Özgür Erdem
Ulusal Parti: Türk’ün Sesi - Türk’ün Partisi

Kurtuluş Savaşı’nın Şiarı: “Türkiye Türklerindir”

Sene 1921... Ağustos ayı… Sakarya Savaşı’nın tam öncesi... Kurtuluş Savaşı’nın en çetin geçtiği dönem.

Associated Press’in Amerikalı muhabirine Atatürk demeç vermektedir:

“Yıllarca savaşmak zorunda olsak bile Yunanlıları, Anadolu’dan çıkarmaya kesin karar verdik. Türkiye Türklerindir. İşte milletseverlerin ilkesi budur. Biz, haklarımızın savunulması için savaşı sürdürmeye karar verdik. Bizim savaş çözümlerimiz açık bir biçimde bellidir. Trakya’ya gelince: Doğu Trakya art bölgemizin ayrılmaz bir bölümünü oluşturmakta ve Türk çoğunluğuna sahip bulunmaktadır. Trakya’nın diğer bölümleri için biz, seve seve halkoylamasına başvurulmasını kabul edeceğiz. İstanbul bizimdir. Ancak Boğazlar ve Marmara Denizi için başkentin güvenliğini sağlamak şartıyla bir çözüm yolu kabul etmeye hazır bulunmaktayız.”

Atatürk’ün bu sözleri aslında Kurtuluş Savaşı’nın temel şiarını göstermektedir: “Türkiye Türklerindir.”

Ne zaman söylendiğiyle, kime söylendiğiyle ve tabii ki içeriğiyle Kurtuluş Savaşı’nı en özlü şekilde anlatan sözlerden birisidir bu.

Mustafa Kemal niye “Türkiye Türklerindir” demek zorunda hissetmişti kendisini? Çünkü o dönem Anadolu’nun Türk toprağı olmadığı, bu coğrafyanın tarihsel ve doğal sahiplerinin Rumlar ve Ermeniler olduğu propagandası yapılıyordu. Nüfus açısından çoğunluğu sağlamak için bir yandan Rum ve Ermeni çeteler bir yandan Anadolu’da Türk soykırımı uygularken bir yandan da Balkanlar ve Kafkaslar’dan Anadolu’ya yoğun bir Rum ve Ermeni göçü yaşanıyordu.

İşte bu koşullarda imzalanan Sevr Anlaşması, Türklere Anadolu’nun ortasında küçük bir bölüm bırakırken, Pontus, Ermenistan, Kürdistan gibi ülkeler kuruluyor, Trakya ve Ege bölgesi Yunan işgaline bırakılıyor, İstanbul da uluslararası denetime terk ediliyordu.

Sevr, Anadolu’nun Türksüzleştirilmesi projesinin son aşamasıydı. Batının Haçlı seferlerinden beri gerçekleştiremediği o 1000 yıllık hayal gerçekleşmek üzereydi: Anadolu’dan Ortadoğu’ya uzanan o verimli coğrafya Batının eline geçiyordu...

İşte Atatürk’ün “Türkiye Türklerindir” sözü dönemin gelişmeleriyle ele alındığında ve Türk milletinin içinde bulunduğu tehlike hatırlandığında bir anlama kavuşur.

Kurtuluş Savaşı, yerinden yurdundan edilmek istenen Türk’ün, yok edilmek istenen Türk’ün direniş ve uyanış savaşıdır.

Batının Değişmeyen Gündemi: Türksüz Anadolu

Atatürk “Türkiye Türklerindir” sözünü söyledikten 90 yıl sonra Batılıların gündeminin değiştiğini söyleyebilir miyiz?

Hayır.

Bunu görmek için Sevr haritasıyla ABD’lilerin şu ünlü BOP haritasını üst üste koymak yeterlidir. Birebir aynı oldukları ortada.

Ortadoğu coğrafyasında iki Türk ülkesi, Azerbaycan ve Türkiye küçülmekte, Ermenistan büyümekte, Kürdistan ise resmen kurulmaktadır.

Doğu Anadolu üzerindeki Ermeni hayalleri hâlâ geçerlidir.

Ancak değişen bir şey var, emperyalizm için Anadolu’nun Türksüzleştirilmesinde kullanılan esas taşeron artık Kürtler. 1800’lerin sonlarında Rum ve Ermeni çetelerin yaptıklarını artık PKK üstlenmiş durumda.

Değişmeyen şey ise o gün bugündür yürütülen “Anadolu aslında Türk yurdu değildir” propagandası. Türkler Malazgirt Savaşı’nda Anadolu’ya geldiğinde Rumların, Ermenilerin ve Kürtlerin zaten Anadolu’da bulunduğu ve bu topraklarda en az Türkler kadar hak sahibi olduğunu iddia ediyorlar. Bu konuda bir tarih tartışmasına girmeyeceğiz, bu yazının konusu değil. Ancak kısaca ifade edelim, Türklerin Malazgirt’ten çok önce defalarca akınlar halinde Anadolu’ya geldiği biliniyor. Yani Alparslan Malazgirt Savaşı’nı kazandığında, Anadolu’da zaten önemli bir Türk nüfusuyla karşılaşmıştı.

Bu emperyalist propaganda “Türkiye Türklerindir” diyen Kuvayı Milliye sayesinde 1920’den sonra susmak zorunda kalmıştı. Ancak Atatürk’ün ölümünden sonraki iktidarların işbirlikçiliği yüzünden bu sefil propaganda tekrar ortaya çıktı.

Özellikle AKP iktidarıyla birlikte Türkiye’nin gündemini bu propaganda oluşturuyor. Bakın son 10 yıldır ne tartışılıyor Türkiye’de:

1. Türk vatandaşlığı kavramı: Anayasa geçen Türk vatandaşlığı terimi yerine “Türkiye vatandaşlığı” kullanılması gerektiği, Türk kimliği yerine Türkiyelilik kimliğine ihtiyaç duyulduğunu söylüyorlar.

2. Türk tarihi: Türklerin Anadolu’daki hakimiyetinin son 1000 yıllık tarihinde olumlu ne varsa Türkler dışındaki milletlere, olumsuz ne varsa Türklere mal ediliyor.

3. Türk kimliği: 5-10 bin yıllık bir milli tarihe sahip Türk kimliği yok sayılıyor, aşağılanıyor, hor görülüyor. Türk kimliğinin içinden ayrı bir etnik kimlik olarak Kürt kimliği çıkarılıyor

Kısacası Türk, çok taraflı bir saldırı altında.

Bir yandan bölücü örgüt Türk’e ait ne varsa saldırıyor. Yalnızca askerlerimiz değil, öğretmenlerimiz, yaşlılarımız, hatta okuluna giden genç kızlarımız bile hedefte. Sadece ve sadece Türk oldukları için.

Diğer yandan PKK’ya karşı çıkacak, milliyetçi bir direnişe geçecek her Türk büyük bir ideolojik hegemonya altında sindirilmeye çalışılıyor. Türklüğünüzü savunmaya, korumaya kalksanız ırkçılıkla suçlanıyorsunuz.

Ulusal Parti işte Türk’ün etrafındaki bu kuşatmayı kırmak için kuruldu.

Türklüğümüzü güveniyoruz. Çünkü Atatürk’ün “Türk öğün, çalış, güven” sözünü rehber ediniyoruz.

Türk olduğumuzu söylemenin, Türklüğümüzü savunmanın ırkçılık olmadığını, en doğal hakkımız olduğunu biliyoruz. Çünkü Atatürk’ün “Ne mutu Türk’üm diyene” sözünü rehber ediniyoruz.

“Türk’ün partisi” olmayı hedefliyoruz. Çünkü Atatürk’ün “Türkiye Türklerindir” sözünü rehber ediniyoruz.

İşbirlikçi Siyaset: Türk’ü Yöneten Ama Türk’ü Savunmayan Siyaset Anlayışı

Ulusal Parti Türk’ün partisi olma hedefiyle ortaya çıktı. Türk siyasetinin içinde bulunduğu duruma bakarsanız, bu son derece “radikal” bir tavır.

Her şeyden önce Türkiye’de siyaset rejimi öyle bir hal almıştır ki, ABD’den icazet almayan, Amerikan çıkarlarını korumaya and içmemiş herhangi bir kimsenin Başbakanlık koltuğuna oturması mümkün değildir. O koltuktan inenler ya da indirilenler de, Tayyip’in danışmanı Zapsu’nun deyimiyle, ABD tarafından “süpürülenlerdir” ancak.

Atatürk’ün ölümünden sonra, İnönü’yle başlayan dönemde, Türkiye’nin Batı kutbunda yer almasına karar verilmesiyle birlikte, işte bu işbirlikçiliğin de temelleri atılmış oldu. Önce bir NATO ülkesi olduk. NATO’nun çıkarları bütün çıkarların üstündeydi bizim için. Özal’la birlikte Amerikancılık iyice yerleşti. O kadar ki Körfez Krizi’nde Türkiye’nin ulusal çıkarları tam aksini gerektirmesine karşın, “Bir koyup üç almak için” ABD’yle birlikte Irak işgaline katılmayı bile istedi Özal. Aslında “bir koyup üç alacak” olan ABD’ydi. Türkiye’ye düşen taşeronluk ve “yardım ve yataklık”tı. Ve Irak’taki Amerikan işgalinin bir Kürt devletiyle sonuçlanacağı ve bunun da Türkiye’nin ne kadar çıkarlarının aleyhinde olduğu da ortadaydı.

AKP iktidarı dönemine geldiğimizde ise çok daha vahim bir noktadayız.

Kıbrıs meselesinde Rum işbirlikçisi Talat destekleniyor.

Ermeni meselesinde bin bir taviz verilerek Ermenistan’la anlaşmanın yolları aranıyor. Bunun uğruna kardeş devlet Azerbaycan’a bile rest çekiliyor.

Irak’ta bir Kürt devletinin kurulmasını yıllardır savaş nedeni olarak gören Türk devleti anlayışı bir kenara itiliyor, o sözde devletin sözde başbakanıyla, resmi görüşmeler yapılıyor, hatta o devletin hamiliğine soyunuluyor.

İşte Türk siyasetinin içine düştüğü büyük çelişki. Türk’ün çıkarını savunan tek bir icraatlarını göremezsiniz.

Ama oyu da Türk insanından alırlar.

Türk’ü yönetirler ama Türk’ü savunmazlar…

Ulusal Parti işte bu garip durumu ortadan kaldırmak, işbirlikçi siyaseti bitirmek için geliyor.

Türk’ün Sesine Kulağını Tıkayan Partiler

İşbirlikçi siyaset ile Türk milleti arasındaki uçurum inanılmaz boyutlarda. Bu en iyi şehit cenazelerinde görülebilir. Artık her şehit cenazesi on binlerce yurttaşımızın katıldığı, yani yapıldığı şehirlerde neredeyse bütün insanların katıldığı gösterilere dönüşüyor. Bu cenazelerde atılan PKK karşıtı sloganların, “idam cezası geri gelsin” taleplerinin, PKK terörüne karşı “askeri mücadele” çağrılarının hangisini Mecliste duyabiliyoruz?

Meclisteki partilere şöyle bir bakarsak, AKP zaten PKK terörünü hortlattığı için Türk milletinden büyük tepki görüyor. Ve başlattığı Kürt açılımıyla bambaşka bir telden esiyor.

MHP deseniz, PKK karşıtlığını bir tek seçim dönemlerinde hatırlıyor. Ama seçim dönemi dışında PKK’lı milletvekilleriyle el sıkışmaktan, samimi pozlar vermekten çekinmiyor. Seçim meydanlarında “idam, idam” diyor, ip atıyor, iktidara geldiğinde ise idamın kaldırılmasına destek oluyor...

CHP deseniz, PKK’nın destekçisi olmuş. Lideri Kılıçdaroğlu “Kan kanla yıkanmaz” diyor, genel aftan bahsediyor.

Bunlar meclisteki partiler. Meclis dışındakiler çok mu farklı? Tabii ki değil. İş PKK meselesi olunca, hepsi “terörü lanetler”, ama Türk milletinin şehit cenazelerindeki haykırışlarına da kulaklarını tıkarlar. O taleplerin birisini bile savunan bir parti yoktur Türkiye’de.

Aksine tümü birden “itidal” çağrısı yaparlar.

Yani Türk’ün sesi olmamaları bir yana, Türk’ün sesini çıkarmasını engelleyen bir siyaset sistemi var Türkiye’de...

Ulusal Parti işte buna bir son verecek.

Türk milletinin en önemli sorunu terör sorunudur.

PKK terörüne verdiği şehitlerdir.

Milletimizin bağrı yanmakta, PKK’ya hak ettiği cezanın verilmesi istenmektedir.

Ulusal Parti Türk milletinin işte bu sesine kulak veren, o sese sesini katan, o sesi susturmak bir yana daha cesurca, daha içten, daha bir yüksek sesle haykırılması için çalışacak bir partidir...

Bu yüzden “Türk’ün partisidir.”Türk’ün Sesine Kulağını Tıkayan Basın

Sadece siyasi partiler mi? Türk basını da çoktan Türklüğünü unutmuş durumda. Siyasi partiler Türk’ün feryadına ne kadar kulağını tıkamışsa, Türk basını da en az onlar kadar ünlü üç maymunu oynuyor. Görmüyor, duymuyor, konuşmuyor.

Türk insanı şehidine ağlıyor, Türk basını şehit cenazesi haberlerine artık daha fazla yer vermeyeceğini, infiale yol açmak istemediğini açıklıyor.

Türk insanı isyanda. Türk basını ise “provokasyona gelmeyin” diyor.

Türk insanı ABD’den nefret ediyor, hatta %90’lık oranla dünyada ABD’den en çok nefret eden ülkeyiz. Türk basını ise alabildiğine Amerikancı.

Türk insanı Barzani’den nefret ediyor, Türk basını Barzani’den medet umuyor.

Türk insanı Apo’nun asılmasını istiyor, Türk basını Apo’nun idamını engellemek için elinden geleni yapıyor.

Türk insanı Kıbrıs’ı yavru vatan görüyor. Türk basını Denktaş ve derviş Eroğlu düşmanı. Talat destekçisi...

Türk insanı Atatürkçü. Atatürk’e büyük sevgi ve saygısı var. Türk basını için Atatürk herhangi bir devlet adamı. Hataları olan, büyütülmemesi gereken, devrini doldurmuş bir lider.

İşte bu yüzden kişi başına düşen okunan gazete sayısı bu kadar düşük Türkiye’de.

Türk milleti okumadığı için değil. Aksine okuduğu için.

Türk insanı kendi sesi olmayan bir basını niye okusun ki? Basının işbirlikçiliğini biliyor ki okumuyor...

Ulusal Parti’ye Sansür

Türk’ün isyanına, feryadına, nefretine, sevgisine sayfalarını ve ekranlarını kapamış olan Türk medyası Ulusal Parti’yi de tabii ki yok sayacak.

20 Mart 2010’da kuruluşumuzu ilan ettiğimizde on binlerce kişiyle Anıtkabir’e çıktık. Başka herhangi bir parti kuruluşunu 10 kişiyle bile duyursa, Türk medyası hemen haberini yapar.

Ancak Ulusal Parti’nin kuruluşu görmezden gelindi.

Tek bir haber bile yayınlanmadı.

Parti kuruluşunu es geçtiniz diyelim, on binlerce insanın Anıtkabir’e çıkmasının da mı haber değeri yok?

Haber değeri var ki yok sayıyorlar.

Türk’ün uyanışını, dirilişini tabii ki göstermek istemeyecekler.

Ulusal Parti, Türk medyasının bu sansürünü çiğneyip aşacak partidir.

Sansür derken sadece kendi partimize yönelik sansürü kastetmiyoruz.

Türk insanına yönelik sansürden bahsediyoruz.

Türk medyası istediği kadar Türk insanının duygu ve düşüncelerine sansür uygulamaya kalkışsın, perdelemek istesin, Ulusal Parti elindeki bütün imkanlarıyla, nesi var nesi yoksa bu sansürü yıkacaktır.

Türk insanından saklananları Türk insanına götürecek, Türk insanının tartışmasından korkanlara inat, Türk insanını siyasetin içine sokacaktır.

Broşürse broşürle… Bildiriyse bildiriyle…

Gerekirse gazete çıkarılır. Kitap basılır. Standlar açılır. Ev ev, kapı kapı dolaşılır.

Ama bu sansür yerle bir edilir...

AB’nin ABD’nin İstediklerini Değil, Türk’ün Çıkarlarını Savunan Parti

Şu son 10 yıla bir baktığınızda Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin “AB ve ABD Çıkarlarını Koruma Meclisi”ne dönüştüğünü görürsünüz. “AB’yle uyum”, “Bu şekilde AB’ye üye olacağız” diye diye AB’nin dayattığı pek çok yasa, üzerinde çok da tartışılmadan TBMM’den geçti.

ABD’nin dayattığı bütün kararlar bu mecliste alındı. Neler mi? Ermenistan’la ilişkilerin normalleştirilmesi, Kürt Açılımı, Kıbrıs’ta Rumlarla iyi ilişkilerin kurulması, Irak’taki ABD işgalinin tanınması, Afganistan’daki ABD işgaline destek olunması, Lübnan’a İsrail ve ABD çıkarları için asker gönderilmesi...

Halbuki çıkan bütün bu AB’ci yasalar, alınan bütün Amerikancı kararlar, Türk milletinin çıkarlarını yansıtmıyordu. Bunu aslında her ne kadar işbirlikçi de olsa, siyasetçiler de biliyordu. O yüzden yangından mal kaçırır gibi, geceleri mesai yaparak geçiriverdiler o yasaları...

Hatırlayın 2002 yılını… İdam cezasının kalkması da dahil, o ünlü AB uyum yasaları, kamuoyunda hiç tartışmadan 15 günde 15 yasa birden çıkarıvermişlerdi. Bugün o yasaların cezasını tüm Türk milleti çekiyor.

O yasalar yüzünden ekonomiden PKK terörüne, bütün sorunlarımız daha da çözülmez, içinden çıkılmaz hale geldi...

Türk milleti o yasalar sayesinde AB’ye üye olacağız diye kandırılmıştı. Ancak yasaların tek amacının AB üyeliği değil, Türkiye’nin bölünme sürecini hızlandırmak olduğu ortaya çıktı.

Aynı şey AKP döneminde de yaşandı. AKP Kürt bölücülüğünü o denli serbest bıraktı ki, bugün Doğu ve Güneydoğunun neredeyse çoğunda belediyeler PKK’lı partinin kontrolünde. PKK bu şehirlerde sürekli ayaklanma provaları yapıyor.

AKP’nin yol haritasının kimin tarafından çizildiği ABD Başkanı Obama’nın Türkiye’yi ziyaretinde ortaya çıkmıştı. Obama TBMM’de mecliste yaptığı konuşmada AKP’nin bütün icraatlarını övmüş, Ermeni meselesinden Kürt meselesine bütün açılımların devam etmesini istemişti. Ve konuşması Meclisteki bütün partiler tarafından ayakta alkışlanmıştı.

İşte Türk siyasetinin işbirlikçiliğinin boyutu. Obama geliyor, TBMM’de direktif veriyor, hepsi de ayakta alkışlıyor. Bir kişi bile çıkıp “Sen kim oluyorsun da bizim meclisimizin çatısı altında bu meclise direktif veriyorsun” diyemiyor...

Türk siyasetinin Türk’ün sesini değil, AB’nin ve ABD’nin direktiflerini dinlediğinin çok güzel bir kanıtı...

Ulusal Parti, Türk’ün partisi olduğunu, sadece ve sadece Türk milletinin çıkarlarını savunarak gösterecek.

Örneğin, Avrupa’da idam cezası kalktı diye idamı kaldırmak zorunda değiliz.

Çünkü idam cezası, PKK terörünü engellemek için en önemli silahlarımızdan birisi. Apo idam edilmiş olsa, PKK şu anki gücüne ulaşamaz, silinir giderdi. Çünkü idam cezası devletin kararlılığını göstermek için çok önemli bir yol. PKK terörü de devlet kararlılığı olmadan bitirilemez.

Halbuki idam cezası kaldırılırken Türk milletine hep Avrupa ülkelerini örnek gösterdiler. Dediler ki, Avrupa’da idam yok. Evet, yok. Ama Avrupa’da bölücü terör de yok.

PKK gibi bir terör örgütü onların başına bela olsa, emin olun idamı bir günde geri getirir, iki günde onlarca insan asarlar... Zaten AB yasalarında idam cezası “savaş halleri dışında” kaldırılmıştır. Bölücü terör örgütüyle mücadeleyi “savaş hali” sayar, idamı uygulayıverirler...

Ancak idam cezası AB ülkelerine benzememiz için değil, Apo asılmasın diye alelacele kaldırılmıştı. Kimse kimseyi kandırmasın. Ama o dönem idamın kaldırılması Türk’ün çıkarına değildi. Türk’ün isteği de değildi. Fakat bu milletin meclisi olduğunu iddia eden TBMM, Türk milletinin isteklerine kulaklarını tıkayıp kaldırıverdi idam cezasını...

İdam cezasını kaldırılması sadece tek bir örnek. Ancak TBMM’nin AB ve ABD dayatmalarıyla kabul ettiği ve Türk milletinin çıkarlarının tam zıddı olan pek çok yasa ve kararı var.

Ulusal Parti, sadece ve sadece Türk milletinin çıkarlarını gözeterek, aslında müttefikimiz olmayan, bölünmemizi körükleyen AB ve ABD’nin dayatmalarına göğüs gerecek bir politika izleyecektir.

Türkiye Türklerinse, Türk’ün Partisi Olmayacağız da Ne Olacağız?

Ulusal Parti “Türk’ün partisiyiz” sloganıyla Türk siyasetine girince birtakım ezberler bozuldu. “Türk’ün partisiyiz” derken söylemek istediğimiz şey çok açık… Biz Atatürkçü, Ulusal Kurtuluşçu bir partiyiz. Dolayısıyla kendi milletimizi savunmamız kadar doğal bir şey olamaz. Nasıl ki Almanya’daki bir parti Almanların, Fransa’daki bir parti Fransızların çıkarını korumalıysa, Türkiye’de kurulan Ulusal Parti de Türklerin çıkarını koruyacaktır.

Nasıl ki Türkiye Türklerinse, Ulusal Parti de Türklerin partisidir.

Ancak Türkiye’de öyle bir siyasi ortam oluşturuldu ki, Türk’ü savunmak en büyük marjinallik, en büyük ırkçılık, en büyük yanlışlık, en çağdışı hareket olarak sunuluyor.

Tam da Mütareke dönemi İstanbul’u gibi... Atatürk’ün neden “Türk öğün, çalış güven” dediğini, “Ne mutlu Türk’üm diyene” derken neyi kastettiğini bugünlerde daha iyi anlıyoruz. O günlerde de aynen şimdiki gibi işbirlikçilik ve teslimiyetçilik o kadar yaygındı ki Türklüğü, Türk insanını, Türk tarihini hakir görmek moda haline gelmişti. Osmanlı’nın son yüzyılda yaşadığı çöküş dönemi de Türk insanının kendine güvenini sarsmıştı. Kısacası Türk Türklüğüyle öğünemiyor, Türklüğüne güvenemiyordu...

Batının Doğu toplumlarının tembel, yeteneksiz ve sömürülmeyi hak eden bir karakterde olduğunu söyleyen o ırkçı propagandası, maalesef yaygınlaşmıştı...

Bu aslında emperyalizmin çok bilinçli bir planlamasının ürünüydü. Anadolu’ya Türksüzleştirmek isteyen Batılılar, öncelikle Türk insanının Türklüğünü hedeflemişti. Türklüğünü yitiren, milli kimliğiyle gurur duymayı, milli bilincine güvenmeyi bırakan bir millet tabii ki emperyalist işgale direnemezdi.

Bu bir ülkeyi işgal etmek için toptan tüfekten daha etkili bir yöntem. Milli bilinci yüksek bir ülkeyi asla sömürgeleştiremezsiniz. Emperyalizm bunun örneklerini defalarca yaşadı. Bu yüzden milli bilince yönelik saldırının, binlerce topla tüfekle yapılandan çok daha etkili olduğunu biliyor.

Atatürk, Kurtuluş Savaşı’nı işte bu bilinci ayağa kaldırarak, “Türk askerinin yüksek karakterine” dayanarak verdi. Ve kurduğu yeni cumhuriyette de Türk insanının milli gururunu tekrar tesis ederek tam bağımsızlığı prensip edindi... Ekonomiden dış politikaya, bu günlerde çöktüğümüz ve Batıya bağımlı kaldığımız bütün cephelerde, Türkiye gencecik bir ülke olmasına karşın lider ülkelerden biri haline geldi...

Türkiye, 2000’lere gelindiğinde Atatürk öncesi koşulları aynen yaşıyor. Milli bilinç ve gurur aynen Mütareke döneminde olduğu gibi ayaklar altına alınmaya çalışılıyor. Türk’ün partisi Ulusal Parti, Türk kimliğiyle övünen, Türklüğüyle gurur duyan ve yöneteceği Türkiye’yi de aynen Atatürk gibi yüksek Türk karakteri etrafında biçimlendirecek partidir...

Türkiye Türklerinse Kürtler Ne Olacak?

“Türk’ün partisiyiz” dediğimizde “Bu ülkede Kürtler de var. Onları niye dışlıyorsunuz? niye Kürtlerin de partisi değilsiniz?” diye sorulması çok ilginç. Ve Türkiye’nin geldiği noktayı göstermesi açısından da önemli.

Çünkü Türkiye’de Türkler dışında Kürt diye bir milli kimlik yasal ve anayasal olarak tanınmıyor. Anayasamız Türkiye Cumhuriyetine vatandaşlık bağıyla herkesi Türk olarak tanımlıyor. Dolayısıyla “Türk’ün partisiyiz” demek Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının tümünün partisiyiz demek anlamına geliyor ki Siyasi Partiler Kanunu’na göre zaten bütün siyasi partiler öyle olmak zorundadır.

Bu soruyu soranların PKK yanlısı partilerin yıllardır kendisini “Kürtlerin partisi” olarak tanımlamasını niye sorgulamaz merak ediyoruz.

Peki diğer partiler? Onlardan da kendilerini asla Türklerin Partisi olarak tanımlamaz. Hepsinin dilinde bir “Türk-Kürt kardeşliği” propagandası vardır. Yani Türklerin değil Türklerin ve Kürtlerin partisidirler...

Kısacası, Türklerin kendini ifade edebileceği tek bir parti yok.

BDP gibi partilerde kendini ifade edebilmesi zaten imkansız.

Diğer partiler? O partiler de Türk-Kürt kardeşliği propagandasının esiri oldukları için Türk’ün kendini ifade edebileceği partiler değil. Kürt bölücülüğünden yaka silkmiş, Türk-Kürt kardeşliği propagandasının sadece ve sadece PKK’nın büyümesine ve Türk milletinin bölücülüğe karşı uyanıklığının azalmasına neden olduğunu gören Türkler, artık bu slogana inanmıyor. Bu slogan yıllardır Türkler tarafından, Kürtlere düşman olmadıklarını, PKK’ya katılan Kürtle katılmayan Kürdü bir görmediğini göstermek için atılıyor. Ama yaşanan olaylar göstermiştir ki, PKK’ya katılmayan Kürt yoktur. Bu ülkede Türk’ten ayrı bir Kürt milli kimliğini kabul eden bütün Kürtler, sonuç olarak ya PKK’ya katılmakta, ya da en azından PKK’nın eylemlerini sempatiyle izlemektedir.

Şehit verdiğimizde Kürtlerin yaşadığı bölgelerde değil Türklerin yaşadığı bölgelerde protesto gösterileri yapılmaktadır. Madem, PKK’ya karşı olan Kürtler var, niye teki bile çıkıp bir tane PKK karşıtı gösteri yapmaz? Ve Türklerin yaşadığı bölgelerde yapılan PKK karşıtı gösterilerde “Türk-Kürt kardeştir” sloganı atılırken, ne hikmetse Kürt illerinde aynı slogan duyulmamaktadır. Madem ortada kardeş olması gereken ya da kardeşliği birileri tarafından bozulmak istenen iki taraf vardır, neden sadece teki ısrarla biz kardeşiz demektedir?

Bu sloganın amacı ortadadır. PKK terörünün en büyük destekçisi Kürt kimliğinin kendisidir. Türk kimliğinden ayrı bir milli kimlik olarak Kürt kimliğinin varlığı kabul edildiği sürece PKK kendine taban yaratmaktadır. Bu slogan, Türkten ayrı bir Kürt milli kimliğini bütün Türk milletine kabul ettirerek aslında PKK’nın ekmeğine yağ sürmektedir. Böylece PKK örgütlenebilecek daha geniş bir alan ve nüfus bulmaktadır...

Ulusal Parti işte Türk milletini bu tuzağa karşı uyarmaktadır.

“Türklerin Partisiyiz” diyoruz çünkü Anayasamızda ve yasalarımızda Türklerin dışında Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları için ayrı bir kimlik kabul edilmemektedir.

Ve “Türklerin Partisiyiz” diyoruz çünkü Türkiye’de bir tek Türklerin sesinin kısıldığını, Türklerin çıkarlarının savunulmadığını, Türk’üm demenin suç olduğunu görüyoruz.

Türklüğü Savunmak En Devrimci En Solcu Programdır

Ulusal Parti, sol bir parti. Atatürkçülüğü, milliyetçiliği ve sosyalizmi savunuyoruz. Ancak Türkiye’de özellikle 12 Eylül’den sonra öyle bir komprador sol anlayış yerleştirildi ki, solculuk milli kimliğin terk edilmesi olarak tanımlanmaya başladı.

Sol’a milli kimliğini unutturmak aslında Türk milletinin milli bilincini unutturma saldırısının önemli bir parçası. Sonuçta Sol örgütlenme, bir milletin emperyalizme karşı direnmesi için en büyük ihtiyacıdır. Sol’un önderlik etmediği bir antiemperyalist mücadelenin başarılı olma şansı yoktur...

Emperyalizm son 30 yıldır Sol’u bu şekilde gayrimilli hale getirerek aslında Türkiye’de antiemperyalist bir direniş olmasının önüne geçmiş oluyor. Çünkü böylelikle Sol’un Türk insanından, Türk insanının da Sol’dan uzaklaşması sağlanıyor.

Öyleyse yapılması gereken basittir. Sol tekrar normal kökleriyle buluşturulmalı, milli kimliğini sahiplenmeli ve Atatürkçü bir yönelime girmelidir.

Ulusal Parti’nin solculukla milliyetçiliği ve Atatürkçülüğü buluşturan çizgisi bu anlamda Türkiye’de çığır açacak, bütün siyaset ezberlerini bozacak ve Türk milletini layık olduğu Ulusal Sol düşünceyle birleştirecektir.

“Sol bir parti nasıl Türk’ün partisi olduğunu söyleyebilir. Solculuk evrenseldir.” türü propagandaya karşı cesaretle mücadele etmemiz gerekiyor. Çünkü dünyada solculuğun tek bir tanımı vardır, emperyalist-kapitalist sisteme karşı çıkmak.

Bugün, Türkiye’de emperyalist-kapitalist sistemin yok etmek istediği kimlik nedir peki?

Türklük...

Öyleyse, Türkiye topraklarında yaşıyorsak, Türk kimliğinde ısrar etmek, Türklükte direnmek, en devrimci, en solcu programdır.

Türkiye’de Sağcılar Hiçbir Zaman “Türk” Olmadı

Halbuki 12 Eylül’e kadar Sol’un Türklükle hiçbir problemi yoktu. 70’ler Sol içindeki Türklük bilincinin aşınmaya başladığı dönemdi. Ancak o yıllarda bile Sol örgütler Türk bayrağı taşımaktan gocunmaz, faşist katillerin öldürdüğü devrimcilerin cenazelerinde tabutlar Türk bayrağıyla örtülürdü...

Hele hele 12 Mart öncesine, 68’lere, 60’lı yıllara gittiğimizde solculukla milliyetçiliğin ve Atatürkçülüğün, aynen bugün Ulusal Parti’nin savunduğu gibi, iç içe geçtiğini görüyoruz. Bu hem o dönemin Sol örgütlenmelerinin eylemlerinden hem de söylemlerinden görülebilir.

Ancak, 60’lardan 2010’lara, yani yaklaşık 40-50 yıldır Türkiye’de Sol’un söyleminde inanılmaz bir değişiklik yaşandı. “Türk” kelimesi Sol Literatürden tamamen çıkarıldı. Hatta “Türk” kelimesini kullanmak ırkçılık ve faşistlikle bir görülmeye başlandı...

Halbuki “Türklük” Türkiye’nin sağcı örgütlenmeleri tarafından benimsenen bir kimlik hiçbir zaman olmamıştır.

Milli Türk Talebe Birliği’yle başlayan ve bugünkü AKP-Saadet Partisi çizgisine kadar uzanan Şeriatçı hareket kendisini hiçbir zaman Türk olarak tanımlamamış, “Müslüman” kimliğini öne çıkarmıştır. Kendilerine “Milli “Görüşçü” demeleri kimseyi aldatmasın. İsimleri “Milli”dir, ama milliyetçi değil Şeriatçı oldukları için hiçbir zaman “milli” davranamazlar... Çünkü bir Şeriatçı için bir insanın “milli” kimliği değil “dini” kimliği önemlidir.

Çok “milli” gözüken MHP ise 2000’lere kadar kendisini “Türk” değil “Türk-İslam” olarak tanımlamıştır. Yani MHP de aslında asla bir “Türk” hareket olmamıştır. Bunun da temel nedeni, Amerikancılıkları ve gerici yapıları olmuştur. Onların “milli”likten anladıkları sol düşmanlığı yapmaktır. Ve Sol’a saldırırken de çok bilinçli ve sinsi bir şekilde Kürtçü Sol’u hiçbir zaman hedef almamış, her zaman “Türk” solcuları ortadan kaldırmaya çalışmıştır. 70’lerde Maraş’ta, Sivas’ta, çorum’da yaptıkları katliamlar hâlâ akıllarda. Bu katliamlarda MHP hep Türk insanını öldürdü. 70’li yıllar boyunca katlettikleri binlerce devrimci insan da hep Sol örgütlerin Türk kadrolarıydı... O dönem bütün Türkiye’yi kana bulayan, çok bilinçli bir şekilde Kürtçü örgütlere hiçbir zaman dokunmadı...

Bu anlamda MHP, PKK’dan bile daha çok “Türk” öldüren bir örgüt olarak asla bir “Türk” hareket sayılamaz.

Peki 2000’lerin MHP’si?

Geçmişte “Türk” olamayan MHP, bugün de bu kimliği bir türlü kabullenemiyor. “Türk-Kürt kardeşliği” propagandasını en çok ve en güçlü şekilde yapan partinin MHP olması bir tesadüf değil. Herhangi bir MHP’liye soralım, “Türklerin partisi misiniz yoksa Türkler ve Kürtlerin partisi mi” diye, emin olun hepsi “Türklerin ve Kürtlerin partisiyiz” diyecektir.

Üstelik MHP, bugün Türk insanının önündeki en büyük tehlikelerden birisi. Türkiye’nin dört bir tarafında “Bin yıllık kardeşliği yaşa ve yaşat” isimli mitingler düzenliyorlar ve Türk-Kürt kardeşliği propagandasını yapıyorlar.

Ancak çok bilinçli bir şekilde bu mitingler Doğu ve Güneydoğuda, PKK’nın güçlü olduğu yerlerde yapılmıyor. Türk şehirlerinde yapılıyor. Yani MHP Kürtlere değil, Türklere sesleniyor.

Madem, Türkiye’de iki millet olduğunu ve bu iki milletin kardeş ve dost olduğunu düşünüyorlar, niye ikisine birden “kardeşlik” propandası yapmıyorlar?

MHP’nin misyonu da böylece ortaya çıkıyor. 70’lerde solun Türk’le buluşmasını engelleme görevleri vardı. Bunu binlerce solcu Türk’ü katlederek yerine getirdiler.

Bugünkü misyonları ise PKK terörüne karşı ayağa kalkan Türk milletini “itidal” ve “provokasyona gelmeyin” çağrılarıyla susturmak ve Türk insanına “Türk-Kürt kardeşliği” propagandası yaparak PKK terörünün gerçek nedenlerini görmesini engellemek...

Sol, aynı zamanda Sağ’ın savunduklarına karşı konumlanarak kendi kimliğini ortaya koyar. Madem Türkiye’deki Şeriatçı hareket ve MHP bir türlü “Türk” olamıyor, Sol’un yapabileceği en mantıklı şey Türkiye’deki Sağ hareketlerin bu Türk düşmanı çizgilerine karşı çıkmaktır. Ve Sağ’ın yok etmeye çalıştığı “Türk” kimliğini savunmaktır.

Türkiye’de Sol Her Zaman “Türk”tü

Türkiye’de Sağ, “Türk” kimliğini savunmama konusunda ne kadar dikkatliyse, Sol da gelenek olarak hep “Türk” kalmıştır. 12 Eylül’den sonra PKK’nın kuyruğuna takılan “Sol” hareketlerin içine düştüğü Kürtçülük tuzağı, bu gerçeği değiştirmiyor. Onlara değil, Türk Solu’nun gerçek geleneğine bakmak gerekiyor. Tabii Sol için “Türk olmalı mı olmamalı mı” tartışması yapılacaksa, dikkatle incelenmesi gereken dönem 60’lı yıllar. Çünkü 60’lar Türkiye’de Sol’un en çok kitleselleştiği, Türk milletiyle en çok kaynaştığı dönem. Türk Solu’nun 60’lardaki çizgisine bakıldığında ilginç bir durumla karşılaşıyoruz. O dönemki Sol hareketlerin tümü, TİP’ten devrimci gençlik hareketine, Yön-Devrim dergisinden DİSK’e, kendilerini “Türk” olarak tanımlıyor, eylemlerinde Türk bayrağı kullanıyor ve milli kimliklerinden gocunmuyordu.

Bu durumu o dönem Sol’un kullandığı genel jargonda bile görebiliyoruz. Merak eden dönemin bütün sol dergilerini inceleyebilir. O dönem bütün solcu insanlar, bütün sol örgütler, bütün solcu aydınlar, bütün solcu sendikalar ve kitle örgütleri kendisini “Türk” olarak nitelerdi.

Bu da çok doğaldı. Çünkü yaşadıkları ülke Türkiye’ydi.

O dönemin Sol hareketlerinden birkaç örnek vereceğiz. Ancak uzun uzun alıntılara gerek yok, o dönem kurulan sol örgütlenmelerin isimleriyle bugünkü takipçileri olduklarını iddia edenlerin isimlerini karşılaştırmak bile yeterli.

1961’de Türkiye’nin en başarılı yasal partisi olan TİP kuruldu. İsminde “Türk” var. “Türkiye” İşçi Partisi...

Bugün o geleneğin takipçisi olduğunu iddia eden sol partilerden hiçbirisinin isminde “Türkiye” kalmadı...

Deniz’ler 1970’de kurdukları gizli örgütün adını Türkiye Halk Kurtulu Ordusu koymuşlardı. İsminde yine “Türkiye” var. Ama o geleneğin takipçisi olduğunu iddia edenlerin partisinin isminde “Türkiye” kalmadı. Hatta çıkardıkları gazetenin ismi bile “Evrensel”!

Mahir’lerin örgütünün ismi ise Türkiye Halk Kurtuluş Partisi’ydi. Bugün o geleneği takip ettiğini iddia eden hiçbir örgüt ya da partinin isminde “Türkiye” kalmadı.

Türkiye’de Sol işte böyle ucube bir hale dönüştü... Dünyada bütün komünist ve sosyalist partiler kendi ülkelerinin ismiyle anılır. Bir tek Türkiye’deki sol örgütlerde ülke ismi yer almıyor.

Neden?

Çünkü ülke isminde “Türk” geçiyor da ondan.

Anlayacağınız, Türkiye’de Sol, milli köklerinden bu derece kopartılmış durumda... O kadar ki, isimlerinin başındaki “T” harfini bile hazmedememiş, çıkarmışlar, “Türk”ü çağrıştırıyor diye!

60’larda Sol’un Jargonu: “Türk Olanların Hareketiyiz”

Sadece isimlere bakmak, 60’larda Sol içinde hakim olan milli duruşu anlamamıza yetmez. Şimdi birkaç örnek vereceğiz..

Uzun alıntılar yapmaya gerek yok. Merak eden dönemin gazete, dergi ve kitaplarını inceleyebilir. Bu yazıda sadece önemli sol örgütlenmelerin kuruluş bildirgelerinden ve tüzük ve programlarının ana maddelerinden kısa örnekler vermekle yetineceğiz.

Yön dergisiyle başlayalım. Doğan Avcıoğlu’nun çıkardığı Yön dergisi 20 Aralık 1961’de Yön Bildirgesiyle yayın hayatına başladı. Bildirge “Türk halkının, çok çetin iktisadî, siyasî ve sosyal meseleler ortasında, kenisini bütün özlemlerine kavuşturacak bir yön aramakta olduğu bu günlerde” diye başlar... Yani 60’lara damgasını vuran, bütün Türk milletine sosyalizmi öğreten Yön dergisinin çıkış bildirgesi “Türk” kelimesiyle başlıyor!

Gelelim TİP’e... 65 seçimlerinde 15 milletvekili çıkaran 60’ların en önemli sosyalist partisine...

13 Şubat 1961’de kurulan Türkiye İşçi Partisi’nin tüzüğü partinin karakterini şu şekilde tanımlar:

“Türkiye İşçi Partisi, Türk işçi sınıfının ve onun demokratik öncülüğü etrafında toplanmış bütün emekçi sınıf ve tabakaların kanun yolundan iktidara yürüyen siyasî teşkilâtıdır.”

Görüldüğü gibi TİP’in tüzüğü de “Türk” kelimesiyle başlıyor!

Nereden nereye... Bugün işçi sınıfının “evrenselliği”nden bahsedenler TİP’in o dönem “Türk” işçi sınıfı demesi hakkında ne düşünür acaba...

Ve TİP de bakışının “Türk” olduğunu ifade etmekten çekinmez. Tüzüğün ilk maddesini okumaya devam edelim:

“TİP Yurt ve Dünya olaylarını Türk işçi snıfı ve emekçi halk yığınları açısından değerlendirir, onların menfaatlerini savunur, hak ve hürriyetlerinin gerçekleştirilmesi için mücadele eder.”

Hiç de “evrensel” değil. TİP, yurt ve dünya olaylarını “Türk” emekçilerinin gözünden değerlendireceğini belirtmektedir...

Bir de Sosyalist Kültür Derneği’nin kuruluş bildirgesine bakalım. SKD, Doğan Avcıoğlu başta olmak üzere Yön çizgisindeki aydınların kurduğu bir dernektir. Tahmin edileceği üzere bildirgede pek çok kez “Türk” kelimesi geçmektedir. Ancak şu bölüm sosyalist hareketin neden aynı zamanda “milliyetçi” olması gerektiğini de belirtmesi bakımından son derece çarpıcı:

“Türk sosyalistlerinin milliyetçiliği aldatıcı ve gerici bir milliyetçilik değildir. Türk sosyalistlerinin milliyetçiliği halka dayanan ve halka yönelen bir milliyetçiliktir. Sosyalizm Türk ulusunu ileri bir medeniyet seviyesine ulaştırmak hedefine yönelmiş halkçı bir düzen kurmak üzere yapılan Milli Kurtuluş Savaşımızın bir devamı ve yeni bir hamlesi olacaktır.”

Peki ya DİSK? Bugün “Hepimiz Ermeniyiz” yürüyüşleri düzenleyen, Kürtçü hareketin kuyruğuna takılan DİSK de kendisini “Türk” olarak tanımlamaktan gocunmazdı. 13 Şubat 1967 tarihli Kuruluş Bildirgelerinde şöyle demişlerdi:

“Bizler Türk işçi sınıfının tüm çıkarları, hakları ve özgürlükleri ve onuru için bir araya geldik.”

Bu kadar da değil, DİSK kurulduğu dönemde Türk-İş’i işbirlikçilik ve “milli” olmamakla eleştirirdi. “Türk-İş Çıkmazı” başlıklı kitapçıklarında şöyle diyorlardı:

“Bugün Türk-İş’e karşı köklü ve soylu bir muhalefet varsa bunun nedeni Türk-İş’in yabancı parasıyla fiyaka satmasıyla başlar.”

Ve DİSK, Türk-İş’e karşı eleştirilerini ABD’li yardım kuruluşu AID’den aldıkları yardımlara dayandırır. Bu yardımlarla Türk-İş’in bağımsızlığı yitirdiği söylenir.

Nereden nereye... O günlerde Türk-İş’i şabancı parası almakla suçlayan DİSK bugün AB Fonlarından beslenmekte sakınca görmüyor.

Deniz’lerin Türk bayraklarıyla “Mustafa Kemal Yürüyüşü” yaptığı, bildirilerinin hep “Türk milletine” hitaben yayınlandığı günlerdi 68. Örneğin, ODTÜ’de Amerikan Büyükelçisi Kommer’in arabasının yakıldığı eylemden sonra dağıtılan bildiri “Türk Halkına” hitabıyla başlar, “Yaşasın Milli Kurtuluş Savaşımız” diye biterdi.

Kısacası, 60’larda Sol’da “milli” söylem hakimdi, Sol “Türk” olmaktan gocunmaz, aksine bununla övünürdü. O kadar ki Deniz Gezmiş’lerin dergisinin ismi “Türk” Solu’ydu. Ve Türk Solu dergisi çıkarken kimliğini şu şekile açıklıyordu: “Bugünün savaşı gerçekten bağımsız ve demokratik bir Türkiye uğruna, dış sömürücüye ve yerli ortaklarına karşı, emperyalizm-Komprador-feodal üçlü ortaklığına karşı Türk iulusunun savaşıdır. Bugünün savaşı 19 Mayıs 1919’da Atatürk’ün önderliğinde başlayan ulusal şahlanışın bir gerileme süresinden sonra yeni koşullar içinde sürdürülmesidir.”

Ve kuruluş bildirgesi şu cümleyle bitiyordu:

“Bugünün savaşı her içtenlikle ‘Türk’üm’ diyenin savaşıdır.”

Görüldüğü üzere solcu ve Atatürkçü bir parti olarak Ulusal Parti’nin kendisini “Türk’ün partisi” olarak tanımlaması şaşırtıcı değildir. Şaşırtıcı olan, Türk Solu’nun geleneğinde “Türklük” vurgusu ve milli duruş bu kadar yaygınken, Ulusal Parti’nin çıkışını anlayamayanlardır.

Bugün Türkiye’de en büyük solculuk Türk’ün sesini kısmak isteyenlere direnmektir.

Ulusal Parti, Türk’ün partisi olduğunun bilincinde, Türk’ün sesini kısmak isteyen emperyalizme ve kapitalizme karşı mücadelenin başında yer alacaktır.

Bugüne kadar Türkiye’de herkes konuştu, bir tek Türkler sustu. Ulusal Parti’yle birlikte konuşma sırası Türk’e de gelecek...

Bu yazıyla ilgili görüşlerinizi gönderebilirsiniz:
Size ulaşmamız için lütfen aşağıdaki formu doldurun:
İsim: 
Soyisim:
Telefon: ( 0   )
Cep Tel: ( 0   )
E-posta: 
Şehir: