Kaya Ataberk
1923’ten 2023’e Atatürk’ün Programı Hâlâ Güncel

Ulusal Parti: Gerçek Atatürkçü Parti

Ulusal Parti’nin kurulması Türkiye’nin siyasal yaşamında bir şeylerin değişme vaktinin geldiğinin en önemli belirtisi oldu. Partinin kuruluşundan da önce açıklanmıştı: Ulusal Parti, her şeyden önce Atatürkçü bir parti olarak kuruluyordu. Hatta bunun da ötesinde Türkiye’deki tek gerçek Atatürkçü parti olma iddiasıyla yola çıkılmıştı. İşte bu nedenle partinin kurulmasından ve programının açıklanmasından da önce Ulusal Parti ile ilgili tartışmalar aynı zamanda bir Kemalizm tartışması olarak şekillendi. Özellikle Kemalizm’in güncelliğini vurgulayan Ulusal Parti, Atatürkçülüğün bir tercih değil bir zorunluluk olduğunu vurguluyor.

Türkiye’de siyasi çevrelerin bir kısmı zaten açıktan ve ideolojik düzeyden Kemalizm düşmanı… Bunlar açısından Kemalizm ya da Atatürkçülük birinci sıradaki düşman. Bunun için bunların tartışmaya katılma düzeyleri de cepheden karşıtlık oldu. “Kemalizm gericidir, burjuvadır, faşisttir, totaliterdir” söylemleri her zamanki gibi kullanıldı.

Fakat diğer bir çevrenin tavrı bizce daha da önemli... Bu kesim aslında Atatürkçülükle hiçbir ilgileri kalmamalarına karşın yine de kendilerini “Atatürkçü” olarak tanıtmayı tercih edenler. CHP ve benzeri yapılar, hiçbir Kemalist fikri ya da uygulamayı kabul etmiyor. Yine de bunlar Kemalizm’e ve Ulusal Parti’nin Kemalizm’i ideoloji olarak kabul etmesine açıktan karşı çıkmayı kendi çıkarları açısından doğru bulmadılar. Bunun için de kurnaz bir söylem tutturdular. Atatürkçülüğün kendi zamanı için doğru olduğunu ama bugünün şartları altında uygulanamaz olduğunu iddia ettiler.

Kemalizm’e yapılan bu üstü örtülü eleştiri; sadece Ulusal Parti’nin tek ve gerçek Atatürkçü yapılanma olduğunu gösterdi. Bu sözde Atatürkçülerin söylemleri, bu durumu bir de kendi ağızlarıyla kanıtladı. Ulusal Parti gibi gerçekten Atatürkçü bir örgütlenmenin neden ihtiyaç olduğu, halkın gözünde bir kez daha açıklamış oldu.

Bugün gelinen noktada, Kemalizm’in güncel olduğunu, Türkiye’nin iyiliği için tek uygulanabilir yol olduğunu savunan tek parti Ulusal Parti.

Ulusun ve Devrimin Kutbu: Kemalizm ve Ulusal Parti

Türkiye’de siyasal sistem, Ulusal Parti’nin kuruluşuna kadar aslında tek kutuplu bir yapıydı. Bir tarafta tümden mandacı, Batıcı olan bir partiler grubu varken onların karşısında da “ulusal” ya da “Kemalist” görünümlü yapılar vardı. Fakat bunlar da “Atatürksüz bir Kemalizm” yaratarak yine mandacı cephede yerlerini alıyorlardı. Böylece bu iki kesim beraberce sistem kutbunu oluşturuyorlardı.

Batının, kapitalizmin, etnikçiliğin, mezhepçiliğin merkezi oluşmuştu. Sağ ya da sol görünümlü partilerden kurulmuş bir odağı vardı. Bu odak doğal olarak kendi içinde tartışmalar, kavgalar yaşıyordu. Kimi Amerikancı olurken, kimi AB’ci oluyordu. Onları da beğenmeyenler Avrasyacılık adı altında Rus emperyalizminin kuyrukçusu oluyorlardı. Fakat düzenin kutbunun karşısında ulusun ve devrimin kutbunu oluşturacak bir odak yoktu. Bir oyun sürüp gidiyordu. Alanın da satanın da az çok memnun olduğu bu yapıyı bozan Ulusal Parti oldu.

1919 yılında örgütlenen Kemalizm 1923 yılında iktidar olmuş, zafer kazanmıştı. Ulusal Parti ise Kemalizm’in 2010 yılında yeniden örgütlenmesini ve iktidar yürüyüşünü başlattı. Aynı zamanda Ulusal Parti, geleceğin tam bağımsız, Atatürkçü Türkiye’sini kurmak iddiasıyla da yola çıktı. Ulusal Parti’nin bu saf Kemalist çizgisine karşı geliştirilen iddia artık Kemalizm’in modasının geçtiği iddiası olabilirdi…

Türkiye’nin Batıya bağımlı, uydu siyasal yapısının tüm sahipleri sağlı sollu saldırıya geçtiler. Kemalizm’in ne kadar demode olduğunun, 1923’te kaldığının farklı yollardan kanıtlanmasına giriştiler.

Biz, en son söyleyeceğimizi en baştan ifade edelim. Bizim açımızdan bu saldırıların laf ebeliği dışında bir anlamı yok. Bırakın demode olmayı, dünya özellikle de ezilen uluslar Kemalizm’i asıl şimdi anlıyor ve uygulamaya başlıyor. Bu nedenle esas güncel olan ideoloji Kemalizm’in ta kendisi…

Eğer bu tip yaklaşımlar yeminli Atatürk ve Atatürkçülük düşmanlarıyla sınırlı kalsaydı belki de bunların üzerinde durmaya çok ihtiyaç olmayacaktı. Fakat bu ideolojik saldırı özellikle son on yıldır o kadar çok vurgulandı ki artık samimi Atatürkçülerimiz bile ne yapacaklarını, ne savunacaklarını çok da bilemez durumdalar. Oysa bizim ihtiyacımız hem ideolojik hem de eylemsel bir sağlam duruş ve kafa açıklığı.

Kemalizm’in Modası Geçti mi?

“Kemalizm’in modası geçti” söylemini açıktan kullananlar her zamanki Kemalizm karşıtları. Liberaller, Marksistler ve Şeriatçılar bu propagandanın yaygınlaşması için farklı kollardan saldırıyorlar.

Bunlardan birincisi liberallerin iddiaları… Liberaller Kemalizm’in hem milliyetçiliğine, hem laikliğine, hem devletçiliğine düşmanlar. Bunlara bakılırsa dünyada artık solun, sosyalizmin ve Kemalizm’in devletçiliğinin modası geçmiş durumda. Artık savunulabilecek tek yöntemin ise serbest piyasaya dayanan kapitalizm olduğunu iddia ediyorlar. Tabi liberaller, Türkiye’de kendi istedikleri gibi bir sistemin tam teşekküllü olarak uygulandığı bir dönem olduğunu biliyorlar. Bu dönem 1838 Balta Limanı Serbest Ticaret Anlaşması’ndan, 1923’e kadar olan dönemdi. Bu yıllar arasında Türkiye en azılı bir serbest piyasa ekonomisine, liberalizme ve kapitalizmin talanına mahkûm edilmişti. Bilindiği gibi liberal yolun yarattığı ekonomik yıkım siyasal yıkımı da beraberinde getirecekti. 1918 yılına gelindiğinde imparatorluk parçalanmış ve neredeyse tamamen sömürgeleştirilmişti.

Diğer taraftan liberaller, kapitalizme ve kendi kozmopolit hayallerine karşı duran en önemli şeyin ulus olduğunu da çok iyi bilirler. Bunun için Kemalizm’in sadece devletçiliğini değil milliyetçi tavrını da modası geçmiş ilan ediyorlar. Böylece Türkiye’de milliyetçiliğin ve Atatürkçülüğün uygulanamayacağını savunuyorlar. Laiklik ve cumhuriyetçilik gibi ilkeler de devletçi-milliyetçi duruşun tamamlayıcıları olduğu için liberallerin saldırısına uğruyor. Kısacası 1838-1918 arası koşulları yaratmanın peşindeki liberaller Kemalizm’i modası geçmiş ilan ediyorlar!

Bunların en yakın destekçileri ise Marksistler arasından çıkıyor. Marksisitlerin ılımlıları açısından Kemalizm geçmişte kalmış ve aşılması gerek bir burjuva reformizmi dönemi. Liberallerin tam tersi bir yoldan giderek onlar da aynı noktaya ulaşıyorlar. Milliyetçiliğe ve devletçiliğe liberaller kozmopolitizm ve serbest piyasa adına karşı çıkıyorlardı. Marksistler ise enternasyonalizm ve Sovyet tipi bir sosyalizm adına karşı çıkıyorlar. Bunu yaparken de kendilerini çağın çok ilerisinde ve devrimci hissediyorlar. Oysaki çoktan yanlışlanmış ve gerçekten modası geçmiş bir duruş içinde olduklarını göremiyorlar. Ulus gerçeğini reddederek liberalizmin bir zıt ikizini yarattıklarını anlayamıyorlar.

Şeriatçılar, Kürtçüler ve komprador solun daha uç kesimleri de aynı cephede konumlanıyor. Onlara kalırsa Kemalizm’in ulusçuluğu “Kürtleri ve Müslümanları ezen bir totaliterlik”. Bu faşist cephedekiler, Kemalizm’i faşist ilan etmek için ellerinden geleni yapıyorlar.

Tüm bu kesimler çeşitli düzeylerden Kemalizm düşmanı bir yelpaze oluşturuyor. Diğer tarafta ise emperyalizm açısından daha kullanışlı olan sahte Atatürkçünün taktiği var.

Sahte Atatürkçünün Taktiği

Bu taktik gerçekten de açık Atatürk ve Kemalizm düşmanlığından bile daha onursuzcadır. Daha da tehlikelidir. Birilerinin kendi ekonomik ya da toplumsal çıkarları adına Kemalizm’e düşman olması anlaşılabilir. Bir Şeriatçı, liberal ya da Marksist kendi ideolojisi adına Atatürkçü duruşun karşıtı olabilir. Sonuçta bu işin doğasıdır. Kemalizm de doğal olarak karşıtlarıyla beraber var. Atatürk, emperyalizme ve kapitalizme karşı bir mücadele bayrağı açtığı zaman karşısına bu düzenin sahiplerinin çıkması da doğaldı. Yine doğal olarak onlar da kendi mücadelelerini verip kaybettiler.

Günümüzde de kaybetmeye mahkûm olan bu akımlar yollarına devam edebilirler. Fakat Atatürkçüler arasına sızmış bulunan bir sahte Atatürkçü ekip, Kemalizm’in içini boşaltmanın yollarını arıyor. Bunlar Atatürk ve Atatürkçü ideolojinin geçmişte kalmış, güzel anılardan ibaret olduğunu ve öyle kalması gerektiğini iddia ediyorlar. Ulusal Parti’nin çizgisinden ve 1923’ün devrimci programını kararlılıkla sahiplenmesinden en çok rahatsız olanlar da bunlar. Atatürkçülük adına Atatürk’ü devrimci kimliğinden soyutlamaya çalışıyorlar.

Bunlarla herhangi bir yerde karşılaşırsanız, sizinle tartışacaklardır. Sorsanız; kendileri, “sizden bile daha Atatürkçüdür”. Fakat tartışma biraz derinleşip Atatürk ilkelerine ve onların uygulanmasına geldiği zaman bu sahteciler gerçek yüzlerini belli etmeye başlarlar. Atatürk’ü tüm ilkeleriyle ve yaptıklarıyla beraber savunun. Ulusal Parti’nin de bugün aynı programı uygulamak üzere yola çıktığını söyleyin. 1923 yılının sorunlarıyla günümüzün sorunları arasındaki benzerlikleri gösterin. Rakibiniz köşeye sıkışmaya başlamıştır.

Alacağınız cevapsa genellikle şu çerçevede olur: “Tamam, dedikleriniz çok güzel ama o zamanlar sene 1923’tü. Günümüzde dünya küreselleşti. Ne eskisi gibi halkçılık, devletçilik uygulanabilir. Ne de milliyetçilik…” Bu sözlerin hemen ardından da savunulacak şeyler serbest piyasa, Kürt açılımı, AB üyeliği, çarşafa özgürlük olacaktır. Tüm bunları bir liberal, bir Kürtçü, bir AKP’li kadar iyi savunan kişi yine de sizden daha “Atatürkçü” olduğunu iddia eder…

Bu genellikle CHP ve ona yakın çevrelerde yaygın bir taktik. Bir liderin programı dâhil hiçbir şeyini savunmayacaksınız ama yine de onun izinden gittiğinizi söyleyeceksiniz. Bu tabi ki mümkün değil. Ama maalesef en az Kemalizm düşmanı akımlar kadar zarar verici böyle bir “Kemalizm” de ülkemizde mevcut…

500 Yıllık Sömürgecilik Ve Kemalizm Gerçeği

Şimdi tüm bu liberal, Marksist, Kürtçü ve sahte Atatürkçü saldırının, demodelik iddialarının karşısında gerçek Atatürkçülüğü anlamak için işin başına dönmemiz gerekiyor. 500 sene öncesine, sömürgeciliğin miladına… Kemalizm’in dünya tarihinde durduğu yeri ve güncelliğini anlamak açısından bugünkü dünyanın temellerinin atıldığı o dönemi anlamak bize gerçek bir ideolojik anahtar verir. 1492’de Avrupalı sömürgeci, Güney Amerika’ya adımını attığında haydutluk düzeni kurulmuştu. Girişilen talan ve katliamlar bu Beyaz sömürgecilikle, ezilen ulus milliyetçiliğinin kavgasını başlattı. Bu kavga günümüz dünyasının da temel çelişkisini oluşturuyor. Sömürgeciliğin kurduğu düzen ezilen insanı hem fiziki olarak yok ediyordu hem de kurduğu iktisadi mekanizmayla yaratılan tüm değerlerin Avrupa’daki kapitalist merkezlere akmasını sağlıyordu.

Daha sonraları ABD’nin en büyük emperyalist haline gelmesiyle bu akımın ulaştığı son nokta İngiltere’den, Kuzey Amerika’ya kayacaktı. Fakat sistemin özü değişmedi. Ezilen ulusların Tupac Amaru Kızılderili ayaklanmasıyla başlayan milliyetçi direnişi ise bir taraftan yükselmeye devam etti. Bolivar’dan ve Zapata’dan geçerek 1914’e kadar ulaşan bu milliyetçi-devrimci akım gerçek programını 1919’da Türkiye’de bulacaktı.

Sömürgecilik, “Yeni Dünya”da yaptığı talanın ardından kendisini yeterince güçlü hissetmişti. Artık Ortaçağlar boyunca, Haçlı Seferleri’yle yapamadıklarını yapmanın hayalleri gerçek olabilirdi. Bu nedenle yüzlerini Doğuya çevirdiler. Karşılarında da Türkleri buldular. Osmanlı İmparatorluğu zor günler geçiriyordu. Ama yine de yıkılması hiç kolay olmadı… 1700’lerin başından 1900’lerin başına kadar Batı sömürgeciliği tam iki yüzyıl Türkleri esir etmek için uğraştı. Sonuçta yine de başarılı olamadı. Çünkü karşısında Türk milletinin devrimci-milliyetçi dirilişini ve Atatürk’ü buldu. 1919 hem Kemalizm’in hem de ezilenlerin Ulusal Kurtuluş Savaşlarının ve devrimlerinin şafağıydı.

Atatürk de bunu şöyle açıklıyordu: “Türkiye’nin bugünkü mücadelesinin yalnız Türkiye’ye ait olmadığını bütün arkadaşlarımız ifade etmiş iseler de bunu bir defa daha teyit etme lüzumunu hissediyorum. Türkiye’nin bugünkü mücadelesi yalnız kendi nam ve hesabına olsaydı belki daha kısa daha az kanlı olur ve daha çabuk bitebilirdi. Türkiye azim ve mühim bir gayret sarf ediyor. Çünkü müdafaa ettiği bütün mazlum milletlerin bütün Şarkın davasıdır ve bunu nihayete getirinceye kadar Türkiye, kendisiyle beraber olan Şark milletlerinin beraber yürüyeceğinden emindir”.

Gerçekten de Atatürk yeni bir çağ başlatmıştı. Türklerin ardından tüm Asya ve Afrika’nın ezilen ulusları başkaldırdılar ve bağımsızlıklarını kazandılar. Atatürk’ün öngörüsü doğrulanmıştı. Yeni çağın ideolojisi Ulusal Kurtuluşçuluk, Kemalizm olmuştu. Şark milletlerinin tümü bu yolun takipçisi olmuştu.

Fakat Kemalizm yalnızca sömürgeciliği silahla kovmak değildi. Kemalizm aynı zamanda emperyalizmin yarattığı sömürü mekanizmasının yıkılması anlamına geliyordu. Kemalizm’in programında ulusal yapının güçlendirilmesi, liberalizmin yarattığı tahribatın ortadan kaldırılarak devletçi-halkçı yoldan ülkenin kalkındırılması vardı. Laiklikle çağdaşlaşma hedefleniyordu ama bu Batının “aydınlanma” ideolojisi gibi dinin kutsallarını yıkıp onun yerine piyasanın kutsallarını koymuyordu. Rejim, cumhuriyetle birlikte siyasi iradeyi milletin eline veriyordu.

Kısacası bir tarafta 500 yıldır dünyayı talan eden sömürgeci sistemin zehri diğer tarafta da onu yıkacak olan Kemalizm’in, Ulusal Kurtuluşun panzehiri vardı artık. Dünyanın en güncel meselesi olan sömürgeciliğin en güncel zıddı Kemalizm olmuştu!

Avrupa’nın İki “Kutbu”: Kapitalizm ve Marksizm

Dünyanın gerçeği sömürgecilikle ezilen uluslar arasındaki kavgayken, Avrupa kendi içinde başka bir çelişki yaşıyordu. Dolayısıyla da Avrupa hem ideolojisiyle hem de pratiğiyle dünyanın geri kalanından farklı bir tartışmanın içindeydi. 1700’ler yani sömürgeciliğin yönünü Doğuya çevirdiği yıllar aynı zamanda Avrupa’da sanayi kapitalizminin doğduğu dönemdi. Avrupa ülkeleri kendi sanayilerini geliştirmek için korumacı politikalar uygularken diğer ülkelere serbest piyasa ve liberalizm önermeye başlamışlardı bile…

Sanayi kapitalizminin doğuşu Avrupa’da yeni bir toplumsal gücün doğuşunu da beraberinde getirdi. Bir taraftan sanayi kapitalistleri güç kazanırken diğer taraftan da sanayi işçileri bir sınıf olarak sahneye çıkıyorlardı. Bu sınıfın da kendine has çıkarları, konumlanışları vardı. Batı işçilerinin örgütlenmesi ve kendi sınıfsal çıkarları için mücadeleye girişmesi Avrupa’da yeni bir kutbun doğuşunu getirdi. Batı işçi sınıfının ideolojisi olarak Marksizm 1800’lü yılların ortasında şekillendi. 1848 yılında Komünist Manifesto’nun yayınlanmasından 1917 Ekim Devrimi’ne kadar geçen süre içinde Avrupa içindeki sınıf mücadelesi aslında I. Dünya Savaşı’nın çıkmasının ardından çok da gündemde kalamadı.

İşin özünde iktisadi bir mekanizma vardı. Batının, ezilen uluslar üzerinde uyguladığı topyekûn sömürü, Batı işçi sınıfının da değer aktarımından, talandan pay almasını sağlıyordu. Dolayısıyla Batının “ezilenleri” doğunun sömürülmesine aktif olarak katılıyorlardı. Bu nedenle bir süre sonra Avrupa’nın tüm işçi sınıfı partileri ve Marksistleri kendi ülkelerinin yanında tavır aldılar. Emperyalist paylaşım savaşlarını desteklediler. Artık Batıdaki sınıflar arası mücadele yeni bir dünya kurmanın değil sömürüden kimin ne kadar pay alacağının kavgası olacaktı.

Aslında liberalizmin de Marksizm’in de çıkış noktalarına bakıldığında bunların ortaklığının sanıldığından eski olduğu görülür. Sonuçta her iki ideoloji de kendisinin diğerine karşı konumlandığını söyler. Ama aslında ikisinin tanımladığı zemin de aynı Batı Avrupa dünyasıdır. Yani burada ezilen dünyanın ya da sömürgeciliğin adı bile geçemez. Ulus kavramı tümden dışlanmıştır. Daha da önemlisi her iki ideoloji açısından da kapitalizm dünya için ileri bir aşamadır. Fakat gerçekte kapitalizm ezilen dünya için hiç de iyi olmamıştı. Sovyetler Birliği dönemi de dâhil olmak üzere Batılıların yönettiği tüm dönemlerde ve yerlerde sömürgeci sistemi farklı şekillerde yeniden kurulmuştu.

Tarih iki ismi haklı çıkarıyordu. İki Ulusal Kurtuluşçu Türk devrimcisini: Sultan Galiyev ve Mustafa Kemal Atatürk.

Kemalizm, Kapitalizmden Üç Yüz, Marksizm’den Yüz Yıl İleri

Tabi ki Batı madalyonunun bu iki yüzünün Türkiye’de de tüm ezilen dünyada da sadık müritleri var. Ezilen dünyanın ve Avrupa’nın siyasal tarihine yaptığımız bu kısa gezinin ardından bu Batı müritleriyle hesaplaşmaya devam edebiliriz.

Kapitalizm savunucuları Kemalizm’i en çok 1930’ların devletçiliğini savunmakla eleştiriyorlar. Devletçiliğin geçmişte kaldığını artık serbest piyasanın, neoliberalizmin dünyanın gerçeği olduğunu ve bu nedenle Kemalizm’in demode olduğunu iddia ediyorlar. Şimdi bir düşünelim. Atatürk’ün devletçi uygulamaları 1930’larda iyice yerli yerine oturmuştu, doğru. Fakat bizim liberallerin ve kapitalistlerin çok yeni bir buluşmuş gibi bize yutturmaya çalıştıkları serbest piyasacılık ne zamanın ideolojisidir? 18. yüzyılın başlarının. Hatta bu serbest piyasa o kadar demodedir ki onu icat eden Batılılar bile hemen vazgeçip korumacı ve devletçi ekonomi politikaları uygulamışlardı. Liberal politikalar ise ancak daha iyi sömürülsünler, kendi ekonomilerini koruyamasınlar diye ezilen uluslara reva görülmüştü. Bunun da ötesinde 1930’ların Kemalist uygulamaları, Batının dayattığı uydu iktisadi ve toplumsal yapının yıkılması için gelmişti.

Marksistler ise aslında daha da kaygan bir zeminde duruyorlar. Gerçekten de Marksizm’in önerdiği tüm tezler 150 yıldır düzenli olarak hayat tarafından yanlışlanıyor. Dünyadaki ilk “Marksist” devrimi yaptığı söylenen Lenin başta olmak üzere, Marksizm’in önerdiklerini değil önermediklerini yapanlar başarılı oluyor. Sonuçta Lenin, Marks’ın işçi sınıfı vurgusunun yanına “ezilen uluslar birleşin” vurgusunu ekleyecek kadar gerçeklerin farkındaydı. Günümüzde de ezilen dünya devrimcilerinin uygulamaları Marksizm’den değil Simon Bolivar, Tupac Amaru, Jose Marti gibi Ulusal Kurtuluşçulardan ilham alıyor. Bugün Türkiye’de Kemalizm’i geçmişte bırakıp proletarya diktatörlüğü kurmayı öneren Marksistler, Chavezlerin, Moraleslerin neo-Kemalist politikaları karşısında zor durumda kalıyorlar. Şimdi tabloya tekrar biraz uzaklaşarak tekrar baktığımızda net olarak görüyoruz ki Kemalizm; kapitalizmden üç yüz yıl, Marksizm’den de yüz yıl ileri bir ideolojidir. Bu hem ortaya çıkış zamanları arasındaki aritmetik fark açısından doğrudur, hem de programın ileriliği açısından doğrudur.

Şunu çok rahatlıkla savunmalıyız ki geleceğin Türkiye’sini de geleceğin dünyasını da Kemalizm kuracaktır.

Dünyada Değişenler, Değişmeyenler Ve Kemalizm’in Güncelliği

Kemalizm’in geçmişte kaldığını, artık demode olduğunu iddia edenlerin temel dayanağı “dünyanın değiştiği” söylemi… Değişim yaşamın temel kuralıdır. Gerçekten de dünyada her şeyin değişmesi kadar da doğal bir şey yok. Fakat bazı kafalar değişmemek konusunda inanılmaz bir dirence sahipler. Bu direnç o kadar kuvvetli ki sırf kendi inançlarına halel gelmemesi için tüm dünyanın gerçekliğini önlerine yığsanız bile gözlerini kapatabilirler.

Dünyada neler değişti? Geçtiğimiz yüzyılda dünyada bir tarafında liberal kapitalizm yandaşlarının, diğer tarafta Marksistlerin yer aldığı bir siyasal kutuplaşma şeması vardı. Fakat bugün liberalizmin, kapitalizmin savunulacak bir tarafının kalmadığı da Marksizm’in çöküş derecesinde yanlışlandığı da ortada.

Yani ne olmuş? Dünyada egemen ideolojiler bu üstünlüklerini yitirmişler. Dünyanın ideolojik ve politik ihtiyaçları değişmiş, dünyada ona göre yeni çözümler üretmiş. Kapitalizmin, emperyalizmin vahşetinden herkes bıkmış, Sovyetler ve Çin gibi Marksizm’i ideoloji yapmış ülkeler de bir şekilde karşıtına dönüşmüş. Ezilenlerse 1919’dan beri kendilerine Ulusal Kurtuluşçuluğu bayrak edinmişler. Yeni bir yol bulmuşlar.

Peki ya değişmeyen ne var? Dünyada bundan 500 yıl önce de sömürgecilik ve ezilenler vardı. 1923’lerde Kemalizm ortaya çıktığında da vardı. Şimdi de var. Yani 1923’te Türkiye’de Atatürkçü bir siyasal harekete daha doğrusu sisteme bir başkaldırıya ne kadar ihtiyaç varsa en az o zamanki kadar şimdi de var. Emperyalizmle, emekçi Türk ulusu arasındaki çelişkiler en az o zamanki kadar keskin. Ve biz bu nedenle en az o zamanki kadar Kemalist olmalıyız. İşte Ulusal Parti’nin temel tespiti de budur.

Bir zamanların sömürgeciliği Beyaz Adam ırkçılığıydı. Bugünün sömürgecileri de öyleler. Fakat bugünküler sadece ırkçı değiller. Şimdikiler aynı zamanda etnik ırkçı, mezhepçi ve Şeriatçı... Sömürgecilik şekil değiştiriyor, yöntem değiştiriyor ama özünü asla değiştirmiyor. Ezilen Türk ulusu olarak bizim açımızdan da sorunlar değişmiyorsa bunların çözümü de değişmiyor.

Kısacası dünyada değişen şeyler de aynı kalan gerçeklikler de Kemalizm’in zamanının geçtiğini değil tam aksine her zamankinden daha da güncel olduğunu kanıtlıyor. Atatürk 1923’te Osmanlı’nın bağımlı-uydu yapısını kırarak yeni bir toplum ve devlet yaratmıştı. Emperyalistler ve işbirlikçileri de doksan yıldır Atatürk’ün yaptıklarını ortadan kaldırmaya çalışıyorlar. Günümüzde neredeyse bunu başarmak üzereler. 2010 yılında 1918 koşullarını yıkmak, Atatürk’ün programını yeniden uygulamaya koymak tek seçenek. Türkiye’nin en güncel ihtiyacı Kemalizm’in ta kendisinden başka bir şey değil.

Atatürk’ün 1923 Programı, Türkiye’nin 2023’teki Tüm Sorunlarını Çözer

Atatürk’ün 1923 yılı ve sonrasında uyguladığı programı hatırlayalım. Sonra da hem aklımızı hem de vicdanımızı devreye sokarak Türkiye’nin bugününü ve yarınını düşünelim.

1923 yılında Atatürk, Batı sömürgecilerine ve içerdeki etnikçi-dinci ayaklanmalara karşı verilen savaşın ardından yıkılmış bir Türkiye’nin başındaydı. Fakat esas sorun Türkiye’nin on yıllarca aralıksız süren savaşlarda uğradığı tahribat, aldığı yaralar değildi. Bunlardan çok daha vahim olan şey Osmanlı’nın son dönemlerinde Türkiye’nin Batıya olan bağımlığının yarattığı uydu toplumsal yapıydı. Türkiye’yi asıl savunmasız bırakan buydu.

Özellikle 1838 Baltalimanı Anlaşması’ndan beri bu süreç daha da hızlanmış ve ağırlaşmıştı. Atatürk’ün karşısında sanayisi daha doğmadan çökertilmiş, mali rejimi tamamen Düyun-u Umumiye’ye teslim edilmiş bir ekonomi vardı. Bu ekonominin henüz ölmemiş olan tek sektörü tarımdı ama o da yüzde yüz Batı tekellerinin ihtiyaçlarının emrindeydi. Demiryolları gibi büyük işletmelerin tümü de yabancı sermayenin elindeydi.

Böyle bir iktisadi duruma mahkûm edilmiş toplumun yapısı da ona göre şekillenmişti. Ülkenin genelinde gericilik ciddi bir ağırlığa sahipti. Doğuda ise bu gericilik, Kürtçü ayaklanmalarla iç içe geçmişti. İşte 1923’ün devrimci Kemalist programı bu Türkiye’yi dönüştürmek için yola çıktı.

Zaman içerisinde Altı Ok programı olarak formüle edilen bu hareket gerçekten de kısa zamanda Türkiye’yi çok ileri noktalara taşıyacak bir “mucize reçete” işlevi görecekti. Bu da Kemalizm’in bütünlüklü bir fikir ve eylem planını içermesinden ileri geliyordu. Milliyetçilik ilkesi artık Ulusun Kurtuluşunun yanında birliğinin ve beraberliğinin de güçlendirilmesi anlamına gelecekti. Doğru, savaş dönemi bitmişti ama ulusal kimlik savaşı da yeni başlamıştı… Türk Dil Kurumu ve Türk Tarih Kurumu bu savaşı vermek amacıyla kurulmuştu. Kemalizm ulusu zayıflatan ve emperyalizm karşısında zayıf düşüren etnikçiliğe de mezhepçiliğe de tarikatçılığa da izin vermedi. Yeni ülkenin çağdaş kimliği Türk kimliği olacaktı.

Bu nokta milliyetçi programın, laik programla buluşma noktasıydı. Toplumsal gericiliğin ideolojik payandaları olan tarikatlar, Şeriatçı odaklar karşısında Kemalist program tavizsiz davrandı. Ulusal birliğin sağlanmasının bir yolu da çağdaşlaşmanın oturmasından geçiyordu. Fakat tüm bunları uygulamak için de ülkenin iktisadi yapısının en baştan şekillendirilmesi gerekiyordu. Bu yeniden yapılandırılma da Türk ulusunun çıkarlarına göre yapılacaktı.

Atatürk’ün devletçi programı Türkiye’yi Batı uydusu bir ekonomik yapıdan kurtardı. Fakat bununla da sınırlı kalmadı. 1929 İktisadi Buhranı tüm dünyayı sarsarken, dünyada kalkınabilen, hızla büyümeye devam eden ülke Türkiye’ydi. Osmanlı’nın “hasta adam”ı gitmiş Atatürk’ün “Türk mucizesi” gelmişti. Kısa zamanda tüm dış borçlar da kapatıldı. Artık Düyun-u Umumiye tarihte kalmış bir ibret belgesiydi. Kamu İktisadi Teşekküllerinin başını çektiği atılımın ülke ekonomisini kalkındırması serbest piyasacıların tüm tezlerini çökertiyordu. Ekonomi gelişiyor ama bunu burjuvazi değil bizzat kamu adına devlet yapıyordu. Ve kamu ekonomisinin diğer programı da görevini yerine getiriyordu. Halkçılık ilkesi Türk ulusunun ezilmişliğinin ve yoksulluğunun tasfiyesi için uygulanıyordu. Piyasa ekonomisini, kapitalizmi dışlayan yeni Türk devleti; sosyalizm kurmak için geçici de olsa kapitalizm geliştirmeye de çalışmıyordu. Tam tersine sermaye tüm ekonomik süreçlerden dışlanıyordu. Devlet ve halk el ele yeni bir düzeni kuruyordu.

Yüzyıllarca halkı Osmanlı ailesi yönetmişti. Osmanlı’nın son dönemlerinde ise Saray’ın iktidarı şekilden ibaret kalmıştı. Türkiye’yi yöneten sefaretler aracılığıyla emperyalistler olmuştu. Meşrutiyet dönemlerinde kurulan siyasi partiler de sürekli emperyalistler arasında saf değiştirerek onların aracısı olmuşlardı. Türkiye’yi Türklerin yönetmesi Atatürk’ün cumhuriyetinin egemenliği kayıtsız şartsız milletin eline vermesiyle oldu. Batının sahte demokratlığı da, Abdülhamit istibdadı da, Meşrutiyet döneminin azınlıklar hegemonyası da artık bitmişti. Türk ülkesini Türk ulusu yönetecekti.

Ve tabi ki tüm bunları uygulayacak devrimcilik programın özünü oluşturmuştu. Sömürgecilerin, kapitalistlerin, gericiliğin ve bölücülüğün tüm saldırılarını göğüsleyecek ve zafere yürüyecek devrimcilik Kemalizm’di.

İşte Kemalizm’in 1923 yılında devreye soktuğu program buydu. Bu programın sonuçları da yine sadece emekçi Türk ulusunun çıkarına olmuştu. Refaha kavuşmuş ve özgür yaşayan bir ulus, kadınlarının erkeklerle eşit olduğu çağdaş, laik bir ülke, emperyalizmin askeriyle olduğu gibi sermayesiyle de def olduğu bir vatan… Bugün böyle bir Türkiye sizce var mı? Ya da dünyada bu koşulları sağlamış kaç ülke vardır acaba? Ancak onun açtığı yolda ilerleyen Küba, Venezüella, Bolivya gibi birkaç devrimci ülke…

Atatürk’ün 1923 programı Türkiye’nin sadece bugünkü problemlerini değil 2023 yılındaki problemlerini bile çözecek güçtedir.

Geleceğin Programı Kemalizm’i, Geleceğin Partisi Ulusal Parti Uygulayacak

Ulusal Parti iktidara geldiğinde uygulanacak program hazır. Geçmişin değil geleceğin ideolojisini rehber edindik, geleceğin programını uygulayacağız.

Türkiye 2023 yılına geldiği zaman emperyalizmi kovmuş, gericiliği ve bölücülüğü ezmiş, Türk sosyalizmini hayata geçirmiş bir ülke olacak. Halkın yoksulluktan kurtulduğu, maddi-manevi her çeşit sömürünün bittiği bir ülke…

Evet, Ulusal Parti’nin elinde hazır bir reçete var. Hem de “mucize bir reçete”. Atatürk’ün 1923 programı çağının da diğer tüm ideolojilerin de sistemlerin de fersah fersah ilerisindedir. Kemalizm günceldir, Kemalizm geleceğin kurucusu olacaktır.

Geleceğimizin programı Kemalizm’i uygulamak için geleceğin partisi Ulusal Parti saflarında birleşelim.


Bu yazıyla ilgili görüşlerinizi gönderebilirsiniz:
Size ulaşmamız için lütfen aşağıdaki formu doldurun:
İsim: 
Soyisim:
Telefon: ( 0   )
Cep Tel: ( 0   )
E-posta: 
Şehir: