Ali Özsoy
Türk Ordusu’nda NATO’culuk Çıkmazı

Ulus Devlet Ulusal Ordu İlişkisi

Milli güvenlik kavramının kendisi ulus devletin varlığına ve egemenliğine dayanır. Ulus devletin en temel dayanaklarından biri ise ulusal ordudur. Çokça iddia edildiğinin tersine ulus devlet ve ulusal ordu olgusu 18. yy.ın sonunda Batıda ortaya çıkmamıştır. Tersine Batı geleneğinin temelini sömürgeci tipi emperyal devlet modeli oluşturur.

Sömürgecilik başladığında Batı Avrupa devletleri zaten feodal krallık sürecini yaşıyordu. Ulus devlet modeli daha ortaya çıkmamıştı. Dönüşüm ulus devlete doğru değil sömürgeci burjuva devlete doğru oldu. Bu devletler ilk çağlardan kalma medeniyet ortaklığına dayanan kıtasal imparatorluk modelini yok ettiler. Yerine kıtalar arası ve medeniyetler arası yayılan hiyerarşik sömürgeci imparatorluklar kuruldu. Bu imparatorlukların tepesinde metropoldeki sömürgeci ülke bulunuyordu.

Sömürgeci ordu ise devlet gibi ulusal değil, uluslararası daha doğrusu sömürgeler arası bir niteliğe sahip oluyordu. Ulusal ordunun antitezi olan sömürgeci ordunun ulusal ordudan ayrılan birkaç önemli yanı vardır.

Birincisi, askerlik mecburi değildir. Ordu profesyoneldir. Bu çok doğaldır. Çünkü askerliğin mecburi ve parasız olması aslında anayasal olarak devletin tüm fertlerinin eşit olması demektir. Mecburi askerlik bu yönüyle bir yükümlülükten çok demokratik devrimlerin getirdiği anayasal bir haktır. Ancak eğer devlet sömürgeciyse, anakarada yaşayanlarla sömürgede yaşayanların statüsü farklıdır. Büyük ihtimalle anakarada yaşayanlar bile aristokrasinin varlığı ve sınıfsal ayrımlarla farklılaşır. Sömürgeci ordunun profesyonel ordu olması bu yüzden kaçınılmazdır.

İkincisi, ordu fertlerinin menşei açısından uluslararası bir niteliğe sahiptir. Ordu sömürgeci anakaranın ordusu olmasına rağmen, sömürgelerde görev yapmak zorundadır. Bu yüzden sadece sömürgeci ulusun fertlerinden oluşmaz. Öyle olsaydı sömürgeleri yönetemezdi.

Üçüncüsü, ordu sömürgelerden paralı asker toplar. Ordunun subay kaynağı anakaradır, er kaynağı ise gurka örneğindeki gibi sömürgelerdir. Parayla istihdam edilen sömürge tebaasının fertleri mümkünse başka ülkelerde lejyon olarak görevlendirilir. Böylelikle ulusal kurtuluş savaşlarına karşı kullanılabilirler.

Dördüncüsü, ordunun üst düzey subayları halktan değil aristokrasiden oluşur. Sömürgeci ordular halk ordusu değildir. Bu yüzden gerektiğinde kendi halkına karşı da kolaylıkla kullanılabilir.

Beşincisi, ordu ulusal güvenlik için değil, uluslararası egemenlik için uluslararası askeri strateji üretir. Ulusal güvenlikten kasıt başka ulusların güvenlik ve egemenliklerinin hedef alınmasıdır.

İngiltere, Hollanda, İspanya, Portekiz, Rusya gibi erken dönem sömürgeci devletlerin orduları bu modele uyduğu gibi, Fransa, Almanya ve İtalya gibi geç dönem sömürgecileri de aynı modeli izlediler. Hitler gibi fanatik bir ırkçı bile Nazi ordusunu bir Alman ordusu olarak kurmadı. Tüm Avrupa’da farklı uluslardan faşist lejyonlar kuruldu ve Alman generallerin emrine verildi.

Sömürgeciliğin doğası ulusal orduya aykırıdır. Günümüze gelindiğinde ise sömürgeci ordu geleneğini en iyi yansıtan ABD ordusudur. ABD ordusundaki askerlerin büyük çoğunluğu ABD vatandaşı bile değildir. Paralı ordudur. Ulusal güvenlik değil, küresel hegemonya için savaşır.

Ulusal Ordu Ulusal Kurtuluş Savaşı’nın Ürünüdür

Ulus devlet ve ulusal ordu ise Ulusal Kurtuluş Savaşlarının ürünüdür. 20. yy.ın başında Atatürk’ün önderliğinde yeni bir devlet ve ordu modeli ortaya çıkmıştır. Ulus devlet ve ulusal ordu Üçüncü Dünya’da başlayan bağımsızlık savaşları ve devrimleriyle karakterize olan yeni bir çağın olgusudur.

Sömürgeci devletin tersine ulus devlet, tek bir ulusa dayanır. Ulusun bağımsızlığı ve egemenliği metropole karşı savaşla kazanılır. Yeni devletin temel niteliği her açıdan ulusal olmasıdır.

Ulusal ordu ulus devletle aynı anda ortaya çıkar. Zaten ulusal ordu ulus devletin bağımsızlığı için verilen savaşta kurulmuştur. Genellikle halka dayanan gerilladan düzenli orduya geçişi temsil eder. Bu açıdan ulusal ordu sömürgeci ordunun anti-tezidir.

Birincisi uluslararası değil ulusaldır. Tüm fertleri sömürgeciliğe karşı savaşan ulusun içinden çıkar.

İkincisi halk ordusudur. Sadece erler değil subaylar da halk sınıflarından gelir. Zaten ordunun kuruluş aşamasındaki ulusal kurtuluşçu ve gerillacı özellik bunu garanti eder.

Üçüncüsü profesyonel ordu değildir. Askerlik mecburidir. Ulusal ordunun temel görevi ülke bağımsızlığı ve bütünlüğünü savunmaktır. Bu yüzden tüm yurttaşlar göreve çağrılır.

Dördüncüsü, askeri stratejinin temelini Ulusal (Milli) Güvenlik Konsepti oluşturur. Ulusal bağımsızlık, egemenlik ve çıkarların savunulması bu konseptin ana hedefidir. Uluslararası emperyalist egemenlik mücadelesi dikkate alınır. Ancak dış düşman konsepti çerçevesinde incelenir.

Beşincisi, ulusal ordu rejimin güvencesidir. Çünkü rejim ortadan kalkarsa ulus devlet ve ordu da ortadan kalkar. Bu anlamıyla ulusal ordu, sömürgeci ordudan farklı olarak halka karşı kullanılan bir aristokrat ordu değil, tersine halkın cumhuriyetini savunan halk ordusudur.

Türkiye ve Dünyada Atatürk Modeli

Atatürk önderliğindeki Türkiye’nin 1919-1938 arasındaki yönetimi, her açıdan ulus devlet ve ulusal ordunun teorisi ve pratiğinin uygulandığı bir döneme örnektir.

Bu dönemde Ulusal Güvenlik Stratejisi ulus devlet ve ulusal ordu kavramlarına dayanılarak saptandı.

Atatürk döneminde Türk Ordusu’nun temel özelliklerine bakınca, ilk olarak Ordu’nun bağımsızlığının ve her türü askeri paktın dışında kalmasının çok büyük bir kıskançlıkla savunulduğunu görüyoruz. Bu anlamıyla Türk Silahlı Kuvvetleri tam bir ulusal orduydu. Bu Osmanlı siyasetinin tam tersidir.

İkincisi Atatürk döneminde TSK’nın insan ve silah kaynağını yine ulustu. Türk Ordusu’nun bağımsız bir savaş sanayiine kavuşması için en önemli adımlar bu dönemde atıldı. Bu yine Osmanlı döneminde hayal bile edilemeyecek bir adımdı.

Üçüncüsü, Türk Ordusu’nun en alttan en üste kadar tüm subay ve eğitmen kadrosu millileştirildi. Adeta Türk olmayan sinek bile kışlalara giremezdi. Bu İngiliz, Fransız ve son dönemde de tamamen Alman denetimindeki Osmanlı ordusunun tam tersiydi.

Son olarak, uluslararası arenada izlenecek askeri-siyasi strateji, büyük devletleri dışlayan ulusal bir stratejiydi. Türkiye ne revizyonist olarak adlandırılan Almanya-İtalya paktıyla, ne İngiltere-ABD-Fransa paktıyla ne de Sovyet Rusya’yla hiçbir askeri, iktisadi veya stratejik ortaklık ilişkisine girmedi. Bir tek Sovyetler’le her türlü paktı dışlayan işbirliği politikası güdüldü. Bunun nedeni de dış tehdidin Batıdaki uluslararası güç ve paktlardan kaynaklandığının algılanmasıydı.

Atatürk geleneği daha sonra 20. yy.ın tüm ikinci yarısına damga vuran, Bağlantısızlar Hareketinin temelini oluşturdu. 1990’lara kadar Bağlantısızlar Hareketi dünyadaki saldırgan güçleri frenleyen ve Üçüncü Dünya’nın kalkınmasını garanti altına alan bağımsız bir güç oldu. Bunun temelinde ezilen ulusların büyük devletlerle değil, birbirileriyle pakt kurması anlayışına dayanan Atatürkçü dış politika vardı. Bu politikanın ilk örnekleri Balkan Paktı ve Sadabat Paktı’dır.

Türkiye bu örneği ilk uygulayan ülke olduğu gibi, ne yazık ki 1938’den sonraki karşı devrim ile ilk terk eden ülke oldu. Bu Türkiye’ye büyük zararlar getirdi. 1990’dan sonra Bağlantısızlar Bloğunun dağılmasıyla birlikte ulusal modelin terkinin, tüm dünyaya da çok büyük zarar getirdiğini görüyoruz. Son 20 yıldır sömürgeci istilalar, savaşlar ve emperyalist terör ne yazık ki tekrar hortladı. Sadece Türkiye değil tüm dünya Atatürkçü ulus devlet modelinin terk edilmesinin sancılarını çekiyor.

NATO Konsepti: Ulusal Güvenlik ve Ulusal Orduda Gedik

Türkiye’de bu model şu adımlarla ortadan kaldırılmaya başlandı. 1939’da İnönü idaresi Türkiye-İngiltere İşbirliği Anlaşmasını imzaladı. Bu dış siyaset ve ulusal güvenlikte ulus ekseninin ortadan kalkmasına neden oldu. Artık eksen uluslararası güç dengeleriydi.

Oysa Atatürk döneminde ulusun kendisi temel güç kaynağıydı. Artık Türkiye Batıdaki paktlardan birine ortak ediliyordu. Bu İkinci Dünya Savaşı boyunca çelişkili sonuçlar doğurdu. 1939’daki İngiltere eksenine kayış, Almanya ve Sovyetler’i adeta dış tehdit haline getirdi. Bu ise iki yıl sonra ansızın Alman eksenine kaymamıza neden oldu. Çünkü uluslararası güç dengesi İngiliz eksenini tehlikeli yapıyordu. Almanya kapımıza dayanmıştı.

Bu çelişkili politika 1944’e gelindiğinde Sovyet tehdidini inanılmaz bir boyuta getirdi. Çünkü hesap şaşmıştı. Sovyetler Almanları yeniyordu. Bu sefer Türkiye çaresizce ABD-İngiltere eksenine başvurdu. Ancak onlar Sovyetlerle müttefik haline gelmişti ve Türkiye’yi kendi eksenlerine kabul etmek için çok büyük tavizler istediler.

Böylelikle NATO süreci başladı. Bu süreç çok açıkça göstermektedir ki, Türkiye’nin ulusal çıkarları gerektirdiği için değil, tersine CHP ve DP iktidarlarının acizliğinden başlamıştır. 1939’da başlayan dış güce dayanma politikası tam bir kumar şeklinde yürüyünce Türkiye neredeyse 1918’de sonuçlanan korkunç sonuçla tekrar yüzleşti.

Eğer Türkiye 1938’de kendisine en yakın ülke olan Sovyetler’i, 1945’te en büyük tehdit haline getiren aptalca ve yalpalayan bir politika uygulamasaydı, ABD ve İngiltere 1945’te Türkiye’ye “müttefiklik” için bu denli ağır şartlar dayatamazdı.

Bu ağır şartlar ulusal güvenliğimizde ve ulusal ordu geleneğimizde büyük bir gedik açmıştır. Bu hasar günümüze kadar büyüyerek gelmiştir.

NATO’nun Askeri Dayatmaları

Türkiye bu şartlar altında NATO Konseptine mecbur edildi. NATO’ya giriş iki eşit gücün birlikte bir pakt oluşturması şeklinde olmamıştır. Daha çok tavizler ve dayatmalar çerçevesinde Türkiye’nin bir pakta bağlanmasıdır. Dayatmalar askeri, iktisadi ve siyasiydi. Her açıdan ulus devlet geleneğine aykırıydı.

Bu pakta girmek için atılan ilk adımlardan biri ordunun Genel Kurmay Başkanının ve eski komuta kademesinin tasfiyesi oldu. İnönü bu şartı kabul etti, çünkü ABD eski gelenekle çalışmak istemiyordu.

Askeri alanda atılan diğer önemli adım bağımsız askeri savunma sanayinin tasfiyesi oldu. ABD Türk Ordusu’nun eskimiş Amerikan silahlarını satın almasını ve kullanmasını şart koşuyordu. Böylelikle Osmanlı zamanındaki gibi envanter açısından ordumuzun dışa bağımlığı sağlanmış oldu. Bugünkü zayıf savunma sanayimizi NATO’ya borçluyuz.

Önemli bir başka adım ise Türk Ordusu’nun eğitiminin ulusal niteliğinin ortadan kaldırılmasıdır. Eğitmenler artık Amerikalı olacaktır. Üst düzey general olmanın yolu ABD’de eğitim almaktan geçecektir. Talimatnameler iptal edilecek, yenileri İngilizceden çevrilecektir.

Taklitçililikte çarpıcı bir örnek: Tatbikatlarda eskiden Yunan mavisi düşman güçlerini, bayrağımızın kırmızısı Türk Ordusu’nu temsil ederken, NATO Konsepti çerçevesinde renkler tersine çevrilir. Dost kuvvetler mavidir çünkü NATO mavidir. Düşman kuvvetler kırmızıdır çünkü komünizm kızıldır.

ABD subaylarının doğrudan ordu birliklerine ve Harp Okulu’na NATO temsilcisi olarak girmesi başka bir dayatmaydı. Bu, Enver Paşa zamanındaki orduda Alman subaylarının hâkimiyeti modeline geri dönüştü. Atatürk modelinin tam tersiydi.

ABD’nin kendi üslerini Türkiye’de açması ve gizli ikili anlaşmalarla elde ettiği ayrıcalıklar ise sömürgecilik döneminin imtiyazlarının geri gelmesi demekti. Bunun karşılığında Türkiye hiçbir askeri kazanç elde etmediği gibi Sovyet tehdidi böylelikle büyütülmüş oluyordu.

NATO, TSK’nın tüm birliklerin sayısı ve envanterini bilecekti. Bunu Atatürk’e söyleseler herhalde savaş nedeni sayardı. Türk Ordusu bu tavizin sıkıntısını çok çekti. Bağımsız Ege Ordusun’un kurulması ve jandarmanın bu kadar şişirilmesi NATO ablukasına karşı bir tepkidir.

En önemlisi Türkiye kendi bağımsız Ulusal Güvenlik stratejisini geliştirmek hakkından feragat etti. Artık Türkiye’nin Milli Güvenlik Stratejisi yoktu. Yerine NATO’nun güneydoğu kanadının savunma stratejisi vardı. Bu stratejiye göre Sovyetler’in Ortadoğu’ya saldırması halinde, NATO Toroslar’a kadar çekilecek, Arap petrollerini savunmaya çalışacaktı. Yani Türkiye’nin üçte biri işgale terk edilecekti.

NATO’cuların Temel Tezi

Tüm bu askeri tavizlerin yanı sıra ABD NATO’ya üyelik için pek çok siyasi ve iktisadi taviz de dayattı. Bu “reformlar” esas olarak Türk ekonomisinin ABD’ye bağlanması, siyasi yapısının ABD denetiminde bir parlamentarizme geçmesi, Milli Eğitiminin ABD uzmanları çerçevesinde dinselleştirilmesi ve gayrimillileştirilmesiydi.

NATO’cuların temel tezine göre ise Türkiye tüm bu tavizleri gönüllü olarak veriyordu. Çünkü karşılığında bazı kazançları vardı. Dolayısıyla NATO üyeliği Türkiye’nin ulusal güvenliği ve çıkarlarıyla uyuşmaktaydı. Bu yüzden fedakârlıklar yapılabilirdi. Bunun en somut örneği Kore Savaşı’na katılmak ve İstiklâl Savaşı’nın en büyük kazanımlarından biri olan Boğazların Türkleştirilmesinin sona ermesiydi. Bunun yerine denizlerimiz ve boğazlarımız Amerikanlaştırıldı.

Tüm bunlar NATO’cu teze göre gerekli tavizlerdi çünkü Türkiye’nin güvenliği böylelikle daha sağlam bir şemsiyenin yani NATO’nun korunmasıyla sigortalanmış oluyordu.

Bu tezin iki sakat yanı vardır. Birincisi Türkiye’nin Ulusal Güvenliğini yegane tehdidin Sovyetler olduğunu varsaymaktadır. Oysa geride kalan yüzyıl, Kıbrıs, Ege ve Güneydoğuda yaşanan çatışmalar Sovyetler’in değil, tam tersine NATO’nun üyesi olan bazı ülkelerin esas dış tehdidi oluşturduğunu gösterdi. Kaldı ki Sovyet tehdidi var olsa bile, NATO bunu azaltmamış U2 ve füze krizlerinde görüldüğü gibi artırmıştı. Türkiye ilk gözden çıkarılacak ileri karakol haline gelmişti.

NATO’yla ulusal güvenliğimiz arttı tezinin ikinci sakat yönü ise bizzat NATO Konseptinin ulusa güvenliği kabul etmemesidir. NATO’ya girmek Türkiye’nin Ulusal Güvenlik konseptini terk etmesi, yerine uluslararası “işbirliği” ve NATO güvenliği konseptini benimsemesine neden olmuştur. Atatürk’ün bakış açısında dünya uluslardan ibarettir. Türkiye de ulus olarak tek başına ayakta durmalı ve çıkarlarını savunmalıdır. Oysa NATO Konsepti dünyayı Hür Batı ve Doğu Bloğu olarak ikiye ayırır. “Küçük” uluslar bu iki bloktan birine dâhil olmalıdır. Stratejiler de bloklar arası dengelere göre kurulur. Ülkeler bloğa daha doğrusu bloğun liderine yani ya ABD ya da Rusya’ya eklemlenmelidir. Ortada kalanların yem olması kaçınılmazdır.

Oysa iki kutuplu klasik NATO görüşünün Soğuk Savaş yıllarında bile geçersiz olduğu ortaya çıktı. Kuramın lideri ABD bile bu bakış açısını terk etti. Çünkü birincisi Bağlantısızlar Hareketi ortaya çıktı. ABD, Çin gibi ülkeleri bile müttefikleştirmek politikasına döndü. İkincisi NATO’nun kendi içinde kanatlar çıktı ve ABD egemenliği sorgulandı. Rusya ise Avrupa kanadını müttefikleştirmeye veya en azından tarafsızlaştırmaya çalıştı.

Türkiye’deki askeri ve siyasi arenadaki NATO’cular bu gelişmelere sonuna kadar gözlerini kapattılar. Türkiye bu açıdan büyük zarara uğradı. Kıbrıs ve Güneydoğu meseleleri at gözlüklü NATO’cu paradigmanın duvara tosladığı dönüm noktaları oldu.

Türkiye’de NATO’culuğu Sorgulatan Gelişmeler

Siyasi arenayı bir yana bırakırsak askeri strateji ve Ulusal Güvenlik politikası üreticileri arasında NATO’culuğun paradigmasının sarsılmasına neden olan önemli dönüm noktaları vardır.

Birinci dönüm noktası 27 Mayıs’tır. 27 Mayıs ihtilalcileri bizzat NATO’ya bağlı olduklarını belirtseler de, tasfiye ettikleri sivil ve askeri kadrolar Türkiye’yi NATO düzenine ve Kore Savaşı’na sokan elebaşlarıydı. NATO’cu ve DP’ci generallerin tasfiyesi Türk Ordusu’nda millici geleneği güçlendirdi. Ancak bu gelenek komuta kademesinde değil, subay çoğunluğunda güç kazandı. Yaklaşık 10 yıl süren bu evre 9 Mart’ın başarısızlığı ve muhalif devrimci subayların tasfiye edilmesiyle sona erdi.

1970’lerde üç önemli gelişme tamamen NATO’cu olmalarına rağmen bizzat komuta kademesini NATO’culuk açısından bir çıkmaza soktu.

Birinci gelişme Kıbrıs Barış Harekâtı’ydı. Bu aslında bir NATO üyesi olan Yunanistan ile yapılan bir Kıbrıs Savaşı’ydı. Bu savaşta ABD dahil istisnasız bütün NATO üyeleri Yunanistan’ı destekledi. Böylelikle “NATO’nun çıkarı Türkiye’nin çıkarı, NATO’nun güvenliği, Türkiye’nin güvenliğidir” mottosu çöktü.

İkinci gelişme ise Türkiye’ye yine bizzat NATO tarafından uygulanan silah ambargosudur. Bu da ABD’ye dayanan silahlanma politikasının çöküşünü getirdi. 30 yıl sonra Türkiye ilk kez yeniden kendi savunma sanayisini kurma zorunluluğunu hissetti.

Üçüncü önemli gelişme ise yine bizzat NATO üyesi Avrupa ülkeleri ve ABD’nin desteklediği Ermeni ve Kürt terör tehdidinin ortaya çıkmasıydı. Bu alanda ne yazık ki bir tepki hareketi doğmadı. 1970’lerin Ordu kademesinin NATO’culukta ısrarı Kürtçülüğün bir Sovyet tehlikesi olarak algılanmasına neden oldu. Oysa Sovyetler’in Kürt terörüne desteği marjinaldi. PKK’yı esas kuran CIA-MİT kanalıyla ABD oldu. 12 Eylül Cuntası 1978-1980 arasında bu oluşumu doğudaki Türk Soluna karşı anti-komünizm silahı olarak kullandı.

NATO Konseptinin Türkiye’nin başına açtığı en uğursuz ve büyük bela böylelikle Kürt bölücülüğü oldu. Sovyetler’in yıkılması ve Ortadoğu’ya ABD’nin yerleşmesiyle birlikte Kürt bölücülüğü inanılmaz derecede güç kazandı. Kürt ve Ermeni tehditlerinin esas olarak Sovyetler tarafından değil NATO tarafından örgütlendiği böylelikle ortaya çıktı.

1990’lar: NATO’culuğun Sarsılması

NATO’nun başlattığı ulusal güvenliğin tasfiyesi süreci Kürt bölücülüğüyle son aşamasına girdi. Artık ABD PKK özelinde Türkiye’ye karşı özel savaş uygulamaya başladı.

Bu en büyük tehdit, 1990’larla birlikte Türk Ordusu’nda NATO’ya karşı en büyük tepki sürecini yarattı.

1990’larda Türk Ordusunda milli geleneğin canlandığını görüyoruz. Ancak bu 1960’lardaki sol-milli gelenek gibi marjinalleştirilemedi çünkü NATO Konseptini sorgulayan güç bizzat üst komuta kademesiydi. Özellikle Karadayı-Kıvrıkoğlu süreci ve Harp Okullarının yeni milli güvenlik anlayışına göre örgütlenmesi NATO ile temelden başlayan ayrışmayı derinleştirdi. Tabanda ise Kürtçü teröre karşı savaşan orta ve alt düzey subaylar kendiliğinden ve daha Amerikan karşıtı bir yönelime girdi.

Birkaç gelişme Türk Ordusu’nda NATO’culuğu sarsmıştır. Birincisi Doğu Bloğunun ortadan kalkmasıdır. Türk Ordusu Doğu Bloğu ortadan kalkmış olmasına rağmen, kendini daha büyük tehditler altında ve açıkça sıcak çatışma içinde buldu. Demek ki tehdit Doğudan değil Batıdan geliyordu. Batı ise zaten NATO demekti.

İkincisi Kürt bölücülüğü ile NATO ülkeleri arasındaki bağların net bir şekilde ortaya çıkmasıydı. Başlangıçta bu desteğin sadece Avrupa’yla sınırlı olduğu varsayılıyordu.

Üçüncü önemli gelişme ise Irak’a yönelik 1991’deki ABD saldırısı ve “kukla Kürt” idaresinin kurulmasıydı. Böylelikle aslında PKK’

nın temel destekçisinin NATO’nun Avrupa kanadı değil ABD olduğu çok net ortaya çıktı.

Dördüncü önemli gelişme ise bizzat TSK’nın PKK’ya karşı aldığı tedbirlerdi. Türk Ordusu Irak’a girdi. Böylelikle ABD ile sıcak çatışma ihtimali olan iki güç haline geldik. 2003’ten sonra bu ihtimal olmaktan çıktı, “Çuval Olayı”nın ve Kandil’deki PKK yapılanmasının gösterdiği gibi bir gerçekliğe dönüştü.

2000’ler: NATO’nun Türk Ordusu’ndan İntikamı

Aslında 1990’lı yıllardan itibaren TSK’nın komuta kademesi, NATO dışındaki bir ordu gibi hareket etmeye başlamıştı. Ancak aynı zamanda NATO’nun içinde kalmaları gerektiğini düşünüyorlardı çünkü böylelikle NATO üyesi ülkelerin tehdidinin daha da çok büyümesi engellenmiş olacaktı.

Buna tehdidi azaltmak için tehdit edenle aynı paktta kalmak stratejisi diyebiliriz ki aslında temel mantığı inkâr ederek ulusal güvenliği korumaktır. Çünkü NATO üyeliği Türkiye’yi “tehdit edenlerin” insafından korumadığı gibi dış müdahaleye çıplak ve korunmasız halde bırakmıştır. Yine de bu haliyle bile Ulusal Güvenlikte millici çizgiye geri dönüş, 1990’ların sonunda PKK’nın tamamen yenilgiye uğratılmasını, Güneydoğu ve Kuzey Irak’ta Türk Ordusu’nun egemenliğini sağladı. Aynı süreç geçici de olsa Batı destekli gericiliğin bastırılmasını sağladı.

Ancak Batıyla yüzleşmeden ve NATO Konseptinden tamamen kopulmadan bu kazanımlar kalıcı olamazdı. Karadayı-Kıvrıkoğlu sürecinin en büyük yanılsaması buydu. Bir yandan ABD ve Batı tehdidi görülüyor, hatta Rusya ve Çin ile yakınlaşmaya çalışılıyordu. Diğer yandan sıkı sıkıya NATO geleneği takip ediliyordu. Temel askeri mühimmat yine ABD’dendi. Harp Okullarındaki millici eğitim, ABD kışlalarında tekmil vermeye dayanan NATO eğitimiyle birlikte devam ediyordu. Üst düzey komutaya gelmek ise yine Brüksel referansına dayanıyordu. Sonunda iki tür komutan ortaya çıktı. Güneydoğuda ABD destekli PKK’ya karşı çatışmaların alevinde pişenler -ki Özel Harpçi diye bugün tasfiye edilmektedir- ve Hilmi Özkök modeli uluslararası görev ve diplomalarla yükselenler.

28 Şubat’ta bu iki kesim işbirliği yaptı. Ancak aslında 28 Şubat son işbirlikleriydi. Ordu’da temel bir bölünmenin tekrar 28 Şubat’la birlikte başladığını ve sonunda Karadayı-Kıvrıkoğlu’nun temkinli milliciliğine karşı Brüksel ekolünün zaferiyle sonuçlandığını söyleyebiliriz. Böylelikle Hilmi Özkök Genel Kurmay Başkanı oldu. Bu atanmanın tam olarak ABD’nin Irak saldırısının öncesine denk gelmesi rastlantı değildir. ABD 2003 Irak operasyonundan önce 2002 yazından Türk siyasetine ve ordusuna operasyon düzenledi.

NATO’culuğun bu ikinci “baharı” Türk Ordusu için tam bir kara kışa dönüştü. Türkiye’nin bugün içine sürüklendiği kaos denklemi 2002 yazında oluştu.

Öncelikle Karadayı-Kıvrıkoğlu sürecinin neredeyse yok ettiği PKK tekrar canlandırıldı. Bu ABD doları, silahı ve bizzat subaylarının desteğiyle gerçekleşti.

Bundan sonra Türk Ordusu Kuzey Irak’tan atıldı. “Çuval Olayı” ABD-AKP-PKK ortak operasyonuydu. Böylelikle TSK Türkiye’ye hapsedildi. Güneydoğu korunmasız kaldı. Bu sürece eşgüdümlü olarak TSK’nın Kıbrıs’tan atılması operasyonu Annan Planı’yla başladı.

Yeni NATO’cu sürecin son adımı ise bizzat TSK’nın tasfiyesidir. Bu, Ergenekon operasyonuyla başladı. Operasyon ilk olarak ABD karşıtı veya ABD’ye mesafeli subayları hedef almaktadır ancak bu aşamada kalmayacak Türk Ordusu’nun tümüyle Güneydoğu’dan çıkarılması ve TSK’nın kurum olarak tasfiye edilmesiyle son bulacaktır. Tabii eğer engellenmezse.

Neo-NATO’cu Tezler: “Teröre Karşı Uluslararası Savaş” Yanılsaması

2001 yılından itibaren sanki TSK’nın NATO üyeliği çok normal ve gerekliymiş gibi yeni NATO’cu tezler üretildi. Özellikle 11 Eylül 2001 tarihinden itibaren ABD’nin başlattığı yeni sömürgeci saldırılar amacını yitiren NATO’ya yeni bir gündem sundu.

Türkiye’deki askeri ve siyasi çevrelerdeki Neo-NATO’cular da bu yeni gündeme eklemlendiler. NATO’nun yeni gündemi uluslararası terörizme karşı savaş bahanesiyle Üçüncü Dünya’daki ulus devletleri tasfiye etmek ve yeni sömürgeci bir çağ başlatmaktı. Artık düşman komünizm değil, “kızıl devletler” olarak adlandırılan Üçüncü Dünya ülkeleriydi. Daha Clinton döneminde Yugoslavya saldırısıyla bu süreç başlatılmıştı.

Türkiye’nin böyle emperyalist bir gündemle nasıl bir çıkar ilişkisi olabilirdi? Açıkça yeni konseptin hedefi içine Türkiye de girmekteydi.

Burada bir kavramsal operasyon yapıldı. Düşman uluslararası terördü. Türkiye’nin en büyük düşmanı da bölücü terör değil miydi? Batı artık terörün ne kadar tehlikeli bir tehdit olduğunu anlayacaktı. Böylelikle PKK’yı desteklemeyi bırakacak hatta PKK’ya karşı Türkiye ile birlikte savaşacaklardı. Tabii bunun gerçekleşmesi için de Türkiye ABD ve Batının “teröristlerine” karşı Afganistan, Somali ve hatta Irak’ta görev alacaktı.

Çevik Bir, Hilmi Özkök ve hatta zaman zaman Yaşar Büyükanıt gibi isimler bu sürecin temsilcileri oldular. Temel tez şuydu: “Dünya artık benim teröristim iyi, seninki kötü ayrımcılığını bırakmalıdır.”

Oysa bu naif görüş çok çabuk çöktü. Çünkü “uluslararası terörizm” kavramı spesifik bir kavramdır. Batı ve İsrail karşıtı hemen hemen tüm siyasi hareketleri ve rejimleri kapsar. Ancak örneğin Üçüncü Dünya’daki bölücü terör örgütlerini (Sri Lanka’daki Tamil Gerillaları, Kosova’daki UÇK, Türkiye’deki PKK, İran’daki PJAK) kapsamaz. Hatta bu hareketler Batıya göre silahlı mücadeleyi sadece araç olarak kullanan meşru özgürlük savaşlarıdır. Bu yüzden Türkiye bazılarının umduğu gibi el çabukluğuyla PKK’yı El Kaide’nin yanına ekleyemez.

Kısacası bir hareketin “uluslararası terörizm” kapsamına girmesinin yegane şartı vardır, o da ABD karşıtı olmasıdır. Bu acı gerçekle Türkiye, 2003’te ABD’nin Irak’ı işgaliyle karşılaştı. İşgal ABD’nin “teröristi” Saddam’ı yok etti ancak Türkiye’nin teröristi PKK’yı resmen açıkça destekledi ve hortlattı.

Bu da çok açık olarak göstermektedir ki, hâlâ NATO’dan teröre karşı işbirliği isteyen bilge komutanlarımızın iddia ettiklerinin aksine “benim teröristim” ve “ötekinin teröristi” arasında bal gibi fark vardır. Her ülke kendi tehdidini saptayıp, kendi bağımsız mücadelesini vermekle yükümlüdür. Örneğin Türkiye’nin ABD’yi tehdit eden Taliban’a karşı Afganistan’a asker yollaması ABD’nin elini kuvvetlendirmiştir. Afganistan’ın işgali bu kadar kolay gerçekleşmeseydi, ABD Irak’a saldıramayacak, PKK tehdidi de bu kadar büyükmeyecekti. Demek ki Türkiye ABD’nin isteğiyle Taliban’ı tehdit saptadığı andan itibaren kendi gerçek tehdidini, PKK’yı serbest bırakmış oldu. Bu örnek, “benim teröristim” ile “onun teröristini” bir tutamayacağımızın çok açık bir kanıtıdır.

Türkiye “uluslararası terörizme karşı uluslararası savaş” konseptini derhal Milli Güvenlik Stratejisinden çıkarmalıdır. Yoksa ortaya şizofrenik bir durum çıkmaktadır. Örneğin ABD Genel Kurmay Başkanı, İlker Başbuğ’u ziyaret edip, “PKK’yı tamamen yok etmeye dayanan salt askeri stratejinin yanlış” olduğunu söylemekte ve hatta İlker Başbuğ’un da bu görüşe katıldığını iddia etmektedir. Ancak aynı görüşmede ABD’nin teröristi olan “Taliban’ı tamamen yok etmeye dayanan salt askeri strateji” için Afganistan’a muharip Türk askeri istenmektedir.

Kısacası “uluslararası teröre uluslararası karşı” tezi, Türkiye’nin PKK’ya karşı mücadelesini güçlendirmediği gibi, darbe vurmuştur. Türk askeri Kuzey Irak ve Güneydoğu’da PKK’ya karşı çatışmasın ama Afganistan’da ABD’nin teröristlerine karşı çatışsın gibi saçma bir stratejik dayatma ortaya çıkmıştır.

“AB Terörü Destekliyor, ABD Desteklemiyor ” Yanılsaması

Uzun süre TSK ve hükümet temsilcilerinin ısrarla üzerinde durduğu başka bir NATO’cu tez ise aslında NATO’nun büyük abisi olan ABD’nin PKK’yı desteklemediği ama tüm suçun NATO üyesi AB ülkelerinde olduğuydu.

Teröristbaşı Abdullah Öcalan’ın yakalanma sürecinde bu tez neredeyse devletin resmi söylemine dönüştü. Apo’nun sorgusundan basına sızdırılan kısımlarda AB ülkelerinin PKK’ya olan destekleri bir bir sıralanmıştı. Ancak Apo’nun itiraflarında ne hikmetse PKK ile ABD arasında hiçbir ilişki yoktu. Ne olumlu ne de olumsuz! Sanki dünyada ABD diye bir devlet yok. ABD, PKK’ya ne karşı çıkmış ne de desteklemiş. Geri kalan Rusya dahil tüm Batı devletleri de PKK’yı desteklemiş.

Avrupa ülkelerini PKK’ya açıkça destek verdikleri bilinen bir gerçektir. Ancak ortada NATO’cular için büyük bir çelişki vardır. Diyelim ki ABD PKK’yı hiç desteklemedi (ki artık ABD bile bu desteği saklamıyor). Ancak NATO’nun diğer tüm ülkelerinin açıkça desteklediği biliniyor. Hatta NATO’nun başkenti sayılan Brüksel’in PKK’nın tüm faaliyetlerini açıktan yürüttüğü adeta Avrupa başkenti olduğu da biliniyor. Türkiye’nin bir numaralı ulusal tehdit kaynağının ABD hariç tüm NATO ülkeleri tarafından desteklenmesi bile NATO’dan çıkmak için bir gerekçe değil midir? Ayrıca “biz NATO’da ABD’yi muhatap alırız” deniyorsa o zaman “NATO’daki her şeye muktedir” ABD diğer müttefiklerini bu konuda neden uyarmaz ve engellemez?

Elbette ki, “ABD PKK’yı desteklemiyor ama AB destekliyor” tezi tamamen hayal ürünüdür. 2003 Irak işgali bunu çok net bir şekilde göstermiştir. Esas olarak AB artık sadece PKK değil KDP ve KYB gibi Kürt örgütlerini de tamamen ABD ve Pentagon’a kaptırmıştır. ABD ise PKK’yı sözde terör listesine almakla beraber açıkça PJAK’ı (PKK’nın İran kolu) İran’daki tek silahlı müttefik ilan etmiştir. PKK bu açıdan ABD’nin nezdinde AKP Türkiyesi’nin bile kazanamadığı bir “paye” kazanmıştır. Karşımızda sadece Türkiye’de değil, İran, Suriye ve Irak’ta tamamen ABD’nin paralı askeri haline gelen bir PKK gerçeği vardır. Bu artık inkâr edilemez.

PKK’nın tamamen Amerikanlaşmasına rağmen, AB’nin hâlâ PKK’yı desteklemesi ise çok doğaldır. Bu Türk düşmanlığından kaynaklanmaktadır. Dolayısıyla Türkiye ABD’yi AB’ye karşı kullanamaz çünkü iki güç de PKK’yı desteklemektedir. Kısacası gerçek NATO Konsepti PKK’ya karşı savaşmak değil, tersine PKK’

yı desteklemektir. Nitekim sonunda NATO üyesi TSK’nın bile PKK’ya karşı savaşan özel harp gücü tasfiye edilmektedir.

“AB Üyeliği” Yanılsaması

Bundan önceki Amerikancı tezin tersinden ifadesi ise ABD’ye karşı AB’yi kullanmak tezidir. Yani Türkiye AB’ye tam üye olursa, ABD baskılarına karşı direnebilir. Aynı zamanda AB kendi üyesi olan bir ülkeyi bölmeyeceği (!) için bölücülük tehdidi ve hatta Kıbrıs ve Ege’deki Yunan tehdidi ortadan kalkacaktır.

Bu tez aslında ABD’ye mesafeli AB’cilerin tezi gibi gözükse de tamamen hayallere dayanmaktadır ve azılı Amerikancılığın bir başka yansımasıdır. Nitekim “AB üyeliği devlet politikasıdır” ilkesi aşırı Amerikancı Hilmi Özkök döneminde MGK kararları arasına alınmıştır.

“Türkiye’nin AB üyeliği” tezini ABD neden bu kadar çok desteklemektedir? Bazılarına göre ABD Türkiye’yi AB içinde Truva atı gibi kullanmak istemektedir. Bu çok gerçek dışı bir tezdir. Çünkü ABD Türkiye’nin kendisini zapt etmekte zorlanmaktadır. Nasıl Truva atı olarak kullanacaktır ki? Zaten ABD, Türkiye’nin AB üyeliğini de bu yüzden desteklemektedir. Böylelikle Türkiye Batı Bloğu dışında alternatiflere yönelmeyecek ve ABD ve NATO’dan tamamen kopmayacaktır.

ABD bu planı rahatlıkla uygulamaktadır çünkü AB’nin Türkiye’yi üye kabul etmeyeceğini de çok iyi bilmektedir.

“NATO’nun Atlantik kanadından uzaklaşıp, Avrupa kanadına yaklaşalım” tezi Türkiye’de 1970’lerden beri bazı Batıcılar tarafından tekrarlanır. Oysa AB ve ABD bu konuda kararlarını vermiştir. Batıya Güneydoğu Avrupa ülkesi olarak eklemlenen bir Türkiye değil, Ortadoğu’da, parçalanma coğrafyasında küçülen bir Türkiye tasarlamaktadırlar. Nitekim AB NATO’ya paralel “Avrupa Ordusu” gücünü oluşturmaya başlamıştır. Bunun için ABD’nin de desteğini almıştır. Ancak Türkiye ve TSK’ya çok açık ve net bir şekilde Avrupa Ordusunda hiçbir görev verilmeyeceği tebliğ edilmiştir. Hatta bu açık tebliğe rağmen, yine de Türkiye’nin elindeki NATO kaynaklarının Avrupa Ordusu’na sunulması gibi bir dayatma bile söz konusu olmuştur.

“AB üyeliği bize bir güvenlik şemsiyesi sunar ve bölünmemizi engeller” tezi tamamen asılsızdır. AB zaten “şemsiyesi altına” aldığı pek çok ülkeyi önce bölmüş sonra yutmuştur. Yugoslavya ve Çekoslovakya olguları ortadadır.

“Asimetrik Savaş” Yanılsaması

Son günlerde özellikle TSK saflarında egemen olan başka bir NATO Konsepti ise “asimetrik savaş” kavramıdır.

Bu kavram tamamen yanıltıcı ve Milli Güvenlik Stratejisini zayıflatıcı bir rol üstlenmektedir. Öncelikle “asimetrik savaş” nedir? Kavramı üreten gücün niteliği, kavramın anlamı kadar önemlidir. Bu kavram ABD tarafından üretilmiştir. İsrail’in Filistin ve Lübnan’daki işgal savaşları, Afganistan ve Irak işgalleri için üretilmiş bir kavramdır. Kavram bazılarının zannettiği gibi devlet ile terör örgütü arasındaki mücadeleyi tanımlamamaktadır. İşgalciyle işgal edilen arasındaki savaş ilişkisi “asimetrik savaş” kavramına sokulmaktadır. ABD askeri yetkilileri burada samimi davranmaktadır. Filistin, Afganistan ve Irak’taki gerilla savaşına “terörizm” deyip geçemeyeceklerini bilmektedirler bu yüzden “asimetrik” kavramını üretmektedirler.

Kavramın varsayımı şudur. İşgal eden devletin silah gücü, insan kaynağı ve teknolojisi her açıdan asimetrik bir durum yaratır. Yani güç dengesi işgalciden yanadır. Ancak direnişçilerin de asimetriyi kendi çıkarlarına değerlendirecek bazı avantaj noktaları vardır. Ülke onlarındır. Halk onları desteklemektedirler. Mühimmat zayıftır ancak sınırsız savaşçı sayısı vardır. İntihar saldırıları gibi insan faktörünün öne çıktığı eylemler eşitsiz güç dengesinde önemli değişiklikler yaratabilmektedir.

Son dönemlerde TSK yetkilileri ısrarla “asimetrik savaş” kavramını kullanmaktadır. Oysa hiçbir açıdan bu kavram Türkiye’ye uymamaktadır. Kavramın kullanımı gerçek iç ve dış tehditlerin saptanmasına ve başarılı bir mücadele stratejisi belirlenmesine engel olmaktadır.

TSK “asimetri” kavramın son yıllarda yaygın olarak iki alanda kullanmaktadır. Daha az kullanım alanı PKK’ya karşı mücadeledir. Özellikle PKK’nın Irak’takilere benzer mayınlı saldırılara başlaması da buna vesile olmuştur. Oysa bu mücadele “asimetrik savaş” kapsamına asla girmez. Çünkü öncelikle Türkiye işgalci değildir, tersine kendi topraklarını savunmaktadır. İkincisi PKK’nın özellikle uzaktan kumandalı mayınlı saldırılara başlaması da buna vesile olmuştur. Oysa bu mücadele “asimetrik savaş” kapsamına asla girmez. Çünkü öncelikle Türkiye işgalci değildir, tersine kendi topraklarını savunmaktadır. İkincisi PKK’nın özellikle uzaktan kumandalı mayınlı saldırılır “asimetrik” saldırı kapsamında değerlendirilemez çünkü bu mayınlar ve bunları uzaktan kumanda eden ileri teknoloji bizzat ABD Ordusu tarafından PKK’ya verilmektedir. Dünyanın en büyük askeri gücü olan ABD’yi herhalde “asimetrik tehdit” olarak değerlendirmek saçma olacaktır. Eğer ortada bir asimetri varsa, bu ABD-PKK lehine, TSK aleyhinedir.

Kısacası “asimetrik savaş” kavramı tehdidin ABD Ordusunun Irak’taki varlığından kaynaklandığı olgusunu gizlemekte, sanki PKK kendi olanaklarıyla Türkiye’ye karşı bir gerilla savaşı veriyormuş gibi abes bir sonuca yol açmaktadır.

“Asimetrik savaş” kavramının TSK tarafından daha sık kullanıldığı alan ise Türk Ordusu düşmanlarının son günlerde artan psikolojik savaş saldırılarıdır. Bilindiği gibi Türk Ordusu ne yazık ki adeta “BBG evi” gibi izlenmektedir. Komutanlar dinlenmekte, ses kayıtları sızdırılmakta, haritalar ve gizli belgeler ifşa edilmektedir. İlker Başbuğ buna “asimetrik” saldırı diyor.

Eğer kuklalarla kukla oynatıcılarını karıştırırsak bu tür bir hataya düşebiliriz. Evet, TSK’ya karşı psikolojik savaş Fethullahçı emniyet güçleri, Fethullahçı yargı mensupları ve yine Fethullahçı ve PKK yanlısı medya organları tarafından yürütülmektedir. Olayın sadece bu boyutunu gördüğümüzde Fethullah terör örgütü ve PKK terör örgütü TSK’ya karşı “asimetrik psikolojik savaş” yürütüyor denebilir. Ancak bu denli kapsamlı bir psikolojik savaşın aygıtları terör örgütlerinin elinde yok ki. Tüm olgular TSK’yı “BBG gibi izleyen” gücün ABD ve CIA olduğunu göstermektedir. Fethullahçı güçler ve PKK burada sadece piyondur. Böylesi bir durumda “asimetri” den bahsedilebilir mi? Dünyanın en büyük istihbarat kaynaklarına sahip olan gücü yani ABD, açıkça TSK’

ya ve Türkiye’ye karşı “beşinci kol” faaliyeti yürütmektedir. Bu, işgal hazırlığıdır. Ön işgal faaliyetidir. “Asimetrik savaş” ile alakasızdır.

Oysa TSK üst kademesi ısrarla tehdidi “asimetrik” görme yanlısıdır. Tehdidin ABD olduğunu açıkça saptamadan Türkiye ve TSK’nın içine sürüklendiği kaostan asla kurtulamayız.

“NATO Çağdaşlık ve Saygınlık Kazandırıyor” Yanılsaması

1950’lerden beri egemen olan bir başka tez ise NATO üyeliğinin Türkiye’yi çağdaş Batı ülkeleri arasına soktuğu, orduyu modernize ettiği ve saygınlık kazandırdığıdır.

Bu tez üzerine çok fazla durmayacağız. NATO üyeliği TSK ve Türkiye’ye ne çağdaşlık ne de saygınlık kazandırmıştır.

Tersine emperyalizme karşı ilk Ulusal Kurtuluş Savaşı’nı vermiş olan şanlı Türk Ordusu ve Türkiye, ne yazık ki NATO üyeliği yüzünden dünyadan soyutlanmış adeta ABD kuklası olarak görünmeye başlanmıştır. Bu ise Türkiye’nin teröre ve Batıdan gelen diğer tehditlere karşı dayanışma halinde olabileceği pek çok Üçüncü Dünya ülkesiyle arasını açmıştır. Kıbrıs Barış Harekâtı Türkiye’nin zor anlarda destek alabileceği yegane ülkelerin Batı dışından olduğunu göstermiştir. Somali, Afganistan ve Lübnan gibi bölgelerde Türk askerinin görev alması ise tüm dünyada açıkça İsrail ve ABD uyduluğu olarak algılanmaktadır.

İşin “çağdaşlık” boyutuna gelince, NATO üyeliği çok daha vahim sonuçlar doğurmuştur. Bir ordunun çağdaşlığını gösteren savaş teknolojisinden daha belirleyici bir olgu olabilir mi? Ancak NATO üyeliği nükleer teknoloji, hava savunma teknolojisi ve füze teknolojisi açısından Türkiye’yi pek çok Üçüncü Dünya ülkesinden bile geri bir konumda bırakmıştır.

Irak ve Afganistan’a yönelik işgal örnekleri Türkiye’ye zor durumda bırakmıştır. ABD Başkanı Bush’un Üçüncü Dünya’ya yönelik Afganistan işgalinden önceki “sizi birkaç günde taş devrine döndürürüz” tehdidi ne yazık ki Türkiye’deki askeri ve siyasi yetkilileri gafil avlamıştır. Hilmi Özkök’ün 2003 yılında tezkere krizi döneminde yaptığı itiraf buna örnektir.

Hilmi Özkök itirafı: Düşmana Düşman, Dosta Dost Diyememek

1 Mart 2003 tarihinde 80 bin ABD askerinin Türkiye’nin güneydoğusuna girmesini öngören tezkerenin reddedilmesiyle Türkiye ve ABD ilişkileri yepyeni bir dönemi girdi. Amerikancılar bile iki ülkenin ilişkilerinde bir kopuş olduğunu kabul etmektedir.

Bugün ABD ve AKP yetkilileri tezkerenin geçmemesinden dolayı o zamanki Hilmi Özkök hariç TSK komuta kademesini sorumlu göstermektedir. Ordu Amerikan karşıtı bir yönelime girmek istememiş sadece ulusal çıkarı korumuştur. Ancak ABD bunu “şer eksenine” kayış olarak algıladı ve asla affetmedi. Nitekim Ergenekon ve Balyoz operasyonlarıyla 2003 döneminin komuta kademesinin hemen hepsi ya tutuklanmış ya da gözaltına alınmıştır.

Hilmi Özkök ise o dönem çok veciz bir söz ile Türkiye’de Neo-NATO’culuğun iflasını özetlemişti. Ne demişti dönemin Genel Kurmay Başkanı? Türkiye “kötü ile kötünün kötüsü arasında tercih yapmak zorundaydı.” Kötü seçenek ABD’ye boyun eğmek ve tezkere dâhil her konuda isteneni yapmaktı. “Kötünün kötüsü” ise ABD ile Türkiye’nin Kuzey Irak’ta silahlı çatışmaya kadar gidecek bir cepheleşmeye girmesiydi. Türkiye “kötünün kötüsünden” sakınmalıydı. Kötüyü seçmeliydi. Çünkü ABD ile karşı karşıya gelmek felaket demekti.

TSK tarihinin belki de en Amerikancı Genel Kurmay Başkanı’nın bu itirafı bir değer taşıyordu. Aslında Türkiye ile ABD ve NATO’nun çıkarları ortak değil hatta zıttır. “Müttefikimiz” ABD aslında bizi kötü ile kötünün kötüsü arasında bir tercihe zorlamaktaydı. O zaman bu ilişkiyi “müttefik” olarak adlandırmanın anlamı neydi? Eğer iki ülke zıt ve hatta çatışan çıkarlara sahipse neden aynı askeri paktta yer alır.

Açıkçası NATO üyeliğinin aslında Türkiye’nin ulusal çıkarlarına aykırı olduğu bu kadar veciz anlatılamazdı. Hilmi Özkök bile Türkiye’ye yönelik esas tehdidin ABD’den yani NATO’dan geldiğini itiraf ediyordu. Ancak tehdidi karşılayamadığı için düşmanın en azından yanında durup onu sakinleştirmeyi öneriyordu.

Her türlü temel mantık işleyişine aykırı olan bu önerme açıkçası yıkım öncesi Osmanlı sultanlarının zihniyetini yansıtmaktaydı. Eğer bir ülke sizin ulusal güvenliğinize tehdit oluşturuyorsa, o zaman aklınıza gelecek en son şey o ülkeyle aynı paktta yer almak olmalıdır. Tersine o ülkeye karşı yeni müttefik ülkeler ve paktlar araştırılmalıdır.

Hilmi Özkök’ün 2003 itirafı NATO sürecinin iflasının ilanıdır. NATO öyle bir Türkiye yaratmıştır ki artık Türkiye düşmanına düşman, dostuna dost diyememektedir. Bu “düşmana dost diyelim ki en azından bizim onunla savaşmayacağımızı bilsin” anlayışıdır. Oysa düşman da Türkiye de bunu doğru olmadığını bilmektedir. Bu kendini kandırmanın ötesinde gaflet sınırlarını aşmaktadır. Açıkça ihanete yol açmaktadır. Çünkü Türkiye, “bize ABD düşman olmasın” diye geri adım attıkça, düşman aslında daha da güçlenmekte, son öldürücü darbe için tüm avantajları kazanmaktadır. Nitekim son yedi yılda Türkiye Kıbrıs’tan Irak’a kadar her cephede geri çekilmiş, düşman artık Diyarbakır’a gözünü dikmiştir.

Hilmi Özkök ilginç bir samimiyet ile bunu şöyle ifade ediyordu: “Türkiye’yi Anadolu’ya hapsetmek istiyorlar.” Oysa bu eksik bir saptamaydı. Batı Türkleri Anadolu’dan da atıp Asya’ya sürmek, Anadolu’yu Sevr’deki gibi paylaşmak istiyor. Atatürk’ün daha 1918’de saptadığı bu gerçeğe “Atatürkçü” komutanlar ısrarla gözlerini kapatıyorlar. Çünkü gençliklerinde onların gözlerine NATO gözlüğü takılmış.

BOP Sürecinde NATO’nun Yeni Silahlı Gücü: PKK, Emniyet ve TSK’daki Fethullahçılar

TSK’ya yönelik son saldırılar ve tasfiye operasyonu NATO sürecinin doğal sonucudur. NATO üyeliğiyle TSK ulusal ordunun doğasına aykırı uluslararası bir kuruluşa üye olmuştur. Böylelikle kendini inkâr etmiştir. Birbirinin anti-tezi olan iki yapı ve iki süreç bir süre için bir arada yer alabilir. Ancak sonunda iki güçten birinin tasfiyesi şarttır. Artık Amerikancılık ve NATO süreci ulusal orduyu tasfiye etmektedir.

Aslında NATO üyeliği başlangıcından itibaren TSK’yı bölmüş ve olumsuz anlamda politikleştirmiştir.

Atatürk’ün 1925’te muhafazakâr paşalara “ya siyaset ya ordu” seçeneğini sunması ve Ordu’yu Osmanlı geleneğinden temizlemesiyle birlikte Türk Ordusu gündelik basit siyasetten arındırıldı. Ancak Cumhuriyet savunuculuğu şeklinde yüksek siyasete ve ideale hep bağlı kaldı. TSK’nın bu istikrarlı yapısı 1945’te başlayan NATO süreciyle bozuldu.

TSK’ya siyaseti sokan gericilerin iddia ettiği gibi “laik-elitist cuntacılar” değildir. Tersine NATO üyeliği ve DP iktidarının başlattığı karşı devrim süreci TSK’nın siyasileştirilmesine yol açtı. Bunun için Menderes daha 1950’de Kurtuluş Savaşı’ndan kalma 14 generali emekli ederek Amerikancı ve DP’ci bir kadrolaşma için temizliğe başladı. Bundan sonra TSK içinde saflaşmalar kaçınılmazlaştı. Atatürk’ün gözde generallerinden ve İstiklâl Savaşı gazilerinden Org. Mustafa Muğlalı’nın hapsedilmesi süreci hızlandırdı. “9’lar Olayı” gibi tezgahlarla TSK içinde DP egemenliği sağlamlaştırıldı.

Sonunda 27 Mayıs’ta albaylar ve genç subaylar ihtilal yolunu seçtiler. DP’nin kukla Genel Kurmay Başkanı Erdelhun tutuklandı. DP’nin yarattığı kadrolaşmanın ürünü olan 235 general emekliye sevk edildi.

27 Mayıs sonrası subaylar üç ana kutup olarak bölündü. Aşırı NATO’cu, gerici ve AP çizgisindeki generaller, ılımlı NATO’cu ve laik CHP çizgisindeki generaller ve NATO Konseptini sorgulayan radikal ihtilalci genç subaylar.

Daha sonra 12 Mart’ta 27 Mayıs’ın tersinden tekrarı yaşandı. Bu sefer ihtilalci subaylar tasfiye oldu. CHP’li generaller tarafsızlaştı, aşırı Amerikancı ve gericiliği destekleyen generaller egemen oldu. Bu kadro 12 Eylül’ü de gerçekleştirdi.

1980 sonrası Amerikan taraftarlığı ve NATO’culuk TSK içinde kutuplaşmalar yaratmaya devam etti. TSK’ya Özal ve ABD müdahalesine tepki olarak Genel Kurmay Başkanı Necip Torumtay istifa etti. Bu 12 Eylül’den çok kısa bir süre sonra TSK’nın komuta kademesinin ABD ile derin çelişkiler içine düştüğünü gösteriyordu. Temel çelişki kaynağı da Irak ve PKK’ydı.

Bugüne geldiğimizde nesnel şartlar TSK içinde Neo-Amerikancılığın ve Neo-NATO’culuğun yeşermesini engellemektedir. Büyük Ortadoğu Projesi çerçevesinde Ortadoğu’daki ulus devletler ve ulusal orduların hepsi ABD’nin düşmanı kapsamına girmiştir.

Bu yüzden artık TSK içinde bölünmeden çok TSK’nın toptan tasfiyesi sürecini yaşıyoruz. Çetin Doğan gibi 2003’te Irak işgaline açıkça karşı çıkan paşalar tutuklanıyor. ABD karşıtlığının bir diğer sembol ismi Org. Şener Eruygur da bu sürecin kurbanlarından biri oldu.

Ancak tutuklamalar daha çok görevde olanlara gözdağı için gerçekleşmektedir. Sonuçta tutuklanan zaten Amerikan karşıtıdır. Yaşar Büyükanıt ve İlker Başbuğ gibi ABD ile hâlâ işbirliğini devam ettirme taraftarı olan isimlerin bile tasfiye olgusuyla karşılaşması süreci çok iyi yansıtmaktadır. Hatta 2003’ten sonra kopan ABD-TSK işbirliğini yeniden başlatmakla görevlendirilen ve Bush ile görüşen Org. Ergin Saygun bile son Balyoz operasyonuyla gözaltına alınmıştır.

Tüm bu süreç ABD’nin Amerikancı bir TSK istemediğini, tersine TSK’yi tamamen tasfiye etmek istediğini göstermektedir. Bu yüzden TSK’daki Amerikancılık ve ABD ile arayı düzeltme ve hatta AKP’ye karşı ABD’nin desteğini kazanma çabaları beyhudedir. Bir subay ne kadar NATO’cu olursa olsun, eğer Fethullahçı veya Kürtçü değilse yeni tip orduda yer alamayacaktır.

ABD BOP çerçevesinde parçalanan Türkiye coğrafyasında üç silahlı güç öngörmektedir. Birincisi “Büyük Kürdistan”ın silahlı gücünü teşkil edecek, ABD’nin paralı askerleri olarak PKK. İkincisi parçalanan Türkiye’de kalan Türkleri Kürt-İslam faşizminin baskısı altında tutmak için Fethullahçı Emniyet güçleri. Üçüncüsü TSK içinde yuvalanmış az sayıdaki Fethullahçı ve Kürtçülerin komutasında kurulacak yeni Hilafet Ordusu. TSK’nın yerine kurulacak bu yeni ordu aslında bir ordu değil halifenin kapıkulu ve ABD’nin jandarması olacaktır. Daha küçük ve profesyonel bir ordu olacaktır.

Tayyip Erdoğan’ın da kendini eş başkan olarak gördüğü BOP sürecinin TSK için öngördüğü kader budur.

Atatürkçülük ve Ulus Ordu Geleneğine Geri Dönüş

Artık NATO süreci TSK’nın varlığını tehdit eder hale gelmiştir. TSK’nın varlığının tehlikede olması aynı zamanda Türk vatanı ve devletinin de tehlike de olması demektir.

Türkiye’nin bu çıkmazdan kurtulması aslında çok kolaydır. Bir paradigma değişikliği tüm sorunları ortadan kaldıracaktır.

Türkiye tekrar Atatürk’ün bağımsız ulus devlet ve ulusal ordu geleneğine geri dönmelidir. Uluslararası paktlara üyelik ulusal çıkarlarımızı zedelemiştir. Ulusal eksenin kaybolması ve yerini NATO ekseninin alması, Ulusal Güvenlik Stratejimizi de zedelemiştir. En son aşamada süreç ulusal sınırlarımızı tehdit eden bir noktaya evrilmiştir.

Türkiye’nin NATO’dan çıkması, ulusal ordu geleneğine geri dönmesi ve ancak kendi ulusal ekseni çerçevesinde kendi müttefiklik tercihlerini yapması kısa sürede bugünkü kaos ortamının aşılmasını sağlayacaktır.

NATO tarihte kalmış bir olgudur. Artık üyelerinin çıkarları çatışmaktadır. Türkiye ile ise başından beri çatışmaktaydı. ABD’nin gerektiğinde NATO’suz ve hatta Irak’ta olduğu gibi NATO’ya rağmen işgaller gerçekleştirdiği bir gerçektir. AB ise NATO’ya alternatif kendi Avrupa Ordusunu kurmaktadır.

Türkiye artık bu gerçekleri görmek zorundadır. TSK’yı ABD’nin “BBG evi” haline getiren, en ince askeri ve güvenlik sırlarımızı bile ABD kanalıyla PKK’ya sunan NATO üyeliği süreci sona ermelidir.

Her açıdan Atatürkçülüğü savunduğunu söyleyen komutanlarımızın ilk olarak askerlik anlamında Atatürkçü olmaları gerekmez mi? Tarihin yarattığı en büyük askerlerden biri olan Atatürk acaba bugünkü komutanlarımızdan daha az mı strateji biliyordu?

Atatürk hayatı boyunca “bağımsızlık ve özgürlük benim karakterimdir” düsturunu ilke edindi. Osmanlı ordusunda Alman egemenliğine hep isyan etti. 1918 hezimetinin yabancı egemenliğinden kaynaklandığını biliyordu. Alman komutasına girmenin getireceği felaketi önceden öngörmüştü. Ordu ulusun kaderi demekti. Bu kaderi yabancı komutanların emir veya denetimlerine bırakmak asla kabul edilemezdi. Bu yüzden Atatürk’ün ordusu bütün Batıcı paktların dışında kaldı. Bağımsız ve güçlüydü. Sadece ulusa ve ulusun kaynaklarına dayanıyordu.

Türk askeri artık iki tercih arasında kalmıştır. İkisi aynı anda asla olamaz. Türkiye’nin kurtuluşu veya mahvı da bu tercihten geçmektedir. Ya Atatürkçüsün ya NATO’cu...

Bu yazıyla ilgili görüşlerinizi gönderebilirsiniz:
Size ulaşmamız için lütfen aşağıdaki formu doldurun:
İsim: 
Soyisim:
Telefon: ( 0   )
Cep Tel: ( 0   )
E-posta: 
Şehir: