı hiçbir yerde çekmedik. Mesela bizim TÜRKSOLU’nda yayınladığımız kapak yazılarımız veya benim yazılarım Türkiye’de ilkokula bile gitmemiş insanlar tarafından bile anlaşılabiliyor. Çok eğitimli olmayan insanlarımız da bunları çok rahat okuyabilir, anlayabilir, her yerde de sahiplenebilir.
— Ama Türkiye’nin yoksulları bugüne kadar genellikle sağın tabanını oluşturdu.
— Türkiye’nin sorunu zaten bu. Yoksulların ideolojisi zenginlere hitap ediyor, zenginlerin ideolojisi yani sağcılık ise yoksulları peşinden sürüklüyor. Biz Türkiye’de kurulu bu çarkı değiştireceğiz.
Bu, Türkiye’de bir tek Atatürk’ün başarabildiği bir şeydir. Kısa süreli ömründe Atatürk’ün destekçisi yoksullardı. Ankara’nın özellikle müteahhit çevresi, zenginleri, İstanbul’un zaten beyleri paşaları hepsi Atatürk’e düşmandı. Atatürk gücünü yoksullardan alıyordu.
Atatürk’ten sonra maalesef solculuk elit kesimler içerisine sıkıştı. Bunu aşma projesi olarak 68 hareketini, Deniz Gezmiş’leri görüyoruz. Fakat onların önüne başka engeller çıkarıldı ve maalesef aşamadılar. Yoksa 68 hareketi de düzgün bir şekilde gidebilseydi eminiz solun bu kısır döngüsünü aşacaklardı.
— Peki yoksullara dayanan bir hareket mali yapısını nasıl oluşturacak? Zenginlerin kurduğu partilerin mali yapılarıyla nasıl baş edeceksiniz?
— Bunu yine Atatürk gibi gerçekleştireceğiz. Kurtuluş Savaşı başlarken Atatürk’e soruyorlar. Paşam kadromuz yok, paramız yok, ne yapacağız? Mustafa Kemal’in çok özlü bir deyişi vardır. “Para yoksa bulunur. Ordu yoksa kurulur.”
Biz Kurtuluş Savaşı’nı zaten bu azimle kazandık.
Mustafa Kemal Samsun’a çıktığında beş kuruş parası mı vardı?
Veya Mustafa Kemal’in peşine takılan kadroların parası mı vardı?
Yoktu.
Mustafa Kemal’in ve lider kadronun Sivas’taki, Erzurum’daki çalışmalarında, hele hele Meclis çalışmasında nice zorluklarla, yoksulluklarla boğuştuğunu çok iyi biliyoruz.
Türkiye’deki politika daha sonradan zengin işi haline geldi. Ama biz Mustafa Kemal anlamında bir Kuvayı Milliye hareketini, yine imece usulüyle yoksul işi olarak ele alacağız ve o şekilde götüreceğiz.
Bize ısrarla söylenen şey şu: Yoksullar evlerinde otursun, oy versin siyasete bulaşmasın. Biz bunu değiştireceğiz.
Hayır! Türkiye’nin yoksulları ve fakir insanları mücadele edecek ve parasız bir şekilde bu mücadeleyi omuzlayacaklar.
— Zenginler size katılmak, partinize destek olmak isterse?
— Zenginlerin hepsine kapımız açık. Fakat parti olarak zengine kapısı açık olmak daha doğrusu tüm halka kapısı açık olmak başka bir şeydir. Sizin tüm finansmanınızı zengin bazı işadamları karşılıyorsa onların emrine girersiniz.
Türkiye’de soluyla sağıyla bağışçı bir zengin kitle vardır. Partileri bunlar beslerler. Daha sonrasında da partiler meclise girdiğinde o işadamlarının sorunlarını çözerler. Biz bu şekilde yol almayacağız.
Gerekirse parasız kalabiliriz, pulsuz kalabiliriz. Ama asla politikalarımızda, onurumuzdan taviz vermeyeceğiz.
CHP Atatürkçü Olmadığı İçin Oy Alamıyor
— Hep Atatürk’ten cesaret alıyorsunuz. Atatürk’ü örnek veriyorsunuz. Ama Türkiye’de Atatürk’ün kurduğu bir parti var. Ve siz ondan uzak duruyorsunuz. Niye Atatürk’ün partisini bir kenara itip sıfırdan başlıyorsunuz.
— Birincisi, Türkiye’nin günümüz koşullarıyla Atatürk dönemi koşulları hemen hemen aynı.
İkincisi Türkiye’nin en büyük değeri Atatürk’tür. Atatürk’e en fazla düşman olan Taraf gazetesi bile halkın %50’si Atatürkçü diye bir anket sonucu yayınlıyor.
Peki Atatürk’ün partisi kaç oy alıyor bugün Türkiye’de?
Yüzde 20!
Öyleyse, anketleri şu şekilde yapalım. Milleti sandık başına götürelim. CHP Atatürk’ün partisi mi değil mi diye bir soralım. Eminiz Türk halkının yüzde 90’ı değil diyecektir.
Bu bize sorulması gereken bir soru değil, bizzat CHP’ye sorulması gereken bir soru. Atatürk sevgisinin bu kadar yüksek olduğu bir ülkede Atatürk’ün partisiyiz diyorsunuz da niye insanlar size inanmıyor demeniz lazım.
Fakat bunu CHP yöneticilerine sorduğunuzda alacağınız yanıt çok basit olacaktır. Halk bizi anlamıyor diyebilirler. Halkımız henüz hazır değil diyebilirler.
Aksine halkımız CHP’yi Atatürkçü görmediği için oy vermiyor. O nedenle bizim rakibimiz veya bizimle aynı kulvarda başka siyasi hareketler var diye görmüyoruz.
Tam tersine Türkiye’de sadece iki parti kalacak. Birisi gerici-bölücü blok dedidiğimiz bugün AKP’nin temsil ettiği İşbirlikçi Parti’dir, diğeri emperyalizme ve AKP’ye karşı tüm muhalefeti omuzlayacak Ulusal Parti’dir.
— Madem Türkiye çapında çok yaygın bir örgütlenmeniz var. Bu gücünüzü niye CHP’yi tekrar Atatürk’ün partisi yapmak için kullanmıyorsunuz?
— Bu da CHP’lilerin çok klasik bir argümanı. CHP’den şikayet eden her insana dedikleri şey şudur: “İyi tamam, CHP çok kötü olabilir. Lideri kötü olabilir. Politikaları kötü olabilir. Yine de girin CHP’nin içerisinde mücadele edin.”
Bunu diyen insanlar, bunu diyenlerin büyük kısmı zaten CHP’ye alınamayan insanlar.
İnsanlar mücadeleden kaçmanın bir yolunu bulmuşlar. Diyorlar ki, CHP’nin içerisine girin mücadele edin.
Peki CHP’nin içerisine girip mücadele edemezseniz ne olacak?
Kenara köşeye çekileceksiniz. Yani siyasetten uzak duracaksınız.
Türkiye’nin büyük bir aydın birikimi var bugün, büyük bir muhalif potansiyeli var. Hiçbirini CHP içerisinde barındırmıyor. Herkes CHP içerisindeki bu diktatoryal tavırdan şikayetçi. Ama yine de insanlar “Yine de CHP’ye gelin” diyor.
Bu birincisi CHP’ye yarıyor. İkincisi CHP’nin içerisine girmemiş milyonlarca muhalifi partisiz bırakmaya hizmet ediyor. Bugün CHP’ye oy vermeyen milyonlarca insan var kenarda köşede bekleyen. Biz kapımızı bunlara açacağız. CHP’den memnun olmayanlar, CHP’yi yeterli görmeyenler bizim partimize gelecekler ve gerçekten özledikleri Atatürkçü mücadeleyi bizim partimizde verecekler.
— Son 5-6 yılda size benzer söylemlerle pek çok Atatürkçü Parti kuruldu. Örneğin Yekta Güngör Özden kurdu. Mümtaz Soysal kurdu. Onlar da CHP’ye size benzer şekilde eleştiriler getirdi. Ama başarılı olamadılar. Sizin farkınız ne olacak?
— Biz devrimci bir hareketten geliyoruz. Yanımda bulunan çoğu arkadaşla birlikte üniversite yıllarından beri bir kadro hareketi yaratarak geldik. Kendi fikirlerimizi üreterek geldik. Kendi yapımızı inşa ederek. Bu kadro hareketinin yıkılma ihtimali yok.
Bizden önce çok iyi niyetli bazı insanları, mesela Yekta Güngör Özden’in girişimlerini elbette takdirle izledik. Fakat Yekta Bey’in çevresinde Yekta Bey kadar namuslu insanlar yoktu. Onun handikapı oydu.
Benim avantajım şu, benim arkamda ve benim yanımda benimle aynı fikirleri paylaşan, on yıllardır aynı mücadeleyi omuzlayan çok ciddi bir kadro birikimi var. Ve bu kadro birikimini hiçbir zorluk dağıtamaz. Biz buna çok güveniyoruz. Zaten buraya kadar da bu şekilde geldik.
AKP’yi Ancak Ortak Bir Gelecek Davasına Soyunan Bir Hareket Yıkar
— AKP iktidara geldiğinden beri ADD gibi pek çok Atatürkçü dernek çevresinde örgütlenen insanlar oldu. Hatta Cumhuriyet mitinglerinde milyonlarcasını sokağa da döktü bu hareketler. Ama o büyük mitinglerden sonra bile AKP oylarını artırarak tek başına iktidar oldu.
— O başarısızlığın nedeni biraz da kitleselliğe güvenilmesiydi. Politikada sonuç alma kitleselleşme meselesi değildir. Politika sağlam bir örgütsel yapıya dayanır.
AKP hükümetinin zaten avantajı buydu. AKP de baktığımız zaman on yıllardır gelen belli bir örgütsel yapının üzerine oturuyordu. Fakat AKP’ye muhalif çıkan akımlar, buna ADD’nin örgütlediği o cumhuriyet mitinglerini de ekleyebiliriz, son anda örgütlenmiş, hiçbir ortak geçmişleri olmayan ve ortak bir gelecekleri olmayan insanlardı.
Siz hiçbir ortak bir geçmişi olmayan, ortak bir gelecek davası olmayan insanları bir araya getirirseniz bir seçim kazanamazsınız, bir iktidarı yıkamazsınız.
Bizim formülümüz basit. On yıllardır bizimle birlikte mücadele eden ciddi bir kadro birikimi var. Ve bu kadroya güvenen, ortak bir gelecek davasına soyunacak milyonlarca insan var. Bu ikisini bir araya getireceğiz ve AKP’nin karşısına ciddi bir parti olarak, ciddi bir devrimci parti olarak çıkacağız.
AKP’nin en büyük avantajı karşısında hiçbir muhalefetin olmaması. Bakın iki tane parti var, ciddi oranda oyları var. İkisi de mücadeleyi sadece meclise hapsettiler. Halk zaten dağınık kalıyor. En son noktada da AKP teşkilatları çalıştığı için oyları AKP topluyor.
AKP tarzı çalışma yürüten Türkiye’de tek bir parti var, o da bizim partimiz.
Biz CHP’nin, MHP’nin, ADD’nin, diğer muhalif kesimlerin de yapmadığını yapıyoruz. Bizzat kapı kapı dolaşarak insanlarla bulundukları yerlerde görüşüyoruz. O şekilde mücadele ediyoruz.
Bizim formülümüz kazanacak formüldür. Bu şu anda milyonları etrafına toplamamış olabilir, ama unutmayın ki Tayyip Erdoğan’lar AKP’liler de ortaya çıktığında peşlerinde milyonlar yoktu. %3’lük, %5’lik marjinal partiler şu anda Türkiye’nin %50’sine hükmediyor.
En Fazla Oy Getirecek Şey Atatürkçülüğün Kendisi
— Ama onların arkasında ABD yok muydu? ABD’nin desteğiyle o güce ulaşmadılar mı?
— Elbette ABD vardı. O zaman buradan şu sonuç çıkıyor. ABD’nin desteğini arkasına almayan hareketin Türkiye’de iktidar olma şansı yok.
O zaman ne yapalım?
Kenara, köşeye mi çekilelim?
Bu da büyük bir palavra. Bu da Amerikancıların en büyük argümanlarından biri.
Peki Mustafa Kemal’in arkasında kim vardı?
Onun da mı ABD vardı?
Parasız pulsuz yapıldı. Alın size bir örnek.
Veya Latin Amerika’ya gidin. Chavez’in arkasında ABD mi vardı?
Türkiye ABD’den en çok nefret edilen ülke. Böyle bir ülkede anti-Amerikancılık puan kazandırır. Bunu çok pragmatik bir şekilde Cem Uzan denedi ve %7 oy aldı ilk seçimde. Cem Uzan’ın bunu devam ettirememesinin nedenleri elbette başka.
Ama sonuçta o örnek bile şunu gösterdi: Tutarlı bir anti-Amerikancılık, tutarlı bir anti-kapitalizm Türkiye’de çok ciddi bir tabana sahiptir. Bu tabanı değerlendirmek lazım.
— Bu Amerikan karşıtı tabanı CHP ve MHP niye değerlendirmedi?
— Bu tabanı Amerikasız bir gelemeyiz dersek kaybederiz. CHP de MHP de aynı tuzağa düştüler. Seçimlerden önce Amerikan elçisi geldi, bunları uyardı. Bırakacaksınız anti-Amerikancılığı dedi. Oyları mı arttı CHP ile MHP’nin? Aksine AKP’nin yıkılışa geçtiği bir yerde CHP ve MHP oyları toplayamadı.
— AKP’nin belediyeleri ve iktidar olanaklarıyla yarattığı bir saadet zinciri var. Bunu nasıl kıracaksınız?
— Saadet zinciri çok kolay kırılır. AKP iktidarı karşısında ciddi bir muhalefet bulduğu andan itibaren, ciddi bir muhalefet ona karşı mücadele ettiği andan itibaren o kadroları kaybedecektir. AKP’nin parayla kazandığı, yani evlere bulgur torbaları dağıtarak kazandığı oylar zaten çantada keklik oylar değildir. AKP bunu görecek.
— Ancak AKP özellikle halkımızın dini duygularını kullanarak bir tahakküm kurmuş durumda. Bunun üstesinden nasıl geleceksiniz?
— AKP dini kullanıyor, din çok güçlü bir silahtır vs. falan diyorlar ama asıl bunu söyleyenler dine hakaret ediyorlar.
Eğer AKP bu oyları Allah’la Kuran’la alıyor olsa, bu ülkede Allah’a inananların oranı %38 mi?
Türkiye’nin AKP’ye oy vermeyen %62’si dinsiz mi?
Hiç de değil.
Aksine Türkiye’de en fazla oy getirecek şey Atatürkçülüğün kendisidir. Siz yeter ki Atatürk’ü düzgün bir şekilde savunun.
Türkiye’de Amerikancıları, ırkçıları, Kürtçüleri, bölücüleri, Şeriatçıları hepsi birleşmiş.
Neyin karşısında birleşmiş?
Atatürk’ün…
Yıkabiliyorlar mı?
Yıkamıyorlar.
Bizim böyle Atatürk gibi büyük bir hazinemiz var. İnsanlar Atatürk’ü bırakıp ya Amerikancılığa sarılıyorlar, ya Şeriatçılığa ya ırkçılığa ya da Kürtçülüğe sarılıyorlar. Ve bunu oy getirecek diye yapıyorlar. Ama hepsi oy kaybediyor.
İnsanların aklını başına devşirmesi lazım. Amerikancılıkla, Kürtçülükle, Şeriatçılıkla bu ülkede oy toplanamaz.
Bunun olamayacağını bizzat AKP bile gösteriyor. İşte oyları %38’e düştü. Bir dahaki seçimde %30’un da altına düşecek.
Güçler Bölünmesin Diyen Atatürkçü Hareketler Ulusal Parti’ye Katılmalı
— Son dönemde pek çok yeni parti kuruluyor. Örneğin HEPAR ve Genel Başkanı Osman Pamukoğlu’nun söylemleri size de benziyor. Niye onlarla birlikte bir örgütlenmeye girişmiyorsunuz? Neden güçleri bölüyorsunuz?
— Bu soru aslında HEPAR’a sorulacak bir sorudur: Sonuçta TÜRKSOLU 8-10 senedir siyaset yürütüyor. Bölen birileri varsa, bizden sonra kurulanlar, bizden sonra harekete geçenlerdir diyebiliriz.
Bu konuda şunu da söyleyebilirim. Tamam, HEPAR’ın söylemleri bizimkilere benziyor. Fakat bir eksikleri var. Maalesef HEPAR ideoloji üreten, politika üreten bir parti değil. Osman Paşa iyi bir asker olabilir, tutarlı bir insan olabilir. Fakat siyaset, siyasetçilerle, siyasi kadrolarla yapılacak bir iştir. O partinin böyle bir kadroları olmadığı için bir başarı şansı görmüyoruz.
Ama savundukları şeyleri savunmasınlar mı derseniz, bunlar güzel şeyler. Türkiye’de muhalefet edecek hele hele Türk politikasını savunarak muhalefet edecek insanlar elbette siyasi sahnenin içinde yer alabilirler. Ama bizzat Pamukoğlu hareketi için de o partiye gönül verenler için de bizim diyeceğimiz şey şu olabilir: Güçleri bölmemek, birleştirmek için Ulusal Parti’de yerlerini alabilirler.
— Peki ADD gibi diğer Atatürkçü örgütlenme ve dernekler?
— Biz bunu sadece HEPAR için değil, muhalefette bulunan tüm hareketler için de söylüyoruz.
Yani şimdi Atatürkçü Düşünce Derneği istediği kadar 500 şubemiz var desin, şunu yaptık desin. Sonuç almadıkları ortada. Buna benzer diğer dernekler de şundan vazgeçmek zorundalar artık. Düzgün politika üreten, düzgün ideoloji üreten, düzgün bir örgütlenme yapan Ulusal Parti’ye katılmaları gerekir. Biz bu hareketlerin içerisinde bulunan çoğu insanın bizim partimize bir süre sonra katılacaklarını düşünüyoruz.
— Partinizin kimliğini sol olarak tanımlıyorsunuz. Ama Türk halkının şu an büyük çoğunluğu sağ partilere oy veriyor. O kesimleri nasıl kucaklayacaksınız? Sizden korkmayacaklar mı?
— Tayyip Erdoğan’dan korkmayan bir halk bizden hayli hayli korkmaz. Dolayısıyla öyle bir problemimiz yok.
Tayyip Erdoğan’a bile oy vermiş bir halkın korkabilecek hiçbir şeyi yoktur bu ülkede. Bizi bu halk seve seve kucaklar elbette.
— Peki parti kadrolarınızda eskiden sağa oy vermiş, sağ partilerde çalışmış insanlar da bulunuyor mu?
— Elbette, o kesimlerden de çok yaygın bir katılım var.
TÜRKSOLU gazetesini veya bizim bildirilerimizi broşürlerimiz eline alanlar hemen telefonlara sarılıp merkezlerimizi arıyorlar. Böyle de sol olur muymuş, böyle sola canımız feda diyorlar.
Aslında bu, o tabanda bulunan solu yanlış tanımış insanların bizzat değişmesine yol açıyor. Ve o tabandan çok sayıda insan kitlesel bir şekilde bizim hareketimizin içerisine giriyor.
Sol Tabanı da Sağ Tabanı da Atatürkçülükte Birleştiriyoruz
Zaten artık eski argümanlarla da düşünmemek lazım. Şunun için söylüyorum, mesela geçtiğimiz seçimlerde CHP ve MHP tabanı ideolojik bir oy kullanmadı. CHP’liler pek çok yerde MHP’ye, MHP’liler CHP’ye oy verdi.
Eğer Türkiye’yi 80 öncesinin kalıplarıyla sol ve sağ diye ayırırsak, bu en fazla kimin işine yarar? AKP’nin.
Aksine Atatürkçülük ortak paydasında birleşecek bu insanların kimisi kendisini sadece Atatürkçü olarak tanımlayabilir, kimisi aynı zamanda solcu-sosyalist olarak tanımlayabilir, kimisi kendisini milliyetçi olarak tanımlayabilir. Tüm bu kesimleri Atatürkçülük ortak paydasında ortak bir muhalefette, ulusal bir muhalefette birleştirmek lazım. Bizim soyunduğumuz işte bu.
Bizim hareketimize katılmaya ne sol tabandan ne de sağ tabandan herhangi bir itiraz yok. Gelen insanlar gayet de mutlu oluyorlar. Eski kalıpları aşıyorlar, eski yanlışları unutuyorlar. Biz insanlara bu yanlışlıkları unutturuyoruz. Bu Türkiye açısından da son derece güzel bir şey.
— Eski sağ ve sol kalıpları aşalım diyorsunuz. O zaman niye kendinizi merkezde konumlandırmıyorsunuz? Solda konumlanıp işinizi zorlaştırıyorsunuz?
— Solda tanımlamak dediğimiz tamamen iktisadi bir şeydir.
Eğer Türkiye’nin %80’lik bir öbeği yani yoksul insanları, emekçi insanları diyebileceğimiz insanları olmasaydı, yani Türkiye’nin iktisadi sisteminde uçurumlar olmasaydı, sizin dediğiniz doğru olabilirdi.
%80’i yoksul olan bir ülkede merkezde olmak demek %80’den kopmak demektir zaten. Aksine solda olacaksınız ki bu %80’i kucaklayasınız.
Biz bu tür argümanları da reddediyoruz. Aksine kendisini merkezde tanımlayan partiler oy kaybederler. Bakın AKP’nin başarısı da burada. Çok ciddi bir şekilde, seçim dönemlerinde anti-kapitalist bir propaganda yürüttü. Fakat biz merkezde olacağız diyen pek çok parti yürütemedi ve kaybetti.
Dolayısıyla anti-kapitalizm, solculuk ve sosyalizm elbette oy getiren şeyler. Bunu değerlendirmek lazım. Kesinlikle oy kaybettirmez bunlar.
Siyaset Ticaret ve Rant Aracı Değil Vatan Mücadelesidir
— Şu ana kadar mevcut bütün partileri tek tek eleştirdiniz. Eleştirdiğiniz partilerin kadroları size katılsa, partinizin yapısını bozmaz mı?
— Bizim partimiz tamamen bir halk partisi şeklinde kuruluyor. Dolayısıyla eski siyasetçi türünde insanların büyük kısmı bizim partimizden zaten uzak duracaktır. Siyaseti bir ticaret ve rant aracı olarak gören o tür insanları elbette uzak tutacağız.
— Ama eleştirdiğiniz o siyasal yapının da içerisinde siz de yer alacaksınız. Bu sizi de kirletmeyecek mi?
— Siyasi mücadeleye giren tüm partiler kirlenir argümanını da kabul etmiyoruz. Biz siyasi bir mücadele değil, bir vatan mücadelesi vereceğiz.
Yani Atatürk’ün hareketi, nasıl Atatürk’ü ve onun kadrosunu kirletmediyse, bizim partimizin yürüteceği vatan mücadelesi de hiç kimseyi kirletmeyecek. Aksine vatanseverlik insanları temizleyecek tek şeydir.
Bu düzen içerisinde kendisini işe yaramaz gören insanlar, kirlenmiş insanlar, suçlu hisseden insanlar bizim partimize girecekler ve temizlenip çıkacaklar.
— Siz peki seçimlerle iktidara geleceğinize gerçekten inanıyor musunuz? Sonuçta Atatürk de seçimle iktidara gelmedi. Atatürk’ün yapamadığını siz yapabilecek misiniz?
— Atatürk’ün yapamadığı demeyelim. Atatürk seçim kazandı sonuçta.
— Ama Atatürk’ten sonra sol kesim sürekli oy kaybetti.
— Doğru, ama bakın bu oy kaybının kırıldığı tek bir nokta vardır: 1977 seçimleri. CHP’nin gerçekten sol bir politika yürüttüğü bir dönemdir.
Bunun dışında şöyle bir örnek de var. 90’ların sonunda DSP’nin hızla yükseldiği bir dönem de oldu.
Bu dalgaları iyi analiz edersek görüyoruz ki Türk halkı düzgün politikaları seslendirdiği zaman sol partilere oy vermekten kesinlikle kaçınmıyor.
Şimdi Türkiye’deki Amerikan karşıtıyım diyen insanların oy everebileceği bir parti var mı?
Yok.
Ben anti-kapitalistim diyen insanların oy verebileceği var mı?
Yok.
Hatta biz şunu da söylüyoruz, ben Türk’üm diyenlerin oy verebileceği bir parti var mı?
Yok.
Şimdi bu dediğim insanlar Türkiye’nin %70’i, %80’i…
Biz bunlardan oy almak için yola çıkıyoruz.
Eğer biz de diğerleri gibi yapsaydık, ABD bizi tercih ettiğinde iktidara getirir zaten diye MHP ve CHP gibi köşemize çekilseydik bunları zaten demezdik. Ama sonuçta Türkiye’de bu oyu vermeye hazır milyonlarca insan bekliyor. Biz bunların oylarını çok rahatlıkla alacağız.
— Engellenmekten korkmuyor musunuz?
— İstedikleri kadar engel çıkartsınlar. Türk halkı şunu gösterecek. Türkiye’yi biraz da Türkler yönetecek bundan sonra.
III- Türk-Kürt Kardeşliği Palavrasına İnanmıyorum
Kürt Kimliğini ABD’ye Geri Postalayacağız
— Türkiye’yi Türkler yönetmiyor mu?
— Çok uzun süredir Türkiye’yi Türklerin yönetmediği ortada. Mustafa Kemal Atatürk’
ten sonra iş başına gelen tüm hükümetleri, tüm liderleri bir gözden geçirirsek Türkiye’de Türklerin dışında bir yönetim olduğunu çok net görürüz.
— Kendinizi Türklerin Partisiyiz diye tanımlıyorsunuz. Türk olmayanları dışlamış olmuyor musunuz?
— Bizim bakış açımıza göre Türkiye’de Türk’ten başka bir millet yaşamıyor. Dolayısıyla dışladığımız herhangi bir kesim olduğunu da düşünmüyoruz.
Zaten Anayasamıza göre, hatta Siyasi Partiler Yasasına göre de böyle. Bugünkü Türkiye Cumhuriyeti Anayasası Türkiye’de Türk’ten başka bir etnik grubun yaşadığını kabul etmiyor. Siyasi Partiler Yasası da kabul etmiyor.
— Ben Kürdüm diyen milyonlarca insan var ama.
— Türkiye Cumhuriyeti’ne vatandaşlık bağıyla bağlı olan insanların hepsi Türk’tür ve kendisini Türk olarak tanımlamak zorundadır.
Derseniz ki Türkiye’de bir sürü insan böyle tanımlamıyor. Bu onların meselesidir, bizim değil. Bu insanlar demek ki Anayasanın dışına çıkmış, Türkiye Cumhuriyeti kanunlarının dışına çıkmış. Sorgulanması gereken biz değiliz, o vatandaşlardır.
— Ben Kürdüm diyen insanlara Türk kimliğini dayatmış olmuyor musunuz?
— Ben Kürdüm diyen insanlar açısından şuna bakmamız gerekir. Türkiye Cumhuriyeti sınırları içerisinde 100 yıl önce, 200 yıl önce, 300 yıl önce, 400 yıl önce ben Kürdüm diyen insanlar var mıydı, yok muydu?
— Yok muydu?
— Elbette yoktu. Şimdi gözden kaçan nokta bu. Bugün bir insan ben Kürdüm diyebilir. Diyelim ki bugün on milyonluk bir Kürt kitlesinden söz ediliyor. Dönelim 100 yıl öncesine, böyle bir kitle var mıydı? Hatta 200 yıl öncesine. Böyle bir kitle yoktu.
Tüm siyasetçilerin gözden kaçırdığı ve özellikle üzerinde durulması gereken nokta budur. Kürt kimliği son 200 yıldır yaratılmış bir kimliktir. Bu 200 yıldan öncesinde de Anadolu topraklarında böyle bir kimlik yoktu. Dolayısıyla böyle bir sorun da yoktu. Önemli olan da bu zaten.
— Kim yarattı peki?
— Emperyalistler yarattı. Başta Rusya olmak üzere Fransa, İngiltere, ABD gibi devletler Sevr projesi öncesinde yani Osmanlı’yı yıkarken bu kimliği yarattılar.
Dolayısıyla bize miras olarak gelip bırakılmış bir kimlik var. Ve insanlar diyor ki bunu kabul etmek zorundasınız. Hayır hiç de kabul etmek zorunda değiliz. Bu ABD’nin yarattığı bir kimliktir. Ve bu kimliği iktidara geldiğimiz zaman ABD’ye geri postalayacağız. Alın o kimliğinizi, alın o kimliği savunan insanlarınızı, tıpkı daha önce Kuzey Irak’tan aldığınız gibi götürün ABD’ye.
— Ama bu insanlar sonuçta bir dil konuşuyorlar: Kürtçe. O dili de mi yok sayacaksınız?
— Çok açık söyleyelim, bizim iktidarımızda Kürtçe diye bir dil olmayacak, bu dilde yayın yapılmayacak. Böyle bir dili de kabul etmeyeceğiz. Kürtçe yayın ve eğitim Anayasamıza tamamen aykırı bir şekilde uygulanmaktadır. Bu yasaları bugün uygulamayan tüm kamu kurumları yetkilileri bizim iktidarımızda yargıya intikal ettirilecektir.
— Kürtçe konuşan insanlar ne yapacak peki?
— Çok basit: Türkçe konuşacaklar.
20 yıl önce, 30 yıl önce siz otobüse bindiğinizde sokağa çıktığınızda bu kadar Kürtçe konuşan insan görüyor muydunuz? Görmüyordunuz.
Kürtçe Diye Bir Dil Yok! PKK’lılar Bile Kürtçe Konuşmuyor!
— Ama o dönem yasaktı. O yüzden kimse konuşmuyordu.
— Yasak olduğundan değil. Son 20-30 senedir bunun propagandası yapıldı, insanlara bu benimsetildiği için böyle.
Eğer Kürtçe diye bir dil olsaydı, bugün Kürt bölücülüğü yapan partinin kadroları Kürtçe konuşurdu. Bakın, bu insanlar 30 yıl önce başladılar bölücülüğe. 30 yıl önce de Kürtçe bilmiyorlardı. Şimdi de bilmiyorlar.
Abdullah Öcalan Kürtçe biliyor mu?
Bilmiyor.
Peki diğer DTP kadroları?
DTP mecliste Kürtçe kurs açtı. Çünkü hiçbir DTP’li milletvekili Kürtçe bilmiyor.
Peki bunların anaları babaları biliyor muydu?
Onlar da bilmiyordu.
Hiç kimsenin bilmediği bir dili Türkiye’de öğrenme zorunluluğu getirdiler. Propaganda zorunluluğu getirdiler. Ve insanlara adeta bir moda gibi bu dili benimsetmeye çalışıyorlar. Dolayısıyla bu sorun günümüzün bir sorunudur. Ama geçmişimizde böyle bir şey yoktu.
— Siz bu söylemlerle kendisini Kürt olarak tanımlayan insanları nasıl kucaklayacaksınız?
— Onları kucaklamak, daha doğrusu Kürtlerle buluşmak için ne tür yöntemler uygulanabilir?
Birincisi denilebilir ki biz de diğer siyasi partiler gibi yapalım, onlara taviz verelim, onları poh pohlayalım. Mesela MHP. Kürtçeye tam izin veriyor. CHP de öyle. Diğer partiler de. Kürtçeye tam izin veriyorlar. Kürt kimliğini kabul ediyorlar. Kürtlerden oy alabiliyorlar mı? Hayır!
O halde biraz aklımızı başımıza almamız lazım: Kürtlerden oy almayacağını bildiğimiz politikaları elbette uygulamayacağız.
— Peki Kürdü nasıl kazanacaksınız?
— Çok açık söyleyelim. Bunun yolu teröristlerin oyununa gelmek değildir.
Ben Kürdüm diyen insanlara da şunu söyleyeceğiz. Gerçekten tarihinizi açın bakın. 20 yıl öncesine, 30 yıl öncesine, 100 yıl öncesine bakın. Siz gerçekten Kürt mü doğdunuz yoksa başka biri miydiniz?
Türkiye’nin sorunu şu: Bugün kendisine ben Kürdüm diyen insanların büyük çoğunluğunun anne babaları, çok çok büyük çoğunluğunun ise dedeleri ve büyük nineleri Kürt değil. Yani Türkiye’de 100 yıl önce yapılmış nüfus istatistikleri var. 200 yıl önce yapılmış olanları var. O tarihlerde böyle bir Kürt nüfusu yoktu.
— Nereden çıktı bu kadar Kürt peki?
— Bakın, Atatürk’ün raporlarında çok açıktır. Kürtler Türkleri Kürtleştirdiler. Bugün ben Kürdüm diyen insanların büyük kısmı da zaten Türk. Fakat onlara böyle bir kimlik dayatıldı ve bu insanlar buna inandırıldı.
Biz bugün buna inandırılan insanların önüne gerçek tarihlerini, gerçek ailelerini, gerçek geçmişlerini koyacağız ve diyeceğiz ki siz Kürt falan değilsiniz, sizin dedeleriniz de Kürt falan değildi.
— Yani siz Kürtlerin Türkleri asimile ettiğini söylüyorsunuz. Peki, Türk kimliği bu kadar zayıf mı da uydurma dediğiniz bir Kürt kimliği gelip Türkleri asimile edebiliyor?
— Bu aksine Türk kimliğinin ne kadar güçlü olduğunu gösterir. 200 yıldır dünyanın bütün emperyalist devletleri birleşmiş Türk nüfusunun nispeten az olduğu bir coğrafyada bunun propagandasını yapıyorlar. Bunun örgütlenmesini yapıyorlar.
Bizim devletimizin kabahati de şu, oradaki Türk köylerini ve Türk yerleşim alanlarını yapayalnız bırakmışlar. İsmet Paşa’nın raporlarında var. Kürtler zorla geliyorlar. Aşiretler silah zoruyla insanları Kürtleştiriyorlar. Devlet yalnız bırakınca insanlar elbette Kürtleştirildi.
Diyorlar ki, devlet güneydoğuyu ve doğuyu boşladı. Boşladı ama nasıl boşladı? Devlet oradaki Türk insanını boşladı. Devlet oradaki Türk köylerini sahipsiz bıraktığı için Kürtler yerleştiler oralara. Silah zoruyla, zorla, baskıyla, ekonomik zorla oraları Kürtleştirdiler. Güneydoğuyu devlet yıllardır Kürtlere, Kürt bölücülerine bıraktı. Oradaki Türk nüfusu da bu şekilde Kürtleştirildi.
Kürt Kimliği Emperyalistlerin Laboratuvarlarında Üretildi
— Madem Kürt diye bir şey yok, Kürtleşme gibi bir tehlike nasıl olabiliyor?
— 200 yıl öncesinde 300 yıl öncesinde Kürt diye bir kimlik yoktu. Fakat laboratuvarlarda üretildi.
Bu kimliğin nasıl oluşturulduğunu bizzat İngiliz ve Rusların Dışişleri raporlarında görebiliriz. Rus askeri güçleri bir Kürt kimliği yaratmışlardır. Niçin yaratmışlardır? Ruslar Birinci Dünya Savaşı öncesinde ve sonrasında Türkiye’ye girdiklerinde kendileriyle işbirliği yapacak bir unsur yaratmaya çalıştılar.
Şimdi 100 yıl sonra elbette bu uydurma kimliğe inanan insanlar çıktı. Bu uydurma kimliğin arkasında çok büyük emperyalist güçler olduğu, büyük parasal çıkarlar olduğu için ve Musul-Kerkük’te yani Kuzey Irak’ta petrol olduğu için bu kimliğe inanan insanlar çoğaldı. İnsanların buna inanmış, inandırılmış olması böyle bir kimliğinin tarihsel olarak var olduğunu göstermez. Eğer tarihsel olarak Kürt kimliği varsa bize birilerinin tarihsel kanıtlar sunması gerekir.
— Tarihsel kanıtlar derken neyi kastediyorsunuz?
— Birincisi bize Kürtçe yazı dili ile yazılmış tarihi bir tablet, tarihi bir taş, tarihi bir mağara duvarı getirin, var mı?
Yok.
Peki Kürt olduğunu söyleyen insanların herhangi bir dilleriyle ya da lehçeleriyle yazılmış bir kitap, bir basılı eser var mı?
Yok.
Bu Anadolu coğrafyasını alalım. Ortadoğuyu alalım. Araplara ait tarihsel belgeler binlerce. Araplar, Türklerden bahsediyor mu?
Bahsediyor.
Bakın o dönemin tüm bilim adamlarına, gezginlerine. Kimlerden bahsediyorlar?
Araplar, Süryaniler, Ermenilerden bahsediyorlar. Onun dışında Ruslardan ve Farslardan bahsediliyor. Ama Arap kaynaklarında Kürt diye bir şeyden bahsedilmiyor.
Ermeni kaynaklarına bakın, bahsedilmiyor. Bölgemiz bir zamanlar Bizans-Yunan bölgesi diyorsunuz. Yunan kaynaklarında Kürt adı geçiyor mu?
Geçmiyor.
En yakın komşuları bunların Farslar. İran kaynaklarında Kürt adı geçiyor mu?
Geçmiyor.
Peki ne zaman geçmeye başlıyor?
Tam da Osmanlı’nın paylaşılmaya açıldığı dönem. Ve Türkiye Cumhuriyeti kurulduğunda.
Kurtuluş Savaşında Kürtler Yoktu
— Ancak Kurtuluş Savaşında Türkler ve Kürtler birlikte savaşmadı mı? Çanakkale Şehitliklerinde Türklerle Kürtler yan yana yatmıyor mu? Siz ise yayınladığınız rakamlarda buna da karşı çıkıyorsunuz.
— Bizzat Genelkurmay’a gidin sorun. Çanakkale’de kaç şehit verdik, bunlar hangi askerlik şubelerine kayıtlıydı? Aynı rakamı gidin Kurtuluş Savaşı için de sorun. Göreceğiniz rakamlar bizim yayınladığımız rakamlardır. Kürtler Kurtuluş Savaşı’na da Çanakkale Savaşı’na da hiçbir şekilde katılmadı.
Zaten bizim rakamlarımızın yalan olduğunu birisi ispatlayabilseydi, bin kez ispatlardı. Bakın bizim rakamlarımıza karşı çıkmıyorlar. Bu rakamlardan çıkarttığımız sonuçlara karşı çıkıyorlar. Diyorlar ki, doğru, Kürt katılmamış olabilir. Bu neyi ifade eder?
Kürdün katılmamış olması şunu ifade eder, Kürtler Kurtuluş Savaşında da Çanakkale Savaşında da yoktu.
Niçin yoktu?
Çünkü İngiltere’ye Fransa’ya Rusya’ya çalışıyorlardı. Bu kadar açık bir gerçek.
— Bu dediklerinizin kanıtı, belgesi var mı?
— İngiliz, Rus, Fransız bilgi-belgeleri ne diyor?
Şunu diyorlar: Biz Mustafa Kemal’e karşı Kürtleri kullanacağız.
Bırakalım belgeyi Kürtlerin isyanları var. Kurtuluş Savaşı sırasında 30-40 bin kişiyle Koçgiri’de ayaklanmışlar. Şeyh Sait’le ayaklanmışlar.
Yani bize propagandası yapılan o “Türk ve Kürtler biz Kurtuluş Savaşı’nı birlikte verdik” kadar tehlikeli ve uydurma bir şey söz konusu olamaz. Bu ülkeyi Türkler kendi başlarına kurtardılar.
Keşke Kürtler de, kendisine Kürdüm diyenler de katılsaydı da beni yalancı konuma düşürselerdi. Aslında bugün de beni yalancı konumuna düşürebilirler. Mesela biz Türk devletinin yanındayız diyebilirler. Derler mi sizce? Demezler.
— Kurtuluş Savaşına katılmamış insanlardan bunun hesabını mı soruyorsunuz?
— Biz hesabını sormuyoruz. Zaten hesap sormak gibi bir niyetimiz de yok. Tarihi gerçekler ortaya çıksın istiyor muyuz? Resmi tarih yıkılsın diyorlar ya, buyurun yıkın resmi tarihi. Bize son 20 senedir 30 senedir belletmeye çalıştıkları “Kurtuluş Savaşı’nı biz birlikte verdik” lafı resmi tarihin en büyük palavrasıdır. Böyle bir şeyden vazgeçin. Kürtler bu Kurtuluş Savaşı’na ve Çanakkale Savaşı’na katılmadılar.
— Güney cephesinde kim savaştı peki? Kürtler de Çanakkale yerine Sarıkamış’ta savaşmış olamaz mı?
— Orada da Türkler savaştı. Güney cephesinde de, Sırakımaş’ta da yine Türkler savaştı. Kürtler hiçbir cephede savaşmadı.
Yıllardır bir propaganda var Araplar Osmanlı’yı arkadan hançerledi diye.
Ya, Kürtler arkadan hançerlemedi mi bizi? Araplara uyguladığınız kıstası haydi buyurun Kürde de uygulayın.
— Ama Kurtuluş Savaşı’na destek olan Kürtler de var. Örneğin Atatürk’ün yanında Dersim mebusu Diyap Ağa var.
— Diyap Ağa bir Türk’tür. O yüzden katılmıştır. Biz Diyap Ağa’yla ilgili de kapak yaptık TÜRKSOLU’nda. Diyap Ağa “ben Türk’üm, Türkmenim” diyor. “Kürtlüğü bulaştırmayın bize” diyor. Diyap Ağa’yı niye hiçbir Kürt kabul etmez? Çünkü Diyap Ağa Kürt değil Türk! Atatürk’ün yanında herhangi bir Kürt yoktu.
— Başlarda yok mu Kürtler? Örneğin Heyeti Temsiliye’de, Erzurum Kongresi’nde?
— Doğru, Heyeti Temsiliye’de Kürt vardı ama o da bir ajandı. Mustafa Kemal’e karşı daha sonrasında ayaklandı. Hatta ve hatta Kürt kökenli kimi subaylar bizzat isyan ettiler. Karşı tarafa geçtiler. Bunlar tarihi gerçekler. Türkiye, tarihi gerçeklerle yüzleşmek zorunda. Türkler de yüzleşmek zorunda Kürtler de. Herkes dostu düşmanı ayırt etmek zorunda.
Mesela şunu söyleyebilir bugün Kürt kökenliler. Hani diyorlar ya Türkler Ermenilerden özür dilesin. Gelsin bizden özür dilesinler, Kusura bakmayın Türk kardeşim siz Kurtuluş Savaşı verirken, siz Yunanla İngilizle savaşırken biz oyuna geldik size saldırdık desinler. Bu kimseyi bağlamaz ki.
— Ama Atatürk de sonuçta ölümüne kadar Kürt isyanlarıyla uğraşıyor. Demek ki, o da ölümüne kadar çözememiş.
— Tam aksine Kürt meselesi çözüldü. Bakın, 1919’dan 38’e Atatürk’ün aktif iktidarda olduğu dönemde pek çok Kürt isyanı oldu fakat “Kürt sorunu” diye bir sorun yoktu. Hatta Kürtçülük yapanların büyük kısımları bile Kürtçülükten vazgeçtiler.
Atatürk dönemindeki uygulamalar devam etseydi, Atatürk’ün yolu takip edilseydi Kürt meselesi bugüne elbette gelmeyecekti. Fakat mesele şudur ki Atatürk’ün uygulamaları ve Atatürk dönemi politikaları terk edildi.
— Neydi o uygulamalar?
— Atatürk emperyalistlerin bir Kürt devleti kurma planı olduğunu biliyordu, bir.
İkincisi, emperyalistlerin bu devleti kurmak için bir Kürt nüfusa ihtiyacı olduğunu biliyordu. Dolayısıyla hem Kürt devletini hem de bu tür yaratılmak istenen Kürt nüfusuna karşı tedbir aldı.
Neydi bu tedbir?
Birincisi, Kürt isyanlarını bastırmak.
İkincisi kendisine Kürtlük propagandası yapılan insanların Kürt olmadıklarını hatırlatmak.
Atatürk’ün sözleri çok açıktır:
“Bugünkü Türk milleti siyasi ve içtimai camiası içinde kendilerine Kürtlük fikri, Çerkezlik fikri ve hatta Lazlık fikri veya Boşnaklık fikri propaganda edilmek istenmiş vatandaş ve millettaşlarımız vardır. ”
Nitekim Atatürk döneminde bu politikalar uygulandı ve çok da başarılı oldu. O dönemde o bölgenin insanları da aslında kendi tarihlerini, kültürlerini daha yakından öğrenmeye ve emperyalistlerin oyununa alet olmamaya başlamışlardı. Fakat Atatürk’ün ölümünden sonra bu politika terk edildi.
Güneydoğuda MHP’den de CHP’den de Çok Oy Alacağız
— Şu söylemlerinizle kendisine ben Kürdüm diyen insanları kazanacağınıza inanıyor musunuz? Sonuçta siz kazanamazsınız, karşı tarafa, PKK’ya giderler.
— Zaten karşı taraftalar. O tür insanları kazanmak derdimiz de yok.
— Ben Kürdüm diyen herkes karşı tarafta mı?
— Herkes demiyoruz. Ben Kürdüm diyenlerin aklı başında olanları bizim dediklerimizi gayet iyi anlar ve bize katılır. Ama bize değil de PKK’ya katılmayı tercih ederlerse bu onların kendi bireysel tercihidir. Onları kazanmak gibi bir derdimiz de yok. Zaten onların da kazanılabilecek bir durumu da yok.
Bugün hâlâ güneydoğu bölgesinde yaşayan, kendisini Türk hisseden hatta kendisini çok Türk hissetmese bile PKK’ya karşı olan insanların oylarını alabiliriz.
Biz iddia ediyoruz. Biz bugün Güneydoğu’da Kürtçülük yapan diğer Türk partilerinden daha fazla oy alacağız. MHP’sinden de CHP’sinden de Ulusal Parti’nin oyları daha fazla olacak.
— Peki mesela çok samimi olarak PKK’nın terör eylemlerinden rahatsız, PKK’nın kendi yaşamını alt üst ettiğine inanan, PKK’dan memnun olmayan, PKK’ya karşı çıkan çok sayıda Kürt de var.
— Tamam. PKK’ya ve PKK’nın politikacılarına oy vermezler, olur biter. Bunun bundan güzel ifadesi olmaz ki. Ben PKK’ya karşıyım diyorsa zaten PKK’nın partisine oy vermemesi gerekir.
— Ama hâlâ ben Kürdüm diyor. PKK’ya karşı olan birisi ben Kürdüm diyemez mi?
— Elbet diyebilir.
— Ama siz Kürtlerin varlığını kabul etmiyorsunuz. Onları nasıl kucaklayacaksınız?
— Onları kucaklamak gibi bir derdimiz yok. Yani Türkiye’de herkesi kucaklayacağız, Türkiye’nin %90’ından oy alacağız demiyoruz. Bizim dediğimiz şu Türkiye’nin %50’sinden fazlasında oy alacağız. Ama Türkiye’nin %100’ü bize oy versin diye bir derdimiz yok. Zaten olamaz da.
Türkiye’de Yasaklanan Tek Bir Kimlik Var: O da Türk Kimliği
— Ama bu söylemler şöyle tehlikeli. Siz sonuçta Türkiye’de Türk kimliği üzerinden siyaset yapan bir parti oyacaksınız.
— Evet. Çok açık bir şekilde Türkiye’de Türk kimliği üzerinden siyaset yapacağız.
Türkiye’de yasaklanan tek bir kimlik var. O da Türk kimliği. Bakın Türkiye’de Kürtçülük yapmak serbest. Çerkezcilik serbest. Türkiye’
de Ermenicilik yapmak serbest. Her şey serbest. Yasaklanan tek bir kimlik var: Türk kimliği.
Hepsi yalan söylüyor. Alayı yalan söylüyor. Türkiye’de bugün Türklüğün dışında yasaklanmış bir şey yok. Biz de bu yasakları kaldıracağız.
Nedir bu çektiğimiz. Yıllardır bu ülkeyi hem Kürtçüler yönetiyor, PKK’lılar alkışlanıyor. PKK’lılar el üstünde tutuluyor.
Bir tek Türklerin Türkçülük yapması yasak. Biz bu yasağı kaldırmak için geliyoruz. Türkiye’de artık insanlar gönül rahatlığıyla ben Türk’üm, benim de bir partim olacak diyecek.
— Öyleyse siz Türkleri örgütleyeceksiniz.
— Evet.
— Türk-Kürt kardeşliği bozulmaz mı böyle olunca?
— Zaten bu Türk-Kürt kardeşliği lafı büyük bir palavradır. Buna inanmıyorum. Olmayan şey bozulmaz.
— Ne yani Kürtleri kardeş olarak görmüyor musunuz?
— Yoo görmek zorunda mıyım?
Bakın ben ne emperyalist devletleri ne de onlara maşalık yapanları kardeş olarak göremem. Benim kardeşim olduğunu iddia eden varsa önce Amerika’yla, AB’yle, Yunanistan’la işbirliğinden vazgeçsin, kardeşliğini göstersin ki biz de inanalım.
— Peki Türkiye bu şekilde bir Türk-Kürt çatışmasına doğru gitmeyecek mi?
— Türkiye zaten bir Türk-Kürt çatışması yaşıyor. Yaşanan bu şeyi başka hangi adla açıklarsınız?
Türkiye’de Kürtler Türklere ait her şeye saldırıyorlar. Türkiye’de yaşanmayan tek şey var. Türkler buna bir tepki göstermiyorlar.
Biz Türkler buna bir tepki göstermesin ama gelsinler siyaseten kendilerini ifade etsinler diyoruz. Bizim partimiz yarın öbür gün illegal yollara sapabilecek bir Türk tepkisini legal platforma siyasi platforma kavuşturma projesidir. Eğer biz bu partiyi kurmazsak, çok açık söyleyeyim, Türkler eli kolu bağlı boş mu duracak sanıyorsunuz.
Türklere de Kürtlere verdiğiniz hakları verin o zaman. Türkler de parti kursun. Bugün kimse gidip PKK’ye, DTP’yi sorgulamıyor niye Kürt kimliği üzerinden politika üzerinden politika yapıyorsunuz diye.
Niye bir tek Türkler sorgulanıyor?
Niye bir tek Türkler sorguya çekiliyor?
Neden bir tek Türkler gözaltına alınıyor?
Neden bir terk Türkler tutuklanıyor bugün bu ülkede?
Esas sorgulanması gereken şey bu.
— Ama siz Türk-Kürt çatışmasını daha da kışkırtan bir üsluba sahipsiniz. O zaman bu çatışma bir iç savaşa doğru gitmez mi? Bundan korkmuyor musunuz?
— Amerika’nın projesi bir iç savaş çıkartmak. Şimdi çok nesnel bakalım. Balkanlar’da ABD bir iç savaş tezgahladı başarılı oldu mu?
Oldu.
Peki başka nerede ABD’nin bir tezgahı var?
Ortadoğu’da, özellikle Irak’ta başarılı oldu mu?
Oldu.
Şimdi aynı tezgahı ABD Türkiye’de de uygulamaya koymak istiyor. Ve kışkırttığı taraf, bakın Türkler değil. Kürtler. ABD ısrarla Kürtleri böyle bir ırkçı iç savaş için zorluyor. PKK ve yandaşı siyasi partiler hatta bugün iktidarda olan parti de ABD’nin bu politikasını uyguluyor.
Türkiye’de iç savaşı engelleyecek tek parti Ulusal Parti’dir. Eğer Ulusal Parti vatandaştan oy alırsa, iktidara gelirse bu savaşa son verir.
Ama Ulusal Parti’nin iktidar gibi bir şansı olmasa da Türkiye zaten bölünecek, parçalanacak ve iç savaşa sürüklenecektir. Yani bugün Türkiye’nin Kosova’dan veya Erbil’den, diğer kentlerden hiçbir farkı yok. Aynısı Türkiye’de de olur.
O yüzden Türkiye’de Türkler kendi kaderlerini ellerine alacaklar ve iç savaşa yol açmayacak bir şekilde siyaseten egemen olacaklar. Bizim çözümümüz budur.
— Siz Türklerin partisiyiz diyorsunuz. Bir insanın Türk olup olmadığını nasıl anlayacaksınız? Irkçılık değil mi bu?
— Ben Türk’üm diyen herkesi Türk kabul ederiz. Bizim Türk tanımımız ırkçı bir tanım değildir. Mustafa Kemal’in çok güzel bir Türk tanımı vardır: “Ne mutlu Türk’üm diyene.” Kendisine ben Türk’üm diyen bir insana yok kardeşim sen olamazsın diyemeyiz.
Kendisine ben Türk’üm diyen insanın bunun dışında başka özellikleri olabilir mi, elbette olabilir. Bu tür şeylere elbette sonuçta biz de müsamahalı davranacağız.
— Peki ben Türk’üm demeyenler?
— Onlara da elbette sen Türk’sün kardeşim diyemeyiz. O da onun kendi tercihidir.
— Peki ne olacak bu ben Kürdüm diyen insanlar? Mesela şu anda Türkiye’de sadece Güneydoğu’da değil, Kürtler İstanbul’da da var. Trakya’da da var. Ege’de de var. Akdeniz’de de var. Türkiye’nin dört bir tarafında var.
— 2011 Mayısında seçim yapılacak. Haziran ayında hepsi ben Türk’üm demeye başlayacaklar. Çünkü 2001 Mayısında iktidar bizim kuracağımız partinin olacak. 10 yıl önce nasıl ben Türk’üm diyorsa bu insanlar, bizim iktidarımızda da yeniden ben Türk’üm diyebilecek.
Bakın bugün ben kendisine ben Kürdüm diyen insanların büyük kısmı PKK terör örgütünün, medyanın, ABD’nin baskısından ben Kürdüm diyor. Aksine o insanlara ben Türk’üm deme şansını tanıyacağız ve emin olun bugün ben Kürdüm diyen insanların %80’i biz iktidara geldiğimizin ertesi günü ben Türk’üm diyecek. Türkiye’de Kürt sorunu o gün bitecek zaten.
— Ama sizin bir de şöyle bir söyleminiz oldu: “Türkiye’de Kürt sorunu yok Kürt istilası var.” Sizin istilacı olarak tanımladığınız insanlar nasıl ben Türk’üm demeye başlayacak. Bu insanlar yarın öbür gün ben Türk’üm demeyi içine sindirebilecek mi?
— Bizce sindirecekler. Sindirmek zorundalar ayrıyeten. Bu istila hareketine nasıl başladılarsa, buradan nasıl çıkar elde etmeye başladılarsa eğer ki biz Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olacağız, bu ülkede eşit haklara sahip olmak istiyoruz, bu ülkenin ekmeğini yemek istiyoruz diyorlarsa ki tahminimiz bu insanların büyük kısmı bu tercihi ortaya koyacaklar, PKK’yla bağlarını ayıracaklar.
Ayırdıktan sonra, terörist programla bağlarını ayırdıktan sonra zaten ortada Kürtçülük gibi bir dertleri olmayacak. Zaman içerisinde bu bir yıl olur, iki yıl olur, 5 yıl olur, Türkiye’de Kürtçülük denilen sorun kökünden temizlenecek.
Biz bunu bir zamana yayacağız. Bu zaman içerisinde bu sorun çözülecek. Nasıl çözülecek derseniz. Son 20 yıl içerisinde Kürtçülük nasıl egemen olduysa, 20 yıl sürdüyse bu, Türk kimliğini yaygınlaşması belki 20 yılımızı alacak. Ama bu 20 yıl içerisinde sonucuna erişeceğiz.
— Ama siz şimdi mesela Diyarbakır’dan İstanbul’a göçen vatandaşı istilacı olarak tanımlıyorsunuz. Sonuçta bu vatandaş ekonomik nedenlerle göçüyor. İç göç ülkemizin bir olgusu.
— Değil. Kürt göçü tamamıyla Batılı devletler tarafından dayatılmış, haritası çizilmiş, son derece kapsamlı planlı bir göç. Bakın bu herhangi bir göçe benzemiyor.
Doğru, Karadeniz’den de göç var. İç Anadolu’dan da, Akdeniz’den de. Fakat bu göçlerin temel nedeni ekonomik. Ve ekonomik nedenlerle yani sosyolojik olgularla göçle etnik bir program olarak göç arasında dağlar kadar fark var.
Aynı program Irak bölündüğü zaman uygulandı. Irak’ta Musul’a ve Kerkük’e bir Kürt istilası oldu mu?
Elbette oldu.
Niçin oldu? Musul’a Kerkük’e girdiklerinde ilk yaptıkları şey neydi?
Tapu dairelerini yağmaladılar. Tapu kayıtlarını yok ettiler. Bugün Kürtler Musul ve Kerkük’te çoğunluğu ele geçirmek için hâlâ göç dalgası tertipliyorlar. Sizce bu ekonomik nedenle mi? Elbette değil.
Kuzey Irak’ta neyse bizim ülkemizde de değil.
Niçin Mersin? Niçin Adana?
Mersin’de iş sahası mı çok?
Hiç de değil. Mersin gelişmiş bir şehrimiz değil. Sanayi merkezi değil.
Niçin özellikle Mersin’e bir göç yapılıyor?
Kürt bölücülüğü denize açılmamız gerekir diyor ve Mersin’i ele geçirmeye çalışıyor.
Hatta bugün Trabzon’a göç etmeye çalışıyorlar. Siz hiç aklı başında bir Türk vatandaşının Türkiye’nin dört bir yanından Trabzon’a göç ettiğini gördünüz mü?
Trabzon’a göç etmek yoksul insanın aklına gelmez. Çünkü iş sahası yok. İş sahasının hiç olmadığı bir yere niçin Kürt göçü var?
— Sonuçta Trabzon’dan bile fakirse Trabzon onun için bir kurtuluş olabilir.
— Bugün Tunceli’ye de bir Kürt göçü var. Niçin var? Tunceli Diyarbakır’dan daha mı zengin? Hiç de değil.
Tunceli’deki Alevi Türkmenleri yok etmek için en fakir Kürt bölgesi dedikleri yere yani Tunceli’ye adam gönderiyorlar.
Eğer denilen şey doğru olsaydı, zengin yerlere doğru bir göç olsaydı, Tunceli’ye bugün bir Kürt göçü olmazdı.
Bakın Tunceli’nin Türkmenleri fakirlikten kaçıyorlar, İstanbul’a sığınıyorlar. O en fakir bölgeye Kürt bölgesinden insanlar yığılıyor. Niçin yığılıyor? Fakirliğe niçin gider bir insan? Elbette oradaki Türkmen yoğunluğunu azaltmak için gidiyorlar.
Apo’yu Asacağız! PKK Bu Şekilde Bitirilecek
— Sonuçta Türkiye’nin başında PKK gibi bir bela da var. Siz PKK’yla nasıl mücadele edeceksiniz? Sonuçta PKK’yla 30 yıldır bir askeri mücadele veriliyor, ama bir türlü bitirilemiyor.
— 30 yıldır PKK’yla mücadele edilmiyor. Maalesef gerçek bu. Bakın Türkiye PKK’yla askeri yönden ciddi anlamda mücadele ettiği dönemlerde çok iyi sonuçlar aldı. En son şu 1994-95 yıllarında PKK zaten bitirilmiş durumdaydı.
Yani askeri yöntemler sonuç vermez gibi bir mantık kesinlikle yanlış. Tam tersine PKK’yla askeri yönden güçlü mücadele ettiğiniz dönemlerde hep kazandık. Mücadeleyi bıraktığımız anlarda kaybettik:
Bizim iktidarımızda askeri mücadele en üst seviyeye çıkarılacak. Yani şehirde olsun, köyde olsun dağda olsun veya yurtdışında olsun Kuzey Irak’ta olsun gözlerinin yaşına bakmayacağız, teröristlerin tümünü yok edeceğiz. Birinci programımız bu.
İkincisi teröristin askeri anlamda dayanağı olan, onlara lojistik sağlayan, onlara şehirlerde köylerde destek sağlayan insanlara hukuki yaptırımlar getireceğiz, yani kanunlarımızı işleteceğiz. Teröre destek vermenin suçu neyse bu insanlar mahkemelere çıkarılacak ve bunun cezasını çekecekler. Eğer biz ceza çekmeye hazırız diyen kitle varsa, teröristlere hâlâ yardım edebilir. Ama yardım edeceklerini hiç sanmıyoruz.
Dağdaki insanın köyle şehirle bağını kestiğiniz zaman bir de askeri operasyon yaptığınız zaman zaten PKK’nın silahlı gücü ortadan kalkacaktır. Bunu yok etmek çok kolay.
Ama aynı zamanda PKK’nın bugün karar mercii durumundaki noktanın yok edilmesi gerekmektedir. O da Abdullah Öcalan’dır. Bu terörist bizim iktidarımızda hiç vakit kaybedilmeden asılacaktır.
— Şundan korkmuyor musunuz? Apo’nun hücresi 2 santimetre ufaldı diye ayaklanan binlerce insan var. Asılınca büyük bir ayaklanma çıkmaz mı?
— Devlet yoksa o insanlar ayaklanır. Devlet varsa ayaklanamazlar. Öyle kolay değil.
Bugün PKK’lılar son 5 senedir azdıysa, karşılarında onlara muz ve çikolata dağıtan bir devlet olduğu içindir.
Devlet devletliğini göstersin yani TEKEL işçisine yaptığını yapsın. Görelim bakalım Apo’nun iki santimi için herhangi birisi sokağa çıkıyor mu? Elbette çıkmaz.
— Sırf o da değil. ABD sonuçta Apo’yu asılmaması karşılığında bize vermedi mi? ABD’ye ne diyeceksiniz?
— Zaten ABD’yle tüm anlaşmalarımızı, tüm ittifaklarımızı ortadan kaldıracağız. Dolayısıyla ABD’nin bize herhangi bir şey söylemesine gerek yok. ABD’nin sözünü dinleyecek bir iktidar olmayacağız. Apo’yu asacağız. Bunu tıpkı onların Saddam Hüseyin’in idamını izlettirdikleri gibi tüm dünyaya izlettireceğiz.
— Kürt açılımında belli bir yol alındı. Mesela Kürtçe TV, Kürtçe konuşmak serbest. Kürtçe eğitim serbest. Bundan geri dönüşü nasıl sağlayacaksınız? Bugün rahatlıkla televizyonda Kürtçe program izleyen insanlar bir anda mesela Kürtçe TV’yi kapattığınızda buna tepki göstermeyecek mi?
— Tepki gösterebilirler. Demokratik yoldan tepkilerini ortaya koyabilirler. Fakat bu madem halkın istediği şey olacak, bizim iktidarımızda, bizim Anayasal gücümüz varsa 367’yi bulduysak tüm programımızı uygularız, insanlar da bunu hazmederler. O kadar basit.
— Türkiye’deki Kürtlere bunu hazmettirdiniz diyelim. Irak’ta da Kürtler var.
— Irak’taki Kütler o zaman zaten kendi canlarının derdine düşecekler. Öyle kolay değil ABD’yi arkasına alıp bölgeye kan kusturmak.
Biz çok açık söyleyelim. Türkiye Cumhuriyeti’nde bir iktidar değişikliği şu demektir. İran’ın, Irak’ın, Suriye’nin, Türkiye’nin hatta Azerbaycan’ın birlikteliği ortaya çıkar. Ne ABD kalır orada ne de ABD’yle işbirliği yapan Kürtler kalır.
Kürtler kaybedecekler. Bu savaşa girdiler ama sonları tıpkı Birinci Körfez Savaşı’ndaki gibi olacak. ABD pılını pırtısını topladığı zaman, Kürtler etrafındaki İran’la, Suriye’yle, Türkiye’yle ve Irak’la karşı karşıya kalacak.
O zaman tercih meselesi de onların olacak.
IV- Amerikasına da Avrupasına da Rusyasına da Karşıyız!
ABD Değil Saldırmak Bize Yalvaracak
— ABD’yle bütün anlaşmaları feshedeceğiz diyorsunuz. Bunu yapabileceğinize gerçekten inanıyor musunuz?
— İnanmasak zaten böyle bir şeyi açıklamayız.
Türkiye Cumhuriyeti kurulduğu zamandan 1930’lara kadar ABD ile herhangi bir ilişki geliştirmedi. Neden? Çünkü ABD Lozan’ı tanımadı.
Dolayısıyla Cumhuriyet’in kurulduğu en zor günlerimizde ABD ile hiçbir ilişki geliştirmeden kalkınan bir ülke olabildiysek aynısını bugün de çok rahatlıkla tekrarlayabiliriz.
— Peki, ABD’nin ekonomik veya politik desteği olmadan ayakta kalabilir mi Türkiye?
— Bizim kendi tarihimizden, bizzat Kurtuluş Savaşı’ndan, hatta Kıbrıs deneyiminden biliyoruz ki ABD ile ilişkileri kestiğimiz dönemlerde Türkiye’ye hiçbir şey olmamıştır. Çok rahat bir şekilde bu ilişkileri yeniden kesebiliriz.
— Sonunuz Saddam gibi olmaz mı?
— ABD’nin saldırdığı pek çok ülke var. Biri Saddam. Biri bugünkü Afganistan. Yarın öbür gün saldırmayı planladığı bir İran var.
Türkiye’de de insanlar şundan korkuyor: Acaba ABD Türkiye’ye saldırsa dayanabilir miyiz?
Halbuki ABD Türkiye’ye saldırmaya cesaret edemez. Türkiye’nin konumu ABD’nin saldırdığı diğer ülkelere hiç benzemiyor.
Birincisi, tarihsel dinamikler itibariyle benzemiyor. Türkler binlerce yıldır dünyanın egemen olan uluslarından birisi. Dolayısıyla Türkiye’nin direniş potansiyeli ABD’nin saldırdığı diğer ülkelere göre çok çok yüksek.
İkincisi Türkiye’nin mevcut politik konumu yani Ortadoğu’da işgal ettiği bölge dolayısıyla; Turan coğrafyası, Arap coğrafyası ve Balkan coğrafyası dolayısıyla; mevcut ve potansiyel ittifakları dolayısıyla, ABD Türkiye’ye değil saldırmak, Türkiye’nin karşı cepheye geçmemesi için elinden geleni yapacaktır.
Biz ABD ile ilişkilerimizi donduracağız dediğimiz andan itibaren ABD saldırmak bir yana, bize yalvaracaktır bizimle ilişkileri kesmeyin diye.
Çünkü Türkiye’yi kaybeden bir ABD Afrika’yı kaybeder, Ortadoğu’yu kaybeder, Orta Asya’yı kaybeder. Hatta ve hatta Avrupa üzerindeki egemenliğini bile kaybeder. Bunu biz değil ABD düşünsün. ABD böylesi bir Türkiye’yi karşı kutba almayı asla göze alamayacaktır.
— ABD’nin bize gerçekten zararı ne? Madem bizden vazgeçemeyecekler biz de onları kullanalım, onların gücünden faydalanalım.
— ABD’nin Türkiye’ye zararı olmaz olur mu. Öncelikle ABD Türkiye Cumhuriyeti’ni varlık olarak bile kabul etmiyor. Yüzyılın başında bir ABD Başkanının sözü vardır: “Türkleri asla Anadolu’da bırakmayacağız. Onları geldikleri yere postalayacağız.” Bunu daha Kurtuluş Savaşı verilirken diyorlar.
Kurtuluş Savaşı verilirken ABD nerede?
Sevr’in arkasında.
Sonrasında da hep Türkiye’nin karşısında.
Bugün bile sözde stratejik müttefikiz ama PKK’nın arkasında ABD var.
Ermenilerin arkasında ABD var.
Yunanistan’ın arkasında ABD var.
Türkiye’nin nerede bir ulusal bir çıkarı var, ABD bunun karşısında.
Üstelik Irak gibi, İran gibi veya Latin Amerika ülkelerini ve Chavez’in ülkesini de dahil edebiliriz, ABD’nin yutmak istediği bir pazar değil Türkiye. ABD biz Türklerin görmediğini görüyor: Türkiye dünya devi olacak bir ülkedir.
ABD Türkiye’nin rakibidir. Türkiye de ABD’nin rakibidir. Türkiye burada paylaşılacak, işgal edilecek ufacık bir ülke değildir. Türkiye tam tersine önümüzdeki yüzyıl dünyaya egemen olacak bir devlettir.
— Madem büyük bir devlet olacağız. İki eşit ülke olarak müttefiklik ilişkisi kuramaz mıyız ABD’yle?
— Bunu o zaman düşünürüz. Kanuni Sultan Süleyman tüm Avrupa’yı titrettiği dönemde diğer ülkelerle ilişkisini kesmemiştir. İngiltere’siyle, Fransa’sıyla, Almanya’sıyla. Kanuni’nin Fransa’yla kurduğu ilişki tarzında bir ilişki biz de ABD ile kurabiliriz elbette.
— ABD ile 50-60 yıldır süregelen bir müttefiklik ilişkimiz var. Ordumuz yıllardır ABD silahları kullanıyor. ABD’yle ilişkiyi kestiğimiz anda bir sıkıntı olmaz mı?
— Amerikalılar çok propagandasını yapıyor ya, serbest piyasa denilen bir şey var diye, silah ihtiyacımız olursa serbest piyasadan karşılarız en kötü ihtimalle!
Tam tersine şunu düşünelim, ABD’nin Türkiye’ye sağladığı hazır silahlar olmasa Türkiye Cumhuriyeti kendi silahını üretmek zorunda kalır. Bu bizi çok zorlar. Peki ne kadar zorlar derseniz, bakın Irak kendi silahını üretmeyi başlamıştı. İran bizim başaramadığımızı başarıyor, nükleer silah üretiyor. Çin denedi başardı. Hindistan denedi başardı. Pek çok ülke ABD’den silah almadığı için silah üretmek zorunda kaldı. Bizim de aynısını yapmamız lazım.
Açık söyleyelim. ABD’den silah almıyoruz dediğimiz zaman ABD ayaklarımıza kapanacaktır bizden silah al diye. Çünkü bir ülkeye silah satarsanız onu denetlersiniz. ABD denetlemek istediği bütün ülkelere silah satmak zorundadır. Almıyorum diyen bütün ülkelerin ayağına kapanır, bunu bilelim.
Ülkemizde Amerikan Hayranlığı Değil Amerikan Nefreti Var
— Türk toplumunda büyük bir Amerikan hayranlığı var. Bunun üstesinden nasıl geleceksiniz?
— Ülkemizde bir Amerikan hayranlığı olduğu sürekli söylenilir. Fakat yapılan anketler gösteriyor ki, Türk milleti ABD’den de, ABD’yi yöneten liderlerden de, Amerikan silah şirketlerinden de, hatta ve hatta ABD’nin Hollywood’undan da nefret ediyor.
Bu 80’li yılların büyük teziydi, “Küçük Amerika olacağız” diye Özal söylüyordu. Herkes Amerikanvari bir yaşam tarzı istiyordu. Günümüze geldiğiniz zaman ABD Türkiye’de hiç de gıptayla bakılan bir ülke değil, düşman olarak görülüyor. Böyle olduğu için de ABD sürekli senaryolar çiziyor, Türk halkını nasıl ikna ederiz, nasıl yeniden kendimizi sevdiririz diye. Yani Türkiye’de ABD’ye bir hayranlık yok, tam tersine nefret var.
— Ordumuz da NATO’ya bağlı ama…
— Zaten en önemli olan şey bu. Biz zaten şu an NATO’ya dahil olduğumuz için NATO stratejisi neyi emrediyorsa Ordumuzu da ona göre konumlandırmamız gerekiyor.
Türkiye Cumhuriyeti’nin sorunu ne? Bölünme tehlikesiyle karşı karşıyayız. PKK’yla savaşmak zorundayız.
Peki NATO Konseptinde PKK’yla savaş var mı?
Yok.
Kimle savaş var?
Afganistan’la savaş var.
O zaman ne oluyor, biz analarımız çocuklarımız ağlamasın diye kendi düşmanımız teröristle savaşmıyoruz. Ama gidiyoruz ABD’nin “terörist”iyle Afganistan’da savaşıyoruz. İşte NATO dediğiniz olay budur. Amerikan çıkarları için kendi askerinizi Afganistan’a gönderirsiniz ama Türkiye Cumhuriyeti’nin sınırlarını delik deşik eden teröristleri de özel mahkemeler kurar, kırmızı halılar serer ülkeye davet edersiniz.
Bizim yapacağımız şey çok basit. Türkiye Cumhuriyeti NATO’dan doğrudan çıkacaktır. NATO’dan çıktığı andan itibaren Türkiye bağımsız bir devlet haline gelecektir. Türk Silahlı Kuvvetleri de ABD’nin ve Batılıların denetiminden kurtulacaktır. En büyük kurtuluşumuz da bu olacaktır.
Şu anda bizim Ordumuz her ne kadar bağımsızlıkçı, ulusal tavırlar alsa da eninde sonunda NATO projelerine bağlı. Eninde sonunda bizim Ordumuzun komuta kademesi ABD’den eğitim alıyor. Hatta çoğu zaman da icazet alıyor.
Bizim NATO’dan çıkmamız Türk Ordusu’nun kazanılması anlamına gelir. O zaman Türk Ordusu kendi halkına güvenir, kendi halkına hesap verir, kendi çıkarlarını düşünür, ABD çıkarlarını, NATO çıkarlarını düşünmez
— NATO’dan çıktıktan sonra nasıl bir yapılanma olacak?
— Türkiye kendi ordusunu kendi ihtiyaçları doğrultusunda yeniden yapılandıracaktır. Diyelim ki ABD’ye nasıl direniriz diyoruz. ABD’ye direnecekseniz, bir hava savunma sisteminizin olması gerekir. Türkiye’nin var mı?
Yok.
Neden yok?
Çünkü ABD size gerek yok diyor. Yani biz ABD’yle NATO’yla ittifaktan çıktığımız andan itibaren neye ihtiyacımız varsa kendimizi ona göre konumlandırabileceğiz.
Avrupa Birliği’ne Karşıyız
— Avrupa Birliği’ne de karşı mısınız?
— Elbette karşıyız. AB ile ABD görünürde ne kadar karşıt olsa da, birbirleriyle çelişkileri olsa da Türkiye’ye karşı herhangi bir çelişkileri yok. Buna Rusya’yı ve Çin’i de ekleyebilirsiniz.
Dünyada ne kadar büyük bir güç varsa, istisnasız Türkiye Cumhuriyeti’ne dost değildir. ABD’nin, Avrupa’nın tüm devletlerinin, Rusya’nın ve Çin’in, Türklerin 5.000 yıllık tarih boyunca Türkiye’yle dost oldukları bir dönem yoktur.
Neden yoktur?
Çünkü Türkiye kabul etsek de etmesek de, Uzak Asya’dan Balkanlar’a kadar çok büyük bir Turan coğrafyasının sahibidir. Bu coğrafyanın sahibi olan bir ulusa Rusya’nın, Çin’in, Avrupa’nın veya ABD’nin dost olmasını bekleyemezsiniz.
Biz bunlarla birlikte çok büyük nüfuslara, çok büyük topraklara hükmetme potansiyeli olan bir devletiz. Dolayısıyla bunlarla çıkarlarımız çatışıyor. Avrupa Birliği ile ABD arasında bizim açımızdan bir fark yok.
Türk denilen şey var olduğu sürece düşmanımız çok olacaktır.
— Peki AB üyeliği bir uygarlık projesi olarak görülemez mi? Sonuçta Atatürk’ün de çağdaşlaşma gibi “muasır medeniyetlerin seviyesine geleceğiz” gibi hedefleri var. Batılılaşmak bir Atatürkçünün hedefi değil midir?
— Atatürk asla Batıcı değildi. Asla Avrupacı değildi. Atatürk Türkçüydü.
Avrupa devletlerinin hepsini toplasanız, hepsini bir araya getirseniz, hepsinin kültürel hazinelerini bir tarafa koysanız, Türk tarihinin ve Türk uygarlığının yanında milyonda bir kalırlar.
Türk’ten daha uygar bir ulus, Türk’ten daha çağdaş bir ulus olamaz ki. Biz Batılılardan uygarlık dersi alacak bir ulus değiliz. Bırakalım Batılılar bizden uygarlık dersi alsınlar. Biz kendi uygarlığımıza güveniyoruz.
Bakın Mustafa Kemal de çok güveniyordu. Türk diline, Türk kültürüne, Türk insanına çok güveniyordu. Niye? Tarihi yaratan, kimileri kabul etse de etmese de büyük ölçüde Türklerdir, Avrupalılar değil.
Türk’ün Türk’ten Başka Dostu Yok
— Türk’ün Türk’ten başka dostu yok mu yani?
— Elbette yok. Varsa Türkiye’nin bir tane dostu, göstersinler. Rusya mıymış, Çin miymiş, ABD miymiş, AB miymiş, Yunanistan mıymış, kimmiş Türkiye’nin dostu?
Peki, Türk’ün Türk’ten başka dostu ne zaman olabilir?
Gerçekten ezilen ulusların yanında tavır alırsa Türklerin dostu çok.
Kurtuluş Savaşı verilirken Hindistan yanımızdaydı Afganistan yanımızdaydı, İran yanımızdaydı, Azerbaycan yanımızdaydı, Sovyetler yanımızdaydı. Türkiye’nin yanında olan tonla devlet vardı.
Neden vardı?
Çünkü Türkiye emperyalizme karşı çıkıyordu. Türkiye bugün emperyalizme karşı çıksın, aynı şekilde dünyada çok büyük bir çekim merkezi haline gelecektir.
Çok basit bir coğrafyada, sınırlı bir coğrafyada, Chavez’in yarattığı etkiyi düşünün... Dün ABD’nin arka bahçesi denilen tüm devletler bugün Chavez’in yanına geçti. Aynı şey Türkiye için de olacak.
Atatürk döneminde zaten böyleydi. Tüm Ortadoğu, Balkanlar, hatta Kurtuluş Savaşı’nda savaştığımız Yunanistan bile ABD’nin değil Türkiye’nin yanında yer alıyordu. Güçlü Türkiye çekim merkezi olur, etrafına ülke toplar. Zayıf bir ülke istese de toplayamaz.
— Ama Chavez’in elinde petrol gibi bir olanağı var.
— Denklemi bence tersten kurmak lazım. Chavez elinde petrol olduğu için mi ABD’ye karşı çıkıyor, yoksa ABD’ye karşı çıktığı için mi petrolü koz olarak kullanabiliyor?
Chavez’den önce Bolivar’ın döneminde petrol yoktu. Ama Bolivar da emperyalizme karşıydı.
Daha öncesine gidelim: Tupac Amaru. Petrolü yoktu ama emperyalizme karşıydı. Petrol henüz icat edilmeden önce de bu bölgelerin hepsi ABD’ye karşıydı.
İkincisi, Türkiye tarihinde ABD’ye hiç direndi mi?
Kurtuluş Savaşı’nda direndi. Sırf ABD’ye değil, yedi düvele direndik.
Petrolümüz mü vardı?
Herhangi bir silah fabrikamız mı vardı?
Yoktu.
Herhangi bir ekonomik gücümüz mü vardı?
Yoktu.
Kazandık mı?
Kazandık.
Mantık şunu emreder: Kazandığımız, başardığımız bir savaş varken bugün kazanamayız, yapamayız, edemeyiz feryatları toptan yanlıştır. Bir kenara itilmelidir.
Ayrıca Kıbrıs deneyimini de yaşadık. ABD ambargo koydu Türkiye Cumhuriyeti’ne. Başarabildi mi? Başaramadı. Yani ABD’nin ekonomik açıdan, teknik açıdan veya başka bir açıdan Türkiye’yi zora sokabileceği herhangi bir durum yok.
Petrolümüz olmasa da çok rahat direniriz. Çünkü bir ülkenin varlığı direnmek için yeterlidir. Türkiye Cumhuriyeti ekonomisinin Chavez’in ülkesindeki ekonomiye göre aslında çok daha güçlü yanları vardır. Çünkü Türkiye çok fazla çeşitte üretim yapabilecek, tarımı, hayvancılığı, sanayiyi bir arada getirebilecek bir altyapıya ve donanıma sahiptir.
— Chavez’le mi bir ittifak kuracaksınız? Dış politika seçeneğiniz bu mu?
— Sadece Chavez’le değil, ABD’ye karşı çıkan tüm ezilen uluslarla ittifak kuracağız. Tabii Chavez’in antiemperyalist yönelimi, sosyalist yönelimi onunla doğrudan bir ittifak kuracağımız anlamına gelir. Bölgemizde de İran’ı, Suriye’yi, hatta Irak ve Mısır gibi bugün Amerikancı gibi gözüken ülkelerin pek çoğunu Türkiye etrafında toparlayacaktır.
İlk kalkış noktamız da Kıbrıs’ın Türkiye Cumhuriyeti sınırlarına dahil edilmesi ve Azerbaycan’la federal birliğe gidilmesi olacaktır.
Kıbrıs Türkiye’nin Bir İli Olacak
— Yani siz Kıbrıs sorununu Türkiye’ye bağlayarak çözeceksiniz.
— Evet, Kıbrıs Türkiye Cumhuriyeti’nin herhangi bir ili olacaktır.
— Peki bu uluslararası hukuka uygun mu?
— Uluslararası anlaşmalar Türkiye’ye bu hakkı tanıyor. Türkiye bunu kullanmıyor. Fakat biz uluslararası hukuka dayanarak bu hakkımızı kullanacağız ve Kıbrıs’ı Türkiye Cumhuriyeti’nin bir vilayeti yapacağız.
— Kıbrıs’ın tümünü mü dahil edeceksiniz?
— Tümünü değil, KKTC’nin hepsini. İktidara geldiğimizde Kıbrıs’ta bir halk oylaması yapacağız: “Türkiye’yle birleşmeye evet mi hayır mı?” Çok açık söyleyelim %70’in %80’in üzerinde bir oranla Türkiye’yle birleşme kararı çıkacak. KKTC Meclisi de kabul edecek bunu ve Kıbrıs Türkiye Cumhuriyeti sınırlarına dahil edilecek.
— Böyle bir durumda bir operasyon olmaz mı?
— Kıbrıs zaten bizim. Biz Afganistan’a işgale gitmiyoruz, Irak’ı işgal etmiyoruz. Bizim olan topraklarımızın bağımsız statüsünü değiştirip kendi ülkemizin sınırları içerisine katıyoruz.
Hukuk açısından yüzde yüz haklı olduğumuz bir nokta. Kaldı ki orada 30 bin Türk askeri varken de Türkiye’ye kimse öyle kolay kolay müdahale edemez.
Azerbaycan’la Federasyon Kuracağız
— Azerbaycan’la da federasyon kuracağız diyorsunuz. Azerbaycan hep kardeş devlet görülür ama KKTC’yi tanımıyor mesela.
— Bizim kuracağımız ülkede bir Turan perspektifimiz olacağı için ilk etapta Azerbaycan’la çok yakın bir ilişki geliştireceğiz.
Ortak çıkarlarımız için elbette bir araya geleceğiz. Bundan daha doğalı olamaz. Şu an niçin yok? Çünkü şu an Türkiye Cumhuriyeti değil Azerbaycan’daki Türk devletine kendi ülkesindeki Türk halkına bile karşı. Böyle bir devletle Azerbaycan’ın iyi ilişki geliştirmesini ve KKTC’yi tanımasını bekleyemezsiniz ki.
Türkiye Cumhuriyeti Kıbrıs yok olsun diye uğraşırken Azerbaycan mı KKTC’yi tanımaya hevesli olacak? Azerbaycan’ı burada anlamak gerekir.
Azerbaycan ve Türkiye’nin tarihsel, coğrafi ve ekonomik çıkarları ortaktır. Aynı Oğuzların aynı kolundan, aynı boyundan geliyoruz. Aramızda etnik bir birliktelik de var. Dolayısıyla Azerbaycan’la Türkiye arasında kurulacak bir federal birlik tüm Turan coğrafyasında ortaya çıkacak “Türk Birliği”nin de kapısını açacaktır.
Türk Birliğini Savunuyoruz
— Turan coğrafyasından bahsediyorsunuz. Turancı mısınız?
— Turancılıktan kastınız eğer Osmanlı’nın yıkılış dönemindeki Enver Paşa’ların savunduğu tarzdan bir Turancılıksa elbette değiliz. Bir Atatürkçünün bu anlamıyla Turancı olmasını bekleyemeyiz.
Ama dünyada bir Türk Birliğinden yana mısınız derseniz elbette yanayız. Zaten Atatürk de Türk Birliğinden yanaydı. Çok açık söyleyelim, ortak soydan gelen tüm Türkleri tek bir devlet altında, tek bir bayrak altında birleştirmek gibi bir hedefimiz var.
— Mümkün mü bu?
— Elbette mümkün. Nasıl tüm Almanlar aynı devlet içinde yaşıyorsa, Tüm Ruslar, tüm İtalyanlar aynı devlet içinde yaşıyorsa neden tüm Türkler farklı devletlere bölünsün?
Dünyada Türkler dışında başka bir ulus var mı farklı devletlere bölünmüş olsun? Hatta farklı 10 tane devlete bölünmüş olsun? Yok.
Ortadoğu’da bir Arap Birliğini savunuyor muyuz? Dünyada hemen hemen herkes savunur. Tüm Araplar birlikte olsun denir.
O zaman tüm Türklerin birliğine karşı mıyız? Elbette olamayız. Niye olalım?
Eğer tüm ulusların bir arada yaşaması gibi bir proje çağın gerçeğiyse Türkler de bunu uygulayacaktır. Bundan daha kolay hak olamaz. Biz de bu hakkı elbette talep ediyoruz. Ve elbette kullanacağız.
— Siz sol bir hareketsiniz. Turancılık solculuğa sığıyor mu?
— İlk Turan politikasını ortaya koyan kimdir derseniz, Enver Paşa’lar falan değildir. İlk Turan politikasını ortaya koyan Türkçülerin hepsi sosyalisttir.
Türkiye Komünist Partisi’nin kurucusu Mustafa Suphi bir Turancıydı. TKP liderlerinden Ethem Nejat, bir Turancıydı. Yusuf Akçura, daha sonra Mustafa Kemal hareketine katıldı, Turancıydı. Yani Turancılığı veya bir Türk Birliği projesini doğrudan doğruya sosyalistler savunuyordu.
Niçin sosyalistler savunuyordu derseniz, sosyalistlerin teorisine göre tüm ulusların ilk başta kendi ulusal birliklerini sağlamaları gerekir. Çin’e gittiğinde Çin komünistleri bunu savunur, Rusya’ya gittiğinizde Rus komünistleri bunu savunur. Almanya’ya gittiğinizde Alman komünistleri bunu savunur.
Örneğin Karl Marks Alman birliğinden yanaydı. Niçin? Çünkü Almanya ilk önce kendi birliğini sağlayacaktı ki sosyalizme yönelebilsin.
Lenin, Rus birliğinden yanaydı.
Mao, Çin birliğinden yanaydı.
Peki Türkiye’deki komünistler veya sosyalistler niye Türk Birliğinden yana olmayacak?
Tüm dünyada, tüm sosyalistlerin uyguladığı en temel geçerli olan şey niye Türk sosyalistleri tarafından savunulmayacak?
Biz tarihimizde bunu savunuyorduk. Maalesef daha sonrasında işler değişti, Türk Solu devşirildi, Batıcı hale getirildi ve bu politikalardan vazgeçti.
Ama Türk Sol hareketi bunu yeniden savunacak ve savunduğumuz şey de şu: Marks’ın, Engels’in, Lenin’in, Mao’nun savunduğu ulusal birlik projesi neyse biz aynısını dünya sosyalistlerinden dünya halklarından Türk halkı için talep edeceğiz. Eğer çok Marksistlerse, çok Leninistlerse, çok Maocularsa bu hakkı bize tanımak zorundalar. Çünkü sosyalizmin temelinde ulusal birliğin sağlanması yatar.
— Turan coğrafyası derken nereyi kastediyorsunuz?
— Birincisi Misakı Milli sınırları Turan Coğrafyasına girer. Ama bununla sınırlı değildir. Daha sonra Azerbaycan’dan Moğolistan’a kadar giden topraklarda biliyorsunuz Türk devletleri yaşıyor. Dolayısıyla tüm bu coğrafya elbette Turan’a dahildir. Aynı zamanda Balkanlar’a gittiğinizde de bir Turan coğrafyasının devamıdır. Bugün Türkler pek çok yerden sürülmüş olabilir. Balkanlar’dan sürüldük mesela.
— Balkanlar’da da hak mı talep ediyorsunuz?
— Bugün için, hak talep etmeyeceğiz demiyoruz. Ama hak talep edeceğiz de demiyoruz. Bunu gelecek dönem ortaya koyacaktır. Ama şunu söyleyelim, Musul ve Kerkük gibi bölgelerde elbette hak talep edeceğiz. Çünkü buralar zaten Misakı Milli’ye dahil olan yerler.
— Peki İran’daki Türkler?
— Evet, İran Azerbaycanı denilen bölgede de Türkler yaşıyor. İran’la bu sorunu aramızda çözeceğiz. Ama dostça çözeceğiz. Bir Amerikan ittifakıyla çözmeyeceğiz. Fakat oradaki Türk topraklarını da Türk soydaşlarını da elbette Türk Birliğine katmak için uğraşacağız.
Bunun dışında Çin işgali altındaki Doğu Türkistan’ı da Turan’a dahil edeceğiz.
Rus Federasyonu’na bağlı Tataristan gibi bölgeler de elbette Türk coğrafyasına dahil edilecektir. Biz ezen uluslarla olan ulusal problemlerimizde haklarımızı söke söke alacağız.
Ama ezilen ulus coğrafyasında, diyelim ki İran, Irak ve Suriye’deki topraklarımızı ne yapacağız derseniz, buraları anlaşma yoluyla geri alacağız.
— Fakat Orta Asya’daki Türk devletleri kendi aralarında anlaşamayan, çok kavgalı devletler değil mi? Onlar bile birleşemiyorken siz onları da kapsayan Turan ülkesini nasıl kuracaksınız?
— Ortak bir dava yoksa insanlar elbette bir araya gelemez. Biz bir ortak dava yaratacağız.
— Bu ortak davanız Türk Birliği mi olacak?
— Onunla sınırlı değil. Eğer tüm Türkler bir araya gelsin derseniz, bir araya gelmez. Bu Türkleri niçin bir araya getireceksin, mesele o. Eğer Tüm Türkleri bir araya getirmek için ortak bir idealiniz varsa, uygun bir iktisadi rejiminiz varsa bir araya gelir. Antiemperyalist, sosyalist bir Turan ekonomisi kuracağız dersek tüm Turan devletleri bu projeye dahil olur. Tıpkı bugün Chavez’in yaptığı gibi.
Bakın Chavez’le, Bolivarcılıkla hiçbir alakası olmayan Brezilya bile Amerikan Paktı yerine niçin Venezüela Paktını tercih ediyor?
Çünkü iktisadi çıkarları buna bağlı. Aynısını eğer sosyalist bir Turan ekonomi modelini kurarsanız, bu bölgede bugün için birbirlerine uzak duran devletler, bu birliğin içerisine girecektir. Niçin?
Farz edelim Özbekistan… Çok mu Çin’le iyi ilişki geliştirme heveslisi. Ama ekonomik olarak ona en fazla yakın olan Çin’se Çin’i tercih edecektir.
Tataristan çok mu Rusçudur? Tabii ki hayır. İktisadi açıdan Rusya’ya bağlı olduğu için.
Aynı şekilde Azerbaycan niçin Rusya’nın yanında? Çünkü ticareti Ruslarla.
Biz kendi iktisadi birliğimizi kurarsak yani Avrupa Birliği gibi bir iktisadi sistem önerirsek o zaman Turan coğrafyasının kaynakları karşısında hiç kimse duramaz.
— Turan coğrafyasının kaynakları yeterli mi bunun için?
— Bakın bu coğrafya hayvancılık deseniz en zengin bölgelerden biri. Tarım deseniz aynı şekilde. Petrol deseniz aynı şekilde. Doğal madenler açısından aynı şekilde. İnsan gücü potansiyeli açısından aynı. Dolayısıyla tüm bu iktisadi kaynakları bir araya getirecek ve bunların sömürülmesine izin vermeyecek bir iktisadi proje elbette tüm Turan’ı birleştirecektir.
Geçmişteki Turancılıkların hayalci olmasının nedeni şuydu. Onlar ırki bir birlik diyorlardı. Fakat bu ırki birliğin iktisadi temeli ne olacak? Yok. Bir iktisadi temeli olmazsa elbette birlik olmaz. Ulusal birlik aynı zamanda bir iktisadi birlik projesidir. Biz sosyalist ve anti-emperyalist bir iktisadi sistemle tüm Turan coğrafyasını birleştirecek bir temel yaratacağız.
Aslında bu Galiyev’in teziydi. Eğer Galiyev ve Galiyevçilik yok edilmeseydi muhtemelen bugün bir Türk Birliği çoktan kurulmuş olacaktı.
Rusya Türk Coğrafyasını Sömürüyor
— Siz Rusya ve Çin’i de karşı tarafta görüyorsunuz. Ama Rusya da Çin de ABD’ye karşı bir kutup oluşturma çabasında. Mesela Avrasyacılık gibi stratejiler var...
— Dış politika çocuk oyunu değil. Herkesin bunu anlaması gerekir. Dış politikanın aktörleri tanımlı aktörlerdir. Rusya bugün ABD’ye karşı olan bir ülke dediğiniz zaman bu gerçeği tam olarak açıklamaz.
Rusya’yı şöyle tanımlayacaksınız. 1500’lü yıllardan beri Orta Asya’daki Türk devletlerini sömürgeleştiren bir ülkedir, artı bugün ABD’ye karşıdır.
O zaman şu soru aklınıza gelir. 500 yıldır Türk’ü sömüren ve bugün bu sömürgeciliğinden vazgeçmeyen bir ülkeyle ABD’ye karşı ittifak yapabilir misiniz?
Yapamazsınız.
Şu anda zaten Türkiye Cumhuriyeti nasıl ABD’ye bağlıysa, Orta Asya’daki pek çok Türk Cumhuriyeti de Rusya’ya bağlı. Yani buradakini ABD sömürüyor, oradakini de Rusya. ABD’yle Rusya arasındaki kavga da sömürge paylaşımı kavgasıdır. Bizler bizi sömürenin yanında nasıl yer alabiliriz?
Bakın Amerikancılar diyorlar ya, Rusya’ya karşı ABD’nin yanında yer alın. Bu ne kadar aptalcaysa, ABD’ye karşı Rusya’nın yanında yer alalım diyenler de aynı aptallığı tekrarlıyorlar.
Bizi sömürenlerle birlikte olmak zorunda değiliz. Biz, bizi sömürmeyenlerle, kendi ulusumuzla, kendi soydaşlarımızla bir arada olmak zorundayız.
Kaldı ki, Rusya’nın tezine göre Türkiye Cumhuriyeti’nin çıkarlarını destekleyecek en ufak politik adımı var mı?
Yok.
Azerbaycan’da, Karabağ’da kimi destekliyorlar?
Ermenistan’ı.
Kıbrıs’ta?
Rum Kesimi’ni.
Yunanistan’da?
Yunanistan’ı.
Sözde Ermeni soykırımı hakkında ne düşünüyorlar?
Tanıyorlar.
Kürt meselesinde?
PKK’lıları eğitiyorlar.
Bu Rusya’yla mı ittifak yapacağız?
— Peki Ermeni meselesini nasıl çözeceksiniz?
— Türkiye Azerbaycan’la el ele verdiği zaman çok bir şey yapmamıza gerek yok. Ermenistan’a bir yıl süre tanırız. Bir yıl sonra hepsi açlıktan ölürler. Türkiye Cumhuriyeti ciddi bir ekonomik ambargo uyguladığı andan itibaren Ermenistan teslim olur ve tüm soykırım iddialarından vazgeçer.
— Ama sadece Ermenistan değil, dünyada sözde soykırımı tanıyan o kadar ülke var.
— Dünya sözde soykırımı Türklere karşı bir koz olarak kullanıyor. Çok basit bir karar alırız. Deriz ki soykırım kararı alan ülkelerle Türkiye tüm iktisadi bağlarını koparacaktır. O zaman şunun düşünürler, Ermeni kardeşleri mi daha önemli, kendileri mi? O andan itibaren parlamentoların hepsi tam tersi kararlar alacaktır.
— Karabağ sorununu nasıl çözeceksiniz?
— Ermenistan savaşmaya bile değmeyecek küçücük bir ülke. Savaşsız bir şekilde çözeceğiz Ermeni birlikleri Karabağ’ı terk edecekler.
Ermenistan Meclisi soykırım kararlarından vazgeçecek.
Güçlü bir Türkiye karşısında sizce direnebilirler mi? Elbette direnemeyecekler.
— Yunanistan’la meselelerimizi nasıl çözeceğiz? Sizin tarif ettiğiniz Turan coğrafyası içinde Yunan toprakları da yer alıyor.
— Bugünkü Bulgaristan veya Yunanistan’da Türk azınlığın yaşadığı bölgeler var. Biz oradaki soydaşlarımızın hakkını elbette savunacağız.
Çok Avrupa Birliği ve demokrasi heveslisiyseler şunu talep edeceğiz: Diyeceğiz ki Yunanistan sınırları içerisinde Türklerin azınlık olduğu bölgelerde Birleşmiş Milletler bir referandum yapsın, oradaki halk kendi kaderini tayin etsin. Yunanistan bunu kabul edecek, güçlü Türkiye karşısında kendi çıkarlarını savunan Türkiye karşısında. Biz bu kozu kullanacağız.
Bizim savaş kışkırtmak gibi bir politikamız Yunanistan’la elbette olmayacak. Çok açık söyleyelim, Yunanistan da savaşmaya değecek kadar güçlü bir ülke değil. Ama kendi haklarımızı, uluslararası hukukta bize tanınan hakları da savunmaktan elbette vazgeçmeyeceğiz.
Bugün kimileri diyorlar ya, Türkiye’deki Kürtler referandum yapsın, kendi kaderlerinin tayin etsin, madem öyle, biz de şunu söylüyoruz, Yunanistan ve Bulgaristan’daki Türkler de referandum yoluyla kendi kaderlerini tayin etsinler.
Bakın, Yugoslavya’yı böldüler. Sırplar kendi haklarını aldı, Arnavutlar aldı, Boşnaklar aldı, Hırvatlar aldı, hepsi aldı, bir tek Türkler haklarını alamadı.
Elbette biz bu gibi kendi soydaşlarımızın yaşadığı bölgelerde hak sahibi olacağız. Kendi soydaşlarımızı orada yapayalnız bırakamayız. Eğer herkes referandum yoluyla kendi hakkını savunabiliyorsa biz de bu hakkımızı talep edeceğiz.
— İran’la dost olacak mısınız?
— İran’la düşman olmak için herhangi bir nedenimiz yok ki.
— Orası Şeriatla yönetiliyor ama.
— Bu o ülkenin kendi iç meselesidir. Bizim Arabistan’la, Afganistan’la, Şeriatla yönetilen ülkelerle kavga etmek gibi bir prensibimiz olamaz. Din bizim için belirleyici değildir.
Aynı şekilde, Rusya’da Hıristiyanlık var. Biz Hıristiyan değil Müslümanız diye Rusya’ya mı saldıracağız?
Türkiye’de Atatürkçülere bir olta atılıyor. Deniyor ki İran’da Şeriat var, saldıralım. Hıristiyana saldırmıyoruz, Yahudiye saldırmıyoruz, Müslümana niye saldıracağız?
İsrail’de Şeriatın alası uygulanıyor. Yahudi Şeriatı uygulanıyor. Saldırıyor muyuz? Elbette saldırmıyoruz.
— Ama İran rejim ihracı yapmak için uğraşmıyor mu?
— İran’ın şu anda Türkiye’ye rejim ihracı yapabilecek bir pozisyonunun olmadığını biliyoruz. Tam tersine, Türkiye Cumhuriyeti şunu yapar: Kendi rejimini İranlılara benimsetmeye çalışır.
Ve şunu da çok net görelim, İran’da Humeyni’nin karşı devriminden bugüne 30 yıl geçti. İran’daki Şeriat rejiminin çok fazla vadesi de kalmadı. İran’da topyekün köklü bir değişiklik olacak. Bunu beklemek lazım. İran’a laikliği dışarıdan getirecek halimiz yok.
Bugün Türkiye’de Atatürkçüler mesela CHP, kendi ülkemizdeki türbana, Şeriata veya çarşafa müsamaha gösterelim diyor ama aynı Atatürkçüler İran Şeriat’la tehdit ediyor diyorlar. Bu büyük bir saçmalık. Sen kendi ülkendeki çarşafçılara karşı çıkmayacaksın ama İran’a karşı çıkacaksın. Akıl var mantık var.
Elbette başka ülkelerin içişlerine karışmayacağız. Tek bir şartımız var, bizim ülkemizin içişlerine karışmamaları gerekir. İran’ın da böyle bir politikası olacağını düşünmüyoruz.
— İran sizin dostluğunuzdan rahatsız olmayacak mı? Sonuçta siz de laik bir rejim olarak İran’daki Şeriatçılığa alternatif olacaksınız.
— İran muhtemelen bundan tedirgin olacaktır, fakat şu anki İran yönetimi olarak düşünmemek gerekir. İran son derece dinamik bir ülke. Bizim ülkemize benziyor. Halkı da benziyor. O ülkedeki insanların da bir süre sonra laik bir yönetim için hatta tam anlamıyla Atatürkçü bir yönetim için kendi politik partilerini veya politik hareketlerini oluşturmalarını beklememiz gerekir. Ama bunu dış müdahale yoluyla bizler yapamayız.
V- Ekonomide Mucize Reçetemiz Atatürk Devletçiliği
Ekonomide Mucize Reçetemiz: Atatürk’ün Devletçiliği
— ABD ve AB karşıtı bir söylem geliştiriyorsunuz. Bu keskin söylemler Türkiye’de istikrarı bozmaz mı? Ekonomiye zarar vermez mi?
— Türkiye’de zaten istikrarlı bir ekonomi yok ki. Türkiye’de ekonomi iyi gitmiyor. Zaten insanlar kötü durumda. Kötü olan bir şeyi bir daha kötüleştirmek gibi bir şey söz konusu olamaz. Biz Türkiye’deki istikrarsız, yoksul yapıyı değiştirmek için yola çıkıyoruz.
— Bu yapıyı değiştirmek için mucize bir reçeteniz mi var?
— Bir mucize reçetemiz var: O da Mustafa Kemal Atatürk’ün Cumhuriyeti kurduktan sonra uygulamaya koyduğu ekonomik programdır.
O ekonomik programın da tek bir tanımı vardır: Devletçilik.
Mustafa Kemal’in başta olduğu devletçi dönemde Türkiye çok büyük bir atılım sağlamıştır. Aynı reçete bugün için de bizim gibi ülkelere ve Türkiye’ye uygulanabilir. Bizim mucize reçetemiz Atatürk’ün reçetesidir.
— Atatürk’ün devletçiliği 30’lu yıllarda kalmış demode bir program değil mi?
— Bir programın 30’larda 40’larda kaldığını söylemek için bir defa bir konuyu bilmek gerekir: Eğer iktisat rejiminde hangisi geçmişte kaldı diyecekseniz geçmişte kalan, en demode olan şey kapitalizmin liberalizmin kendisi. Liberalizm 1800’lü yılların iktisadi programı. En eskisidir, en çürümüşüdür, en çözümsüzüdür.
Dünyada da liberalizmle kalkınabilen, zenginleşebilen hiçbir örnek yoktur. Öncelikle insanların kafasındaki bu yanlış algılamayı ortadan kaldırmak lazım.
Peki, devletçilik neyin uygulamasıdır derseniz, devletçilik doğru, 1900’lü yılların çözümüdür. 1900’lü yıllarda uygulanmaya başlandığı andan itibaren de bu programı uygulayan bütün ülkeler kalkınmış, güçlenmiş ve zenginleşmiştir.
1980’lerden sonra Amerikan emperyalizmi devletçi programı durdurduğu için sanılıyor ki devletçilik demode olan şeydir. Halbuki devletçilik uygulandığı her dönemde ve uygulayan tüm ülkelere çok şey kazandırmıştır.
Devletçilik olmasaydı, çok açık söyleyelim ABD, İngiltere, Almanya gibi gelişmiş kapitalist ülkeler de olmazdı. Bu ülkeler de devletçilik yoluyla kalkındılar.
Şimdi diyorlar ki ey azgelişmiş dünya, siz bizim yöntemimizi uygulamayın. Tam tersine şunu söylemek gerekir liberalizmle kalkınan bir dünya ülkesi yoktur. Buna en liberal denilen ülkeler dahil.
Üstelik bugün ABD’si de, İngiltere’si de, Almanya’sı da hiç de liberal değil. Türkiye kadar liberal değiller. Çok devletçi ülkeler.
— ABD de mi devletçi?
— Bakın, son iktisadi krizi yaşadık. Gördük ki ABD’de de her şey devletin denetimindeymiş. Bizdeki gibi serbest bankacılık, serbest piyasa falan yok. Her şeyi devlet denetliyor.
Bugün bakacak olursak da liberal ekonomiyi bir tek Üçüncü Dünya’ya uygulatıyorlar. Bugün emperyalist merkezler bile devlet öncülüğünde bir iktisadi sistem uyguluyorlar.
Türkiye KİT’lerin Olduğu Dönemde Kalkınmıştır
— Ama Türkiye’de şunu gördük ki, devletçi ekonomi çok hantal ve verimsizdi. KİT’ler çok büyük zararlar etmiyor muydu?
— Bunlar da çok söylenilen fakat altı doldurulmayan şeyler. İnsanlar kafadan atıp tutuyorlar. KİT’lerin zarar ettiği söylencesi ne kadar gerçek ona bakmak lazım. KİT döneminde Türkiye kalkınmıştır. KİT’ler öyle devletin üstüne çok büyük yükler olmuş falan değil. Burada büyük bir palavra var, büyük bir çarpıtma var.
Kaldı ki devletin kurduğu işletmeler büyük ölçüde başarılı da olmuştur. Türkiye bugün belli bir altyapısı, belli bir gelişmişlik düzeyi olan bir ülkeyse bu sadece ve sadece KİT’ler nedeniyledir.
— Peki bugüne kadar yapılmış olan özelleştirmelerin sizce bir faydası olmadı mı? Sonuçta devlet buradan para da kazandı.
— Devlet farkındaysanız zarar ediyor dediği KİT’leri değil kâr eden KİT’leri sattı. Örneğin bugün en fazla TEKEL sorunu tartışılıyor. TEKEL kâr eden bir kuruluştur. Niçin satıldı? Türkiye’nin kâr eden kuruluşlarından TELEKOM niçin satıldı?
Demek ki liberaller bizi kandırıyorlar. Özelleştirme zarar eden KİT’lerin zararını gidermek için bir yöntem değil, tam tersine kâr eden kuruluşları kapitalistlere özellikle de yabancılara peşkeş çekmenin bir yolu. Birileri zengin ediliyor.
Çok basit bir şekilde devlet ekonomisi yani bu halkın kendi öz varlığı talan ediliyor. Ortada bir özelleştirme falan yok talan var. Devletin, bu halkın vergileriyle oluşturduğu fabrikalar, kâr eden fabrikalar yabancılara satılıyor. Bu ülkenin sorunu bu.
Yabancı Sermayeye Karşıyız
— Yani siz yabancı sermayenin girişine de karşısınız...
— Yabancı sermayeye toptan karşıyız elbette. Bakın, yabancı sermaye niçin gelir? Burada kâr etmek için. Burada ettiği kârı nereye götürür? Kendi ülkesine. Demek ki bizim üzerimizden para kazanıp kendi ülkelerine yatırım yapacaklar.
Ben bu ülkenin kaynağının dışarıya çıkmasını niçin isteyeyim ki?
Siz birilerinin gelip evinizi soyup soğana çevirmesini, buzdolabınızdaki malları talan edip kendi evine götürmesini ister misiniz?
Bugün yabancılar çok açık bir şekilde bunu yapıyorlar. Sizin evinize gelmişler, buzdolabınızı açmışlar, çocuğunuzun sütünü almışlar, kendi ülkelerine götürüyorlar. Bunu mu savunacağız?
— Ama bu şekilde Türkiye’ye döviz girmiyor mu?
— Peki giren bu döviz yatırıma mı gidiyor?
Bakın Türkiye’ye yapılan herhangi bir yatırım yok. Bu döviz sadece ve sadece Türkiye’nin dış borçlarını ödemeye gidiyor. Ortada herhangi bir yabancı yatırım yok.
Kaldı ki yabancı sermaye girdiği dönemde Türkiye’de topyekün bir yatırımsızlık dönemi başladı. Özel sektör de artık hiçbir şekilde yatırım yapmıyor.
Türkiye ekonomisi artık üretmeyen, tarımda da hayvancılıkta da sanayide de, hiçbirinde üretmeyen sadece tüketen, bu tükettiğini yabancı ülkelerden alan ve yabancı ülkelere kaynak aktaran bir ülke haline geldi.
İnsanlarımız niçin işsiz?
Denildiği gibi yabancı sermaye bu ülkede iş alanı açsaydı, işsizlik niye artıyor o zaman?
Birilerinin bunu açıklaması gerekir.
Türkiye’de yoksulluk niye artıyor?
Son 30 yıldır, Özal’dan bugüne uyguladıkları politika, özelleştirmesi, devlet ekonomisinin tasfiyesi, yabancı sermayenin girişi Türk ekonomisini daha mı güçlü kılmıştır?
Hayır!
Tüm rakamlar olumsuz. Türkiye’nin daha fazla dış borcu var. Türkiye’nin daha fazla iç borcu var. Türkiye’nin üretimi düşmüş, Türkiye daha yoksullaşmış.
Getirdikleri yer burası zaten.
— Peki hali hazırda Türkiye’de yatırım yapmış mevcut yabancı sermayeye ne yapacaksınız?
— Girmiş yabancı sermayeye de parası neyse, payı neyse vereceğiz. Ve ülkesine göndereceğiz.
— Kabul etmezlerse?
— Kabul etmemek gibi bir şansları olmayacak. Silah mı dayayacaklar bize? Dünyanın her yerinde kuralları devletler koyar. Şirketler koymaz. Devlet kuralı koyduğu zaman bu kurala uymak zorundalar.
— Yani yabancı sermayenin elindeki her şeyi tekrar geri satın alacaksınız?
— Evet, bunlar halkın malıdır, hak edilen bedel neyse onun üzerinden alacağız.
Yani bizim diyelim ki TELEKOM’umuzu nasıl peşkeş çektilerse bunun değeri artık bu kadardır diyemezler, ne kadara aldılarsa o kadarını verip geri alacağız.
— Ama böyle bir durumda Türkiye’nin uluslararası imajı bozulmaz mı?
— Tersine böyle düzelir imajımız. Brezilya’nın imajı mı bozuldu? İran’ın imajı mı bozuk? Venezüella’nın imajı mı bozuk? Arjantin’in imajı mı bozuk?
Türkiye’nin dışında IMF’yle çalışan bir tane ülke yok. Keza Dünya Bankası’yla da öyle. Yani dünyada tüm ülkeler IMF’sine, Dünya Bankası’na, Dünya Ticaret Örgütü’ne posta koyuyor. Bir tek Türkiye bunlarla görüşüyor. İmajımızı böyle düzelteceğiz.
Dünyada IMF’yle İlişkisi Olan Bir Tek Türkiye Kaldı
— Yani siz IMF’ye de karşısınız.
— Elbette, IMF’yle ilişkileri bozmak diye bir şey yok, Zaten IMF diye bir şey kalmadı dünyada. Tek müşterisi Türkiye. Türkiye dışında tek bir ülkenin bile IMF’yle yapılmış anlaşması yok. Türkiye’yle görüşmek için kurulmuş özel bir masa adeta.
— Ama Türkiye dış borçlarını ödeyemediği için IMF’yle masaya oturuyor. Yüzlerce milyar dolarlık dış borcu nasıl ödeyeceksiniz?
— Dış borçlarımızı ödemek gibi bir planımız zaten yok. Dış borç dedikleri şey faizdir. Anaparası neyse, gerçek borcumuz neyse hesaplanacaktır, bunun dışında yabancı ülkelere herhangi bir faiz ödemeyeceğiz.
Türkiye’nin denildiği gibi dış borcu da devletin borcu falan değil. Özel sektörün borcu. Yani devlet her şeyi özel sektöre devretmiş, özel sektör de her şeyi borçla yapmış. Şu an Türkiye’nin dış borcu bunlardır. Elbette ödemeyeceğiz. Niye ödeyelim?
— Peki, yabancı sermayeyi kovdunuz. Türkiye’de üretim nasıl yapılacak? Kim yapacak üretimi?
— Yabancı sermaye gelmeden önce bu ülkede üretim yapılıyordu. Yabancı sermaye geldikten sonra üretim durdu. Yabancı sermaye bu ülkeden çıktığı gün Türkiye üretime başlayacak.
— Kim yapacak?
— Biz yapacağız. Daha önce nasıl yapıyorsak aynı şekilde yapacağız.
Bugün Türkiye niye tarımda hiçbir şey üretmiyor? Çünkü Dünya Bankası üretimi yasaklamış. Diyor ki şu kadar kilodan fazla tütün üretemezsin, pamuk üretemezsin.
Tarla boş, ekemiyorsun. Niye ekmiyorsun? Dünya Bankası izin vermiyor. Türkiye bunun için bir şey üretemiyor.
Sanayi de aynı şekilde, Türkiye’ye üretim yapma izni verilmiyor. Yabancı sermayeyi yolladığımız gün Türkiye çok büyük bir üretim patlaması yaşayacaktır. Zaten yabancı sermayeyi ülkeden kovan tüm ülkeler bu patlamayı yaşadı. Biz de yaşayacağız.
— Peki o üretimi gerçekleştirecek sermayeniz var mı?
— Elbette var. Türkiye’nin sermayesi bol. Türkiye’nin insan potansiyeli bol. Türkiye’nin ürün çeşidi bol. Türkiye’de her şey bol. Türkiye’de fabrika kuracak para var. Türkiye’de fabrikayı inşa edecek donanım var. Türkiye’de o fabrikada çalıştıracak makineyi yapacak kapasite var. Mimarımız, mühendisimiz var. İşleyecek hammaddemiz var. Satacak kendi iç pazarımız var. Bunların hepsi var, hiçbirini kullanmıyoruz. Niye kullanmıyoruz? Çünkü yabancı ülkeler gelip bizim raflarımızı doldursunlar, onlar para kazansınlar diye.
— Peki siz kovduğunuz yabancı sermayeyle hiç ticaret de mi yapmayacaksınız?
— İşimize gelirse, biz kâr edeceksek yaparız. Kâr etmeyeceğimiz hiçbir şeye girmeyiz.
Kapitalistlere karşı onlardan daha kapitalist olacağız. Biz kâr ediyorsak ticaret yaparız. Kâr etmediğimiz ticareti yapmayacağız. İlla dış ticaret yapmak zorunda değiliz.
— Peki Türkiye’de bulunmayan malları nasıl alacaksınız?
— Ne vardır ki Türkiye’de bulunmayan?
Bu palavraları bıraksın herkes.
Türkiye’de bulunmayan tek bir şey var: Para.
Parayı da yaratırsınız. Para kendiliğinden yaratılan bir şey. Bugün Türkiye’de bulunmayan mal diye bir şey yok.
— Öyleyse sizin ekonominiz içe kapalı bir ekonomi olacak.
— Elbette daha içe kapalı bir ülke olacak. Ama içe kapalı derken kendisini sömürttürmeyen bir ekonomiyi kastediyoruz.
Biz mesela İran’la, Irak’la, Suriye’yle, Bulgaristan’la, Rusya’yla, şunla bunla ticarete devam ederiz. Ama eşit şartlar altında devam ederiz. Yani dışarıya kaynak aktarmayız.
Biz 1 kazanıyorsak, karşı taraf da 1 kazanmalı. Ama bizim 1 kazandığımız yerde karşı tarafın 1.000 kazandığı bir ticarette yokuz…
Asla böyle bir şey olmayacak. Bugün Türkiye’de olan şey de bu…
Atatürk’ün Devletçiliği Karma Ekonomik Sistem Değildi
— Atatürk’ün devletçiliğini savunuyoruz demiştiniz.
— Evet.
— Peki Atatürk’ün devletçiliğinde karma ekonomik bir sistem yok mu? Hem özel sektör hem kamu sektörü...
— Karma ekonomik sistem dediğiniz şey yanlış bir tanımlama. Eğer karma bir iktisadi sistem olsaydı Atatürk buna devletçilik değil karma ekonomi derdi. Çok basit bir şekilde Atatürk’ün devletçilikten kastı karma ekonomi falan değildi.
Atatürk çok iyi biliyordu bir ülkenin kalkınması devletin öncülüğüne bağlıdır. Devletin denetimine bağlıdır. Dolayısıyla devletçilik karma ekonominin tümüyle dışında bir sistemdir.
— Bu ülkede her şeyi mi devlet denetimine alacaksınız? Her şeyi devlet mi üretecek?
— Elbette hayır. Özel sektör, diyelim ki köylümüz ben üreteceğim diyorsa, kendi tarlasında, devlet adına mı üretecek?
Elbette değil. İsteyen istediği şeyi üretebilir. İsteyen parası varsa fabrika da kurabilir, isteyen bu fabrikada işçi de çalıştırabilir.
Biz özel sektöre herhangi bir yasaklama getirmeyeceğiz ama şunu getireceğiz: Çalıştırdığı işçiye vereceği ücreti devlet belirleyecek. Satacağı malın fiyatının üst sınırını devlet belirleyecek. Vereceği vergiyi devlet belirleyecek.
Bakın bugün ülkemizde işçi çalıştırılır ama sigortasız çalıştırılır. İşçiye 600 lira asgari ücret ödenir. Ama ürettiklerini de istediği fiyattan istediği gibi satabilir, bunların hiçbirine karışan yok.
Biz tıpkı Avrupa ülkelerinde, hani çok beğendikleri kapitalist ülkelerdeki gibi yapacağız. İşçiye verilecek ücret belli olacak, verilecek vergi belli olacak. Yani yasa dışı kapitalist iktisadı ortadan kaldıracağız.
Bunu kaldırdıktan sonra buyursun isteyen fabrika kurmak istiyorsa kursun, isteyen bakkal açmak istiyorsa açsın. İstediğini yapabilir. Bunlara karışmayacağız.
Ama kimse de devlete karışmayacak. Devlet Türkiye’nin en büyük üretim çiftliklerini de kuracak, en büyük tekstil fabrikalarını da kuracak, en büyük uçak fabrikasını da kuracak.
Kimse devlete kardeşim sen niye tişört üretiyorsun, sen niye bardak üretiyorsun, sen niye buğday üretiyorsun demeyecek. Devlet bunların hepsini yapacak. Özel sektör çok güveniyorsa buyurur devlet sektörüyle yarışır.
— Peki özel sektör Türkiye’de bu koşullarda bulunmayı tercih etmezse ne olacak?
— Keyifleri bilir. Bu vatana bağlı hissetmiyorlarsa kendilerini, istedikleri yere gidebilirler.
İşsizliği Toptan Kaldıracağız
— Özel sektör Türkiye’yi terk ederse işsizlik artmaz mı?
— Aksine, işsizliği toptan kaldıracağız. Türkiye’de işi olmayan tek bir insan bırakmayacağız.
— Mümkün mü bu?
— Fabrikalar kuracağız, devlet buralara insanlar alacak, aynı nasıl şimdi TEKEL’den işçileri atıyorlarsa sokağa, tam tersine biz 100 tane TEKEL fabrikası kuracağız, her birine 1.000’er, 5.000’er tane işçi alacağız. İşsizlik böyle ortadan kaldırılır.
Bizim ülkemizde bizim yönetimimizde fabrikalar açılacak, üretim çiftlikleri açılacak, her tür teşvik, her tür kolaylık sağlanacak ve insanlara mutlaka iş verilecek.
— Ama Türkiye’de devletin payının son derece düşük olduğu birtakım sektörler var. Örneğin bankacılık sektörü. Bu şekilde büyük bir çöküş yaşanmaz mı?
— Türkiye’de bankacılık sektörü çökse bundan kim zarar görür?
— Vatandaş görmez mi?
— Elbette görmez. Vatandaşın bankalara sadece borcu var. Bugün bankada parası olan kimse yok. Bakın herkesin kredi kartı borçları, kredi borçlarını topladığınız zaman şu bankacılık sistemi batsa bu en çok vatandaşın işine gelir.
Biz bankacılık sistemine kesin devlet denetimi getireceğiz. Nasıl getireceğiz derseniz, yabancı bankaları zaten kesinlikle kamulaştıracağız, bir.
İkincisi, kredi kartı borçlarıymış, şuymuş buymuş, vatandaştan kimse öyle astronomik faizlerle hiçbir şey alamayacak.
Onun dışında devlet bankacılığı sisteminde devlet üretim yapmak isteyen tüm işçiye, tüm köylüye, tüm esnafa kendiliğinden kredi verecek.
Bizim sistemimiz bankacılık sistemini de halkı da rahatlatacak. Şimdi yabancı tefeciler rahatlıyor. Bu sistemden kimse de memnun değil. Göndereceğiz kendi ülkelerine, halkımız mutlu olacak.
Türkiye’nin Kaynağı Bol Ama Kullanamıyoruz
— İyi diyorsunuz, güzel diyorsunuz da, devlet bütün bunları yapacak kaynağa sahip mi gerçekten?
— Kaynağımız bol. Çok bol. Bakın Türkiye Kurtuluş Savaşı günlerindeki gibi fakir bir ülke değil. Bu ülkenin yeraltı zenginliği var. Yer üstü zenginliği var. İnsan zenginliği ve birikimi var. Ve çok açık söyleyelim nakit parası da var. Bu ülkede altın stoku da var. Bu ülkede nakit stoku da var. Bu ülkede döviz stoku da var.
Herkes biliyor bunu, bilmiyor mu? Hepsi yastık altında, hepsi gizli. Devlet bunları harekete geçirecek. Türkiye kaynaklarını kullanacak ve hızla kalkınacak.
Bizim İran’dan, Venezüella’dan, Hindistan’dan, Çin’den ne eksiğimiz var?
Bakın dünyanın en yoksul ülkeleri bizi aştılar, geçtiler. Devletçilikle geçtiler. Biz hâlâ liberalizm de liberalizm diye sürünüp duruyoruz.
— AKP iktidarının açıkladığı birtakım rakamlar, ekonomik göstergeler var. Örneğin enflasyon %10’lara kadar düştü. Belli büyüme rakamları da açıklanıyor.
— Bu rakamlar yanıltıcı rakamlar. Şimdi kişi başına milli gelir şu kadar arttı diyebilirsiniz. Fakat Türkiye ne üretiyor? Ne kadar üretiyor? Bunda artış var mı, bunu ortaya koymak lazım.
Türkiye bakın çok ciddi bir şekilde geri teknolojiye mahkum edilmiş, dışarıya kaynak aktaran, bugün kendi buğdayını bile üretemeyen bir ülke. Tayyip Erdoğan iktidarı Türkiye’yi bu hale getirdi. Yani yarın öbür gün savaş çıksa ve bu iktidar başımızda olsa, bu insanlar açlıktan ölecek. Bunu mu istiyoruz?
Türkiye niçin halâ 2000’li yıllarda televizyon buzdolabı dışında bir şey üretemiyor? Niye bir tane araba fabrikası yok bu ülkenin? Niçin otomobili kendimiz üretemiyoruz? Niçin uçak üretemiyoruz? Bakın, tüm dünyanın ürettiği şeyleri biz üretemiyoruz.
Bu ülkeye yazıktır, günahtır. Biz bunların hepsini üretiyorduk. 1930’lu yıllarda Türkiye uçak üretiyordu. Şimdi araba üretemiyoruz. Bu mu Türkiye’nin hak ettiği şey? Demek ki bu kaynaklarla uçak fabrikası bile kurulabiliyordu. Ama Türkiye bugün yabancı ülkelerden satın almak uğruna yabancı ülkeleri zengin etmek uğruna hiçbir şey üretmez hale geldi.
— Ama geçmişe göre, insanların evinde daha çok buzdolabı, daha çok televizyon yok mu?
— Türkiye’de bunlar üretiliyor. Peki Türkiye bunları elde ederken Türk insanının ne kadar borcu var? Türk insanının bugün bankalara, tefecilere, şuna buna tonla borcu var.
Buzdolaplarımız daha dolu diyoruz da Türk insanı daha mı iyi besleniyor?
Hayır.
Türk insanı daha mı fazla maaş alıyor?
1980 öncesi maaş düzeylerinin dörtte birinde şu an insanlarımız.
Eskiden böyle bir ülke değildik. Eskiden çok daha rahat yaşayan insanlardık.
Türk işçisi için Almanya’dan daha cazip olacağız
— Şöyle bir çözüm öneriliyor. Siz buna da karşı mısınız: Mesela Avrupa Birliği’ne girelim, bu sayede Türkler istediği gibi orada çalışabilsin, Türkiye’de alım gücü artsın. Avrupa’nın teknolojisi de ülkemize daha rahat girsin.
— Hemen cevap verelim: Türkiye’nin şu anda Avrupa’da 2.5 milyon işçisi var. Bakın Yunanistan nüfusunun dörtte biri kadar insan şu an Avrupa’da çalışıyor. Türkiye kalkındı mı?
Türkiye’den 10 milyon işçi daha gönderelim, farz edelim Avrupa kabul etti kabul etmiyorlar da ettiğini farz edelim, Türkiye yine fakir olacak.
Bakın çark böyle kurulmuş. Eğer siz liberal iktisadın içinde kalırsanız sizin işçinizi Almanya’da sömürürler, sizi de Türkiye’de sömürürler.
Niye elaleme çalışalım ki?
Kendimize çalışalım. Kendimiz yiyelim, kendimiz içelim. Bu kadar basit.
Biz Almanlar, İngilizler, Fransızlar, Amerikalılar rahat yaşasınlar, daha fazla tüketsinler diye mi yaratıldık?
— Ama sonuçta yurtdışında yaşayan Türkler halinden memnun. Bu ülkede yurtdışında çalışırım hayaliyle de pek çok insan bu projeleri destekliyorsa onları nasıl ikna edeceksiniz?
— Onlara elbette daha iyi koşullar sağlayarak ikna edeceğiz. Yani Türkiye’deki işçinin ücret düzeyini Almanya’daki işçiyle aynı seviyeye getireceğiz.
Herkes işsizlikten yakınıyor. Bizim iktidarımız Türk insanına şunu sunacak: Eğer gerçekten çalışmak istiyorsan, devlet sana iş vermek zorunda. Bu birincisi.
Başka neden yakınıyoruz. Hayat pahalılığından. Devlet bunu ucuzlatacak.
Üçüncüsü en büyük sıkıntısı bu insanların nedir, herkesin bir başını sokacak yeri yok değil mi?
Bizim iktidarımızda herkes oturduğu evin sahibi olacak. Kira denilen, rant geliri denilen şeyi bir günde bir kanunla kaldıracağız. İnsanların oturdukları evi devlet o vatandaş adına satın alacak. O vatandaştan kira almayacak. Bu kadar basit.
Biz zaten insanlarımıza Almanya’dakinden daha iyi bir şart sağlayacağız. Niye Almanya’ya gitsin ki?
Kendi Teknolojimizi Yaratacağız Çin Yaptı Biz mi Yapamayacağız
— Peki sizin devletçi ekonominiz yurtdışıyla nasıl rekabet edecek? Sonuçta teknolojik olarak ABD’den de Avrupa’dan da geriyiz. Hatta teknolojik olarak bağımlıyız.
— Evet, bağımlıyız. Çok basit bir şey söyleyeceğim: Bugün Türkiye sözde Batıya bağımlıdır ama Batı da Türk insanına ve Üçüncü Dünya insanına bağımlıdır.
Bakın ABD’sine, İngiltere’sine, en ileri yerlere gidin, orada teknoloji üreten insanlar hiç de Amerikalılar ve İngilizler değil. Türk’tür, Hintlidir, Mısırlıdır, Afgandır... Yani beyin yine bizim beynimiz. Sadece bizi burada sömürmüyorlar, aynı zamanda bizim insanlarımızın beynini de sömürüyorlar.
Teknoloji çok basit bir şekilde üretilir. Teknoloji taklit etmek çok kolaydır. Teknoloji üretmek de çok kolaydır. Bize teknolojinin üretilemez olduğunun propagandasını yapıyorlar.
Önümüzde Çin gibi, Hindistan gibi örnekler var. Çok basit, aynısını yapacağız.
Türk insanı niye bir şey üretemesin? Kafası mı çalışmıyor? ABD’liler çok kafası çalışan zeki insanlar oldukları için mi bugün teknoloji üretiyorlar?
Tam tersine orada bile bizi çalıştırıyorlar. Türkiye teknolojik açıdan büyük bir atılım yapacak.
— Peki iktidara geldiniz diyelim. Ekonomik anlamda ilk icraatınız ne olacak? Planlamalarınız hazır mı?
— Bizim saydığımız şu sistemi bir gün içerisinde elbette oturtamayız. Ama 5 yıllık bir kalkınma programı çerçevesinde devletin ilk başta yapacağı şey nedir? Vatandaşı çok kısa vadede rahatlatmaktır.
Bunun için de vatandaşın borçtan arındırılması, vatandaşın iş sahibi yapılması gibi şeyler var. Biz bunların önlemini daha ilk yıl içinde alacağız.
Vatandaşa iş vereceğiz. Vatandaşa kredi vereceğiz. Vatandaşın evini vereceğiz. Bunları verdikten sonra zaten ülke ilk bir yıl içerisinde kendi kendini finanse eder pozisyona gelmeye başlayacak. Gelmeye başladıktan sonra da diğer önlemlerimizi, saydığımız kamulaştırmaları ve diğer yatırımlarımızı sırayla yapacağız.
Türkiye’nin Yoksulları AKP’ye Memnun Olduğu İçin Değil Muhtaç Olduğu İçin Oy Veriyor
— Peki sizin bu dediklerinizin çok dışında kalan AKP çok yüksek oy alıyor. AKP hiçbir şekilde sizin gibi kamulaştırma propagandası yapmıyor. Devletçilik propagandası yapmıyor. Ama fakir insanlar onlara oy veriyor.
— Fakir insanlar AKP’ye liberal olduğu için oy vermiyorlar. Muhtaç oldukları için oy veriyorlar. Bugün fakir insanlar AKP’nin vereceği yardım çuvalına muhtaçtır.
Bizim iktidarımızda o yardım çuvalı denilen, sadaka denilen şey kalkacak. Vatandaş zaten iş sahibi olacak. Vatandaş zaten ev sahibi olacak. Vatandaş sadakaya muhtaç olmayacak ki. Vatandaşı siz bu duruma hapsederseniz elbette oy vermek zorunda kalır.
Zaten AKP’nin karşısına farklı bir ekonomik program öneren bir parti çıkmadı. Türkiye’deki bütün partiler AKP neyi öneriyorsa aynısını öneriyorlar. Hatta biz AKP’den daha iyisini yaparız diyorlar. Vatandaş onların arasında bir tercih yapmıyor elbette.
Vatandaşın karşısına devletçiliği, kamu ekonomisini savunan, sosyalist bir projesi olan bir parti yok ki oy alsın.
Biz o parti olacağız ve o şekilde oy alacağız. İnsanlarımız da bu programa kesinlikle oy verecekler.
Bugün Türk halkı IMF’yi mi seviyor? Dünya Bankası’nı seviyor? Kapitalizmi mi seviyor? Hepsinden nefret ediliyor.
AKP Türkiye’de Kriz Yaşayacak Bir Ekonomi Bile Bırakmadı
— Türkiye 90’larda büyük bir kriz yaşadı. 2001’de de yaşadı. Ama AKP iktidarında böyle bir kriz yaşamadı. Örneğin dünya büyük bir ekonomik kriz yaşıyor, ama Türkiye bundan diğerleri kadar etkilenmiyor.
— Türkiye’de ekonomik kriz yaşayacak bir sektör bile bırakılmadı ki. Zaten hepsi bitirildi, ülke diye bir şey kalmadı ki ortada. Yani krize girecek sektör bırakmadılar ki biz krize girelim.
— Halk açısından bu kadar kötü bir ekonomik durum varsa, Türk insanı niye ayaklanmıyor? Sektör bile kalmadıysa, işsizlik bu kadar arttıysa...
— Çünkü Türk insanı örgütsüz. Tüm sektörler yok edilirken, tüm sendikalar da, tüm meslek birlikleri de, tüm kooperatifler de, tüm dayanışma örgütleri de yok edildi. Sol yok edildi. İnsanlar şu anda evlerinde sadece yakınmakla meşgul.
Ama insanlar bir de örgütlü mücadeleyi, kendilerini savunan bir partiyi gördükleri zaman elbette bu partinin yanında yer alacaklar. İnsanlarımız şu anda AKP’nin sadaka çuvallarına muhtaç edilmiş, evine kapatılmış durumda. Bunu değiştirdiğimiz zaman halkımız elbette ayaklanacak.
— Ayaklanma derken?
— Bu ayaklanmadan kastımız şu: Vatandaş AKP’ye değil bize oy verecek.
Vatandaş kapitalizme değil sosyalizme oy verecek.
Vatandaş liberalizme değil devletçiliğe oy verecek.
Vatandaş AKP’ye değil Ulusal Parti’ye oy verecek.
Atatürkçülük: Aranılan Sosyalizmin Ta Kendisi
— Ama bugüne kadar sosyalist programı savunan pek çok parti çıktı. Ama hiçbiri %1’e bile yaklaşamadı.
— Sosyalizmden kastınız gerçekten 1900’lü yıllarda bitmiş olan Marksist programsa, bir proletarya diktatörlüğüyse elbette bu tutmaz bu ülkede. Sosyalizm dediğimiz şey zaten bununla sınırlı olan bir şey değil.
Biz eğer halkımızı mutlu edecek, onu feraha kavuşturacak, onu zenginleştirecek bir sosyalist program önerirsek halk bunun peşinden elbette gelir.
Farz edin, 1960’lı yıllarda halk gençlik hareketinin sosyalist söylemlerine yanıt vermiyor muydu?
Veriyordu.
Ecevit’in o dönemki solcu çıkışına destek verdi mi vermedi mi?
Elbette verdi.
Demek ki bugün de vermeye hazır bir şey var.
Küçücük, marjinal, hâlâ bu ülkede proletarya diktatörlüğünü savunan partiler hiçbir zaman oy almadılar, alamayacaklar da. Bizim de zaten böyle bir programımız yok.
— Yani siz Marksizm dışında, Sovyetler’deki dışında bir sosyalizm mi savunuyorsunuz?
Atatürk’ün devletçiliği çökmedi. Atatürk’ün devletçiliğini yıkmaya çalıyoruz diye açıklama yapıyorlar.
Daha önce Tansu Çiller böyle bir açıklama yapmıştı. Şimdiki Ekonomi Bakanı da yapıyor. Niçin yapıyorlar? Çünkü Atatürk’ün devletçiliğini bitiremiyorlar.
Biz diyoruz ki, Atatürkçülük çağımızın aranılan sosyalizmidir. Biz bunun dışında bir sosyalizm zaten benimsemiyoruz. Atatürk’ün Altı Ok’unda tanımlandığı şekliyle bir iktisadi rejim zaten sosyalizmdir.
Bakın dünya da bugün bunu uyguluyor. Şu örneği de verebilirim. Latin Amerika’da Chavez’in uyguladığı rejim neo-Kemalist bir rejimdir.
İran’ınki de öyledir, Hindistan’ınki de öyledir.
Batılı ülkeler de aslında Atatürk tipi bir devletçi ekonomi uyguluyorlar.
— Peki diyelim ki siz bütün bu liberalizm ve serbest piyasa karşıtı söylemlerinizle oy aldınız ve gerçekten de iktidar oldunuz. Ertesi gün Borsa çökmez mi? Yabancı sermaye tedirgin olup bir anda ülkeyi terk etmez mi. TÜSİAD’ı vs. size karşı cephe almaz mı?
— Hepsi cephe alacak tabii ki.
— Buna karşı nasıl bir hazırlığınız var?
— Buna karşı elbette bir önlemimiz var. Bir halk seferberliğiyle bunları atlatacağız. Denenmiş örnekler var.
İran’ı batırmaya çalıştılar. Batırabildiler mi?
Hayır.
Venezüella’yı batırmaya çalışıyorlar, batırabildiler mi?
Hayır.
Bakın Venezüella’da işçi örgütleri bile ayaklandı Chavez’i yıkmak için. Chavez %60’ı, sadece yoksulları arkasına alarak programını uyguluyor.
Biz de aynısını uygulayacağız. Türkiye’nin %70’ini, %80’ini arkamıza alacağız ve Türkiye’yi yabancı hakimiyetinden kurtaracağız. O zaman, bunu yabancılar düşünecek, biz düşünmeyeceğiz. Bizim gücümüz yerinde.
— Peki bu uzun bir süreç olmayacak mı? Altyapı kuracaksınız, teknoloji üreteceksiniz. Yıllar sürmez mi bu? O kadar süre iktidarda kalabilecek misiniz?
— En az 10 yıl, 20 yıl, 30 yıl iktidarda kalacağız. Bizim iktidarımız kısa dönemli bir iktidar olmayacak.
Bizim partimizin liderleri değişebilir, kadroları değişebilir, ama anlayışımız değişmeyecek. Ve bizim partimiz ülkeyi yönetecek.
(Ulusal Parti Genel Başkanı Gökçe FıratÇulhaoğlu’yla 1 Şubat - 15 Mart 2010 tarihleri arasında TÜRKSOLU gazetesinde yapılan söyleşilerden alınmıştır)