Eser Özaltındere
İlker Başbuğ ve TSK'nın Amerikancı Yapılanması
Başbuğ’un Yarattığı Hayal Kırıklığı
Genel Kurmay Başkanı İlker Başbuğ tam bir hayal kırıklığı yarattı. O mevkiiye geldiğinden beri devamlı TSK’ya kan kaybettiriyor.
Efendim! İlker Başbuğ “Balyoz Operasyonu” üzerine Mısır gezisini iptal etmişmiş!.. Duyan da; TSK’nın saygınlığını koruma ve bugün düşürüldüğü üzücü duruma bir çare bulacak, ortaya koyduğu net tavırla yüreklere su serpecek sanır.
İyi de, sonra ne oldu acaba? Her zaman ki gibi dağ fare doğurdu. Elinde James Bond çantasıyla toplantıya girdi, toplantı üç buçuk saate yakın sürdü ve sonuç; içinde dişe dokunur hiçbir şey olmayan birkaç cümlelik bir açıklama!.. Sıfıra var sıfır elde var sıfır! Pardon pardon, hakkını yemeyelim!.. O üç buçuk saat sonunda İbrahim Fırtına ve Özden Örnek’i savcıların elinden kurtarabildi. Ha bir de kurtardıkları arasında Ergin Saygun var. O da piyangodan çıktı herhâlde? Belki de kankası olduğundan bir kıyak yapmıştır. Hayret bir şey! 3, 5 saatlik bir toplantı ve sonundaki pazarlıktan emekli iki kuvvet komutanıyla bir ordu komutanı azat ediliyor. Peki, içlerinde muazzaf amirallerle generallerinde bulunduğu ve İlker Başbuğ’un Genel Kurmay Başkanlığı görevi süresince ya da öncesinde haklarında gözaltı ile tutuklama kararları olan, ayrıca da sahipsiz bırakıldığı düşünülen onca subaya ne olacak? İlker Başbuğ, onların da Genel Kurmay Başkanı değil mi? Onlarla ilgili de bir mücadele vermesi gerekmez mi? Yoksa ne hâlleri varsa görsünler mi denilmeli? Galiba ikincisi oluyor! Çünkü, sayın Genel kurmay Başkanı, Genel Kurmay Başkanlığı görevini devraldığından beri TSK mensupları eşi menendi görülmemiş bir senaryo çerçevesinde sürekli suçlanır ve tutuklanırken onları koruma adına hiçbir şey yapmıyor. Ya da yapamıyor. Çene suyu pilavdan başka... Yaptığı bir icraat varsa siz söyleyin! Yapamıyorsa, o zaman o makamda ne işi var? Madem ortaya bir şey çıkmayacaktı Mısır gezisini iptal edip Başbakan ve Cumhurbaşkanı ile üç buçuk saat toplantı yapıp milleti umutlandırmanın ne âlemi vardı?
“Balyoz” Fasaryası
Ben şahsen o toplantılarda ne konuşulduğunu çok merak ediyorum. Belki de, tavla oynayıp Fenerbahçe, Beşiktaş muhabbeti yapılmıştır. Çünkü, bu kadar kritik bir dönemde yapılan toplantıdan hiçbir şey çıkmaz, her şey eski hamam eski tas olarak devam ederse başka bir şey düşünmek mümkün değildir. Hatta, bu toplantıdan sonra tutuklamalar daha da arttı. İnsan bu durum karşısında “acaba o çantanın içerisinde bu tutuklamalarla ilgili başka bir şeyler mi vardı” demeden edemiyor.
Bunu söylüyorum zira, “Balyoz” fasaryası, ABD’nin casus uydusu “Washington Taraf” tarafından ortaya atıldığında yine bizim Genel Kurmay Başkanı mudat olduğu üzere ilk önce tepki göstermiş “Böyle şey olur mu! Savaşta Allah Allah nidalarıyla düşmanın üzerine giden Mehmetçiğin ordusu ‘Cami’ bombalar mı” diyerek “Taraf” denilen “5. Kol” gazeteyi nefretle kınamıştı. Buraya kadar güzel de! Ya sonrası? Genel Kurmay, 160 küsur subayı içeren bir soruşturma başlattı. Bu nasıl iştir sayın Genel Kurmay Başkanı? Ya çıkıp öyle konuşma! Ya da konuştuğunda ağzından çıkanı sana “yutturacak” soruşturma açtırma! Bak! Bilirkişi raporu da darbe olduğuna karar vermiş. İşte o yüzden, “O James Bond çantanın içindekiler” merak konusu oluyor. Hem sonra Başbakan demedi mi; “Genel Kurmay Başkanı ile paslaşıyoruz” diye! Belki de o toplantıda İlker Başbuğ güzel bir gollük pas vermiştir santrafor Başbakana.
Ben bunu da anlamıyorum. Bir Genel kurmay Başkanının, Başbakan “Biz Genel Kurmay Başkanı ile paslaşıyoruz” şeklindeki bir beyanatının arkasından bu konu ile ilgili bir karşı açıklama yapması gerekmez mi? Çünkü, böyle bir karşı açıklama yapılmadığı zaman herkes doğal olarak İlker Başbuğ’u AKP nin temsil ettiği siyasal akımın bir partneri olarak algılıyor. Bu açıklamanın yapılmaması, aynı zamanda İlker Başbuğ’un da bu etiketi kabul ettiği anlamına geliyor. Belki de İlker Başbuğ bu yakıştırmadan son derece memnundur. Ne de olsa ortak dostları ABD!
Genel Kurmay Başkanı Artık İplenmiyor mu?
Ayrıca bence, Genel Kurmay Başkanı bundan böyle, sert bir yüz ifadesiyle ve sanki birilerini cezalandıracakmış edâsıyla iddialı sözlerde etmemeli! Çünkü, o edâ ve sözleri artık kimse iplemiyor. Boş sözlere milletin karnı çoktan doymuş durumda. Öyle ya! Bir konferansında Fettullahçılara verip veriştirecek ve meydan okuyacaksın! Ama adamlar hâlâ TSK’nın içerisinde cirit atmayı sürdürecekler. Dursun Çiçek ile ilgili “ıslak imza” olayında “Ne yapacağımızı bütün Türkiye görecek” diyeceksin, fakat bir de bakacağız, Dursun Çiçek Askerî Savcılıkça tutuklanmak üzere Askerî Mahkemeye sevk edilmiş. Acaba, Genel Kurmay Başkanının bu kadar ters manyel vermesi kuşku uyandırmıyor mu?
Ayrıca, en çok merak ettiğim noktalardan biri de; neden Balyoz gözaltılarından sonra tüm üst düzey amiral ve generallerin Genelkurmay’a çağrılarak ültimatom verircesine bir toplantı yapıldığıydı. Bu bağlamda Cemil Çiçek de Genelkurmay’a davet edilmişti. Gazetelerde de bu toplantıyla ilgili olarak “toptan istifa” söylemleri dolaştı ve bu söylemlerin Balyoz kumpasıyla ilgili kritik general tutuklamalarına yanıt olması açısından anlamlı bir yönü vardı. Bizler de dedik ki; demek ki Genel Kurmay Başkanı en sonunda dayanamadı ve gerekli tavrı koymaya karar verdi. Cemil Çiçek’i de bu kararlı tutumlarını hükümete bildirmek için Genelkurmay’a davet etti.
Ama ne gezer!.. Meğer, o olağanüstü toplantıya Cemil Çiçek’i “üzüntülerini dile getirmek” için çağırmışlarmış. Bence, “üzüntülerini bildirmek” için Cemil Çiçek’i o kadar yormalarına gerek yoktu. Aynı işi telefonla da yapabilirlerdi. Haydi bunu da geçtim! Ya o toplantının arkasından Salih Kapusuz adlı AKP milletvekilinin o toplantıyı düzenleyen ve katılan Genel Kurmay Başkanı ile general ve amiralleri tarihe havale eden zehir zemberek açıklamasına sessiz kalışa ne demeli? İnsan bu açıklamaya aynı sertlikle yanıt vermez mi? TSK’nın şimdiye kadar yaşanan olumsuzluklarda hiç mi haklı tarafı yoktu? Tam haykırmanın zamanı değil miydi? Üstelik, İlker Başbuğ her medyanın karşısına çıkışında “TSK’ya yönelik psikolojik asimetrik bir harekâttan” bahsetmiyor muydu?
İşte en uygun zaman gelmiş, tüm general ve amiraller yaşanan çok kritik bir olayın üzerine bir araya toplanmışlardı. Kamuoyu da her türlü ses getirecek açıklamaya hazır durumdaydı. Artık, hep birlikte TSK ya yönelik gerçekleştirilmekte olan “asimetrik harekâta” sessiz kalmayacaklarını ilân edebilirlerdi. Ama yine beklenen olmadı. Daha doğrusu beklenen oldu ve İlker Başbuğ her zamanki edilgenliği çerçevesinde suskun kalmayı tercih etti.
Genel Kurmay Başkanı Kararlı Olmalı
Kendi kendime soruyorum; acaba, Atatürk’ün ordusunun Genel Kurmay Başkanı olan bir zatın, TSK alabildiğine ve önyargılı bir şekilde örselenirken bu kadar edilgen, kararsız ve suskun kalması normal midir? Bu kişinin, yasaların TSK’ya verdiği yetki ve sorumluluklardan hareket ederek daha kararlı bir tavır ve dik duruş sergilemesi gerekmez midir? Peki, bu kararlılığı ve dik duruş tavrı olmayan bir Genel Kurmay Başkanı acaba düşman karşısında ne yapacaktır? Herhâlde, savaşın sevk idaresinin üstesinden gelemeyince düşman ordusunun Genel Kurmay Başkanını kapalı kapılar arkasındaki üç buçuk saatlik toplantılara davet edip sorunları o şekilde çözmeye çalışacaktır. Ama, bugünkü durumu baz alırsak anlaşılan o konuda da başarılı olamayacaktır.
Şaka bir tarafa, TSK üzerinde bu kadar büyük oyunlar oynanırken Genel Kurmay Başkanından da bu oyunların üstesinden gelecek farklı bir vizyon sergilemesini beklemek herkesin hakkı olsa gerek.
Bir de, bir türlü anlayamadığım bir nokta var! TSK’yı ve Türkiye Cumhuriyeti’ni karıştırmak misyonuyla yayın hayatına giren ve ABD merkezli istihbarat üzerine tetikçilik yapan “Taraf” gazetesinin provokasyonlarına haklı olarak lânet okuyan TSK’nın başı bir Genel Kurmay Başkanı, nasıl oluyor da; kendisinin Harp Akademilerindeki konferansına o işbirlikçi gazetenin genel yayın yönetmeni Ahmet Altan’ı davet edebiliyor. Dedim ya! Tam bir çelişkiler ve muammalar yumağı...
Subaylar Neden İstifa Ediyor Neden İntihar Ediyor?
Bu arada, İlker Başbuğ’un Genel Kurmay Başkanlığı döneminin rekorlarından biri de en fazla general istifası olan bir dönem olması galiba? Ayrıca, subay intiharları da cabası!.. Bu subaylar niye istifa ederler ve neden intihar ederler?.. Hele PKK kurşunuyla kötürüm olmuş üstün hizmet madalyalı bir subayın saçma sapan suçlamalarla ilgili olan onur intiharını unutmaya imkân yoktur. Çok mânidardır; intihar eden Yarbay Ali Tatar’ın eşi de “Komutanlarımız bize sahip çıkmıyor” diye bir ifade kullanmıştı. Anımsadığım kadarıyla istifa eden üst düzey generallerin bazıları her nedense hep özel hayatlarıyla ilgili sorunlardan istifa etmişti. İzmir’de intihar eden Deniz Kurmay Albayın intihar nedeni olarak da özel hayatına ilişkin internet ortamındaki bir dedikodu olduğu iddia edilmişti. Belli ki derin istihbarat güçleri TSK’nın imajını sarsmak için subayların özel hayatlarıyla çok yakından ilgileniyorlar.
Gerçekten de TSK, bu derin istihbarat güçleri tarafından iyi izleniyor olmalı! Çünkü, bir bakıyorsunuz gizli görevli iki subay, gelen bir ihbar üzerine özel harekâtçılar tarafından tam da Bülent Arınç’ın evinin yakınlarında nokta operasyonuyla yakalanıveriyorlar. Hem de sanki kendi elleriyle koymuşlar gibi... Bu durumda, ya bu gizli bir görev değildir ya da karşı istihbarat çok etkin çalışmaktadır.
Düşmana Sızan Bilgiler
Tabii bu arada, okyanus ötesi kumandalı “Taraf”a sızdırılan Balyoz darbe planları ve “ıslak imzalı” Dursun Çiçek belgesi türü bilgi sızdırma faaliyetlerini işin içerisine katmıyoruz. Enteresandır, sayın Genel Kurmay Başkanı bu bilgi sızdırmalarını bugünkü teknolojik ortamda son derece “normal” buluyormuş. Ve ona göre güya, başka ordularda da buna benzer bilgi sızdırmaları oluyormuş.
O zaman demek ki, bizim Genel Kurmay Başkanı savaş sırasında da bu şekilde savaş planlarının düşmana sızdırılmasını son derece olağan karşılayacak. Hakikaten inanılacak gibi değil! Ortalık birbirine girmişken, TSK üzerinde Cumhuriyet tarihinde görülmemiş dolaplar çevrilip senaryolar üretilirken ve içerisinde casuslar at oynatırken İlker Başbuğ son derece “large” vaziyette her şeye bir kulp bularak kendini ve milleti avutmaya devam edebiliyor. Böyle diyorum çünkü, bu kadar sus pus oturma ve kaderine razı olma hiç de hayra alâmet görülmemelidir. Özellikle de karşı devrimin final aşamasına geldiği bir noktada.
Gerçekten de baktığımızda, Genel Kurmay Başkanının makamına oturduğundan bu yana Başbakanla en kısası 1,5 saatten az olmamak üzere yaptığı “kapalı kapılar arkası toplantıların” haddi ve hesabının olmadığını görüyoruz. Fakat, bunların sonrasında ne bir açıklama yapılıyor ne de bir icraat görülüyor. Değişen bir şey olmadığı gibi, AKP’nin rejimi değiştirme atakları artarak devam ediyor. O zaman, bu toplantılar niye yapılıyor veya bu toplantıların hiçbir işe yaramamasından ve kendisinin “kaale alınmamasından” İlker Başbuğ niye rahatsız olmuyor? Ayrıca, MGK toplantılarından sonraki yazılı açıklamalarda TSK’nın hiç izlerinin bulunmaması akla başka soru işaretlerini de getiriyor. Çünkü, bu şekildeki “kaderine razı oluş tutumu” otomatikman TSK’yı AKP’nin yandaşı pozisyonuna sokuyor. Görüldüğü kadarıyla İlker Başbuğ bundan da pek şikayetçi değil. Peki! Bilmem kaçıncısı icra edilen “kozmik oda” aramalarına ne demeli? TSK’nın en gizli sırlarının bulunduğu şifrelerle korunan odaya operasyon üzerine operasyon yapılırken, TSK’nın başının, kapıları sonuna kadar açmanın yanı sıra “demokrat tavrımız bundan sonrada sürecek” şeklinde beyanat vermekten zerre kadar rahatsızlık duymaması düşündürücü değil midir?
AKP’nin Teknik Direktörü ABD!
Dikkat edin! İlker Başbuğ’un her söylemi, her çıkışı, her icraatı AKP’ye pas oluyor. Sanki bunları bilerek yapıyor. Başbakan da zaten onun paslarından çok memnun. Devamlı gol üzerine gol atıyor. Teknik direktörlerinin ABD olduğu nasıl da belli!..
Zaten Başbuğ’un Genel Kurmay Başkanlığına geldiğinde yaptığı ilk icraat; Askeri Şûra’da gelenek haline gelmiş dinci subayların ilân edilme ve dolayısıyla şerh konulma olayını kaldırması olmuştu. Harp Akademilerindeki ilk konferansında Fettullahçılara çatmış, ama Ilımlı İslam tehlikesine hiç değinmemişti. Bir başka konferansında PKK’lıların topluma kazandırılma projesini çağrıştıran bir şeyler mırıldanmış, ama kimse ne demek istediğini pek anlamamıştı. Güneydoğu’daki kışlaların önüne Kürt açılımı sürecinde hiç gereksiz yere ve bir işe yaramayacak TSK’yı sempatik gösterme içerikli pankartlar İlker Başbuğ zamanında asılmıştı. Yine aynı günlerdeki MGK toplantısının sonuç bildirgesinde MGK’nın “Kürt açılımına destek verdiği” şeklindeki söyleme sessiz kalan ve dolayısıyla Kürt Açılımını onaylamış olarak kabul edilen Genel Kurmay Başkanı da oydu. AKP’nin icraatlarıyla onun icraatları neredeyse aynı gibi...
TSK ABD’nin Kucağından Kurtulmalıdır
Şimdi gelelim sadede!
Sovyetler Birliği yıkıldığı andan itibaren paktlar ortadan kalkarak tek kutuplu bir sürece girildi. O noktadan sonra da artık, TSK’yı ABD’nin kucağında tutmasına vesile olacak hiçbir düşman ve motivasyon aracı da kalmamış oldu.
Oysa, yeni dönemde ABD’nin sömürgeci çıkarları için BOP’un hayata geçirilmesi ve Ortadoğu’da hâkimiyetini kalıcı olarak devam ettirebilmesi bağlamında yeni bir uydu devlet, yani Kürdistan kurulması gerekiyordu. Bunun projenin ilk evreleri olan çekiç güç zamanında; Kuzey Irak bölgesinin müstakbel Kürdistan için temizlenmiş güvenli bir bölge haline getirilmesi, alt yapısının hazırlanması ve bu yüzden de TSK’nın meşgul edilmesi, hatta yıpratılması zarureti ortaya çıkmıştı. Bu süreçte PKK yaratıldı.
Gerçekten TSK’yı ABD’nin amaçları doğrultusunda ve onun desteğiyle meşgul ettiği gibi belki de bir dönem önemli bir dar boğaza da soktu. Ama bu mücadele sırasında TSK’da da bir bilinç farklılaşması yaşanmaya başlandı ve bünyesindeki inançlı, savaşçı, ulusalcı muharip güçler ağırlık kazanarak ABD’nin ana hedefinin ne olduğunu kavrar hale geldiler. Bu arada gerilla savaşında ustalaşarak tüm bölge için çok etkin bir savaşçı ordu profiline sahip oldular. Böylesi bir ordu ABD için çok büyük tehlikeydi. Son evre olan Kürdistan’ın kurulmasında ve ABD’nin Kuzey Irak’ta konuşlanmasında ya da kurulacak Kürdistan’ın korunmasında böyle bir ordunun varlığı çok önemli bir riskti.
Zaten yakın dönemde miyâdını dolduran PKK da tasfiye edilecek ve onu meşgul edecek hiçbir silahlı güçte kalmayacaktı. Diğer taraftan artık, ABD orjinli darbe ihtiyacı da bulunmuyordu. Çünkü, komünizm hakkın rahmetine kavuşmuş ve Amerikancı darbelere gerekçe oluşturacak yapay düşman figürü ortadan kalkmıştı. Tek kutuplu ve küreselci sömürgeciliğin egemen olduğu dünyada bundan sonra ABD çıkarları için düşman, olsa olsa ulusalcılar olabilirdi. Şayet bir darbe gerçekleşecekse, bu ABD’nin önderliğindeki bir darbe olarak değil, ulusalcı ağırlıklı ve ABD karşıtı bir darbe olarak ortaya çıkabilirdi.
İlker Başbuğ’un temcit pilavı gibi tekrarlayıp durduğu ve karşı olduğunu ileri sürdüğü darbe işte budur.
İlker Başbuğ Darbe Karşıtı mı?
Tamam!
Darbeye karşı çıkılmalıdır ama, İlker Başbuğ’un darbe karşıtlığı sıradan bir darbe karşıtlığı değildir. Arkasında daha gizli anlamlar saklıdır. Onun önlenmesine taraftar olduğu darbeler, ABD çıkarlarıyla örtüşmeyen darbelerdir. Zaten, bugünkü konjonktürde ABD yanlısı darbelere ihtiyaçta kalmamıştır. ABD çıkarları, aksine Kürdistan’ın rahatça kurulabilmesi için darbelerin önlenmesini gerektirmektedir. Ayrıca, olursa mecburen ulusalcı ve ABD karşıtı olması gereken darbeler, ABD güdümlü AKP iktidarı için de büyük tehlike içermektedir. Büyük Kürdistan’ın kurulması çerçevesinde AKP’nin korunması ve icraatlarına devam edebilmesi şarttır. Bu yüzden, darbeci ABD’nin artık darbeleri önler bir misyonu olmak zorundadır. O zaman, sömürgeci devletlerin yararına olmayan darbeleri engelleme adına; böylesi güçlü ve ulusal bilinci pekişmiş bir ordunun pısırıklaştırılması, silikleştirilmesi, etkisizleştirilmesi, imaj kaybına uğratılması ve uysallaştırılması kaçınılmaz olmaktadır. Diğer taraftan, Silahlı Kuvvetler içerisinde ABD karşıtlığına yönelik önemli bir temizlik yapılmasının yanı sıra, muharip özellikli asker tipinin mahkum edilmesi de bir gereklilik olarak ortaya çıkmaktadır. Böylelikle, ordu içinde bir göz dağı ortamı yaratılmış olacaktır.
ABD’nin istediği; İlker Başbuğ profilinde kibar, protokol özellikli, ABD’nin çıkarlarına ve isteklerine kayıtsız şartsız uyacak, ona zorluk çıkarmayacak, munis generallerin yönettiği bir ordudur. Aslında son dönemde gündeme gelen AKP’nin kendi Nizam-ı Cedit’ini yaratmaya çalıştığı şeklindeki iddialar farklı yorumlandığı zaman doğrudur. Bu iddiaların belli bir orduyu ortadan kaldırıp yerine bir yenisini oluşturmak şeklinde algılanmasına gerek yoktur. Çünkü, TSK içerisinde ABD nin istediği gibi bu günkü şekliyle gerçekleştirilmeye çalışılan pısırıklaştırılmış, terbiye edilmiş ordu profili, bu Amerikancı Nizam-ı Cedit’i zaten fazlasıyla karşılamış olacaktır.
Genç Subaylar Gözaltında!
Nitekim, belli bir süre önce bu olan bitenlerden genç subayların rahatsız olup olmadığı konusunda İlker Başbuğ’a bir soru yöneltildiğinde, kendisi, yine o yapay-sert ifadesiyle; “Bu ne demek! TSK daki hiyerarşik yapı ve disiplin çerçevesinde tam bir birlik ve bütünlük vardır” gibilerinden birkaç kanıksanmış kelâm etmişti.
Evet! Gerçekten de genç subaylar belki tehlikeli olabilirlerdi. Fakat, büyük Amerikancı komplo içinde bunun da önlemi vardı. Ergenekon davası ya da “amirallere suikast” adı altında birçok teğmen rütbesinde genç subay göz altına alındı veya tutuklandı. İşte, bu da genç subaylara yönelik bir göz dağıydı. Ama, verilmek istenen gözdağı sadece belli rütbeleri hedeflemiyordu. TSK bünyesindeki her rütbeden emekli veya muazzaf tüm TSK mensuplarına yönelikti. Amaç bütünüyle, PKK mücadelesi sırasında ABD karşıtı olmuş, ABD’nin istediğinden farklı bir bilinç ve ideoloji sapmasına uğramış, Atatürk yolunda aslına rücû etme yoluna girmiş ordu içerisindeki bu unsurların imha edilmesi ve TSK’nın soğuk savaş dönemlerinde olduğu gibi örnek modeli Kenan Evren olan ABD’nin kuklası olmuş bir nüveye kavuşturulmasını sağlamaktı.
Aynı zamanda, bu uysallaştırılmış ordu siyasal iktidarın oyuncağı haline de getirilmeliydi. Çünkü, ABD biliyordu ki, ulusalcı güçler geçici bir süre iktidarı ele geçirseler de onların iktidarda kalışları hiç uzun süreli olmayacak ve en kısa zamanda kendilerinin uşağı olan siyasi iktidarlar tekrar yönetime getirileceklerdi. Zaten, Kürdistan kurulana kadar işbirlikçi ve güdümlü hükümetlerin iktidara getirilmeleri ve iktidarda tutulmaları şarttı.
“Ilımlı İslam”ın “Ilımlı TSK”sı
Bunun gerçekleştirilme yöntemleri de hep bilinen dalaverelerdi. Ulusalcı iktidarların dönemlerinde para muslukları kesilecek, Amerikancı derin güçler tarafından toplumsal dinamik ve kesimler provoke edileceklerdi. Sonuçta her halükârda başa AKP gibi işbirlikçi hükümetler geleceği için şimdiden TSK’nın “Ilımlı biçimi” hazır tutulmalıydı. Hatta, bu “Ilımlı TSK” önceden hazırlanmalıydı ki, iktidara gelecek “ulusalcı güçlere” askeri boyutta destek vermesin ve belki de ABD’nin talimatları doğrultusunda o iktidarların altını oysun! Ama, PKK mücadelesi sonunda ABD’nin gerçek yüzünü görmüş ve farklı bir bilinç düzeyine ulaşmış savaşçı bir TSK ile bu tezgahları hayata geçirmek mümkün değildi.
Ancak, böyle bir ordu yaratırken silikleştirme, ezikleştirme, uslu çocuk yapma politikaları çerçevesinde operasyonlar icra etmek ya da TSK içerisindeki ABD karşıtlığını yok etmek için her rütbeden subayları temizleme harekatına girişmek yetmeyebilirdi. Çünkü, Halkın nezdindeki orduya güven son derece üst düzeydeydi. Bu ordunun her açıdan bir hiç haline getirilebilmesi için değişik senaryolarla “imajının sarsılması” gerekmekteydi.
Halkın, “bu ordu bizim bildiğimiz ordu” değilmiş; “Baksanıza! Deniz Kuvvetleri Komutanı yolsuzluktan yargılanıyor ve mahkum oluyor, Ergenekon davasıyla subayların mafia ile işbirliği gözler önüne seriliyor, Şemdinli davasında Kara Kuvvetleri Komutanı provokasyon operasyonlarının emrini vermekle suçlanıyor, Güneydoğu’da TSK mensupların sorumlu olduğu fâili meçhullerin kemikleri ortaya çıkarılıyor ve yargısız infazlar aydınlanıyor, Ergenekon’daki foyaları meydana çıkmasın diye subaylar intihar ediyor” demesi sağlanarak halkın sempatisi “bu orduya artık güvenilemez” noktasına indirgenmeliydi.
TSK’ya Güven Azalıyor
İşte, TSK üzerinde oynanan oyunlar aynı zamanda bu imaj kaybını sağlamaya da yöneliktir. Nitekim, son araştırmalara göre TSK’ya güven %77 oranlarına gerilemiş durumdadır. Yine, bir gazetede yapılan güven oylamasında halk “güvenirken” bile “hatalarına rağmen” çekincesini kullanma ihtiyacı duyar hâle getirilmiştir.
Her devlet ve toplumda hayatî önemleri ve vazgeçilemezlikleri nedeniyle saygınlığı korunması gereken kurumlar ve değerler vardır. Bu saygınlık onların zırhıdır. Bu zırh sayesinde o kurumdakiler, yapacakları hayatî önemdeki işler için; kendilerine verilen değerin ve önemin kayıtsız şartsız olmasından dolayı hissettikleri özgüven sayesinde hayatlarını dahi seve seve adamaktan kaçınmazlar.
O özel olma ve saygınlık duygusu ortadan kalkmışsa, o kurum ile mensupları sıradanlaştırılmaya başlanmışlarsa artık o kişilerin hayatî önemdeki işleri yapmaları mümkün değildir. O tür bir zırhı olmayan ve her türlü dış etkiye açık bir ordu edilgenleşmeye, kararsızlaşmaya, korkaklaşmaya, risk almamayı bir alışkanlık haline getirmeye başlar ki, o noktadan sonra böyle bir ordudan bir daha hayır gelmez. Silahlı kuvvetlerin daima özel öneminin hakkını verecek ve saygınlığını koruyacak bir zırhının olması şarttır. Onun, son dönemlerde yapıldığı gibi delik deşik bir hâle getirilmemesi gerekmektedir.
Bu zırh söylemi hiçbir zaman ordu içerisindeki hukuksuzluklara, yolsuzluklara, yasa dışılıklara göz yumulsun anlamında değerlendirilmemelidir. Ancak, sömürgeci ve işbirlikçilerinin derdi başkadır. Onlar, TSK’nın üzerindeki zırhı bütünüyle kaldırarak onun korunmasız bir şekilde her önüne gelen tarafından hırpalanmasını ve işe yaramaz bir kadavraya dönüştürülmesini hedeflemektedirler.
Görüldüğü gibi, bugün yapılmakta olan Ilımlı İslam gibi ılımlı bir ordu yaratmak projesidir. TSK üzerinde oynanmakta olan oyunun ana amacı budur ve arkasında ABD vardır. Bu projenin Türkiye ayakları AKP ve İlker Başbuğ’dur.
NATO Generalleri
Bu tür pasifize edilmiş orduyu yaratırken de pek tabii ki derinlerde on yıllardır çöreklenmiş ve belirleyici olan Amerikancı mekanizma, ABD’nin tercihleri doğrultusunda TSK’nın başına Hilmi Özkök ya da İlker Başbuğ gibi “ılımlı ve güdümlü NATO generallerinin” getirilmesini sağlayacaktır. Çünkü, ABD’nin nihai amacı için Ordu’nun kayıtsız şartsız ABD formatlı bir raya oturması, bunun için de Amerikancı generallerin başa getirilmesi şarttır. ABD’nin çıkarları açısından bunun başka bir yolu ve şansa bırakılır yanı yoktur. Ayrıca çok enteresandır, Hilmi Özkök zamanında Genel Kurmay 2. Başkanı da İlker Başbuğ’dur. Usta çırak ilişkisi gibi bir şey...
İlker Başbuğ’un TSK’nın her türlü kapısını sonuna kadar açmasının, TSK mensuplarının gözaltılarına ve tutuklamalarına bu derece sessiz kalmasının, edilgen bir politika izlemesinin arkasında bana göre böyle bir plan vardır. Bütün bunların hepsi büyük bir danışıklı dövüşün parçalarıdır. İlker Başbuğ da bu senaryoda baş aktördür! Çünkü, verilerin ortaya koyduğu tablo objektif bir şekilde tahlil edildiğinde ortaya böyle bir sonuç çıkmaktadır.
Peki, bütün bu olan bitenin İlker Başbuğ’un yetersizliğinden kaynaklandığı ileri sürülemez mi? Sanmıyorum! Çünkü İlker Başbuğ’un başa geldiğinden beri sesi kısık icraatlarıyla TSK’yı düşürdüğü durum alt alta yazılıp, Başbakan ile ilişkileri ve ABD’nin Türkiye’yi de içeren Kuzey Irak senaryosunda geldiği evre bir bütün olarak değerlendirildiğinde, İlker Başbuğ’un bu sesi kısık icraatlarının Amerikancı bir plana hizmet ettiği çok net olarak görülebilir.
Asimetrik Harekâtı Kim Yapıyor?
Geçenlerde gazetede bir haber vardı. İntihar eden Deniz Kurmay Albay’ın cenaze törenindeki Deniz Kuvvetleri Komutanının zehir zemberek açıklamalarının hemen ertesine denk gelen günlerde, İlker Başbuğ’un Donanmaya yaptığı ziyaretle ilgiliydi. Haberin başlığı şöyleydi; “İlker Başbuğ’un denizcilere moral ziyareti!”
Kendi kendime; “Bu kadar pişkinliğe de pes doğrusu” diye düşündüğümü hatırlıyorum. Sanki kendisinin, ordunun moral bozukluğunun nedeni olan bu intiharlarda, tutuklamalarda, gözaltılarda, kısacası TSK üzerinde sürdürülen psikolojik harekâtta hiçbir sorumluluğu yokmuş, TSK’nın Genel Kurmay Başkanı o değil, bir başkasıymış gibi denizcilere moral vermeye soyunuyor. Gel de şaşırma!..
Bakın! Genel Kurmay Başkanı diyor ki; “üzerimizde asimetrik harekât uygulanıyor”
Peki bunu kim uyguluyor. Devletin bazı kurumları mı? Ya da onların içerisindeki bazı güç odakları mı? O zaman, ya bunların üstesinden geleceksin ya da gelemezsen çıkacaksın kamuoyunun karşısına, bütün olan biteni her türlü ayrıntılarıyla anlatarak açıklamanı yapacak ve istifanı basacaksın. İşte bu bir tavırdır. Hem de saygın bir devlet adamı tavrıdır. Necip Torumtay bunu yapmıştır. Böyle bir istifa çok ses getirebilir ve dengeleri değiştirebilirdi. Seni de kahraman yapardı.
Ama şimdiki Genel Kurmay Başkanı istifa edemez! Nedenleri ise çok açıktır! Hem partneri AKP’yi zor duruma sokmak istemez hem de TSK’nın örselenmesi konusunda daha misyonunu tamamlamadığı için gidemez. Yoksa, ABD’ye nasıl hesap verir?..
Bakın! İşbirlikçi çevrelerde İlker Başbuğ’un istifasını istiyorlar. Ancak, onların bu istifa talebindeki hedefleri, ABD’nin çıkarları doğrultusunda TSK’yı daha fazla imaj kaybına uğratarak “saygınlık” zırhında bir delik daha açmaktır. Oysa, biz onurlu bir istifa öneriyoruz.
Diğer taraftan, bu işbirlikçileri anlamak da mümkün değil! İlker Başbuğ’dan daha işinize geleni bulamazsınız ki kardeşim, ikide bir istifasını isteyip duruyorsunuz?
TSK Hiç Bu Kadar Ezilmemişti
Kim ne söylerse söylesin, yadsınamayacak bir gerçeklik vardır; o da, TSK’nın tarihinde hiçbir zaman İlker Başbuğ’un döneminde olduğu kadar ezilmediğidir. Ve bunu normal karşılamak ve arkasında bir kumpas aramamak mümkün değildir.
Cumhuriyet tarihinde adı pek iyi anılmayacak Genel Kurmay Başkanlarından biri tartışmasız Kenan Evren olacaktır. İkinci sırayı, işbirlikçi çevrelerin idolü olsa da kayıtsız şartsız Hilmi Özkök alacaktır. Üçüncü sırada ise, bana göre kesinlikle İlker Başbuğ bulunmalıdır.
Artık, şapka düşmüş bütün işbirlikçi güçlerin keli görünmüştür. Kimin ne olduğu belli olmuştur.
Türkiye bir yol ayrımındadır. Bir ok, sömürgecilerin köleliği yönünü gösterirken, diğer bir ok, ulusal çıkarların ve Cumhuriyet’in Atatürk’ün ilkeleri doğrultusunda ne pahasına olursa olsun korunması yönünü işaret etmektedir. Bu yönler çerçevesinde, saflar da ayrışmıştır. Sömürgecilerin köleliği yönüne sapanlar; işbirlikçiler, teslimiyetçiler, Kürtçüler, Siyasal İslamcılar, Marksist dönmeler, liboşlar gibi etik değerlerden nasibini almamış kimliksizlerdir. Diğer yönü tercih edenler ise; yurdunu, ulusunu, insanını, tarihini, ulusal kimliğini ve ulusal çıkarlarını, Cumhuriyeti ve bağımsızlığını her şeyin üstünde tutan ilkeli ve onur sahibi ulusalcılardır.
İşte bu yol ayrımında ve saf tutuşta bana göre İlker Başbuğ yanlış yöne meyillenmiş ve TSK içerisinde oluşmaya başlayan gerçek Atatürkçü ve anti-emperyalist bir nüvenin serpilip gelişmesi konusunda dik duruşuyla ve tavrıyla bir kalkan işlevi görerek yeni bir döneme imza atabilecekken, çok fazla edilgen kalmayı tercih etmiştir. Onun bu silik ve yandaş tavrı yüzünden, aslına rücû etme yolunda önemli mesafeler kaydetmiş olan TSK’da çok önemli bir fırsat kaçırılmıştır.
Bu durumda, Günah da vebâl de kendisinin boynunadır.
Ben esasında böyle bir yazı yazmaktan büyük bir sıkıntı duydum. Türkiye Cumhuriyeti’nin ve Mustafa Kemal’in Ordusu’nun Genel kurmay Başkanı hakkında bu şekilde bir yazı yazmaya mecbur kalmamam gerekirdi.
Gel gelelim, bazı gerçeklere gözlerimizi kapamak da mümkün değildi. Ve görünen odur ki; artık bu ordunun sömürgecilerin güdümündeki yönetimlerden kurtulması ve gerçek lider özelliklerine sahip ilkeli ve kararlı Atatürkçü generaller tarafından yönetilmesi zamanı gelmiştir.
Türk Ordusu önümüzdeki süreçte kendisini. ipoteklerden ve icazetlerden arındırmak zorundadır.
Çünkü, ona yakışan budur ve şartlar bunu gerekli kılmaktadır.
Bizler de nâcizâne bu yolun savunucusuyuz.
Bir hatamız olduysa, affola!..