Gökçe Fırat
Ergenekon Tertibi

Ergenekon Operasyonu Amerika Kürdistan’ı Kurduğu Gün Biter

12 Mart’tan 12 Eylül’den Beter Bir Korku Terörü

“İlk önce geldiler komünistleri alıp götürdüler ben sesimi çıkarmadım. Sonra Yahudileri aldılar toplama kamplarına, işkenceye götürdüler. Ben yine sesimi çıkarmadım çünkü bana göre bir şey yoktu. Sonra sosyal demokratları vurmaya, hapse atmaya, toplama kamplarına götürmeye başladılar ben yine sesimi çıkarmadım çünkü bana dokunan yoktu. Bir gün kapım çalındı, beni alıp toplama kampına götürdüler; işkenceye, hiç kimse ses çıkarmadı çünkü ses çıkaracak kimse kalmamıştı.”

Bu sözlerin sahibi bir profesör. Almanya’da Hitler iktidara gelirken sıra en son profesörlere gelmişti. Profesörler de daha doğrusu o dönemin ilericileri de sıranın hiçbir zaman kendisine gelmeyeceğine sanıyorlardı.

Ergenekon operasyonu 2007’nin Temmuz ayında başladı. Ümraniye’de işte bir kısım bombalar bulduk dediler, ondan önce ise bir Danıştay saldırısı vardı. Muzaffer Tekin adlı yüzbaşıyı tutukladılar sonra serbest bıraktılar. Ama 2008’in Şubat ayında ilk büyük operasyon gerçekleşti. Kimse daha o günden buralara kadar geleceğini tahmin bile etmiyordu. Ne olacak diyorlardı, Ergenekon diye bir şey var, bir kısım suçlu var demek ki ortalıkta, devlet de işte ilk defa bunlarla mücadeleye girişiyor.

Ama bir yıl geçti üzerinden 2008 Şubatıyla şu an arasında tam bir yıl var. Şu an Türkiye’de gözaltına alınmama, tutuklanmama riski taşıyan hiç kimse yok. En son dün Rauf Denktaş KKTC’nin kurucusu, eski Cumhurbaşkanı diyor ki beni de dahil edecekler.

Genel Kurmay eski Başkanlarımızdan Kıvrıkoğlu’na soruyorlar. Diyor ki kapım her an çalınabilir.

Ondan önceki Genel Kurmay Başkanımız Karadayı yine aynı şekilde.

Akla kim gelirse gelsin artık diyor ki her an kapım çalınabilir, her an biz de alınabiliriz.

Hatta sırf hani böyle çok üst düzeylere çıkmış etkili isimler değil, sıradan her vatandaş da Türkiye’de şu korkuyu yaşıyor: Kapım çalınacak beni de Ergenekon’a dahil edecekler.

Okuduğunuz gazete TÜRKSOLU’ysa korkmaya başlıyorsunuz…

Herhangi bir mitinge toplantıya katıldıysanız korkmaya başlıyorsunuz…

Hatta öyle bir durum ki hiçbir şeyle hiçbir ilgisi olmayan insanlar bile korkuyor…

Çünkü içeriye atılan insanların üzerine de herhangi bir delil yok. Atıyorlar ondan sonra diyorlar ki biz size bir iddianame hazırlayacağız bekleyin.

Ne kadar bekleyeceksiniz?

Bir buçuk yıl, iki yıl daha ne kadar uzarsa…

Şimdi Türkiye’de çok büyük bir korku terörü var. 12 Eylül’ü yaşayanlar vardır, 12 Mart’ı yaşayanlar vardır. Darbe olduğu zaman önünüzü görürsünüz ne olacağını, saklanacaksanız saklanırsınız, kaçak olacaksanız kaçarsınız ya da gider teslim olursunuz. Çünkü ne olacağı bilinir. Ama Türkiye ne 12 Mart döneminde ne de 12 Eylül döneminde böyle bir korku atmosferine girdi. Yani şu an mitinglere katılan insanlara kadar çok sıradan insanlar herkes korku içerisinde.

Şimdi bu korku aslında Ergenekon operasyonuyla ulaşılmak istenen en önemli sonuçlardan birisi. Diyorlar ki kardeşim çıtınız çıkmayacak. Hiçbir şey düşünmeyeceksiniz. Hükümet aleyhinde konuşmayacaksınız. Hiçbir şey yapmayacaksınız.

Yaparsınız ne olur?

Yaparsanız bir gün sizin de kapınız çalınır.

Türk Ordusu’na Darbe Davası Açacaklar

Şimdi geriye dönelim bu operasyon başladığında 4 Şubat 2008 tarihinde biz TÜRKSOLU’nda ortaya bir bir komplo teorisi atalım dedik: “Bir komple teorisi: Bu iş Şemdinli de biter.” 2008 Şubatında henüz iddianame hazırlanmamıştı, henüz Silivri’deki mahkeme başlamamıştı. Biz sırayla neler olabileceğini yazdık:

“2008 yaz ayları hararetli rejim tartışmalarıyla geçmektedir. Tam o sırada gece yarısı Terörle Mücadele ekiplerine bağlı seçilmiş polisler evlerinden alınır. Çok gizli operasyonda gidilecek adresler zarflarda yazılıdır.

Sabah 09.00:

Ajanslar büyük operasyon haberlerini geçer.

Öğlen 15.00:

Gözaltına alınanlarla ilgili ilk resmi açıklama İstanbul Emniyet Müdürlüğü tarafından yapılır.

Buna göre bundan 1 yıl önce Ünraniye’de bir evde bulunan bombalarla ilgili soruşturmada uzun süredir teknik takipte bulunan savcılık sonunda yeterli delillere ulaşmıştır.

Bu kapsamda daha önce Cumhuriyet gazetesinin bombalanması ve Danıştay saldırısı da içinde olmak üzere bir çok suçun bizzat örgütleyicisi olduğu savıyla Emekli Orgeneral Şener Eruygur ve Emekli Orgeneral Özden Örnek Ankara’da gözaltına alınmıştır.

...

Aynı gün:

Basın kuruluşları henüz yeterli bilgiye sahip değildir, ancak ADD ve ÇYDD’nin önemli yöneticileri, çeşitli şube yöneticileri gözaltına alınmıştır.

Polis savcı gözetiminde şu anda Cumhuriyet gazetesi ve Kanaltürk yönetim merkezlerinde arama yapmaya başladı.

Ankara’da Genelkurmay Karargahı sessizliğini korurken ATO ve TESK merkezinde polis ve savcılar belirir.

Adliyeye çıkarılan sanıklardan Emekli Orgeneral Özden Örnek, Emekli Orgeneral Şener Eruygur, bazı üst düzey komutanlar, ATO Başkanı Sinan Aygün, Kanaltürk sahibi Tuncay Özkan, Cumhuriyet Gazetesi sahibi İlhan Selçuk, Cumhuriyet yazarlığı da yapan Emekli Orgeneral Doğu Silahçıoğlu, çıkarıldıkları mahkemece terör örgütü kurmak, darbe tezgahlamak ve halkı ve orduyu hükümete karşı isyana teşvik ettikleri savıyla tutuklanır.”

Bunları yazdığımız tarih 2008’in Şubat ayı. Bu, tam tamına dediğimiz tarihte gerçekleşti.

İlk operasyon olduğu zaman insanlar şaşkınlık içindeydi. Çünkü insanlar şunu sanıyorlar, diyorlar ki ne olacak orada iki üç tane küçük figüran buldular. Muzaffer Tekin’ler, işte bir iki tane astsubay bunlarla yetinirler.

Ama düşmanımızın kim olduğunu ve hedefe neyi aldıklarını çok iyi bilmemiz gerekir. Yani bir tane onbaşıyla, bir tane astsubayla bunların yetinmeyecekleri meydandaydı. Yani o Cumhuriyet mitinglerinin hesabının sorulacağı da, o muhalefetin hesabının sorulacağı da, komutanların içeri alınacağı da son derece bariz bir şekilde ortadaydı. Şimdi bizim yazdığımızdan bir yıl sonra tüm bu bizim komplo teorisi dediğimiz şeylerin hepsi birer birer gerçekleşmiş oldu.

Fakat hâlâ insanlar çok bilincinde değil. Şimdi şu Ergenekon operasyonu nedir dersek, herkes AKP’ye karşı çıkıyor, kimse inanmıyor belki, bu işin içerisinde Fethullahçılar vardır, şu vardır bu vardır diyorsunuz, 28 Şubat’ın öcü alınıyor vs.

Ama Türkiye hâlâ bizim komplo teorisinde öngördüğümüz gerçekleri göremiyor. Ve maalesef sanıyorum 40-50 tane sanık mahkemede Silivri’de ifadelerini verdiler, savunmalarını yaptılar fakat Türkiye’yi şu tehlikeye karşı uyarmıyorlar. Diyoruz ki bu iş Şemdinli’de biter. Şemdinli dediğiniz şey başka bir olay. Şimdi Ergenekon’da herkes şunu görüyor. Diyorlar ki F tipi bir operasyon yürütülüyor. F tipi operasyon denilen şey, Fethullahçılar devletin her kademesine sızmış durumdalar. Polis teşkilatı ellerinde Milli İstihbarat Teşkilatı ellerinde, tüm güç ellerinde ve bu operasyonda savcı olarak atananlar da Fethullahçı.

Şimdi insanlar şöyle bir muhalefet noktasına çekildiler, diyorlar ki Türkiye’de bir Ilımlı İslam rejimi tezgahlanıyor. Bu Ilımlı İslam rejiminin tepesinde Fethullah vardır, AKP vardır, bunlar da Türkiye’de Cumhuriyetçilerden, Atatürkçülerden hesap soracaklar.

Doğru mu?

Elbette doğru ama bu sadece son derece ufak bir hedef.

Doğru, içeriye alınan tüm isimler Atatürkçü tüm isimler, ulusalcı güçlere dahil isimler, hele hele bakıyorsunuz seçtikleri komutanlara 28 Şubat’ın etkili isimleri bunlar. İşin içinde Fethullahçı tezgah olduğu çok bariz ortada. Yani kör gözüm parmağına ortada bir Fethullah operasyonu vardır.

Buradan ortaya çıkan şey şudur, Türk Ordusu’nun komutanlarına bir darbe davası açacaklar!

Yani Şener Eruygur’a ait olduğu iddia edilen birkaç tane darbe planı çıkarttılar ortaya. İşte Sarıkız, Ayışığı, Eldiven. Bunlar Taraf gazetesinde yayınlandı. Diyorlar ki üç tane darbe atlattı Türkiye.

Şimdi Fethullahçılar bu sözde darbelerin hesabını sormak için bir dava açacaklar.

Şimdi insanlar sanıyorlar ki bu Ergenekon iddianamesine darbe dahil edilmedi, darbe suçundan ancak askeri mahkemeler açabilir. Fakat yanılıyorlar, Türkiye’de hukuk çok değişti. Çok kısa bir süre içerisinde bu ikinci iddianameden sonra komutanlara bu darbe tezgahlama suçundan bir dava açılacak. Bu Türkiye’nin ilk darbe davası olacak 28 Şubat’ın hesabını bu şekilde alacaklar.

Şimdi o dönemin Genel Kurmay Başkanı ne diyordu, merak etmeyin 28 Şubat 1.000 yıl sürer. 28 Şubat 1997’deydi. Ama Bülent Arınç diyor ki o 28 Şubat hayallerini geçin artık, bitti.

Şimdi Türkiye bir süreci atlattı demek ki. 28 Şubat’ta Şeriatın önü kesilmişti, Fethullah yurtdışına kaçmak zorunda kalmıştı, Şeriatçılar iktidardan alaşağı edilmişti. Ama on yıldan sonra bir bakıyoruz Fethullahçılar ve Şeriatçılar tüm bunların hesabını sormuş durumdalar.

Kürt Soykırımı Tezgahı

Ama eğer hedefi bu kadar basit görürsek, Ergenekon denilen operasyonu bu kadar basitleştirirsek yine yanılırız. Çünkü bu operasyonlarda insanlara sorulan sorular, 28 Şubat, Fethullah falan değil. Başka şeyler soruyorlar. Diyorlar ki, bu bombaları nerden buldunuz, bu bombaları nerede kullandınız, nerelerde görev yaptınız, emirleri kimlerden alıyorsunuz, Türk Silahlı Kuvvetleri içerisinde görüştüğünüz insanlar kimlerdir.

Şimdi Fethullahçılar bu işin ön koluydu ama arkada koskoca bir PKK durmaktadır. Şimdi savcı İbrahim Şahin’i ve diğerlerini sorguluyor. Sorduğu sorulara bakıyorsunuz, PKK’nın gazetesinde daha önce iddia edilen ne varsa bir Türk savcısı almış bunları sanıklara sormaya başlıyor. Diyor ki, kimleri nerede öldürdünüz, faili meçhul cinayetlerin yerini gösterin.

En son işte biliyorsunuz Silopi’de ölüm kuyuları dedikleri asit kuyularını, Botaş’ın kuyularını açmaya kalkıyorlar. Ne bulacaklar orada? Öldürülen faili meçhul insanların kemiklerini bulacaklar.

Ha şimdi şöyle de bakabilirsiniz bu olaya. Ya suçlu olan suçunu çeksin diyebilirsiniz değil mi? Madem bir kısım TSK mensubu, bir kısım komutan, bir kısım emniyet mensubu, diyelim ki PKK’yla mücadele için bile olsa yasadışı birkaç şey yaptıysa, bazı insanları sorgusuz sualsiz öldürüldüyse diyebilirsiniz ne var ki ya hesabı sorulsun. Ama öyle bir olay yok.

Şimdi PKK burada son derece güçlü biçimde istediğini yaptırıyor. Şimdi gelmişler kuyuların açılması yönünde kararı almışlar. İnsanlar hâlâ saf saf kendini savunmakla meşgul. Buradan çıkacak tek bir sonuç vardır. Ergenekon’da falan görülmez o dava. Şimdi insanlar Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne gidiyorlar haklarını savunmak için. Bu dediğimiz şey eğer varsa, eğer ispatlarlarsa, en ufak bir kanıtını bulurlarsa Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne karşı dava açacaklar. Ahmet Türk ne diyordu, “Kürtlere karşı bir soykırım uygulandı.” Sözde Ermeni soykırımından sonra Türkiye’nin gündeminde çok ciddi bir şekilde Kürt soykırımı var.

PKK var gücüyle bunun için uğraşıyor, şu kuyular açılsın, faili meçhullerin sahipleri bulunsun. Bulunduğu zaman orada bir tane komutanı yargılamayacaklar ki. Ama yargılayacakları yer Silivri değil, yani Türk hukuku bakamaz böyle bir şeye. En ufak bir başvuru anında Lahey Adalet Divanı soykırım suçlarına bakar.

“İtalya’da da aynısı yapılmıştı” diyorlar, “Türk devleti de kendi faili meçhulleriyle yüzleşsin. Arjantin yaptı Şili yaptı, İtalya yaptı. Kontrgerilla Amerika tarafından örgütlendi ama hepsi hesabını verdi.” diyorlar.

Türkiye’ye geldiğinde iş böyle değil. O insanlar belki darbe suçundan yargılandılar, katliam suçundan da yargılandılar ama onlara açılabilecek bir soykırım davası yoktu. Soykırım davası demek başka bir ırktan birisini bilinçli bir şekilde katletmeniz demektir. Şimdi Türkiye’nin önünde böyle bir durum var. Şili’de Şilililer başka bir ırkı yok etmekle, soykırıma uğratmakla suçlanmadı. Arjantin’de açtılar ölülerin kemikleri, darbe olduğu zaman toplanmış bir stadyuma doldurulmuş insanlar. Fakat soykırım davası açılmıyor, devlet kendi içinde hesaplaşıyor.

Fakat bizim ülkemize geldiğimiz zaman öldürülen kimler? Kürtler!

Öldüren kim? Türk Ordusu.

Bu dava nerede görülür? Bu dava uluslararası camiada görülür, Lahey Adalet Divanı’nda görülür. Ve Türk Devleti ve o devletin yetkilileri de soykırımcılıkla suçlanır.

Yaşar Büyükanıt’a Kadar Gidecekler

Şimdi bu, işin soykırım kısmı, yani bize dayatılan esas tehlike gözükmüyor. Şimdi Fethullahçıların 28 Şubat hesabı, darbe hesabı falan bunların hiçbirinin hükmü yok. Birkaç insanı darbecilikten tutuklasan ne olur? Haksız yere tutuklasan ne olur? Hiçbir şey olmaz.

Ama siz bu soykırım davasını uluslararası mahkemeye taşıdığınız zaman soykırıma uğrayan milletlerin kendi kaderini tayin hakkı vardır, uluslararası yardım isteme hakkı vardır. Birleşmiş Milletler hiç kimseye sormadan, karar dahi almadan müdahale etmek zorundadır.

Kürtler konusunda böyle bir dava açıldığı zaman, olacak şey şudur: BM gelir Güneydoğuya müdahale eder, der ki burası artık benim denetimimde, ben bu soykırımı engelliyorum. Ondan sonra da derler ki uluslararası kuvvet toplayalım, artık burada kim kuracaksa tampon bölgeyi. Şimdi bizim askerlerimiz gidiyor seviniyoruz ya, Bosna’ya gitmişler seviniyoruz, ondan sonra Lübnan’a gittiler seviniyoruz. Başka ülkelerin askerleri de gelir mesela Çekoslovaklar, Macarlar falan Güneydoğu’ya yerleşirler, Türklerin Kürtlere bundan sonra soykırım uygulamaması için müdahale ederler.

Bu son derece basit bir şey.

Türkiye şunu da anlayamadı. Yerel seçimlere gidiyoruz. Bakın dün Diyarbakır’da Başbakana boykot örgütledi PKK. Başardı mı başardı. Hiçbir dükkanı açtırtmıyor. Tüm ajanslar o fotoğrafları geçiyor. Yani Diyarbakır’la bugün Kudüs arasında başka bir yer arasında herhangi bir fark yok, uluslararası camianın gözünde

Şimdi bakıyorsunuz komutanlar suçlanıyor, neyle suçlanıyor. Güneydoğuda operasyon yapmış. Ne operasyonu yapmış. PKK’yla mücadele etmiş. Şimdi bu suç mu? Elbette suç değil.

Şimdi Türkiye’de öyle bir şey yapıyorlar ki bir tane isim, mesela Levent Ersöz kimsenin tanımadığı biri. PKK’nın yayın organlarında ve Zaman gazetesinde aleyhinde yayınlar başladı. Diyorlar ki bu Şırnak’ın, Lice’nin kralıydı.

Ne olmuş peki?

Dediği şey şu, orada Tuğgeneral Bahtiyar Aydın öldürülmüş. En üst rütbeli şehidimizdir biliyorsunuz. Bir suikast silahıyla öldürüldü. Genelkurmay’ın açıklamalarına göre PKK’lılar öldürdü. Şimdi Ergenekon iddianamesinde ne diyorlar? Bahtiyar Aydın’ı öldüren Levent Ersöz’dür. Öldürdükten sonra ne yapmış peki? Hani Bahtiyar Aydın’ın hesabını sormak niyeti de yok. Öldürdükten sonra Türk Devleti Lice’ye girdi. Lice’de onlarca insan öldü. Alın size bir soykırım davası daha! Bunun gibi tüm örnekleri bulup çıkartıyorlar.

Ama varacakları yer neresi?

Varacakları yer Şemdinli.

Şemdinli’de kim vardı?

Şemdinli’deki komutan Yaşar Büyükanıt’tı.

Demek ki orgeneral rütbelerinde falan kalmayacak, Türk Ordusu’nun Genel Kurmay Başkanlarına kadar uzanacak.

Öcalan’ı Yakalayan Subaylar Hapsedilecek

Ama PKK soykırım davasının ötesinde bir dava güdüyor. Okurduk fakat Abdullah Öcalan’ın saçmalamaları derdik. Bu terörist, uluslararası mahkemeye başvurdu ve Yunanistan devletini dava etti. Diyor ki “Bana uluslararası bir komplo kuruldu. Benim gözaltına alınıp Türkiye’ye getirilmem uluslararası yasalara aykırıdır.” Yasalara aykırı ama Abdullah Öcalan’ın Türkiye’ye getirilmesini kabul eden herhangi bir Türk kurumu yok. Türkiye biz getirdik diyor. Fakat hiç kimse üstlenmiyor. Kimler getirdi biliniyor mu? Hepsi gizli, bilinmiyor.

Abdullah Öcalan yıllardır bir muhatap arıyor. Diyor ki ben bu davayı açacağım ve beni bırakmak zorunda kalacaklar. Şimdi Ergenekon’la Abdullah Öcalan’a bu fırsat verildi. Çünkü içeriye aldıkları yüzbaşı, binbaşı rütbesindeki isimlere bakıyorsunuz diyorlar ki bu insanlar Abdullah Öcalan’ı uçakla getiren insanlar. Bir değil, iki değil, hepsini içeriye aldılar.

Şimdi sen kahraman diye övünebilirsin bununla, ama uluslararası hukuk kahraman mahraman tanımaz. Çıksa bir tanesi dese ki ben Abdullah Öcalan’ı getiren uçaktaydım, bu milletin kahramanıyım. Sen milletin kahramanı olursun ama Türk Devleti seni teslim etmek zorunda kalır. Çünkü böyle bir uluslararası operasyonda kullanılamazsın. Şuradan biliyoruz mesela: ASALA denilen terör örgütü. Milli İstihbarat Teşkilatı pek çok operasyon düzenledi bu operasyonlarda kullandığı isimler hiçbir zaman kabul etmediler. Çünkü sen gidip başkasının ülkesinde kimseyi öldüremezsin, kimseyi tutuklayamazsın, kimseyi paketleyip buraya falan getiremezsin.

Türkiye bu tehlikeleri maalesef göremiyor.

Amerika Türk Komutanlarından Hesap Soruyor

Şimdi insanları zaten önemli olan içeriye bir kısım insanın alınması değil, alsınlar ne olacak, insanlar yatar da çıkar da, ya da yatmaz orada ölür. Hiç önemi yok. Ama koskoca bir devlet ve koskaca bir Güneydoğu Anadolu bölgesi var, Türkiye bunu kaybedecek bu Ergenekon davasının sonunda.

Şimdi işbaşındaki komutanların hepsi de artık şu noktaya gelmiş durumda, en ufak bir kıpırdama alanları falan kalmadı. Ama kıpırdama alanlarının kalmaması Amerika’nın tabii çok daha büyük bir planının parçası yani Türk Devleti’ne soykırım davası açabilirsiniz, buraya Birleşmiş Milletler’i de davet edebilirsiniz, Amerika açıktan şunu söyleyebilir, ben Kürdistan’ı kuracağım burada diyebilir.

Ama ya karşı çıkan olursa?

Farz edelim Türk Genelkurmayı da dedi ki, Amerika buyur kurabilirsen kur, savaşırız!

Bu, Amerika açısından bir risk değil mi?

Amerika öyle bir operasyon düzenliyor ki bir taraftan Kürt devletinin temellerini atarken öbür taraftan buna karşı çıkabilecek kim varsa ekarte etmek zorunda. Amerika işini şansa bırakmaz. Ne olacak ben uluslararası hukuku ayağa kaldırırım, Türk Devleti’yle de savaşırım demez. Niye savaşsın? Eğer Türk Ordusu’nu pasifize etme gücü varsa elinde, o gücü kullanır.

İşte o gücü kullanıyor Ergenekon operasyonuyla. Şimdi bakıyorsunuz Ergenekon’da suçlanan komutanlar listesi hepsi anti-Amerikancı. Hepsi Amerika’nın bu bölgedeki çıkarlarına taş koymuş isimler. Amerika şimdi şunun hesabını soruyor.

1990 Ağustos ayında Genel Kurmay Başkanı Necip Torumtay istifa etti.

Niçin istifa etti?

Amerika Irak’a bir savaş düzenleyecekti, saldıracaktı. Türkiye’de Özal’la anlaştılar, Türkiye kuzeyden kapıyı açacaktı, gireceklerdi Irak’ı işgal edeceklerdi. Genelkurmay dedi ki ben bu işte yokum. Necip Torumtay istifasını sundu. Şimdi Ergenekon’un kurucuları arasında ismi.

Başka kim var?

Karadayı var, Kıvrıkoğlu var.

Bunlar kim?

Bunlar da işte o dönemde Kuzey Irak’ta PKK’ya karşı mücadele eden, Amerika’yla uzlaşmayan isimler.

Amerika öyle hesabını yarım bırakmaz. Bakın 100 yıl önceki Sevr sevdalarından vazgeçiyorlar mı? Vazgeçmiyorlar. Bakın biz Türkler çok şeyi unutabiliriz, Milli Dava gibi şeylerimiz olmayabilir. Ama Amerika’nın var. Amerika diyor ki ben bu bölgede Büyük İsrail, Büyük Ermenistan, Büyük Kürdistan kuracağım. Devletin 100 yıldır başkanları değişse de değişmeyen politikası bu.

Peki başka bir politikası?

ABD kendisine karşı çıkanlardan bir gün mutlaka hesabını sorar!

Ey Necip Torumtay sen misin istifa eden?

Amerika’ya kaç yıl kaybettirdi tavır?

İşte 2003’te saldırdılar Irak’a, 13 yıl. Amerika, Türk Ordusu’ndan bu 13 yılın hesabını sormaz mı?

13 yıllık Amerika’nın petrol geliriyle çarpın. Çarpın kaç milyar dolar eder!

Şimdi Torumtay’lara, Kıvrıkoğlu’lara, Karadayı’lara Amerika bu petrol faturasını ödetecek. Diyor ki, madem öyle buyurun bakalım şimdi siz de hapse girer bunun bedelini ödersiniz.

Ergenekon Kürdistan Kurulduğu Gün Biter!

Deseniz ki bir kısım komutan da girsin içeriye yatsın. Hayır, öyle değil, içeriye atıyorsa dışarıda askerler var, dışarıdaki askerler ne olacak?

Dışarıdaki askerler şimdi olduğu gibi sus pus olacaklar!

O zaman diyecek ki mevcut komuta kademesi ya bu adamlar 15 yıl öncesinin hesabını bile böyle soruyorlarsa kim bilir bizim başımıza ne gelir!

Hilmi Özkök ne diyordu; en kötü seçenek Amerika’yla savaşmaktır, o yüzden dost olalım.

Yani içeriye birkaç tane komutan attığınız zaman arkadaşlar içerdekilere bir korku salamazsınız, içerde korksa ne olur korkmasa ne olur; zaten artık içerde…

Ama dışarıdakilere korku salarsınız.

Dersiniz ki mevcut komuta kademesine; aynı şey senin de başına gelir!

Ne yapacaksın peki o zaman ?

Amerika’nın Ortadoğu’daki planlarına evet diyeceksiniz.

Büyük Ortadoğu Projesi mi?

Bırak Tayyip’i, sen eşbaşkan ol!

Kuzey Irak’ta Kürt devleti mi kurulacak?

Türk Ordusu yardımcı olsun!

Olmazsa ne olur?

Olmazsa Amerika’yla savaşırsınız.

Şimdi Ergenekon operasyonunda şu anda dışarıdakilerin yani mevcut komuta kademesinin namusunu sınıyorlar. Bakalım diyorlar ses edebilecekler mi edemiyecekler mi? Ses edemezse bu komuta kademesi mevcut operasyona, diyecek ki Amerika ben bunlarla işimi görürüm. Yeni Hilmi Özkök’leri buldum, ben bunlarla istediğim planı programı uygularım.

Şimdi büyük bir çarpışma var. Şimdi bu konuda Amerika ne ölçüde başardı operasyonu bilmiyoruz. Şimdi Türk Ordusu’nun ve kuvvet kademesinin maalesef sinirlerini tahrip ettiler. Hiçbir müdahalede bulunamıyorlar, ne yapacak ne edecek bilmiyorlar.

Nerede durur bu operasyon?

Ergenekon’un duracağı yer Kürdistan’dır.

Kürdistan kurulduğu gün Ergenekon operasyonu bitecektir.

Kürdistan’ın kurulması 10 yıl alırsa, operasyon 10 yıl sürer. 10 yılda 110 tane dalga yaparlar. Bilmem kaç kişiyi içeri alırlar…

Sanıyorlar ki durulacak.

Tayyip Faşizmi Yatışmaz

Şimdi insanlar sanıyorlar ki bir AKP rejimiyle karşı karşıyayız. Tarihte sınanmıştır. Faşizmin teorisi tektir, uygulaması tektir. Figüranları değişebilir. Ha Tayyip olmuş ha Hitler olmuş pek bir şey fark etmez. Şimdi Türk Ordusu da, Türkiye’deki muhalif kesimler de karşısındaki kuvvetin faşizm olduğunu bilmiyor. Bilmedikleri için de sanıyorlar ki bir yerde duracak.

İlk operasyonlar olduktan sonra İlhan Selçuk gözaltına alındıktan sonra çıktı, bir çağrı yaptı: “Sağduyulu olmak lazım.”

Biz de sağduyu değil, mücadele etmek gerekir diye yazdık.

Hürriyet gazetesi bir kampanya başlattı “Ortak akıl ayakta” diye. Sözde sivil toplum kuruluşlarını topladılar. Dediler ki herkes bir adım geri atsın.

Herkes bir adım geri attı, Hürriyet gazetesine ne kadar vergi cezası geldi?

Ha işte ne oldu Atatürkçülere bir adım geri attırmışlar oldular. Yani bunu sözde muhalif kesim yapıyor.

AKP dese ki topluma hepiniz bir adım geri adım atın. Toplum geri adım atmaz değil mi? Ama kendi içinizde muhalif geçinen kesimler hadi arkadaşlar bir adım geri atalım da şu Tayyip’in siniri yatışsın derseniz işte Hitler gibi tepenize çıkar. Ve bunlarla mücadele etmek bunlar güçlendiği sürece de çok zor olur.

Türk toplumuna sunulan muhalefet çizgisi şu: Bırakın Tayyip yatışsın nerede yatışacaksa. Adam diyor ki ben yatışmam. Ama bunu dediği halde şimdi sanılıyor ki bu operasyonlar bir yerde durur.

Şimdi tabii meselemiz şu değil, bunların hepsini diyelim ki tespit ettik. Tespit etsen ne olacak? En fazla yazarsın çizersin bunun hiç kimseye faydası yok.

Bir sıra herkesi ne diye uyutmuşlardı? 1 numaraya doğru gidiyoruz. Şimdi artık kimsenin 1 numara falan aradığı yok, kemik arıyorlar. Hani 1 numarayı arıyorlardı, şimdi ne oldu, niye kemiklerin peşine düştüler? Demek ki bir numaranın falan peşinde değillermiş, demek ki Kürt devletinin peşindelermiş. Şimdi gerçek amaçlarını zaten gizlemeden söylüyorlar.

Ama bu operasyonda diyelim ki bizlerin yapabileceği şeyler var mı?

Ne yapabiliriz ne edebiliriz diye baktığımız zaman şunu göreceksiniz hedef 1 numara falan değil. Hepimiziz.

Canımızı Alabilirsiniz, Vatanımızı Asla!

Toplumda ben Atatürkçüyüm, Türk Ordusu’nun yanındayım veya ben Kürt devletine karşıyım diyecek herkes hedef… Artık kaç numara verilebilirse…

70 milyonluk ülkede 60 milyon numara çıkar.

Bu rakam sizi şaşırtmasın. Ya 60 milyon kişiyi hedef alabilir mi demeyin?

Hitler döneminde 1940’larda 10 milyon insan yok edildi!

Ergenekon’da içerde 100 kişi var. İnsanlar sanıyorlar ki bana sıra gelmez.

Susarsanız, oturursanız elbette size sıra gelmez ama bu operasyonda zaten adamların hedeflediği şey şu, potansiyel tehlike olabilecek karşı çıkabilecek herkes hedefimiz diyor.

1 numaralı Türk’ü aramıyor, son numara kimdeyse 60 milyonuncu numarayı vereceksek birisine 60 milyonuncu insanı da alacaklar.

Bizim şimdi onlara şunu gösterebilmemiz lazım…

Bu iş 60 milyonuncu da olsak, tek de kalsak, istedikleri kadar savcılarıyla CIA’larıyla, Pentagon’larıyla gelsinler en fazla verecek bir tane canımız vardır

Onu alabilirler, bu vatanı alamazlar!

Bu yazı Gökçe Fırat’ın 22 Şubat 2009 tarihinde İstanbul-Bakırköy’de verdiği bir konferansın metnidir.

(TÜRKSOLU, sayı 273, 10/03/2010)

Bir Komplo Teorisi: Bu İş Şemdinli’de Biter

2008 Şubat:

Savcı henüz iddianameyi bile hazırlamadığından Ergenekon operasyonu kapsamında tutuklanan sanıklar daha ilk mahkemeye bile çıkamadılar...

2008 Mart:

Savcı henüz iddianameyi bile hazırlamadığından Ergenekon operasyonu kapsamında tutuklanan sanıklar daha ilk mahkemeye bile çıkamadılar...

2008 Nisan:

Savcı henüz iddianameyi bile hazırlamadığından Ergenekon operasyonu kapsamında tutuklanan sanıklar daha ilk mahkemeye bile çıkamadılar...

2008 Mayıs:

Savcı henüz iddianameyi bile hazırlamadığından Ergenekon operasyonu kapsamında tutuklanan sanıklar daha ilk mahkemeye bile çıkamadılar...

2008 Haziran:

Savcı henüz iddianameyi bile hazırlamadığından Ergenekon operasyonu kapsamında tutuklanan sanıklar daha ilk mahkemeye bile çıkamadılar...

...

2008 yaz ayları hararetli rejim tartışmalarıyla geçmektedir. Tam o sırada gece yarısı Terörle Mücadele ekiplerine bağlı seçilmiş polisler evlerinden alınır. Çok gizli operasyonda gidilecek adresler zarflarda yazılıdır.

Sabah 09.00:

Ajanslar büyük operasyon haberlerini geçer.

Öğlen 12.00:

İstanbul’da gerçekleştirilen büyük operasyona ait ilk bilgiler basın tarafından duyurulmaya başlanır.

Emniyet içindeki kaynaklardan alınan bilgilere göre İstanbul’da aralarında bazı üst düzey emekli subayların da aralarında bulunduğu bir kısım şahıs gözaltına alınmıştır.

Öğlen 14.00:

Gözaltına alınanlar içinde orgeneral rütbesinde bile emekli askerler olduğu bilgisi basın tarafından duyurulur.

Operasyonun İstanbul’la sınırlı olmadığı Bodrum ve Ankara’da da eşzamanlı gözaltılar olduğu bilgisine ulaşılır.

Öğlen 15.00:

Gözaltına alınanlarla ilgili ilk resmi açıklama İstanbul Emniyet Müdürlüğü tarafından yapılır.

Buna göre bundan 1 yıl önce Ünraniye’de bir evde bulunan bombalarla ilgili soruşturmada uzun süredir teknik takipte bulunan savcılık sonunda yeterli delillere ulaşmıştır.

Bu kapsamda daha önce Cumhuriyet gazetesinin bombalanması ve Danıştay saldırısı da içinde olmak üzere bir çok suçun bizzat örgütleyicisi olduğu savıyla Emekli Orgeneral Şener Eruygur ve Emekli Orgeneral Özden Örnek Ankara’da gözaltına alınmıştır.

...

Sabah erken saatlerden itibaren Ankara’da çok büyük bir gerginlik hakimdir. Genelkurmay Karargahında büyük bir sessizlik ve hareketlenme söz konusudur.

...

Aynı gün akşama doğru tüm basın ve TV flaş gelişmeyi ve ayrıntılarını duyurmaya başlar.

Emniyet ve savcılık kaynaklarına dayanılarak verilen haberlere göre, Danıştay saldırısından bu yana gerçekleşen çeşitli bombalama ve suikastlerle ilgili ipuçlarını takip eden savcılık, Ergenekon operasyonundan sonra tutuklanan Emekli Tuğgeneral Veli Küçük’ün geriye dönük faaliyetlerini mercek altına almıştır.

Bu kapsamda AKP iktidarını yıkmaya yönelik bir darbe girişimine ait daha önce Nokta dergisinde yayınlanan darbe günlüklerinin orijinaline, bir istihbaratı değerlendiren polisler en sonunda bu adrese ulaşırlar.

....

Ertesi gün tüm gazeteler:

Korkunç darbe tezgahı!

Ulusalcı çetenin darbe tezgahı!

Tüm cinayetler ulusalcı darbe içinmiş!

....

Aynı gün:

Emniyet’in yeni gözaltılarının haberleri bomba gibi düşer:

Ankara, İstanbul ve yurdun çeşitli yerlerinde yüzlerce kişi gözaltına alınmıştır.

Emekli Orgeneral Şener Eruygur ve Özden Örnek’in ilişkilerini izleyen Emniyet, bir sene önce Cumhuriyet mitinglerini düzenleyen kurum ve kuruluşların da aynı darbe tezgahında etkin rol aldığını tespit etmiş ve bu kişilere yönelik gözaltı operasyonuna başlamıştır.

Basın kuruluşları henüz yeterli bilgiye sahip değildir, ancak ADD ve ÇYDD’nin önemli yöneticileri, çeşitli şube yöneticileri gözaltına alınmıştır.

Aynı anda bomba bir haberi televizyon kanalları vermeye başlar:

İstanbul:

Polis savcı gözetiminde şu anda Cumhuriyet gazetesi ve Kanaltürk yönetim merkezlerinde arama yapmaya başladı.

Ankara:

Ankara’da Genelkurmay Karargahı sessizliğini korurken ATO ve TESK merkezinde polis ve savcılar belirir.

Aynı gün akşam saaatleri:

Emniyet Genel Müdürlüğü adına yapılan açıklamada, vatandaşların sakin olmaları, herşeyin kanunlar çerçevesinde ve savcılık tarafından yürütüldüğü, sanıklar mahkemeye çıkarılana kadar olay hakkında basına haber yasağı getirildiği açıklanır.

Başbakan Tayyip Erdoğan ülkede hiç kimsenin kanunlar üzerinde olmadığını, yargıya güvenmek gerektiğini söyler. Olayın TSK’ya karşı bir operasyon olmadığını ama bazı artniyetlilerin bunu böyle göstermeye çalışacağını söyler.

Ertesi gün tüm gazeteler:

Yeni bir 27 Mayıs atlatmışız!

4. günün sonunda:

Adliyeye çıkarılan sanıklardan Emekli Orgeneral Özden Örnek, Emekli Orgeneral Şener Eruygur, bazı üst düzey komutanlar, ATO Başkanı Sinan Aygün, Kanaltürk sahibi Tuncay Özkan, Cumhuriyet Gazetesi sahibi İlhan Selçuk, Cumhuriyet yazarlığı da yapan Emekli Orgeneral Doğu Silahçıoğlu, çıkarıldıkları mahkemece terör örgütü kurmak, darbe tezgahlamak ve halkı ve orduyu hükümete karşı isyana teşvik ettikleri savıyla tutuklanır.

...

30 Ağustos 2008:

Yeni Genel Kurmay Başkanı İlker Başbuğ görevi Orgeneral Yaşar Büyükanıt’tan devralır.

Yaşar Büyükanıt yaptığı açıklamada bundan sonra ailesi, çocukları ve torunlarıyla vakit geçireceğini, kitap yazmayacağını belirtir.

2008 Eylül:

2007 yılında tutuklanan Muzaffer Tekin’in dosyası Ergenekon dosyası ile birleştirildiğinden henüz iddianamesi hazırlanmamıştır ve 1.5 yıldır mahkemeye çıkmadan tututkludur.

2008 yılının başında tutuklanan Veli Küçük, Kemal Kerinçsiz ve arkadaşlarının dosyası 6 ay sonraki Sarıkız darbe dosyası ile birleştirildiğinden sanıklar 8 aydır mahkemeye çıkarılmadan tutukludur.

2008 yılı Haziran ayında tutuklanan Sarıkız darbe sanıkları Şener Eruygur ve arkadaşları iddianameleri henüz hazırlanmadığından mahkemeye çıkarılmamışlardır ve tutukludurlar.

...

2008 Eylül ayı:

Türk Silahlı Kuvvetleri Kuzey Irak’a yönelik kara harekâtı başlatır.

Başbakan Tayyip Erdoğan Türk Ordusu’nun olağanüstü kahramanlık ve başarılarını halka açıklar.

2008 kışı:

Ülkede PKK terörü durmuştur...

2009 Ocak ayı:

İki yıldır tutuklu bulunan Muzaffer Tekin, 1.5 yıldır tutuklu bulunan Veli Küçük ve Kemal Kerinçsiz, 7 aydır tutuklu bulunan Şener Eruygur, Özden Örnek, Doğu Silahçıoğlu, İlhan Selçuk, Tuncay Özkan ve Sinan Aygün avukatlarının yaptıkları tüm başvurulara rağmen hâla mahkemeye çıkarılmamışlardır.

2009 Ocak sonu:

Sabah 05.00:

Ankara’daki Zaman gazetesi istihbarat merkezi ile Roj TV’ye aynı anda bomba haber gelir:

Polis az sonra Yaşar Büyükanıt’ı gözaltına alacaktır.

Gazeteciler ortalığı telaşa vermeden Ankara’da bulunan emekli Paşanın evine gittiklerinde gerçekten de istihbaratın doğru olduğunu görürler: Savcı Paşaya gözaltı kağıdını gösterir..

Ve evden çıkarlar.

05.05:

Genelkurmay Karargahı’nın ışıkları yanıktır. Aynı anda tüm komutanların arabaları karargaha giriş yapar.

Başbakanlık’ın ışıkları yanmaktadır.

Cumhurbaşkanlığı Köşkü’nün ışıkları yanmaktadır.

07.00:

Zaman ve Roj TV flash haberi duyurur.

Basına sızan bilgilere göre Muzaffer Tekin’le başlayan ilişkiler ağını çözen Savcılık, Şemdinli dosyasını da istemiş ve olaylar arasındaki bağlantıyı kurmuştur.

Buna göre AKP’nin iktidara gelmesi ile birlikte Genelkurmay içinde bir darbe ekibi kurulmuştur. Ancak Hilmi Özkök’ün Genel Kurmay Başkanı olması darbe planlarının başarılı olmasına engel olmuştur.

Bunun üzerine çeşitli provokasyonlar ve mitingler düzenleyen darbe ekibi, savcılığın zamanında gözaltıları ile başarıya ulaşamamıştır.

Bu arada Veli Küçük’ün evinde ele geçen belgelerde TSK içinde yasadışı bir kontrgerilla örgütlenmesinin varlığı tespit edilmiş, bu yapılanmanın başında o dönem Yaşar Büyükanıt’ın olduğu saptanmış, bu yapılanmanın PKK terörünün artması için PKK içinedki çeşitli unsurları kullanarak 2007 seçimleri öncesinde hükümeti yıpratacak bir terörist saldırı kampanyasına bizzat olanak sağladıkları tespit edilmiştir.

Çeşitli gazeteler, televizyonlar, dernekler, partiler, yargı üyeleri ve bürokraside de geniş bir yapılanmaya sahip olan bu grubun ülkedeki tüm terör ve karışıklığın sebebi olduğu anlaşılmaktadır.

...

Başbakan Tayyip Erdoğan operasyon ile ilgili basının sorularını yanıtlarken olayın kesinlikle TSK’ya mal edilemeyeceğini, Ordu’nun bizzat kendisine bağlı olduğunu, göz bebekleri olduğunu, ordunun kahramanlıkları sayesinde PKK terörünün durdurulduğunu açıklar.

...

Genel Kurmay Başkanı yargıya müdahale etmek istemediğini bu nedenle açıklama yapmayacağını belirtir...

...

Aynı gece Köşk...

MİT Müsteşarı ve Genelkurmay İstihbarat Daire Başkanı Cumhurbaşkanı Gül’e brifing vermektedir.

Operasyon hemen durdurulmazsa asker içinde bir grup genç subayın başında bulunduğu yapılanmanın yönetime el koyacağını bildirirler.

Cumhurbaşkanı teşekkür eder ve çıkarlar.

Gece 01.00:

Cumhurbaşkanı Gül Başbakan’ı Köşk’e davet eder.

Başbakan AKP MYK üyeleri ile olağanüstü toplantıdadır.

Bazı AKP’liler Başbakan’ı bir darbe olasılığına karşı uyarırlar.

Başbakan kendinden emindir, “artık bu iş bitti” der.

Gece 02.30:

AKP MYK üyeleri evlerine doğru yola koyulur.

Gece 03.00:

Başbakan’ın makam aracı Köşk’ün kapısından girer.

Bir saat süren görüşmede Gül’ün uyarıları karşısında Başbakan düşünmek için süre ister.

Gece 04.00:

Başbakan eve döner.

Gece 05.00:

Bir askeri jip Başbakan’ın evine gelir.

Kapıdaki koruma müdürü ile görüşür.

Koruma müdürünün yüzü asılmıştır.

Ben haber vereyim der.

Teğmen izin vermez.

Kapıya doğru yönelir

Ve zili çalar...

...

(TÜRKSOLU, sayı 172, 04/02/2008)

Sıra Yaşar Paşa’da mı?

AKP’nin Değil ABD’nin Operasyonu

Kürt-İslamcı faşist çetenin Ergenekon tertibi beklendiği şekliyle ve içine beklenen isimleri de dahil ederek devam ediyor.

Şemdinli’de astsubayla başlayan Ergenekon süreci, daha sonra Danıştay’la yüzbaşı kademesine yükselmiş, Şubat ayında ise tuğgenerallik mertebesine varmıştı. Son operasyonla birlikte rütbe orgeneralliğe kadar yükseldi.

Astsubaydan orgenerale kadar her rütbeden emekli asker ve bir kısım muvazzaf askerin iki yıldır operasyonlarla tutuklanması hedefin Ordu’nun kurumsal varlığı olduğunu göstermeye yetiyor.

Ancak Ordu neden hedef ve kimler hedef alıyor?

Bu konularda kafalar henüz aydınlanmış değil. Burada iç içe geçen iki süreci birbirinden ayırdetmemiz gerekmektedir.

İlki, AKP iktidarının muhalif kesimleri yok etmesi için yapılan operasyondur.

Açık faşizme yönelen AKP, toplumsal hiçbir muhalif güç olmasının istememektedir. Bu nedenle “ulusal güçler”i hedef almıştır ve bu kesimler de birer birer Ergenekon’un içine dahil edilerek içeri alınmakta ve muhalefet bitirilmektedir.

Ancak ikincisi çok daha önemlidir. Bu, Türkiye’nin ABD’nin Büyük Ortadoğu’suna uygun hale getirilmesi sürecidir. Esas belirleyen de budur.

Bugün AKP’nin idare ettiği bir tertip süreci ile değil tümüyle ABD’nin idare ettiği bir süreçle karşıyayız.

Burada daha önce de vurguladığımızı bir kez daha vurgulayalım: Tayyip Erdoğan bu süreci idare eden değil, bu süreç içerisinde güdülen konumdadır. Yakın çevresini oluşturan Kürt-İslamcı çete tüm tertipleri planlamakta, uygulamakta ve süreci şekillendirmektedir.

Kürt-İslamcı çete bir CIA hücresidir ve asıl kontrgerilla da odur. Bu kontrgerilla çetesinin hedefi Türkiye’yi yalnızca Büyük Ortadoğu haritasına razı etmek değil aynı zamanda Güney Afrika modeline ikna etmektir.

Güney Afrika Modeli

Büyük Ortadoğu haritası Türkiye’nin küçülmesini ifade etmektedir. Türkiye için bunun anlamı güneyimizde kurulacak Kürt devletçiğini kabullenmektir. Bugüne kadar bu büyük oranda kabullenilmiştir de.

Ancak bundan sonra işin önemli kısmı kalmaktadır geriye: Türkiye’nin kendi içindeki Kürt meselesini çözmesi.

CIA’nın burada bulduğu yöntem Güney Afrika’da uygulanan yöntemdir. Türkiye Kürt meselesini kendisinin yarattığını kabul edecektir, Kürtlere karşı soykırım suçu işlediğini kabul edecektir, bu ırkçı geçmişiyle yüzleşecektir ve Kürtlerle barışacaktır.

Dolayısıyla Ergenekon sürecinde belirleyici olan esas halka AKP’nin muhalif kesimleri yok etmesi değildir. Darbe hiç değildir. Önemli olan Kürt meselesinde Türkiye’nin ikna edilmesidir.

Bugüne kadar Kürt meselesi emperyalizme bağlı bir sorun olarak algılanıyordu. Türkiye’yi bölmek isteyen emperyalist güçler ve Batılı devletler Kürtleri kışkırtmakta ve Türkiye’yi bölmeye çalışmaktaydı. Bu sadece dolaylı bir destek de değildi. PKK bizzat Batı tarafından silahlandırılıyordu.

Şimdi Ergenekon’la birlikte bu anlayış yıkılmak istenmektedir. Buna göre Türkiye’de Ergenekon adı verilen bir derin devlet bulunmaktadır. Bu derin devlet Kürt meselesini kendisi yaratmıştır. PKK’yı kuran bu derin devlettir, silahlandıran da, Türk Ordusu’na saldırtan da. Dolayısıyla devletin bir kirli savaşı söz konusudur.

Bebek Katili Apo’dan Bebek Katili Ordu’ya

En son Taraf gazetesinde yayınlanan Dağlıca ile ilgili belge bu operasyonla ilgili en önemli belgedir. Buna göre Türkiye Dağlıca’da yapılacak PKK baskınını biliyordu ama hiçbir önlem almadı. Bunun anlamı açıktır, Türk Ordusu PKK’nın bu tür baskınlarından zarar görmemekte, PKK’ya karşı savaşını bu tür baskınları gerekçe göstererek sürdürmektedir.

Böylesi bir gelişmeden varılacak yer bellidir. Bebek katili Apo’dan bebek katili Ordu’ya varılacaktır.

O nedenle bugün gözaltına alınan ve yargılanmak istenen paşaların darbecilikle suçlanması şimdiki durumdur. Asıl hedeflenen paşaların Kürt soykırımından ve kirli savaştan yargılanmasıdır!

O nedenle operasyonun boyutu çok büyüktür ve çok büyük yerlere kadar gidecektir.

Burada yeniden Şemdinli’ye dönüleceğini beklemek kehanet değil işin doğasıdır. Bu bölgede görev yapan komutanlarımızın tümü hedeftedir. Yani yarın öbür gün gazetelerimizin bebek katili Apo değil Büyükanıt’mış manşetini attıklarını görürsek şaşırmamalıyız!

O nedenle hedefin gerçek boyutunu kavramalı ve stratejimizi de buna uygun bir biçimde belirlemeliyiz.

Yarın öbür gün Türkiye’de bir darbe tezgahı ile ilgili belgelerin ortaya çıkması beklenebilir ama bunun bir anlamı ve önemi olmayacaktır. Zaten böylesi uçuk teorilerle bir yere de varılamaz.

Ama şunu beklemeliyiz: Dağlıca benzeri bazı belge ve görüntüler bazı gazetelere servis edilebilir.

Mesela Türk Ordusu’nun bir köy yakma görüntüsü, işkence görüntüleri vb. görüntüler!

Burada Taraf’ta yayınlanan belge önemlidir. Ama ilk belge değildir. Benzeri bir belgeyi bugün Ergenekon’dan tutuklu bulunan Doğu Perinçek’in 2000’e Doğru dergisi de yayınlamıştı: “Vur Emri” manşetiyle.

Belgeyi ortaya çıkaran ise o dönem askerliğini yapan, bugün Cumhuriyet gazetesi yazarı ve sıkı bir ulusalcı olan Ümit Zileli’ydi! Kaldı ki onun gazetesi de bugün Ergenekon’dan sorgulanıyor.

Demek ki bu siyasal düzende kimin hangi “taraf”ta olduğunu tespit etmek o kadar kolay değildir.

Orgeneral’den Genel Kurmay Başkanı’na

Ama ABD’nin kimleri hedef alacağını kimleri ise almayacağını rahatlıkla görebiliriz.

Mesela savcıların derdi darbecilerle hesaplaşmak olsa Kenan Evren oracıkta durmaktadır, üstelik darbe girişiminde bulunmamıştır, darbeyi yapmıştır!

Demek ki hedef darbeyici dövmek değilmiş...

ABD Türk Ordusu’ndan geçmişin hesabını sormak istemektedir. Hatırlanacağı üzere ilk Körfez Savaşı sırasında Türk Ordusu ABD’ye karşı kararlı bir duruş sergilemişti.

Ancak asıl önemli kopuş 1998 ile 2002 yılları arasında olmuştu. Önce İsmail Hakkı Karadayı daha sonra ise Hüseyin Kıvrıkoğlu dönemlerinde Türk Ordusu ABD denetiminin dışına çıkmıştı.

Hilmi Özkök ile başlayan dönemde ise en tepede Amerikancı bir komutan olsa bile, diğer kuvvet komutanlıklarının yine ABD’ye mesafeli komutanlardan oluştuğunu görüyoruz. Bugün gözaltına alınan komutanların tümü de ABD’ye karşı tavırları ile bilinenlerdir. Bu elbette basit bir tesadüf değildir. ABD’ye karşı tavır alan komutanları içeri tıkarak ABD bugünkü ve gelecekteki komutanlara iyi bir gözdağı vermektedir. Demektedir ki komutan oldunuz diye istediğinizi yapmaya kalkmayın, 10 yıl sonra bile olsa sizi ele geçiririm. Tam da ABD’nin İran’a saldırısı öncesinde iyi bir gözdağıdır bu.

Bu bakış açısından Ergenekon’u geriye ve ileriye doğru nasıl ilerleyeceğini rahatlıkla kestirebiliriz.

Geriye doğru gidilecekse, önceki Genel Kurmay Başkanları Kıvrıkoğlu ve Karadayı’nın bu operasyona dahil edilmelerini bekleyebiliriz.

Ancak bunun bir de ileriye gidişi vardır: Yani bir ay sonra emekli olacak şimdiki Genel Kurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt’ın da bu operasyona dahil edilmesini beklemek son derece normaldir!

Burada belirleyici olan kesinlikle AKP değildir. Bazı komutanların laiklik konusunda çok sert çıkışları olmuş olabilir, bunlar çok önemli değildir. ABD’nin kimi hedef alacağını görmek için PKK’nın tavrına bakmamız yeterli olacaktır: PKK kimi hedef alıyorsa, ABD de onu hedef alacaktır! AKP burada sadece uygulayıcıdır.

AKP Kapanır, Ordu Tasfiye Edilir, Ama Kürt-İslamcı Çeteye Bir Şey Olmaz

Burada bazı muhtemel sivil hedefleri de saptayalım.

Bu operasyonda sıra bazı eski rektörlere gelecektir. Çünkü bu rektörler ulusal duruşları nedeniyle fişlenmişlerdir.

Bazı yargı mensuplarına gelecektir sıra. Çünkü bazı emekli savcılar, hakimler yine ulusal tavırları nedeniyle kara tahtadadırlar.

Ama bazı basın mensupları da hedef olacaktır. Bunlar Doğan, Ciner ve Karamehmet’e bağlı medya kuruluşlarıdır.

Bugün Ergenekon’a karşı tavır alan ve içeri alınan bazı şahıslarla yakın irtibatı olan bir Aydın Doğan’ın içeri alınması belki çok inanılmaz gelmektedir ama bu soruşturmanın saçma sapan mantığına uymaktadır.

Kısacası Ergenekon’da hedefler büyüktür. Burada kimi hedefler AKP’nin operasyonu ile sürece dahil edilecektir ama kimileri zaten ulusal tavır nedeniyle ABD tarafından mimlenmiş isimlerdir.

Ama yine de operasyonu AKP-ABD ortak operasyonu olarak görmemek gerekir. ABD muhtemelen AKP’nin kapatılacağını da hesap etmektedir. Nitekim AKP’ye açılan kapatma davasına AB açıktan karşı çıkarken ABD sessiz kalarak aslında yargıya destek verdi.

Bu demektir ki bir yanda Kapatma Davası ile AKP’nin işinin bitirileceği, diğer taraftan Ergenekon’la Ordu’nun işinin bitirileceği, ama sadece Kürt-İslamcı CIA çetesinin ayakta kalacağı çok daha büyük bir oyun tertiplemektedir ABD.

Zaten ABD ve Kürt-İslam çetesi açısından önemli olan AKP ve Tayyip Erdoğan da değildir. Bu isimler gerektiği yere kadar kullanılmış, sözde Kürdistan’ın önünü açmış ve sonra da çöpe atılmış olacaklardır.

Bir bakmışsınız yarınki Türkiye’de Şeriatçı yanı törpülenmiş yeni bir Amerikancı iktidar kurulmuş, Amerikancı bir Ordu kademesi tesis edilmiş...

Sıra Yaşar Paşa’da mı...

Ama o zamana kadar ABD Ordu karşıtı tüm adımları AKP’ye attıracaktır!

Bu süreçte artık şunu bile bekleyebiliriz, Ergenekon şu an görevde bulunan komutanlara kadar bile genişletilebilir.

Nitekim bunun yöntemini eski Genel Kurmay Başkanlarından Hilmi Özkök açıkladı. Kuvvet komutanlarını atayan ve görevden alan Başbakandır diye bir açıklama yaptı durup dururken.

Eğer Tayyip Erdoğan kendisini güçlü görür ve böyle bir adımı atarsa, örneğin Genel Kurmay Başkanını öğlenleyin görevden alır ve emekli eder. Öğlenleyin emekli edilen Genel Kurmay Başkanı o anda sivil bir vatandaş olur. Ergenekon savcısı da akşam üzeri gözaltı kararı alıp, sabah paşayı evinden alabilir!

Kısacası Türkiye’de normal işleyişin o kadar dışına çıkılmıştır ki artık her kesimden her şeyi beklemek mümkündür.

(TÜRKSOLU, sayı 194, 07/07/2008)

Ergenekon’a Karşı Demirci Kawa Operasyonu

Ergenekon Operasyonunun Amacı

Ergenekon operasyonu bir taraftan insanları içeri atarken diğer taraftan da dışarıdakileri denetim altına alıyor. Eğer mesele sadece suçluları yakalamak ve adalete teslim etmek olsaydı, bir yıldır Ergenekon’la ilgili bu kadar yoğun ve sürekli bir bilgi servisine ihtiyaç olmazdı.

Bilgi servisi bu kadar yoğun olduğuna göre demek ki dışarıdakilerin yönlendirilmesi bu operasyonun önemli hedeflerinden birisidir, yani operasyon bir taraftan da halkın bilincini ele geçirmek için yapılmaktadır.

Bu noktada operasyonun nasıl değerlendirileceği önem kazanmaktadır ve görünen o ki operasyona uğrayanlar bile aslında yanlış değerlendirme içindeler, kaldı ki operasyonu uygulayanlar bile gerçek amaçları tümüyle bilemiyorlar.

Bu açıdan operasyonun hedeflerini teker teker ele almakta fayda var.

Operasyon iki açıdan ele alınabilir, birincisi ABD’nin Türkiye’yi ve Türk Ordusu’nu teslim alma operasyonudur, ikincisi ise mevcut iktidarın yani AKP’nin toplumsal muhalefeti sindirmesi operasyonudur.

Ancak operasyonun bu iki yanı arasındaki bağlantı bir türlü tam netlikte kurulamamaktadır. Önemli olansa bu bağlantıyı kurmaktır.

Çok uzun yıllardır Türkiye’de yükselen bir Amerikan karşıtlığı var. Öyle ki Türkiye, bir NATO üyesi olmasına karşın dünyada Amerika’dan en fazla nefret edilen ülke olma ünvanını taşıyor.

Bu durum kimilerine son derece garip geliyor ama bunun elbette önemli bir nedeni var. Normalde Şeriatçı rejimlerde yüksek olması beklenen Amerikan karşıtlığı nedense laik Türkiye’de yüksek.

Garip ama bir o kadar da mantıklı bir durum, çünkü Amerikan karşıtlığı özünde antiemperyalizmdir, doğru ve güçlü bir antiemperyalizm ise ancak ulus bilinci yüksek bir toplumda ortaya çıkabilir.

Bu nedenle Türkiye’nin önemi ortaya çıkmaktadır, Büyük Ortadoğu Projesi çerçevesinde yapılacak tüm düzenlemelerde ABD’ye en büyük engel Türkiye’dir. ABD de bu durumu bilmekte ve ve bunu aşmak için çareler düşünmektedir.

Ordu’ya İlk Operasyon

Türkiye’deki parlamenter sistem ABD’nin en büyük güvencesidir. Sonuçta bu sistem içinde ABD karşıtı bir seçenek çıkmaz. Bizim ülkemizde siyasi partilerin yasal denetimini Anayasa Mahkemesi yapar ama asıl denetçi ABD’dir. ABD’nin çıkarlarına karşı çıkacak bir partiye izin vermezler.

Aynı şeyin Türk Ordusu için de geçerli olması gerekirdi normalde. Üstelik Türk Ordusu NATO üyesi olduğu için zaten ABD tarafından denetlenmenin ötesinde ABD tarafından biçimlendirilmektedir. Ama burada da garip bir durum ortaya çıkmıştır Türk Ordusu ile ABD arasında bir çelişki ortaya çıkmıştır.

Demek ki Türk Ordusu, Türk halkı ve ABD arasındaki ilişki ve mücadeleler üzerine eğilmemiz gerekmektedir.

Geçtiğimiz yıl Cumhurbaşkanlığı seçimleri sürecinde AKP karşıtı muhalefet sokağa dökülmüştü. Milyonluk mitingler düzenlenirken hedefte AKP vardı. Ancak o mitinglerin asıl ruhu tam bağımsızlık ve Amerikan karşıtlığıydı. Üstelik Türk Ordusu da mitinglerin arkasındaki güç olarak görülüyordu.

ABD açısından o dönemde başlayan bir operasyonu tespit etmemiz gerekir. Türkiye böylesi bir ortamda seçime giderken ABD Büyükelçisi hemen devreye girdi ve tüm siyasi partilerle bir hizaya sokma görüşmesi yaptı. O zamana kadar sanki ABD’ye muhalif gibi duran CHP ve MHP o görüşmelerle birlikte teslim alındı ve seçimlere giderken Amerikan karşıtlığını bırakıp Amerikan dostluğu politikası izlediler.

Bu şekilde halkın Amerikan karşıtı tepkisini Meclis’e taşıyabilmesinin imkânı ortadan kaldırılmış oldu.

Ancak seçimlerden sonra da operasyon devam etti. Seçim sonuçları AKP’nin zaferi idi. Bu, muhalefetin yenilgisi demekti. Ama yenilen kuvvet olarak CHP ve MHP gibi muhalif partiler değil Ordu görülüyordu.

ABD burada ikinci hamlesini yaptı ve Türk Ordusu ile görüşmelere başlayarak sınırötesi operasyon tuzağı kurdu. Sınırötesi içerde yenilmiş Ordu’nun bir dış zafer ihtiyacı olarak işlev gördü ama bu operasyonla birlikte Türk Ordusu Amerikancılığa çekilmiş oldu.

Böylelikle Türk halkı Amerikan karşıtlığında tek başına kalmıştı.

Fakat Türk Ordusu’nun bu kadar kolay bir şekilde Amerikan planına teslim olması da sadece görünürdeydi. ABD açısından Türk Ordusu yine de güvenilmez unsurlar içeriyordu. İşte son operasyon burada önem kazanmaktadır.

Ergenekon operasyonunda gözle görülen olgu Amerikan karşıtı paşaların hedef alınmasıdır. Bu açıdan bakıldığında Ordu içinde bir temizlik harekatından sözedilebilir. Nitekim operasyon düzenlenen paşalar ve son dönemde bir şekilde emekliye sevkedilenler, Türk Ordusu içinde de Amerikan karşıtlarına yönelik bir temizlik harekatı olduğunu göstermektedir.

Bu ise kısa vadede Amerikancı bir Ordu ve komuta kademesi demektir. Türk Ordusu’nun bu şekilde Amerikancı cepheye dahil edilmesinin sonucu ise Türk halkının yapayalnız kalması demektir.

ABD’yi Laikliğe İkna Etmek mi!

Yoğun bilgi bombardımanı ise doğrudan halka yöneliktir. Bu şekilde halkın ne şekilde düşüneceği ve neler düşüneceği belirlenmektedir. Siyasi partiler, medya ve komplo teorileri de bu noktada devreye girmektedir.

Siyasette başarılı olmanın tek yolunnu ABD desteğine olan ihtiyaç olduğunu düşünen güçler, ABD’yi ikna etmeye çalışmaktadır. Bu gibilerin kafasında ABD’nin AKP’den vazgeçip onları seçmesi vardır. Mesela CHP ve MHP’nin pozisyonu tam olarak budur.

Ama çok daha vahim olanı antiemperyalistmiş gibi görünenlerin, hatta son operasyonda hedef olanların bir kısmının bile ABD’yi ikna etmeye çalışmasıdır. Cumhuriyet gazetesinin durumu budur. Onlara göre ABD’nin bu bölgede laik güçlerle ittifak yapması daha makuldur.

Kimileri ise laik Ordu’nun ABD ile anlaşmasını ve AKP’yi bu şekilde dışlamasını istemektedir.

Ama tüm bu istekler, laik Türkiye’nin emperyalist ABD ile uyumu üzerine kurulu tezlerdir. Şeriatçı kesimin klasik Kemalizm ve Cumhuriyet eleştirisinin temeli de budur. Ama bu temel gerçekten temelsizdir.

Türkiye en laik dönemlerinde, yani Cumhuriyet’in ilk yıllarında en antiemperyalist dönemini yaşamıştır ama aynı zamanda Ortadoğu’nun müslüman halkları ile de en yakın ittifakı kurmuştur.

Türkiye’nin Amerikancı tarihi ise sağcıların laiklikten taviz ve Ilımlı İslam dönemlerinin gerçeğidir. Yani Şeriatçıların içinde oldukları hükümetler ABD ve İsrail ile dost olmuş ama Ortadaoğu’nun müslüman halklarına karşı konumlanmışlardır.

ABD bu gerçeği, yani laikliğin antiemperyalist özünü çok iyi bildiği için bizim ülkemizde hiçbir dönem laiklerle ittifak yapmamıştır, hep sağcı ve Şeriatçılarla ittifak yapmıştır.

Ama geçmişin ötesinde yakın gelecekte de ABD planları belirlenmiştir ve o planlarda Türkiye’nin laik güçlerine yer yoktur.

ABD’nin Türkiye’ye biçtiği rolün Ilımlı İslam olduğunu düşünen kimileri, en azından kendi içlerinde tutarlı olacaklarsa, Amerika’ya karşı çıkmaları gerekir. Halbuki ABD’yi laikliğe ikna etmeye çalışmaktadırlar!

Ilımlı İslam Değil Kürt-İslam

Kaldı ki ABD’nin Türkiye’ye uygun gördüğü rejim artık “Ilımlı İslam” modeli ile açıklanamaz, düpedüz bir “Kürt-İslam faşizmi”dir önerilen rejim.

O halde mücadelenin tüm denklemi ve dinamikleri değişmektedir.

Türkiye’nin faşist bir diktaya gittiğini hemen herkes söylüyor son dönemde. Demek ki işin faşizm kısmı gayet açık görülmektedir. Ama bu faşizmin içeriği bir türlü tespit edilememektedir. Oysa önemli olan bunu yapabilmektir.

Bu noktada Ergenekon operasyonunun ve ABD’nin nihai hedefinin tespit edilmesi gerekmektedir. ABD’nin hedefi bu bölgede bir Büyük Kürdistan kurmaktır. Büyük Kürdistan’ı kurmak içinse dört koldan çalışmaktadır.

Bir taraftan PKK ve Kürtçü hareket ABD denetiminde çalışmaktadır. Diğer taraftan AKP, Kürtçülüğün önündeki tüm engelleri kaldırmaktadır. Kürtçü hareketle Şeriatçı hareket kolkola çalışmaktadır.

Ama bir taraftan da ABD ulusal denilen kesimlere yaptırmaktadır Kürtçülüğü.

Son dönemde Türk Ordusu da, bugüne kadar PKK tarafından dillendirilen kimi talepleri savunmaya başlamıştır. Ergenekon’da içeri alınan ulasalcıların teorisi de Türk-Kürt kardeşliğidir!

Kısacası bilgi bombardımanını bir kenara bırakıp tarihi ve güncel gerçekleri görmemez gerekmektedir. ABD’nin amacı Büyük Ortadoğu Projesi’ni gerçekleştirmektir. Bu ise Türkiye’nin yeniden Sevr’e razı edilmesidir.

Sevr’e razı edilecek Türkiye’de Ordu’nun hdef alınması son derece normaldir. İlk önce Sevr’e karşı çıkacak Ordu’nun silahsızlandırılması gerekmektedir. Ve görülen o ki, Türk Ordusu’nun komuta kademesi bugün Ergenekon tuzağına düşmüş ve kendi geleceğini savunmamaktadır. Halbuki ABD darbecisiz bir Ordu değil, Ordusuz bir Türkiye istemektedir.

Asıl hedef ise, ulus bilincinin yok edilmesidir. Yani hedefte sadece Türk ordusu ve Türk halkı yoktur, bunları da vareden Türk milliyetçiliğidir hedef.

Kirli savaş, derin devlet vb teorilerle ve bilgi servisi ile, Türk insanının milliyetçiliği hedeflenmektedir. O nedenle bu operasyonun en önemli yanı budur.

Atatürk, Cumhuriyet, Ordu, Kemalizm vb kavramları boşuna hedef seçilmemiştir. Milliyetçiliğin tüm yapıtaşları sökülmektedir birer birer.

Ergenekon diyorlar operasyonun adına ama aslında “Demirci Kawa”yı hedefliyorlar. Bir taraftan “zalim Türk Ordusu”nun, bir taraftan da “zalim Türk milleti”nin kafasına Kürt çekicini vura vura intikam alıyorlar.

(TÜRKSOLU, sayı 195, 14/07/2008)

Emperyalizmin Hedefindeki 1 Numaralı Komutan

Ergenekon'un Hedefi Türk Ordusu

Ergenekon iddianamesi mahkemeye sunuldu ve eğer mahkeme tarafından da kabul edilirse Ergenekon yargılaması başlayacak. Ve başlayan bu dava Türkiye tarihinin en önemli siyasi davası olacak.

İddianamenin içeriğini henüz bilemiyoruz ancak şimdiden çok net bir şekilde gözüken şey, bu davada tutuklu bulunan ya da tutuksuz yargılanacak zanlılar değil, Türk Ordusu ve Atatürkçülük yargılanacak.

İngiliz Economist dergisi "Dar Kemalist gömlek artık bu modern ülkeye uymuyor" yorumunu yaptığı yazıyla aslında Ergenekon iddianamesinin temel savını da özetlemiş oluyor.

Ve yazıda devamla ulaşılmak istenen asıl nokta da çok net bir şekilde anlatılıyor:

"Anadolu'nun eski günlerde daha az İslami görünmesinin en büyük nedenlerinden biri büyük ve canlı bir Hıristiyan topluluğa sahip olmasıdır. Ancak bu demografik denge 19. yüzyılın sonu ve 20. yüzyılın başında Ermeni ve Rumların topluca katledilmeleri ve sürülmeleri sonucunda vahşice tepetaklak edildi. Mesela Anadolu'nun kuzeyinde yer alan Tokat'ta 1915'ten önce Ermeniler nüfusun yaklaşık üçte birini oluşturuyordu. Bugün ise bir zamanlar burada yaşayan Ermeni topluluğunu anımsatan terk edilen, tek şey üzerinde otlar bürümüş ve hazine avcısı yerel halk tarafından talan edilmiş bir mezarlık."

Yazı emperyalistlerin 1923'te yıkılan hayallerini çok özlü bir şekilde açıklamakla kalmıyor aynı zamanda emperyalizmin bugün için kurduğu hayali de gösteriyor: Kemalizm'den arındırılmış ve Hırıstiyan azınlıkların topraklarını geri aldıkları bir "modern Türkiye"!

"Modern Türkiye" dedikleri ise Sevr'de tarif edilen "Türkiye".

Sevr ile Ergenekon arasındaki yakın ilişki, bugün içinde bulunduğumuz tehlikenin boyutlarını anlamak açısından son derece önemlidir.

Emperyalizmin Türksüz bir "modern Türkiye" yaratmasının önündeki engel dün de Türk Ordusu'ydu bugün de. O halde öncelikli hedef, Türk Ordusu'nun yok edilmesidir.

Ancak Türk Ordusu'nu yok etmek öyle kolay bir hedef değil. Bu, Ordu'nun kendisini savunma refleksinden çok Türkiye'nin temel gerçekliği nedeniyle böyle: Sonuçta emperyalizm bu ülkede tüm kaleleri ele geçirse de Türk toplumunun en temel değeri olan Atatürk'ün varlığı.

Demek ki emperyalistlerin işi zor, Ordu'yu yok etmek kolay belki, ama ya Atatürk'ü?

1 Numara: Atatürk

İşte Ergenekon bu anlamda Atatürk'e açılmış bir dava olacaktır. Siz bakmayın sanıklar ya da zanlılar arasında Atatürk'ün adının geçirilmemesine.

Henüz Atatürk'ü doğrudan teröristlikle suçlamadıklarına da bakmayın. Sonuçta daha Kurtuluş Savaşımızın başından itibaren Mustafa Kemal, Batılı devletlerin resmi belgelerinde terörist olarak geçmektedir.

Ne tesadüftir ki bugün de Ergenekon'la Atatürkçülere aynı suçlama yöneltiliyor, teröristlik.

Ve teröristlikle suçlanan isimler ne hikmetse hep Türk Ordusu'nun komutanları. Buradan varılacak yerin Türk Ordusu'nu bir "terör örgütü" durumuna düşürmek olacağını şimdiki Genel Kurmay Başkanı bile anlamıştı.

Ama pek çok kesimin anlayamadığı en önemli şey, bu soruşturmanın sonunun Atatürk'e bağlanmak zorunda olduğu.

Bu da Ergenekon savcısının Aristo'ya bile rahmet okutacak, ancak Hitler'in kavrayabileceği düşünce sistematiği içinde son derece olanaklı.

O halde basit denklemi yazalım:

Ümraniye'de bir gecekonduya yapılan baskında bir kısım bomba bulunur. Evin sahibi bombaların bir emekli astsubaya ait olduğunu söyler.

Emekli astsubay Oktay Yıldırım tutuklanır. Gerçi bombalar o evde yokken bulunmuştur, kendisi redetmektedir, ama olsun bir tanık vardır.

Astsubay'ın emekli Yüzbaşı Muzaffer Tekin'le bağlantısı vardır. (Muzaffer Tekin'le birlikte fotoğrafları yeterli kanıttır.) O nedenle Muzaffer Tekin de tutuklanır.

Emekli Yüzbaşı Muzaffer Tekin'in bir miting sırasında emekli Tuğgeneral Veli Küçük'le fotoğrafı bulunur. Veli Küçük de tutuklanır.

Emekli Orgeneraller Hurşit Tolon ve Şener Eruygur'un da Cumhuriyet mitinginde bu isimlerle birlikte fotoğrafı vardır. (Gerçi daha bir kaç milyon vatandaş da bu mitinglere katılmıştır ama olsun. Savcımız şimdilik onlara soruşturma açmamıştır!)

Tüm bu emekli askerler Türk Ordusu'nda görev yapmıştır demek ki suçlu Türk Ordusu'dur. (Bunun için de dosyaya bu isimlerin askerlik dönemlerindeki yemin töreni resimleri konabilir.)

Peki bu kadar suçlunun görev yaptığı Türk Ordusu'nu kim kurmuştur: Atatürk. (Buraya Atatürk'ün bir fotoğrafı.)

Gördünüz mü nasıl da ulaştık 1 numaraya!

Her Şeyin Suçlusu Atatürkçüler!

Ergenekon'a saldıranlara baktığımızda ısrarla söyledikleri bir şey var, bu operasyon Atatürkçülere karşı yapılmış bir operasyon değil kendisine Atatürkçü diyen bir kısım suçluya yapılan operasyon.

Ancak durumun hiç de bu şekilde olmadığını çok iyi biliyoruz. Eğer Ergenekon'da hedef suçlular olsaydı bugün suçluları tartışırdık ama Türk Ordusu'nu ve Atatürkçülüğü tartışıyoruz.

Ergenekon'a saldıran tüm yazarlarınsa ortak bir özelliği var: Kararlı birer Atatürk düşmanı olmaları. Ve yine bu operasyon içn yazdıklarına baktığımızda, hiç de suçlu dedikleriyle uğraşmadıklarını görüyoruz. Onlar daha çok bu "suçluları" bu "suça" yönelten yapıyla uğraşıyorlar!

Demek istedikleri şey basit... Atatürkçülük bu ülkeyi içe kapadı. Ülkede askeri bir diktatörlük kuruldu. Ordu içindeki derin yapı da yıllardır Türkiye'de suç işliyor.

Suç listesine bakıyoruz, 2008 yılında yapılan bir soruşturmada 15 yıl önceki Uğur Mumcu cinayeti bile çözülmeye çalışılıyor. Kimileri biraz daha geriye gidip 1 Mayıs 1977 Katliamı'na ve Çorum Maraş Olayları'na bile ulaştılar.

Kısacası bu ülke tarihinde karanlıkta kalmış her faili meçhul, her katliam, her provokasyon bu insanların üzerine atılacak.

İnsana şaka gibi geliyor hukuk böyle mi işler diye, ama mesela 6-7 Eylül olaylarını da iddianamede görürsek şaşırmamalıyız. Çünkü İlhan Selçuk, gençlik döneminde bu olaylara katıldığını açıklamıştı. İster misiniz kendisine bir de bu suçlama yöneltilsin mahkemede!

Tüm bu suçlamaların temel bir mantığı var: Bu ülkede her kötülüğün arkasında Atatürkçülük vardır!

Ülkede bir Kürt terörü mü var, PKK diye bir örgüt mü kurulmuş, insanları mı öldürmüş?

Hayır! Bunu onlar yapmış olamaz, olsa olsa Atatürkçüler yapmıştır. PKK'yı kuran da, askerlerimize saldırtan da, derin devlettir!

Bu ülkede Şeriatçı terör mü var, Sivas'ta insanları canlı canlı mı yaktılar, Atatürkçü aydınları mı öldürdüler?

Hayır! Bunu onlar yapmış olamaz, olsa olsa Atatürkçüler yapmıştır. Şeriatçı terör örgütlerini kuran da, Sivas'ı yakan da, Atatürkçü aydınları katleden de derin devlettir!

Peki bu Atatürkçüler manyak mı?

Sadist mi?

Neden durup dururken kendi kendilerine bir Kürt terörü, Şeriat terörü yaratıyorlar?

Cevap basit (aşağılık anlamında): Çünkü halkı Şeriatla korkutup, bölünmeyle korkutup iktidarda kalmak istiyorlar!

Çok güzel mantık ama tutarsız bir yanı var, çünkü iktidarda Atatürkçüler değil hep sağcılar var!

Tüm bu saçma sapan tezleri gerçekmiş gibi sunanlar, kendi ruh dünyalarında bu ülkede bir Kemalist diktatörlük olduğuna ve bir türlü de iktidarı bırakmadığına kendilerini inandırmış durumdalar.

Ama gerçekte olan şey apaçık ortada:

Bu ülkede bugün, 10 yıl öncesine göre, 20 yıl öncesine göre, 50 yıl öncesine göre daha fazla mı Şeriatçı var daha az mı?

Bu ülkede bugün, 10 yıl öncesine göre, 20 yıl öncesine göre, 50 yıl öncesine göre daha fazla mı bölücü var daha az mı?

Hangi Taşı Kaldırsam Altından Atatürk Çıkıyor!

Aslında bugün Ergenekon'a saldıran koronun mantığını bunların manevi babaları olan Kenan Evren yıllar önce çok iyi özetlemişti: Hangi taşı kaldırsam altından Atatürk çıkıyor!

Kenan Evren, kıt Türkçesiyle kaş yapayım derken göz çıkarmıştı, Atatürk'ün önemini vurgulayacaktı sözde ama aslında bilinçaltına işleyen Atatürk düşmanlığını ifade etmiş oldu.

Son yıllarda yaşadığımız her şey de bu cümleyi doğrularcasına gelişiyor.

Şimdi kendilerine demokrat süsü veren insanlar var, gazetelerde, televizyonlarda köşebaşlarını tutmuş durumdalar ve akıllarınca demokrasi için mücadele ediyorlar. Ama aslında faşist bir terör kampanyasının sözcülüğünü yapıyorlar.

Ergenekon operasyonu bu bakımdan emperyalizm ve faşizm üzerine büyük dersler sunuyor bize.

Emperyalizm, hukuk tanımaz bir sistemdir. Bugünün ABD ve AB emperyalizmleri, daima hukuk derler, demokrasi derler ama Hitler faşizminin ruhunu taşımaktadırlar.

Son 5 yıldır AB yasaları sayesinde demokratikleşen bir ülkede yaşıyoruz sözde, ama yaşadığımız şu Ergenekon rezaleti, ABD'de Mc Carty dönemini, Almanya'da Hitler dönemini bile mumla aratmıyor mu?

Hani her tür düşünceye örgütlenme özgürlüğü tanınacaktı?

Ama bu operasyon gösteriyor ki, değil örgütlenmek, Atatürkçülerin bir masada birlikte yemek yemesi bile bir suç haline gelmiştir.

Hani sivil toplum gelişecekti?

Görüyoruz ki, emekli askerler sivil toplum kuruluşlarında etkili olmaya başlamışlar ve demokratik haklarını kullanıyorlar, ama darbecilikle suçlanıyorlar.

İnsan sormadan edemiyor, darbe yapacak adam bunu niye sivillerle yapsın!

Şimdi Ergenekoncular halkı hükümete karşı isyana teşvik etmekle suçlanıyorlar.

Keşke...

Evet keşke bu ülkede herkes halkı bu hükümete karşı isyana teşvik etse. Bu ülkede, kanunlarımızda hükümete karşı isyan etmek ne zamandan beri suç?

Demokrasinin en temel hakkı, rakip hükümeti yıkmaya çalışmak değil mi?

Ne oldu o çok demokratlarımıza?

Yoksa tek parti sistemini geri getirdiniz de bizim mi haberimiz yok?

Bu ülkede madem tek parti hükümeti olacak ve bu hükümete karşı her tür yasal gösteri, miting, örgütlenme suç sayılacak, bunu açıkça ilan edin de biz de ona göre hareket edelim!

Faşist Ve Devrimci

İçinde bulunduğumuz durumu ve rejimi çok iyi kavramamız gereken bir dönemden geçiyoruz.

İlk dersimiz şu; emperyalizm hiçbir ülkeye demokrasi getirmez.

Yıllardır AB yasaları ülkeye demokrasi getiriyor destekleyelim diyen Atatürkçü anlayış, bugün demir parmaklıklar ardında.

Sadece bu da değil, aynı tehlike büyük basın için ve hatta büyük sermaye için de geçerli. Büyük basının bugün Ergenekon'u savunmasının nedeni bu. Aslında Ergenekon'u da Atatürkçüleri de savunmak istemezler ama kendilerini korumak için, hedef olmamak için şimdi Ergenekoncuların arkasına saklanıyorlar.

O halde bir de faşizm üzerine ders: Faşizm küçük insanların diktatörlüğüdür ve büyük sermayeye de izin vermez.

Bu küçük faşistlerin küçücük beyinlerinin içine bakalım bir de.

Faşist, tipik bir ruh hastasıdır, şizofrendir.

Onun için bir kendisi vardır, bir de "herkes".

Kendisi hep haklıdır, "herkes"se hep haksız.

Kendisi hep dürüsttür "herkes"se hep namussuz.

Kendisi çok barışçıldır ama n'apsın ki "herkes" ona düşmandır.

İşte o nedenle faşist, mecburen, ırkını, kanını, dini korumak için "herkes"e savaş açmak zorundadır.

Ve öyle de yapar.

Faşiste sorsanız öyle yapmasa, kanı, ırkı, dini, ruhu elden gidecektir.

Ama buradaki kan, ırk, din, ruh, aslında faşistin iyi bir buluşudur. Normalde faşist için sadece "ben" vardır. Ama n'apsın ki faşist, sadece bu "ben"le, "herkes"i yok edemeyeceğini de çok iyi bilir. Bu, faşistin gerçek dünyayla tek temasıdır.

Bu bilinç onu bir "biz" yaratmaya götürür. Ama bu "biz", "ben"in etrafını saran bir çeperdir sadece.

Hitler, yüce Alman ırkı için tüm ırkdaşlarını bu "biz" etrafında toplamıştı. Irkdaşları da "biz" olduklarını sanıp bu zavallının peşinden gitmişlerdi. Ama ortada bir kavga yoktu "kavgam" vardı.

Bugün, Türkiye'de, aynı işlevi demokrasi görmektedir. Hitler'in rolüne soyunan Tayyip, demokrasi ile bir "biz" yaratmaktadır. Ve bu "biz"i de Atatürkçülere karşı savaşa sokmuştur.

Kendini "biz" sanan zavallı kurşun askerler aslında sadece Tayyip'in egosu için savaştıklarını göremiyorlar.

Tayyip'in korkusu, yani Şeriatçı bir faşistin korkusu nedir?

Bunlar rüyalarında hep Atatürk'ün mezarından çıkıp bunlara gereken dersi vereceğini görmektedirler. Atatürk korkusu, gerçek hayatta yerini Atatürkçü korkusuna bırakır. O nedenle, her Atatürkçüde bir Atatürk olma potansiyeli gördüğü için de, tüm Atatürkçülere saldırır.

Sanır ki tüm Atatürkçüleri hapse tıksa, rahata erecektir.

Zavallı faşist! Hitler 5 milyon Yahudiyi toplama kampına atmıştı da yine korkusunu atamamıştı!

Faşistin zavallı olduğunu bilelim, ama devrimci de güçlü olmak zorundadır.

Faşist ne kadar gerçeklikten kopuksa devrimci o kadar gerçekçi olmalıdır.

Gerçekçilik nedir peki?

Gerçekçilik, faşistin gerçekliğini bilmektir. Bu tür bir faşizmle, hiçbir şekilde uzlaşma olamayacağını bilmelidir devrimci. Faşist, istese bile uzlaşamaz, çünkü o korkularının esiri olan bir katildir.

Ama bugün kimi muhalif kesimler, AKP kapatılmazsa Tayyip'in "rahatlayıp" dizginlenebileceğini düşünmektedir saf saf.

Faşizmse gerçekten kanla beslenir. Verilen her kan, daha fazla kan vermek zorunda bırakır sizi. Bakmayın Müslüman gözüktüklerine bunların, aslında bunlar pagandır, kan içerek beslenen tanrıdır her bir faşist.

O nedenle faşizme karşı reformcu bir mücadelenin imkânı yoktur. Uzlaşma seçeneği, devrimcinin akıldışılığı, hayalciliği olur. O hayalin bedeli ise kanla ödenir.

Devrimci için gerçekçilik, faşistle anladığı dilden konuşmaktır, yani savaşmaktır.

Devrimci bir savaş da bir "biz"e ihtiyaç duyar. Bu ise antifaşist bir "biz"dir. Faşistin yok edeceği tüm toplumu devrimci bir önderlik altında "biz" yapmaktır.

Kısacası faşizme karşı örgütlenmektir.

Faşist savcılar masa başında fotoğraf albümlerine bakıp kanıt aramaktadır. Kim kimle yan yana gelmiş.

Demek ki yan yana gelmek bunların en büyük korkusu.

O halde yan yana gelmeli, omuz omuza mücadele etmeliyiz.

Bu mücadelenin zemini ise gerçek bir mücadeledir.

Yani mücadele, politik alanda verilir. İnternette, televizyonda verilen mücadele tümüyle sanaldır, hayalidir. Faşizmse gerçektir, hapishaneleri gerçektir.

Burada faşistin demokrasi kavramının yanında ikinci aracını da görmeliyiz. Klasik faşizmin ırk kavramının yerini günümüzde demokrasi almıştır, kitleleri uyuşturmanın yöntemi olan mistisizmin yerini ise komplo teorileri.

Komplo teorilerinin ilk işlevi kitleyi bilgiye boğmaktır. Bilgiye boğulan kitle, kendisini önemli görmeye başlar. Gazetedeki inanılmaz gizli bilgi ve belgeleri okuyan kitlenin her biri küçük birer faşistçik olmaktadır. Onlar da artık faşist liderleri kadar çok şey bilmektedir. Kitle böylece bir iç huzura erer.

Ama kitle aynı zamanda kendisine sunulan bu bilgilerle, kinle beslenir. Ne kadar da çok düşman vardır etrafta. Hepsini yok etmek gerekmektedir. Bugün "ortak akıl" diye ortaya sürülenler işte bu kitledir.

Sonra bu komplo teorilerinde iz süren kitle, önce bir sürü bağ kurar. Tıpkı malum savcı gibi. Birden kendini çok zeki görür. Alçak düşman açık vermiştir ve o, tüm bağlantıları kurmaktadır!

Ama bir süre sonra o kadar çok bilgi yığılır ki, küçük faşistler bu işin içinden çıkış olmadığını görür. Düşmanı ve bağlantıları görmek artık çok zorlaşmıştır onun için. İşte o noktada bir kez daha faşist liderine sığınır. O kimi gösterirse düşman odur, ona saldırmalıdır.

Bunca zamandır bu bilgi bombardımanı işte bunun içindir. Burada bilgi merkezlerini dolduran medyaya şaşmamak gerekir. Hitler de faşist partisini komünist döneklerle kurmuştu! Bizim Hitler'imiz de bugün eski konüminstleri kullanıyor.

Ama bu bilgi bombardımanıın ve komplo teorilerinin en sıradan, hatta kendisine Atatürkçü bile denebilecek isanlar üzerinde de mistik bir ayartıcı etkisi olur: Acaba kandırıldık mı? İşte bu soruyu sorduğun anda her şey bitmiştir, faşistleşme yoluna girmişsindir.

O nedenle basına gözlerimizi, kulaklarınızı kapamak, kendi aklımızla düşünmek zorundayız.

Faşizme karşı mücadelenin ilk durağı direnmektir. Bugün televizyon karşısında bile direnemeyip bilinci çarpıtılanların yarın kahraman savcımız karşısında korkudan dizlerinin bağının çözülmesi normaldir.

Onlara verecek cevabımız hazır olmalıdır:

Evet 1 Numaranın emrindeyim, ben de Mustafa Kemal'in askeriyim!

(TÜRKSOLU, sayı 196, 21/07/2008)

Son Türk Hep Var Olacak!

Ergenekon operasyonu genişleyerek ve kafaları daha da karıştırarak devam ediyor. Zaten amaçlanan da bu. Ama kafaların karışmasına hiç de gerek yok. Çok net bir şekilde görünen gerçekleri madde madde sıralayalım.

1-) Bu operasyon, sadece bir kaç küçük Atatürkçü gruba ve şahsa karşı yapılmamaktadır. Türkiye'deki tüm farklı Atatürkçü grupları da içine alacak şekilde genişlemektedir.

Üstelik sadece Atatürkçülük gibi daha dar bir ideolojiyle de sınırlı değil, ulusalcılık gibi daha geniş bir alanı içine alıyor. O nedenle de sağ ve sol eğilimli ama ulusal bakış açısına sahip herkes operasyonun hedefindedir.

Bu, şu demek; bugüne kadar içeri alınmamış olsa dahi ulusalcı görülen herkes yarın öbür gün içeri alınabilecektir.

O halde buradan şu sonuç çıkıyor, siz siz olun ulusalcılardan ve ulusalcılıktan uzak durun.

İşte Ergenekon tertipçileri bunu hedeflemektedir.

2-) Bu operasyon aynı zamanda AKP karşıtı muhalefeti sindirme operasyonudur. Ortada “derin devlet” denilen bir düşman gösterilmektedir ama ne hikmetse bu “derin devlet”in tümü AKP muhalifidir!

Oysa “derin devlet” tanımı gereği partiler üstüdür ya da tüm partileri kapsayacak kadar geniş olmalıdır. Ama bizim “derin devlet”imiz böyle değil, tamamen ideolojik bir “derin devlet”!

Ya da “derin devlet”in üzerine gidiyorum diyen ve bu tertibi düzenleyenler tamamen AKP'li ve ideolojik davranıyorlar, her AKP karşıtını da “derin devlet” yapalım diyorlar!

Bu açıdan Ergenekon tertibi AKP karşıtı muhalefeti susturma operasyonudur.

3-) Tüm bunları izleyen sıradan vatandaş açısından Ergenekon büyük bir korkutma kampanyasıdır. Derin ilişkiler, kazılar, silahlar. cinayetlerle bir film senaryosu hazırlanmış ve vatandaşa izlettirilmektedir.

Bunu izleyen geniş halk kesimleri içinde hem kafa karışıklığı yaratılmaktadır hem de halk böylelikle sindirilmektedir.

Kısacası Ergenekon tertibi bir sindirme operasyonudur.

4-) Operasyon “derin devlet”le hesaplaşma görüntüsü altında Türk Ordusu'yla hesaplaşmadır, daha doğrusu Türk Ordusu'ndan hesap sorma girişimidir.

ABD'ye tavır alan, ulusal düşünen, davranan Türk komutanlar birer birer tutuklanmaktadır.

Ama çok daha önemlisi, tutuklananlara değil görevdekilere karşı bir operasyondur Ergenekon. Eğer bir Türk paşası ilerde içeri düşmek isetmiyorsa, Amerikancı olmak zorundadır!

İçerdeki komutanların direnmesi son derece kolaydır, zaten paşalarımız son derece onurlu bir direniş sergilemektedir.

Ama hedefte olan zaten onlar değil, görevde olanlar.

Tertibi düzenleyenler içerdekilerin değil dışardakilerin onurunu ölçüyorlar!

5-) Bu operasyon AKP'nin değil ABD'nin düzenlediği bir operasyondur. İktidardaki AKP, ABD'nin çıkarlarına hizmet ettiği sürece bu operasyonun kazananı olcaktır ama operasyonun asıl galibi PKK'dır.

Yıllar boyu teröre karşı mücadele edenler, PKK'nın yıkamadığı Türk direnişi, bu tertip eliyle yıkılmaktadır. PKK'nın yapamadığını devlet kendisi yapmaktadır.

Operasyon Büyük Kürdistan'a gidişi sağlamaktadır.

Bu gidişte son derece kritik nokta Türk devletinin geçmişiyle yüzleşmesi ve hesaplaşmasıdır. Yani Türkiye'nin Kürtlerden özür dilemesidir.

Ergenekon tertibi Türklere özür diletme operasyonudur.

6-) Operasyon 1 numaraya doğru adım adım ilerlemektedir. Çok yakında eski genelkurmay başkanlarının da tutuklandığını görürsek hiç kimse şaşırmayacak.

Ama operasyon aslında tepelere doğru değil tabana doğru inmektedir.

Mesele 1 numarayı içeri almak değil direnecek tek Türk bırakmamaktır.

Belki de adı bu nedenle Ergenekon seçilmiştir operasyonun.

Ama soyumuzu çoğaltacak, bizi diriltecek ve yeniden devletleştirecek o tek Türk hep varolacaktır.

Ergenekon tertipçileri Türkleri Ergenekon'a sıkıştırarak ve orada soykırıma uğratarak yok etmek istiyorlarsa bilsinler, son Türk hep varolacak!

(TÜRKSOLU, sayı 219, 05/01/2009)

Sakıncalı Piyadelerden Sakıncalı Orgenerallere

27 Mayıs ihtilali olduğunda tarihler 1960 yılını gösteriyordu. Tüm dünya antiemperyalizme yöneliyordu ve çok özel bir şekilde Ortadoğu’da Mısır’da, Suriye’de, Irak’ta, İran’da devrimci gelişmeler oluyordu. Bu “Yeni Kemalist dalga”ydı ve kısa bir sürede çok etkili olmaya başlayacaktı.

27 Mayıs’la birlikte Türkiye’de de Atatürkçülük yeniden devrimci bir çekim merkezi haline geliyor ve Türkiye yavaş yavaş Amerikan ekseninin dışına çıkıyordu.

1950’lerde etkili olan “Dost Amerika” masalı bitiyor ve 60’lı yılların gençliğinin dilinde “Hoşt Amerika”ya dönüşüyordu.

Sendikalar kuruluyor, işçiler “işçi sınıfı”na evriliyor ve sınıf siyasete ağırlığını koyuyordu.

27 Mayıs öncesinin gençliği daha da radikalleşiyor ve Devrimci Gençliğe dönüşüyordu.

“Atatürkler geliyor” sloganları yükseliyor ve Türkiye adeta devrim yıllarını yaşıyordu.

...

Ama ABD açısından bu gidiş iyiye gidiş değildi, Türkiye hizadan çıkıyordu ve o nedenle hizaya getirilmesi gerekiyordu.

Hizaya getirme işlemi için, her zaman olduğu gibi bir darbe tezgâhlandı ve 12 Mart 1971’de Türkiye, ilk faşist cuntayla tanıştı.

12 Mart faşist cuntası yönetime el koyduğunda, Uğur Mumcu, genç bir devrimci gazeteciydi.

Önce cezaeviyle tanıştı, sonra askerliğini “sakıncalı” olarak yaptı.

Devir, faşizmin Türkiye’nin Atatürkçülerini baskı altına aldığı, sindirmeye çalıştığı, hapse attığı, işkencelerden geçirdiği, astığı bir devirdi.

Uğur Mumcu sakıncalı piyadeydi ve iki kimliği birleştirmişti kendi fikrinde: Devrimcilik ve demokratlık.

O zamanlar devrimcilik ve demokratlık bir arada anılıyordu, birbirinden ayrılmıyordu.

“Demokrasi istiyoruz” diyen halkın kafasına, faşist cunta balyozuyla iniyordu.

Demokrasi, komünizmin yumuşak halinden başka bir şey değildi Amerikancılar için.

Ziverbey’de işkence evi kurulmuş ve Türkiye yeni bir kavramla tanışmıştı: Kontrgerilla.

işkence köşküne alınan solcuları “Burası kontrgerilla merkezi, burada Anayasa geçmez” diyerek karşılıyordu işkenceciler.

Demek ki devletten daha derin bir devlet vardı ve yönetimi eline almıştı.

...

Uğur Mumcu ve dönemin devrimcileri bu baskılara elbet boyun eğmediler. Cuntasıyla da, kontregerilasıyla da, derin devletiyle de, Amerikasıyla da, politikacısıyla da dişe diş bir mücadeleye giriştiler. Devrimci hareket doğru mevzideydi ve doğru şeyler yapıyordu.

Ama Amerika aslında başarılı olmuştu, çünkü hizadan çıkan Türk Ordusu hizaya sokulmuştu. 12 Mart’la başlayan dönem Türkiye’de “Atatürk Ordusu”ndan “Faşist Ordu”ya dönüşüm başlıyordu.

12 Eylül bu noktada Amerika’nın ikinci müdahalesi oldu. Devrimci gençliği, yani Uğur Mumcu’ları dizginleyemeyen ABD ikinci defa Ordu’yu devreye soktu.

Halkın “devrimci evlatları” varsa Amerika’nın da “bizim oğlanları” vardı.

“Bizim oğlanlar” yönetime el koydu ve Türkiye yine kontrgerillayla karşılaştı, bu ikinci karşılaşmaydı ve kontrgerilla artık çok daha bilindik bir Amerikancı cinayet şebekesiydi.

...

12 Mart’ta Devrimci hareketin kafasına balyoz gibi inen faşist cunta bu defa silindir gibi geçti üzerinden.

Silindirin altından yine dik başlar çıkmaya başladı.

Bu dik başlardan biri de Uğur Mumcu’ydu.

Sakıncalı piyade, orgenaraller cuntasına boyun eğmiyordu, çünkü devrimciydi.

Ve Mumcu 12 Eylül sonrasının bir cesaret sembolü olarak sivrilmeye başladı.

Dönem sadece Evren değil aynı zamanda Özal devriydi.

Devrimci hareket ezilmiş, muhalefet susturulmuş, ülke süt liman olmuştu.

Ama Uğur Mumcu susmadı, başını kaldırdı ve tek kişilik muhalefet rolünü üstlendi.

Gelecek 30 yılı gören bir bilinçle yeni dönemin parolasını yazdı:

“Ben Atatürkçüyüm,

ben cumhuriyetçiyim,

ben laikim,

ben anti-emperyalistim.

Ben özgürlükçüyüm.

Ben Bağımsız Türkiye'den yanayım.

Ben insan hakları savunucusuyum.

Ben terörün karşısındayım.

Ben yobazların, hırsızların, vurguncuların, çıkarcıların düşmanıyım.

Öyleyse, vurun, parçalayın!

Her parçamdan benim gibiler, beni aşacaklar çıkacaktır.”

...

Yazdı ve Amerikancılar bu çağrıya uydular, Uğur Mumcu öldürülmekle kalmadı; bombalandı, vücudu paramparça oldu, cesedinden parçalar Ankara sokaklarına saçıldı.

1993 yılıydı Uğur Mumcu öldürüldüğünde.

Arkasında bıraktığı yarım kalan işleri vardı:

PKK’nın peşindeydi, Kürt dosyasını açmış ve Kürt-islam faşizmiyle savaşmaya başlamıştı.

islamcı sermayenin üzerine gidiyor, yobazları sıkıştırıyordu.

Liberalleri, sahte milliyetçileri, ülkeyi satanları teşhir ediyor, özelleştirmecilerle mücadele ediyordu.

Amerika Irak’a saldırmıştı, Çekiç Güç Türkiye’nin tepesine konmuştu, Ortadoğu’ya kanlı bir reçete hazırlanmıştı ve o bu planla mücadele ediyordu.

Amerika Uğur Mumcu’yu değil de kimi öldürecekti!

...

“Ankara’nın taşına bak” marşı, Kurtuluş Savaşı’ndan sonra ilk kez bu kadar içten bir çığlığa dönüştü cenazesinde.

Türkiye ilk kez böylesi bir kalabalığı görüyordu.

Laiklik, Atatürkçülük, Milliyetçilik, Solculuk, Antiemperyalizm sokağa inmişti.

Söz artık kalpaksız Kuvayı Milliyecilerdeydi.

...

Yıl ilginç bir yıldı.

1991’de ABD Irak’a saldırmıştı. BOP’un ilk adımı atılmıştı yani.

Özal Türkiye’yi savaşa sokmak istemişti ama Ordu direnmiş ve karşı koymuştu.

Genel Kurmay Başkanı 3 Aralık 1990 tarihinde resti çekmiş ve istifa etmişti.

Adı Orgeneral Necip Torumtay’dı.

12 Eylül ordusuna bir şeyler olmuştu sanki.

Amerika şaşkındı.

Şaşırdı önce, ama sonra analiz etmeye başladı.

Ve gördü ki bir gariplik vardı Türk Ordusu’nda.

Ardından Türkiye karışmaya başladı.

Seri cinayetler başladı...

ilk olarak 31 Ocak 1990 tarihinde Prof. Muammer Aksoy öldürüldü.

Muammer Aksoy Atatürkçü Düşünce Derneği’nin kurucusudur.

Ardından Uğur Mumcu.

Hemen bir ay sonra Jandarma Komutanı Orgeneral Eşref Bitlis.

Hizadan çıkan Türkiye hizaya sokulacaktır.

Atatürkçülüğe yönelen Türkiye bombalanacaktır.

...

Uğur Mumcu “Her parçamdan benim gibiler, beni aşacaklar çıkacaktır.” diyordu.

Gerçekten de öyle oldu.

“Sakıncalı Piyade”nin parçalanan cesedi Ankara’da taşları yerinden oynatır, insanları titretir.

Bir yıl sonra Sakıncalı Piyade’nin ordusuna yeni bir Genel Kurmay Başkanı gelecektir: ismail Hakkı Karadayı.

1994-1998 komutanlık döneminde Türk Ordusu Amerikan planı bu cinayetleri çözer ve ABD’yle ilişkileri dondurur.

Karadayı 12 Mart’la başlayan Amerikancı Ordu geleneğine tavır alır, set çeker ve açıkça Ordu’nun yörüngesini değiştirmeye başlar.

ABD iyice telaşlanır.

1996 yılında, Susurluk bu gidişi durdurmak için ABD tarafından planlanır.

Hemen ardından Gazi Mahallesi’nde bir iç savaş provası çıkartılır.

ABD, Ordu’ya mesaj verir.

Amerikalı uzmanlar açıkça şunu yazarlar: Türk generaller hizadan çıktı.

Karadayı’dan sonra 1998’de görevi Orgeneral Kıvrıkoğlu alır ve aynı çizgiyi sürdürür.

Türk Ordusu ABD tehdidini görmüş ama ona pabuç bırakmamıştır.

Sakıncalı Piyade’nin ordusu Sakıncalı Ordu olmuştur.

...

Yıllar sonra Amerika dediğini yapar, hizadan çıkan Türk generallerine operasyona başlar.

Ergenekon tertibi, ABD’nin 18 yıl sonra gelen intikam operasyonudur.

Ergenekon’da adı geçen komutanlara bir bakın.

Necip Torumtay, Özal’a resti çekip istifa eden komutan: 18 yıl sonra Ergenekon’da!

ismail Hakkı Karadayı, Türkiye’yi ABD’den uzaklaştıran komutan: 14 yıl sonra Ergenekon’da!

Ve diğer komutanlar...

Uğur Mumcu’nun Sakıncalı Piyadesi bombalanmış, yerini Sakıncalı Orgeneraller doldurmuş.

Şehit askerin bıraktığı sancağı komutan almış ele.

Şimdi o sancağın hesabı orgenerallerden soruluyor.

Atatürkçülük, milliyetçilik, devrimcilik sancağının, 6 Ok sancağının hesabı soruluyor.

(TÜRKSOLU, sayı 220, 19/01/2009)

Ergenekon Tertibi: Yılanların Öcü

Fethullahçıların Öcü: 28 Şubat’ın İntikamı ve Türk Ordusu’na Darbe Davası

Ergenekon tertibi devam ediyor ve tutuklamalar peşpeşe geliyor. Kimilerini şaşırtan operasyonu biraz daha yakından mercek altına alarak, kimin ne yapmaya çalıştığına daha yakından bakalım.

Ergenekon tertibi bir kaç farklı hedefe yöneliyor ve bu hedefler etrafında da geniş bir tertipçi ağı yaratıyor. Tertibin başında her nekadar Fethullahçılar varmış gibi gözükse de PKK da işin içinde ve Fethullahçılardan çok daha fazla etkin, hepsinin tepesinde ise ABD ve CIA bulunuyor.

Ergenekon tertibinin seyrini günümüzden geriye doğru izlediğimizde halka halka tertipçiler açığa çıkmaktadır.

2004 yılındaki Danıştay saldırısı ile birlikte başlayan Ergenekon tertibi ilk başta sözde “hükümete karşı isyan” eden bir yapılanmayı hedef belirlemişti.

Muzaffer Tekin ismi ile simgeleşen Ergenekon tertibi bu şekilde başladı.

Fakat işin boyutu geniş tutuldu, mesele Danıştay’a saldırı değildi, Danıştay’a saldırı sözde örgütün sadece bir tane faaliyetiydi. Oysa sözde örgüt “hükümeti ortadan kıldırmak için” pek çok faaliyette bulunmuştu.

Bu faaliyetlerin odağında ise Cumhuriyet Mitingleri vardı. Bu mitinglere milyonlarca insan katılmıştı ve AKP karşıtı tepkinin doruk noktasıydı. Mitingleri organize eden ADD Genel Başkanı ve eski Jandarma Genel Komutanlarımızdan Orgeneral Şener Eruygur bu nedenle Ergenekon tertibinde ikinci isim oldu.

Tertipçiler böylelikle yasal mitingleri de suç kapsamına yerleştirmiş oldular. Daha komiği ise ortada hükümeti yıkmak için hareket eden bir örgüt vardı sözde ama ne hikmetse milyonları sokağa toplayan bu örgüt hükümeti yıkmaya girişmemişti!

Fakat Şener Eruygur ismi ile birlikte başka bir senaryo imal edildi. Buna göre Türk Ordusu’nda komuta kademesini çiğneyerek darbe yapmak isteyen bir ekip hep mevcut olmuştu. Şener Eruygur da bunlardan en istekli olanıydı. Sarıkız, Ayışığı ve Eldiven kod adları ile üç darbe planlamıştı. Ve ne gariptir ki hiçbirine girişmemişti bile!

Bu noktada Ergenekon tertibinin ilk büyük hedefini görmekteyiz, bu tertip Türk Ordusu içinde bir kısım emekli komutana ve belki de şu an görevde olan komutanlara açılacak bir darbe davasının ilk adımıdır.

Şimdilik iddianamede darbe teşebbüsü geçmemektedir ancak varılmak istenen yer burasıdır. Ergenekon’la birlikte Türkiye’de ilk kez bir darbe yargılaması yapılacaktır.

Tabi işin garibi bu ülkede 12 Eylül’de bir darbe yapılmıştır yani öyle girişim değil, tasarım değil, darbe hayali değil, gerçekleşmiş bir darbe!

Peki bunun üzerine giden var mı?

Elbette yok, çünkü maksat darbecilerden hesap sormak değil. demokrasiye geçmek hiç değil, mesele Amerikan planı dışında birşeyler yapmaya çalışmak.

Ancak darbe davasının tek hedefi Şener Eruygur da değil, daha gerilere gidilirse burada karşımıza 28 Şubat çıkacaktır. Nitekim son operasyonlarda 28 Şubat dönemine doğru bir gidiş görülmektedir.

Bu açılardan baktığımızda Ergenekon tertibi ile Türk Ordusu’na darbeci damgası vurulmak istenmekte ve 28 Şubat’ın intikamı alınmak istenmektedir.

Bu intikamı almak isteyen ise elbette en başta Fethullahçılardır. 28 Şubat’ta Türkiye’den kaçan Fethullah bu şekilde Türkiye’ye intikamı alarak dönecektir.

Fethullahçıların hayali 28 Şubat’ta etkin olan komutanların hapse tıkıldığı, Fethullah’ın ise dini otorite olduğu bir Türkiye’dir. Ergenekon’a bu kadar sarılmalarının nedeni budur.

Ergenekon tertibinin bu yönü yani Fethullahçıların etkin olduğu yönü yanlış bir algılamaya yol açmaktadır. Ergenekon Atatürkçülere, orduya ve tüm muhaliflere yönelmektedir ve bu işin başında da Fethullahçı bir yapılanma bulunmaktadır. Özellikle tertibin savcılığına soyunanların Fethullahçı geçmişleri ortadadır.

Ancak burada gözden kaçmaması gereken bir nokta bulunmaktadır. Fethullahçılar bu operasyonda öncü birliktir, hatta daha ziyade operasyon köpeklerini anımsatmaktadırlar.

Operasyon alanına ilkönce eğitimli polis köpekleri götürülür, bunlar koklayarak ve sezerek aranan şeyleri bulmaya çalışır. Operasyon eğer patlayıcı madde ve bomba için düzenlenmişse polis köpekleri bomba ararlar, bulduklarında sahiplerini çağırırlar ve hemen bir uzman bomba imha ekibi gelir. Danıştay’dan bu yana cephanelik, bomba vb peşinde koşah Fethullahçılar işte bu operasyonun uzman köpekleridir.

PKK’nın Öcü: Şemdinli, Yaşar Paşa ve Kenya

Ama bulunan bu bombalardan gidilmek istenen yer çok farklıdır. Ki bu da operasyonun daha üst seviyesi demektir. O seviye Fethullahçıları aşmaktadır, orada PKK bulunmaktadır.

Ümraniye bombaları belki Fethullahçılar için ve elbette AKP için son derece önemliydi. Çünkü o bombalar onların sonu değil kurtarıcısıdır. AKP ve Fethullah o bombalar sayesinde ayakta durmaktadır.

Ancak asıl bombalara yeni yeni ulaşılmaktadır. Bu bombalar ise “Susurluk” bombalarıdır.

Ergenekon tertibinde son operasyonların hedefi PKK ile mücadele dönemidir. Denilmektedir ki bu ülkede Kürtlere karşı faili meçhul cinayetler işlendi, insanlar yok edildi ve kuyulara atıldı.

Burada öne çıkan isim ise Veli Küçük Olmaktadır. Eekli Tuğgeneral Veli Küçük Jandarmadaki görevi sırasında PKK ile mücadelede etkin olmuş bir isim. Kendisinin JITEM’in kurucusu olduğu iddia edilmektedir.

JITEM’e saldıran ise PKK’dır. Çünkü JTEM PKK’nın faaliyetlerine büyük darbe vurmuştur. Fakat önemli olan PKK’nın JITEM’le mücadelesi de değildir. PKK en fazla geçmişin öcünü almak istemektedir.

Çok daha önemli bir plan vardır gözlerden kaçan. Şimdi devlet sokakları kazıp silah ve bomba arıyor. Bir süre sonra ise kuyular kazılacak ve ceset aranacak: Faili meçhullerin cesetleri.

Kimileri ne güzel işte temizleniyoruz,İtalya’da da aynısı oldu, Arjantin kendi cuntasını yargıladı ve toplu mezarları açtı, aynısını Şili de yaptı diyebilir. Ama örnekleme hiç de benzer değil. Arjantin’de, Şili’de toplu mezarlar açıldığında Arjantinli ve Şilililerin cesetleri çıkmıştı. Yani suç insanlığa karşı bur suçtu, darbe suçuydu aynı zamanda. Ama iş Türkiye’ye gelince durum değişecek, çünkü Türk Ordusu’nun gömdüğü Kürt cesetleri olmuş olacak! Bu ise bir darbe ve insanlığa karşı suç kapsamını aşarak soykırım suçuna girecektir.

Ergenekon tertibinin en önemli amacı da budur, Türk devletini Kürtlere soykırım yapan bir devlet konumuna düşürüp yargılamaktadırlar. Bu ise bizim uzunca bir süredir söylediğimiz Güney Afrika modelidir. Güney Afrika’da da aynısı yapılmış, zencilerin toplu mezarları açılmıştı. Devlet zencilerden özür dilemişti. Şimdi Türk devleti Kürtlerden özür dileyecektir.

Bu ise Türkiye’nin bölünmesinin en önemli adımıdır. Bir yandan Ermeniler’le soykırım meselesinde boğuştuğumuz yetmezmiş gibi bir de Kürt soykırımı gelmektedir.

Görüldüğü gibi Fethullahçılarınki küçük hesaptır büyük hesabı PKK sormaktadır. Ama PKK’nın bu tertipteki rolü ve kazancı çok daha büyüktür.

En son operasyonlarda enteresan bir gelişme yaşandı. Antalya’da bir özel harekatçı polis gözaltına alındı. Bu polisin İbrahim Şahin’e bağlı olduğu iddia ediliyor. Ancak asıl önemlisi bu polisin Şemdinli’deki kitabevi bombalaması sırasında o bölgenin özel harekat müdürü olması!

Bakın siz derin bağlantıya. Şemdinli olduğunda “Evet bu İkinci Susurluk” demiştik. Gerçekten de ilk Susurluk’ta tasfiye edilen İbrahim Şahin’le ona bağlı olduğu iddia edilen Şemdinli’nin özel harekatçısı arasında bir bağ kurulmaktadır.

Şemdinli önemli bir simge. Çünkü bu simgenin ardında başka bir iddianame var ve orada da büyük bir isim: Yaşar Büyükanıt! Demek ki tertip Şemdinli’ye doğru yol alacaktır ve burada da Yaşar Paşa’ya gelecektir sıra.

PKK açısından çok daha önemli bir kazanç vardır bu operasyonda. Gözaltına alınan ve tutuklanan muvazzaf ya da emekli subaylara bakalım. Kamuoyunun pek tanımadığı isimler bunlar. Zaten genellikle rütbeleri de binbaşı, yarbay ve albay. Kimdir bu insanlar diye bakıyorsunuz, ne alakaları olabilir, neden tutuklanıyorlar. Sonra karşınıza son derece ürkütücü bir gerçek çıkıyor, bu insanların tümü Abdullah Öcalan’ı Kenya’da uçağa bindirip Türkiye’ye getiren isimler!

Görüyormusunuz Apo’nun öcünü siz... A­po’yu teslim alan Türk subaylarını bugün Ergenekon’da PKK teslim almakta ve cezaevine tıkmaktadır. Bu bambaşka bir dönüşümün habercisidir. Ve tertibin boyutlarını gözler önüne sermektedir.

ABD’nin Öcü: 1991’in ve Avrasyacılığın Hesabı

Tertibin en üst katmanında ise ABD ve CIA bulunmaktadır. ABD Türk Ordusu’ndan intikam almaktadır.

1991 yılında ABD Irak’a müdahale etti. Hedef Saddam’ı devirmek ve Kürt devletini kurmaktı. Bu plana Türkiye’nin Cumhurbaşkanı Turgut Özal da ikna olmuştu. O Kürtlerin hamisi rolüne soyunalım diyordu.

Ancak evdeki hesap çarşıya uymadı. ABD Irak’a saldırmadan Türk Genelkurmay’ı buna tavır aldı ve saldırıya dahil olmadı. O dönemin Genelkurmay Başkanı Necip Torumtay istifa etti. Bu beklenmedik bir gelişmeydi.

Türkiye’nin Irak’a saldırıya dahil olmamasının bedeli son derece büyüktü ABD için. Çünkü Kuzey’den yani Türkiye’den cephe açamayan ABD Saddam’ın ordusunu Güney’de yıkmıştı ama Saddam da Kuzeye yönelmiş ve ve Kürtleri dağıtmıştı. Türkiye’nin hamilik yapacağı Kürtler Türkiye’ye doğru kaçmaya başlıyordu.

Şimdi bir de planı Türkiye’yi de içine katıp yapalım. Özal’ın dediği olsa ve Türkiye de Irak’a Kuzey’den girseydi ne olacaktı? Irak daha o zaman yani 1991 yılında bitirilmiş ve Kürt devleti kurulmuş olacaktı. ABD o dönem Türk Ordusu’nun direnci nedeniyle bu planı uygulayamadı ancak 2003 yılında Irak’a saldırdı ve bu defa başarılı da oldu.

1991 ile 2003 yılları arasında tam 12 yıl geçti. ABD bu 12 yılın hesabını Türk Ordusu’ndan ve kendi planına taş koyan komutanlardan sormaktadır, işte Ergenekon bunun davasıdır.

1991 ile 2002 yılları arasında Türk Ordusu ABD ekseninden çıkarak bağımsız bir çizgiye yönelmişti. Hatta zaman zaman Avrasyacı bir eğilim bile belirdi komuta kademesinde ve Türk Ordusu’nda, yani NATO Ordusu’nda Türkiye’nin NATO’dan çıkarak Avrasya bloğuna dahil olmasını savunanlar bile çıktı.

Ergenekon’da içeri alınan ya da adı geçen komutanlara bir bakın, hepsinin de Avrasyacı olduğu görülecektir. ABD NATO çizgisinin dışına çıkan, Avrasyacılığa yönelen komutanlardan bunun da hesabını sormaktadır Ergenekon’la!

Tutuklanacak 800 Kişi Daha Var

Tüm boyutlarıyla baktığımızda görülmektedir ki Ergenekon öyle ufak bir F tipi operasyon değildir, içinde Fethullahçıların ancak tetikçi düzeyinde kullanıldığı büyük bir Amerikancı komplodur.

Bu komploda ulaşılacak yer Türk Ordusu’nun tam teslim alınması, Türk devletine özür dilettirilmesi ve Kürdistan’ın kabullenilmesidir. Bu nedenle Ergenekon ilerlesin, sonuna kadır gidilsin tavsiyeleri tek bir amaca hizmet eder: Büyük Kürdistan’a.

Burada durup bir değerlendirme yapmak gerekir.

Yılanlar Türkiye’den, Türk Ordusu’ndan, Cumhuriyet’ten, Atatürk’ten öc alırken, Ergenekon’a karşı tavır ne olmalıdır?

1- En önemli tavır merkezi Türk Silahlı Kuvvetleri’dir. TSK, kendi içindeki Avrasyacıların tasfiyesini kabul etti ve buna ses çıkartmıyorsa büyük yanlış yapar. Çünkü bu Türkiye’ye sadece Amerikancı değil aynı zamanda Kürtçü ve Fethullahçı bir ordu dayatmasını beraberinde getirir.

ABD istedi diye kendi içinde temizlik yapan bir Ordu, bir süre sonra bu Ordu’dan Atatürkçüleri de temizlemeye başlamak zorunda kalır. Bir bakmışsınız Ordu’nun tepesine Fethullahçılar ve Kürtçüler çöreklenmiş.

Olmaz olmaz demeyin. Hilmi Özkök’ün siyasi yönünün ne olduğu ortaya çıktı.

TSK en son intihar eden subayının cenazesinde saf tutarak bir duruş sergilemiştir. Ancak bu haliyle sadece intihar eden askerlerinin cenazesinde saf tutan ve içeri alınan emekli mensuplarını ziyaret eden bir ordu olacaktır. Bu ise hiç de düzgün bir duruş kabul edilemez.

2- Bugün Ergenekon operasyonlarında tutuklanan ve tutuksuz yargılanan çok sayıda farklı kesimden insan var.

Herkes Tuncay Güney’den bahsediyor, Tuncay Güney’in ifadeleri, tv konuşmaları en büyük gündem. Kimileri bunların saçma sapan şeyler olduğunu söyliyebilir. Ama önemli olan Tuncay Güney’in pekçok kesimin içine sızmış olmasıdır.

Ancak bu çaptaki bir operasyonun sadece Tuncay Güney istihbaratıyla yapıldığını düşünmek saflık olur. Önemli olan hala deşifre olmamış ve içerde kahramanları oynayan Tuncay Günneylerin tespit edilmesidir.

Bu hareketin içindeki ajanlar kimlerdir?

Evet bu soru acilen yanıtlanmalı ve bir tedbir alınmalıdır.

3- Dışarda kalanlar açısından korkmanın, sinmenin hele hele “Ben Amerikancıyım” diye yalvarmanın bir anlamı yoktur. ABD sizi hedef almışsa istediğiniz kadar Amerikancı olun farketmez.

Bugün bazı eski komutanlar dahil pekçok kesim son derece yanlış bir özür çizgisine girmektedir. Bu kabul edilemez, çünkü operasyon genişleyecektir.

Bu operasyonun ne kadar genişleyeceğini ise Fethullah Gülen’in en yakın adamı olarak bilinen ve Zaman gazetesinde “yazarlık” da yapan Hüseyin Gülerce şöyle açıklıyor:

“İtalya örneğini hatırlayalım. İtalya'da Gladyo adında aynen bizde olduğu gibi devlet içinde yuvalanmış, devletliler tarafından korunmuş, kollanmış, kullanılmış çetenin tasfiyesinde hiç saygın maygın demeden kimleri tutukladılar ve mahkûm ettiler, hatırlayalım. Bir defa beyin takımı olarak P2 Mason Locası çıktı. Bütün masonlar zaten saygın isimlerdir, öyle değil mi? Sonra 30 general, bir eski başbakan, 4 bakan, istihbarat örgütü şefleri, gazete ve TV editörleri, medya patronları, işadamları, bankerler, 19 yüksek yargı mensubu ve 58 profesör... Hepsi itibarlı, hepsi İtalya'nın güzide ve mümtaz evlatları... Yine ünlü Corriere della Sera Gazetesi'nin genel yayın yönetmeni ve grubun patronu da örgütün üyeleri arasında çıktı. İtalya'da örgütle bağlantılı tam 900 kişi tutuklandı. Terör örgütünün başında, istihbarat şefi ile birlikte 10 yıl ceza alan İçişleri Bakanı Jose Barrionuevo vardı. Sosyalist Parti Genel Başkanı ve eski Başbakan Bettino Craxi çetenin lideri olarak tespit edildi ve 12 eski bakan ve milletvekili arkadaşıyla yargı önüne çıkarıldı. Craxi, mahkûm olduğunda Tunus'taydı ve İtalya'ya dönmedi.”

Demek ki eski başbakanlardan kuvvet komutanlarına pek çok kişi Ergenekon’a dahil edilecektir.

Şu an 100 kişilik bir Ergenekon sanığı olduğuna göre daha 800 kişi alınacak demektir ki bu da yıllar alır...

(TÜRKSOLU, sayı 221, 26/01/2009)

Komutanları Lahey’e de Teslim Edecek Misiniz?

Ergenekon tertibi başladığından bu yana, bu tertibin arkasındaki gücün ABD olduğunu, tertibin tümüyle PKK politikaları doğrultusunda geliştiğini ve bunun sonunun da Türk Devletinin Kürtlerden özür dilemesi olduğunu ısrarla söylüyoruz. Söylüyoruz çünkü bu tertipte tetikçilik yapanlarla onları azmettirenler arasındaki bağ pek görülemiyor ve kamuoyu da genellikle gölgelerle savaşıyor.

İlk planda tam da bu tertip için yayınlanan Taraf gazetesini görüyoruz. Bu gazete liberal sol (yani dönek solcu) bir çizgi izliyor, İkinci Cumhuriyetçilerin sözcülüğünü üstleniyor. Ama Taraf’ı sahaya süren gücün bizzat ABD ve Fethullahçılar olduğu gizlenemiyor.

Fethullahçıların kendi gazetelerinde ise Ergenekon’la savaşın en ön cephesine yine dönek solcular ve ülkücü artıkları konmuş durumda. Fethullahçılar yine kendilerini sağlama alıyorlar, eski solcu ve ülkücüleri tetikçi olarak kullanıyorlar.

Bu ön cepheye Radikal ve Milliyet gibi diğer liberal ve dönek solcu kesimleri ekleyebiliriz. Ama en ön cepheye bazı dönek solcuların ve ülkücü artıklarının sürülmesi anlamlıdır, Fethullahçılar ve ABD dönek solcuları ve ülkücü artıklarını kendi çatısı altında toplayarak adeta kendi “Kızıl Elma”sını kurmuş durumda.

Ön cephenin hemen arkasında Fethullahçılar duruyor. Ama Fethullahçılara atılan kemik oldukça küçük: 28 Şubat’la ve Atatürkçülerle hesaplaşma. Şimdi kimi Fethullahçılar Cumhuriyet’le ve Atatürk’le hesaplaştıklarını sanıyor olabilirler, ama bu sadece tertibin görünür tarafı.

Fethulahçıların arkasında ise sessiz bir şekilde PKK duruyor. Farkındaysanız Ergenekon tertibinden en kazançlı çıkan kesim PKK, ama nedense bu tertibin sözcülüğüne soyunmuyor. Soyunmuyor çünkü Ergenekon tertibini doğrudan PKK eliyle yürütseler bu kamuoyunda kabul görmez.

Ama sessizce izleyen PKK’nın tüm soruşturmayı yönlendirdiğini de görüyoruz. Bundan 5 sene önce PKK’nın gazetesi Özgür Gündem’de atılan tüm manşetler ve yazı dizileri bugün Ergenekon iddianamesine girmiş durumda. Bunlardan en öne çıkanı PKK itirafçısı Abdülkadir Aygan’ın itirafları. 4 sene önce Özgür Gündem’e yazı dizisi olan itiraflar bugün Ergenekon soruşturmasının temel hukuki dayanağı oluyor!

Türkiye’de sözde Atatürkçü muhalefetin temel stratejisi de burada çöküyor. Türkiye’ye ABD’nin biçtiği rolü Ilımlı İslam zannedenler, ABD’yle mücadele cephesini AKP ve Fethullah’la mücadele hattına kurdular.

Oysa ABD’nin Türkiye planı bir Ilımlı İslam dönüşümü değil Kürt-İslam rejimi ve Büyük Kürdistan projesiydi. Savaş hattını yanlış cephede kuran ulusalcı akımlar PKK ile, Kürt istilasıyla mücadele etmek yerine Ilımlı İslam’la mücadeleyi seçtiler. Bu tür laiklikle sınırlı ama bağımsızlıkçılık ve antiemperyalizm yanı cılız bir ulusalcılık, şimdi Silivri Cezaevi’nde bulunuyor.

Silivri Cezaevi’nde tutuklananlara baktığımızda ise ön cephede liberal solun ve Fethullahçıların asıl rakipleri olan ulusalcı kesimi görüyoruz. Fethullah Gülen “yükselen ulusalcı dalgayı aşacağız” buyurmuştu iki sene önce. Şimdi ulusalcı aydınları tutuklayarak bu dalga aşılıyor. Yükselen ulusalcı dalgayı bitirmek için dalga dalga süren Ergenekon operasyonları ise sanırız Fethullahçıların ince bir alayı.

Ancak önemli olan ulusalcı kesim değil. Sonuçta bu tertipte siviller içeri alınır, yargılanır ve serbest kalırlar. Ancak önemli olan ön cephe değil arka cephe, yani karargâhlar. Tertipçilerin karargâhı ABD ise, ulusal güçlerin karargâhı da Genel Kurmay’dır. Ve son taarruz da kaçınılmaz bir şekilde buraya yapılacaktır.

Emekli komutanlarla başlayan süreç görevdeki subayların tutuklanması ile sürüyor. Fakat askerlerin Silivri’de çok fazla kalacaklarını beklemeyelim. Siviller gibi tahliye edileceklerinden değil ama, Silivri onlar için ilk durak.

Eğer iddianamede yazılanlardan bir yargılama yapılacaksa, yani faili meçhul cinayetler üzerinde bir yargılama yapılacaksa, bunun yargılama merkezi Türk adliyesinin sınırlarını aşar. Çünkü o halde ortada uluslararası hukuku ilgilendiren bir durum ortaya çıkar.

Çok basit bir örnek Miloseviç’in yargılanmasıdır. Şimdi sıra Türk Ordusu’nun bazı komutanlarının da “Kürtlere karşı savaş suçu” işlemekle yargılanmasında. Ancak durum Miloseviç’inkinden bile ağır, çünkü ortada ilan edilmiş bir savaş da yok. O halde Türk komutanlar savaş suçundan değil doğrudan “soykırım suçu”ndan yargılanacaktır.

Bu yargılamalar ise uluslararası mahkemede görülür ve yeri de Silivri değil Lahey’dir.

Askeri lojmanların kapısı çalındığında Genelkurmay Karargâhı askerlerin polislere teslim edilmesine karşı çıkmıyor. Ne de olsa ülkede hukukun üstünlüğü var!

Peki bu iddianameden yola çıkarak Uluslararası Savaş Suçları Mahkemesi Türk Adalet Bakanlığı’na bir yazı yazsa ve dese ki:

“Mevcut kanıtlara göre ortada bir uluslararası suç var ve Türkiye’nin de bu uluslararası hukuk sözleşmelerinin altında imzası var. Yargıladığınız askerleri bize teslim edin, biz de yargılayacağız.”

Adalet Bakanının ne yapacağını kestirmek zor değil ama ya Genelkurmay ne yapacak?

Evet şimdiden düşünmeli karargâh: Askerlerini uluslararası mahkemeye de teslim edecekler mi?

(TÜRKSOLU, sayı 222, 02/02/2009)

İlker Başbuğ'u Kim Tutuklayacak?

Faşistin Hukukla Kavgası

Faşizm tehlikesinin güncelliği ise son derece yakıcıdır. Bunlar devleti değil sadece hükümeti ele geçirdiklerinde bile neler yaptılar, kimlerle kavga ettiler bir bakalım.

Danıştay’la, Yargıtay’la, Anayasa Mahkemesi’yle!

Neden?

Çünkü bunlar hukuk tanımazlar.

Hukuk bunlar için diktatörlüğe giderken kullanacakları sonra da kaldırıp atacakları bir şeydir.

Dünyanın hangi demokratik ülkesinde hukuk sistemiyle, mahkemelerle, yargıçlarla, savcılarla bu kadar kavgalı bir hükümet olmuştur acaba?

Bunlar tesadüf müdür?

Elbette değildir, faşistler hukuku iktidara çıkan basamak olarak görürler, iktidarı ele geçirdiklerinde de iktidarı başka kimseyle paylaşmamak için o merdiveni atarlar.

Hitler’in faşizmi de böyleydi.

Hitler rejiminde anayasa, hukuk, kanunlar değil, Führer’in emirleri vardı. Führer’in emirleri doğal kanundu ve onlar uygulanırdı. Tümüyle diktatöre bağımlı bir sistem kurulmuştu.

Hitler rejiminin ilk yıllarında mahkemeler vardı.

Bizim Tayyip Erdoğan’ımızın yaptığı gibi Hitler de bu mahkemelerde solcuları yargılattırırdı. Daha doğrusu bu mahkemeler rakipleri ortadan kaldırmak için kullanılan mekanizmaydı.

Bunların en ünlülerinden birisi Reichstag yangınıdır. Alman Adalet Sarayı, Hitler’e bağlı faşist SS tugayları tarafından kundaklanmış ve sonra suç komünistlerin üzerine atılmıştır. Reichstag mahkemesinde komünistler bunun bir Nazi komplosu olduğunu ispatlamışlardır.

Bunun üzerine Hitler mahkemeleri kaldırmıştır!

Ondan sonra mahkeme değil, “emir, toplama kampı, gaz odası” üçgeni kurulmuştur.

Şimdi Danıştay’da, Şemdinli’de kurulan mahkemelerde bizim faşistin foyası da ortaya çıktıkça, provokasyonlarını ellerine yüzlerine bulaştırdıkça bunlar da aynısını yapacaklardır.

Nasıl bir rejime gidiyoruz peki?

Onun resmi yavaş yavaş ortaya çıkmaktadır.

Kürt-İslam faşist diktatörlüğünde,

1-) Hukuk olmayacaktır, Anayasa Mahkemesi, Yagıtay, Danıştay gibi üst mahkemeler olmayacaktır, çünkü bu rejimde Kadı hükmü verecek ve Şeriatın kestiği parmak acımaz diyecektir.

2-) Meclis ve hükümet olmayacaktır, sadece faşist liderin danışmanları olacaktır. Tıpkı bugünkü gibi!

Bugün de ülkeyi hükümet değil Başbakanın danışmanları yönetmektedir.

Çünkü faşist liderler kendilerine bağlı hükümet ve bakan bile istemezler, onlardan da çekinirler, sadece danışman atarlar, çünkü o danışmanları da emir eri olarak görürler.

­3-) Muhalif basın olmayacaktır. Cem U­zan’ın Star medyasına yapılanlar üç yıl öncesinin küçük bir uygulamasıdır. Bugün rahatmış gibi gözüken tüm liberal medya da ortadan kaldırılacaktır.

Bu noktada Başbakan’ın son yurtdışı gezilerinin uçaktaki gazeteler kadrosuna bakın, yarının basınını görüsünüz. Yeni Şafak, Vakit, Zaman, Star, TGRT gibi kurumların yanında göstermelik bir muhalif basın temsilcisi bile yoktur!

4-) Hitler’i bilenler bilir. Aslında askeri bir diktatörlüktür kurduğu. Tek övüncü güçlü ordusudur. Ama bu ordunun komutanlarına da hiç güvenmemiştir. Bu komutanlar ilk başarısızlıklarında hemen idam edilmişlerdir.

Bizim Tayyip’imizinse Ordu’ya zaten genetik bir düşmanlığı vardır. Yeniçeri olayları, 31 Mart vakası gibi olaylar, Kuvayı Milliye, 1960, 28 Şubat gibi tarihsel olaylar onda Ordu düşmanlığını kökleştirmiştir.

Bu nedenle onun faşist diktatörlüğünde Ordu komutanları hemen emekli edilecek, yerine Pentagon güdümlü generaller getirilecektir.

Özel Yetkili Hukuk: Faşist Hukuk

Bu satırları bu sütunda yayınladığımızda tarih 5 Mart 2007’ydi.

Ve tam 3 yıl sonra geldiğimiz nokta, artık başsavcıların da tutuklandığı bir Türkiye’dir.

“Demokratikleşme” sloganıyla gelen bir iktidarın, teröristleri bile serbest bırakan bir iktidarın hazırladığı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun aslında ne denli faşist bir kanun olduğu şimdi anlaşılıyor.

Ülkede bugün bir “kanun” vardır bir de “özel kanun”.

Bir “savcılık” vardır bir de “özel yetkili savcılık”.

“Özel kanun” kanunun, “özel yetkili savcı” başsavcının üzerindedir.

Görüyor musunuz adamların kurduğu hukuk sistemini!

Yargıyı ele geçirmenin başka bir yolu.

Yargıyı ele geçirecek güçleri yoksa yargının arkasından dolanırlar ve “özel bir yargı sistemi” kurarlar.

Sonra o “özel yetkili yargı sistemi” ile istediklerini tutuklarlar.

Peki kimleri tutuklarlar?

Terör örgütlerini mi?

Elbette hayır!

CMK’nın 250. maddesi ile kurulan özel yetkili savcılıklar, sözde terör örgütleri ile mücadele için kurulmuştu ama bugüne kadar hiçbir terör örgütüne operasyon yapmadılar.

Çünkü bu özel yetkili savcılıklar iktidarın terörist gördüğü kurumları soruşturuyor.

En başta Ordu’yu.

Gazetecileri, yazarları, siyasetçileri, muhalifleri...

Ve aynı zamanda hukuk adamlarını.

Bugün Ergenekon soruşturmasının başındaki başsavcı bile Ergenekon soruşturmasına bakan bu özel yetkili savcılıkça takip ediliyor, dinleniyor, izleniyor...

Hitler’e rahmet okutacak bir sistemdir bu....

İmamlar Cuntası Darbeyi Yaptı Bile

Şimdi bir yaptıklarına bakalım, bir de yapabileceklerine.

Mesela bu “özel yetkili savcı” kanunun arkasından dolanarak Yargıtay Başkanını tutuklatabilir mi?

Evet!

Peki şu anda AKP’yi kapatma davası açmaya hazırlandığı iddia edilen Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısını tutuklayabilir mi?

Evet!

Peki bu “özel yetkili savcı” kendisini atayan HSYK üyelerini ya da başkanını tutuklayabilir mi?

Evet!

Olayın vehametini anlamamız gerekir.

AKP “hukuk içinde hukuk” yaratmış ve Anayasal rejimi, demokratik hukuku, kuvvetler ayrılığını ortadan kaldırmıştır.

Bu AKP’nin hokus pokusudur.

Tüm kanunlar yerindedir, anayasa değiştirilmemiştir ama çıkarılan bir kanunla tüm kanunlar fiilen geçersiz hale gelmiştir.

Bu, AKP’nin sıkıyönetim hukukudur.

Türkiye bir darbe yaşamaktadır.

AKP’nin imamlar cuntası darbe yapmıştır.

Anlaşılan “cemaatler rahatsızdır” o nedenle AKP cemaatleri rahatlatacak operasyonları yapmaktadır.

Ve AKP bu işin açık tarafıdır.

Yargı sözde bağımsızdır ama bir savcının görevden alınma kararına karşı Adalet Bakanı açıklama yapmaktadır.

Halbuki Adalet Bakanı hakimlerin, savcıların amiri değildir.

Hakimler ve savcılar tarafsızdır ve bağımsızdır.

Bir Adalet Bakanı çıkıp bir savcıyı koruyup diğerini suçlayamaz.

Suçlarsa taraf haline gelir.

Nitekim taraftırlar.

Adalet Bakanı savcıya telefon açıp cemaat soruşturmasını bitirmesini isteyebilmektedir.

Bugün AKP adına Bülent Arınç, açıkça hukuk sistemine, yargıçlara darbeci diyebilmektedir.

Üstelik bu dava onların davası da değildir.

Ortada bir “AKP kapatma davası” olsa ve aleyhlerinde bir karar çıksa AKP’nin tepki göstermesi anlaşılabilir.

İyi ama Erzurum Savcısının görevden alınması sizi ne ilgilendiriyor?

Gören de AKP’nin Erzurum milletvekili görevden alındı sanacak!

Demek ki Erzurum’a o savcıyı siz görevlendirdiniz.

Demek ki kendi özel hukuk sisteminizi kurdunuz.

AKP’yi Kapatmak Artık Farz Oldu

Peki bunun anlamı nedir?

Bugün herhangi bir katil suçu ispatlansa ve hakim ona cezayı bildirse yine de hakime dönüp “sen darbe yapıyorsun” diyemez!

Derse hakime hakaretten de ceza yer!

Peki aynısını bir Adalet Bakanı yaparsa ne olur?

Hakim ona elbet ceza veremez çünkü yargı dokunulmazlığı vardır.

Ama yargı dokunulmazlığı da dokunulmaz değildir.

AKP artık açıkça Anayasayı ortadan kaldırmak için çalışan bir suç örgütü tanımında soruşturulacak bir partidir.

Bundan sonra iş HSYK’ya kalmıştır.

HSYK özel yetkili savcılığı harekete geçirebilir ve AKP’yi bir terör örgütü, Anayasayı ve hukuk sistemini ortadan kaldırmaya çalışan bir terör örgütü olarak soruşturmaya başlayabilir.

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı için Adalet Bakanı ve Bülent Arınç’ın son açıklamalarından başka kanıta gerek yoktur.

Ortada Anayasayı ortadan kaldırmaya yönelik açıklamalar ve eylemler mevcuttur.

Artık AKP’ye Anayasa’yı ortadan kaldırmaya çalışmak gerekçesiyle bir kapatma davası açılabilir.

Düşman Artık Karargahın İçindedir

Ya da bunların hiçbiri yapılmaz.

Ve...

Erzincan Başsavcısı’nın yanına diğer savcılar eklenir.

Ordu komutanları bir bir tutuklanır.

Bir bakmışsınız İlker Başbuğ özel yetkili savcılık tarafından tutuklanmış.

Tutuklanamaz mı diyorsunuz?

Bir Genel Kurmay Başkanı’nın kendi askerlerine yaptığı konuşma televizyonlardan yayınlanabiliyorsa...

Düşman zaten artık karargahın içine kadar girmiş demektir!

Neden girmiştir sizce?

Dinlemek için mi?

Yoksa tutuklamak için mi?

Anlaşılan İlker Başbuğ için kanıtlar toplanmaktadır, yakında tutuklanacaktır.

Bakalım Başbuğ’u hangi özel yetkili savcı tutuklayacak izleyip göreceğiz...

(TÜRKSOLU, sayı 272, 22/02/2010)


Bu yazıyla ilgili görüşlerinizi gönderebilirsiniz:
Size ulaşmamız için lütfen aşağıdaki formu doldurun:
İsim: 
Soyisim:
Telefon: ( 0   )
Cep Tel: ( 0   )
E-posta: 
Şehir: