Gökçe Fırat
Türk Ordusu'nun İntiharı

İntihar Eden Ordu

Gerek Batı emperyalizminin gerekse onun ülke içindeki uzantıları olan Şeriatçı ve Kürtçü kesimlerin en büyük düşmanı Türk Ordusu’dur.

Kurtuluş Savaşı’nı verirken Batılı emperyalist devletlerin tümünü birden yenen, Sevr Antlaşması’nı yırtıp atan, Şeriatçıların ve Kürtçülerin heveslerini kursaklarında bırakan Türk Ordusu aslında Türkiye Cumhuriyeti kurulduğu günden bu yana terhis edilmek, yok edilmek istenen bir ordudur.

AKP’nin iktidara geldiği dönemde ise Türk Ordusu’na karşı topyekün bir saldırı başlamıştır ve Türk Ordusu kendi yurdunda düşman ordusu muamelesine tabi tutulmaktadır.

Ordu düşmanları açısıdan söylenecek şeyler herkes tarafından söylenmektedir ama asıl önemli olan Ordu’nun tavrıdır.

Büyük bir psikolojik savaşla karşı karşıya olduğunu her fırsatta ifade eden Ordu’nun komuta kademesi mevcut stratejisi ile bu saldırılara direnebilir mi?

Yoksa aslında sadece saldırıya uğrayan değil de intihar eden bir ordu ile mi karşı karşıyayız...

Genel Kurmay Başkanı İlker Başbuğ’un yaptığı iki konuşma Türk Ordusu’nun içine düştüğü yanlış anlayışın en açık göstergesidir. Düşmanını tanımayan, düşmanının tanımlamalarını kendisine rehber edinen bir felsefe Türk Ordusu’nun en büyük zaafı olmuştur. Bu zaaf giderilmeden de Türk Ordusu’nun düşmanları ile savaşmasını, kendisini savunmasını ve elbette Türkiye’yi ve Cumhuriyet’imizi korumasını beklemenin imkanı yoktur.

Şimdi içine düşülen bu “zaafiyet felsefesi”ni yakından inceleyelim.

I. 6 OKSUZ ULUSAL GÜVENLİK OLUR MU?

Küreselleşmenin Kaderci Felsefesi ve İlker Başbuğ Dönemi

Yeni Genel Kurmay Başkanımız İlker Başbuğ göreve başlarken yaptığı konuşma ile hem kendisinin hem de TSK’nın stratejik ve güncel görüşlerini açıkladı.

Geçtiğimiz sayımızda gazetemizde tam metin olarak yayınladığımız bu konuşma metnini gelişigüzel değil dikkatlice okumak ve üzerinde tartışmak istiyoruz. Başbuğ’un göreve başlamasıyla birlikte yeniden doğan “artık ordu farklı olacak” yorumlarını ancak bu şekilde gerçekçi bir zemine oturtabiliriz.

İlker Başbuğ başarılı bir öğrenci olmuş okul yaşamı boyunca. Özellikle felsefeye olan merakını dile getiriyor. Böyle olunca da ister istemez insanlar kendisinin ufkunun çok daha derin olduğunu düşünüyor. Ya da öyle olmasını umuyor.

Ancak yaptığı konuşma bu düşünceyi doğrulamıyor çünkü ulus devlet, cumhuriyet, küreselleşme, demokrasi, laiklik gibi sosyolojik tespitlerinin hiçbir felsefi temeli yok. Kimi zaman Habermas gibi Marksizme yakın durmuş bir düşünürden alıntı yapsa bile genel olarak bütünlüklü bir görüşü yok ve çoğu zaman da liberal, küreselleşmeci, sosyal demokrat görüşlerin eklektik bir birleşimini sunuyor.

Konuşmasına küreselleşme olgusu ve bu düzlemdeki yeni ulusal güvenlik stratejisi ile başlayan Başbuğ burada dengeli bir küreselleşmeci görüşü savunuyor.

ABD merkezli klasik “artık terör küresel o nedenle ulusal güvenlik de küresel olmalı” tezini işleyen ve savunan Başbuğ daha burada yanılgılarına başlıyor.

Öncelikle şunu belirtelim küreselleşme yeni bir olgu değil, son 500 yıldır Avrupalı sömürgecilik zaten hep küreseldi. Bundan 500 yıl önce Amerika kıtasına müdahale etme hakkını İspanyol ve Portekizli sömürgeciler kendilerinde bulduğunda zaten dünya küresel olmuştu!

Dünyanın neresinde olursa olsun bir soruna müdahale hakkını kendinde bulmanın, dünya bilimsel literatüründe tek bir adı var o da emperyalizm!

Ancak Başbuğ’un tüm konuşma boyunca bu kelimeyi ağzına almamış olması son derece anlamlı. Çağımızı tahlil etmeye başlarken emperyalizmi değil de küreselleşmeyi referans almak, aslında tam da liberal bir görüş.

Kendisinden 80 yıl önce de dünya benzer sorunları yaşıyordu. İngiliz, İtalyan, Fransız orduları dünyanın dört bir yanını paylaşmış ve savaşa tutuşmuşlardı. O zaman Atatürk, dünyanın küresel olduğunu söylemedi ve Başbuğ gibi “Küresel anlamda barış ve güvenlik ya her yerde ya da hiçbir yerdedir.” demiyordu.

Atatürk, saldırganın kimliğini net koyuyordu: Emperyalizm. Ve bu emperyalizme karşı da “Hattı müdafaa yoktur sathı müdafaa vardır, o satıh bütün vatandır.” diyordu.

Çünkü Atatürk için tehdit, Batıydı, emperyalizmdi.

Başbuğ ise küresel bir tehditten bahsediyor.

Peki ne ya da kim bu küresel tehdit ve Türkiye’yi nasıl tehdit ediyor?

Bunun cevabı basit, felsefe okumaya da komutan olmaya da gerek yok: Türkiye’yi tehdit eden küresel bir tehdit var ve bu tehdit, Batıdan geliyor.

Tıpkı 1919 öncesinde olduğu gibi bugün de emperyalist güçler Türkiye’yi bölmek istiyor. Hatta o emperyalist güçler çok açıktan Türkiye’yi bölmek isteyen bir örgüt olan PKK’yı da hem mali hem askeri yönden destekliyor.

Hal bu kadar açıkken Başbuğ bunları söylemiyor. Oysa bundan önceki Genel Kurmay Başkanımız Yaşar Büyükanıt bunları açıkça ifade ediyordu.

O halde Başbuğ, Büyükanıt döneminden bir adım geriden başlamaktadır işe.

Bu arada bir de Napolyon alıntısı var ki ayrı bir garabet. Napolyon “Bir ülkenin coğrafyası o ülkenin kaderidir.” demiş ve Başbuğ da bunu benimsiyor.

Bazen güzel gibi duran sözlerin içinin nasıl da boş olduğu insanı hayrete düşürebilir. Hemen bu coğrafyanın kaderini sorgulayalım o zaman.

Anadolu coğrafyası Bizans, Selçuklu, Osmanlı gibi imparatorluklara beşiklik etmiş. Elbette daha öncesi de var, isteyen bu geçmişi Hititlere, Friglere kadar götürebilir. Ama birkaç bin yıldır bu coğrafya hep imparatorlukların merkezi olmuş.

Ya şimdi?!

Demek ki kader coğrafya değil başka bir şeymiş!

Atatürk bu coğrafyada yedi düveli yendi ise ve bu coğrafyada çağının en güçlü ve bağımsız devletlerinden birini kurdu ise bugünkü Türkiye’nin içler acısı hali bizim kaderimiz değildir. Türkiye’nin makus kaderini değiştirecek gücü kendisinde bulamayanlar Napolyon’dan alıntılarla günü kurtarmaya çalışabilirler elbet.

Başbuğ’un Programı Özal Programı

Başbuğ’un konuşması emperyalizmi es geçtiği için bundan sonraki tüm görüşleri daha da yanlış olmaya başlıyor.

Bunlardan ilki ulus devlet ve cumhuriyet üzerine görüşleri. Bir yerde aynen şunu diyor: “Cumhuriyet ve ulus devlet rejiminin temel ilkesi erdemdir.”

Napolyon’u aratmayan bir vecize!

“Erdem”i sosyoloji literatürüne kazandırmanın imkânı yok çünkü sosyal bilimler de tıpkı fizik bilimler gibi maddi şeyleri inceler ve onlara dayanır.

Bizim bildiğimiz ulus devlet ve cumhuriyeti var eden ilke ulusal iradedir. Bu irade aynı zamanda halk iradesini anlatır ve doğal olarak da halkın kendi kendini yönetmesini koşullar. Atatürk’ün “Hakimiyet kayıtsız şartsız milletindir.” sözü bunu anlatır.

Ama erdem gibi idealist öncülerden yola çıkarsanız, Başbuğ gibi, o zaman bireylerin birbirini saymasından sevmesinden bahsetmek zorunda kalırsınız.

Bu ise liberal felsefenin birey ve devlet felsefesidir. Ama Başbuğ burada referansını açıkça söylemeyecek kadar akıllı (yani liberal!) davranmış.

Biraz ilerde ise cumhuriyetin ikinci ilkesi olarak erdemin yanına demokrasiyi koyuyor. Orada da kişi hakları, çoğunluk, çoğulculuk gibi şeyleri söylüyor.

Ama orada da çıkmaza düşüyor. Çünkü çoğunlukçuluk da çoğulculuk da aslında pek bir anlam ifade etmez. Bunlar %50’den sonra anlamını yitiren kavramlardır.

Mesela bugün AKP ve sağcı güçler ülkenin %80 oyunu alıyorlarsa, çoğunluk da çoğulculuk da aslında sağlanmış olmaktadır. Geriye bir tek Şeriat devletinin kurulmaması kalır ki, o zaman da, işte ülkeye Şeriat yasaları gelmedi diye AKP’yi savunmak zorunda kalırsınız.

Kısacası liberal felsefe ile ulus devleti ve cumhuriyeti korumanın yolu yoktur.

Ama bunu anlayamayan Başbuğ daha vahim bir yanlışa düşüyor ve şunları söylüyor:

“Yaşamakta olduğumuz küreselleşme çağında, küreselleşmeye toptan karşı çıkarak, ülkeleri küreselleşmenin dışında tutmaya çalışmak gerçekçi bir yaklaşım değildir. Önemli olan, ulusal menfaatlere ve ulusal kültüre zarar vermeden, küreselleşmenin içinde yer almaktır.

Bunun en kısa ifadesi ise ‘Küresel düşün, ulusal hareket et’ düşüncesidir.

Ulus devletlerin işlev sahaları küçültülebilir, ancak bunu yaparken devletin anayasal organlarının ve demokrasiyi hedefleyen kurumlarının güçlendirilmesi zorunludur.”

Bu açıklamalar da Başbuğ’un referansının liberalizm olduğunu ortaya koyuyor.

Ne diyor?

Küreselleşmeye toptan karşı çıkmak olmaz!

Türkçesini söyleyelim: “Ya istiklal ya ölüm” sloganı artık geçerli değildir.

Ne diyor?

Ulusal kültüre zarar vermeden küreselleşmenin içinde yer alalım!

Türkçesini tam söylemeyelim: Hem yatalım hem bakire kalalım.

Ne diyor?

Ama asıl önemlisi ulus devletlerin işlev sahaları küçültülebilir.

Peki ulus devletin işlev sahası ne?

Açıklamamış Başbuğ ama anayasal organların ve kurumların güçlendirilmesini söylemiş. Demek ki devlet, ulus devlet, kurumların güçlü olduğu bir devlet olacak.

Peki ama yine soruyoruz, kurumları çıkarınca devletin işlev sahası olarak geriye ne kalıyor?

Başbuğ açıklamıyor çünkü açıklayamaz.

Konuşması boyunca hiç bahsetmediği şeyler işte o işlevler:

Atatürk yazmış, Altı Ok demiş.

Mesela ulus devletin bir işlevi halkçı olmasıdır. Aynı zamanda devletçi olmasıdır.

Başbuğ buralara girmiyor çünkü küçültülecek olanlar bunlar.

Aslında Başbuğ Özal programını savunuyor kısacası!

Ama zaten özelleştirmeciliğin TSK’nın içinde bile uygulandığını bildiğimize göre bunda şaşılacak bir şey yok.

“Demokratik, Laik, Sosyal, Hukuk Devleti” Tekerlemesi mi, 6 Ok mu?

Geriye bir tek demokratik, laik, sosyal hukuk devleti tekerlemesini tekrarlamak kalıyor Ve Başbuğ da bunu yapıyor zaten.

Konuşmasında Türkiye Cumhuriyeti devletinin temel niteliklerine de değiniyor ve Anayasamızda da geçen demokratik, laik, sosyal hukuk devleti tanımına vurgu yapıyor.

27 Mayıs Anayasasından kalma bu tekerleme ilericilik gibi algılanıyor ülkemizde ama aslında tek bir işlevi var: 6 Ok’u kaldırmak!

Nitekim Başbuğ konuşmasında laiklikten bahsediyor bir tek.

Nerede kaldı diğer oklar?

Halkçılık nerede?

Devletçilik nerede?

Ya devrimcilik?

Hani nerede milliyetçilik?

Varsa yoksa laik cumhuriyet!

Atatürk size laik cumhuriyeti mi emanet etti Türkiye Cumhuriyeti’ni mi!

Peki neden tek bir kez olsun tam bağımsızlıktan bahsedemez Başbuğ?

İşin özü işte buradadır.

Malesef bugün Türk Ordusu dahil hiçbir kurum 6 Ok’u savunmamaktadır!

Temel referansınız Atatürk ve 6 Ok değil de liberal dogmalar olunca yanlışın sonu gelmez.

Başbuğ tek bir kez bile milliyetçiliği ağzına almadığı konuşmasında bununla kalmıyor milliyetçilik anlayışını da çarpıtıyor el altından.

Diyor ki:

“Ulus devlet yapımızın temelinde vatandaşlık esasına dayalı düşünce yer almaktadır.”

“Mustafa Kemal ve arkadaşları alt kimlikleri hiçbir zaman inkar etmemişlerdir.”

Bunları Tayyip Erdoğan ya da Apo değil Başbuğ söylüyor!

İyi de o zaman Atatürk neden 6 Ok’a milliyetçilik değil vatandaşlık yazmadı?

İhraç Maddesi: Türk Ordusu

Bunca yanlıştan sonra elbette döner Napolyon’a gidersiniz. Ama kaderinizi çizen coğrafyanız değil liberalliğinizdir.

Başbuğ tam bir Özalcı zihniyetle yola çıkınca son noktada nereye varıyor?

Elbette hem AB’ci hem de Amerikancı olacaktır.

Bakın neler diyor Başbuğ:

“Türk Silahlı Kuvvetleri, cumhuriyet tarihinde her zaman çağdaşlığın ve ilericiliğin simgesi ve destekleyicisi olmuştur. Türk Silahlı Kuvvetleri için; Avrupa Birliği’ne tam üyelik, Atatürk’ün amaçladığı ‘çağdaş uygarlık düzeyinin üzerine çıkma’ doğrultusunda, önemli bir araç anlamını taşımaktadır. Bu süreçte AB’den beklentimiz Türkiye’ye diğer ülkelere olduğu gibi eşit davranılması ve Türkiye’den ulus devlet ve üniter devlet yapısını zayıflatabilecek isteklerde bulunulmamasıdır.”

İnsan hem felsefeden bahsedecek hem de bunları söyleyecek. AB zaten çok açıkça ulusüstü bir Avrupa projesidir. Elbette buna katılacaklar da ulus kimliklerinden vazgeçeceklerdir.

AB yöneticileri bunu ısrarla belirtiyorlar ama bizimkiler hâlâ pazarlık yapmaya çalışıyor.

Peki neyin pazarlığını?

İşte cevabı:

“Ayrıca şu iki konuyu hatırlatmakta yarar görüyorum; birincisi, Türkiye’yi tam üyeliğe kabul etmeyen bir AB’nin özellikle Ortadoğu ve Kafkaslar bölgeleri üzerindeki etkisinin Balkanlar’da biteceğidir. İkincisi, Türkiye’nin coğrafi olarak nerede olduğu kadar ne olduğu da önemlidir. Türkiye bölgedeki en güçlü demokratik ve laik rejime sahip olan ülkedir.

Uluslararası terörün Türkiye’deki faaliyetlerinin ve ülke dışındaki menfaatlere zarar vermesinin önlenmesi ve BM ya da NATO şemsiyesi altında alınabilecek barışı koruma görevlerine hazır olunmasıdır.”

Bunu Özal çok özlü ifade etmişti, ne diyordu, Türkiye’nin en büyük ihraç maddesi ordusudur!

Ve elbette ABD’ye de sesleniyor:

“Türk Amerikan ilişkileri iki ülkenin ortak değerleri üzerine inşa edilmiştir, köklüdür ve tarihidir. Bugün bu ilişkiler, iki ülke için her zaman olduğundan çok daha önemlidir. Türkiye’

nin ABD ile olan ilişkileri, belirli bir konuya bağlanamayacak kadar geniş ve kapsamlıdır.”

İnsan gülmeden edemiyor, neymiş Türkiye ve ABD’nin ortak değerleri?

Ama mesaj önemli, diyor ki Başbuğ Türkiye ABD ilişkileri bir konuya bağlanamayacak kadar geniş ve kapsamlıdır!

Tercümesi: ABD Kuzey Irak’ta Kürt devleti kurabilir, biz de bu tek konuya bağlanmayız!

Atatürkçülük Çöpe, Gelsin Atatürkçü Düşünce Sistemi

En sonunda konuşmasının Başbuğ Atatürkçülüğe geliyor ama elbette yine 6 Ok’a gelemiyor:

“Unutulmamalıdır ki, Türk Ordusu’nun ve Türk Ulusunun Ebedi Başkomutanı ve Lideri, Mustafa Kemal Atatürk’tür. O’nun yarattığı ‘Atatürkçü Düşünce Sistemi’nin ışığı her zaman yolumuzu aydınlatmaya devam edecektir.”

Evet yine 6 Ok yok!

Peki neden Atatürkçü Düşünce Sistemi?

Tamam 6 Ok diyemiyorsunuz çünkü Özalcısınız.

Neden Atatürkçülük değil de Atatürkçü Düşünce Sistemi?

Bu da incelikli bir buluş elbette.

Atatürkçülüğü küreselleşmeye uyumlu hale getirmenin bir yolu.

Bu sistemin içine laiklik girecek ama devletçiliği almayacaklar.

AB girecek ama milliyetçilik giremeyecek.

Amerikancılık girecek ama devrimcilik giremeyecek!

Atatürkçülük üzerinde yapılan tahrifatlara bir yenisini ekliyorlar kısacası.

Ben devletçiyim!

Ben milliyetçiyim!

Ben devrimciyim!

diyememenin bir yolunu buluyorlar kendilerince.

Kimileri bunun yolunu yıllar önce “şuna Atatürkçülük değil Kemalizm diyelim” şeklinde bulmuştu.

Sözde Atatürkçülüğü ideoloji yapacaklardı sonuna -izm getirerek.

Sorsanız solcuydular, hatta hatta milliyetçiydiler.

Ama solcu olmayı kavuncu-karpuzcu olmak sanıyorlardı.

Özlerde değil eklerdeydi kafaları.

Eklerde bile Batıcıydılar ama.

Öze inmek içinse bireyci komplekslerini yıkmaları gerekirdi.

Sorsanız ulusal solcuydular.

Ama aslında bireyciydiler. Sadece bireyci.

O “Kemalist akım” tutmadı.

Şimdi o Kemalistler deprem olsa da Kemalizm gelse diye bekliyor.

Deprem olunca Ordu gelecek çünkü.

Ama gelecek Ordu’dakiler bu defa Atatürkçü Düşünce Sistemini icat ettiler.

Atatürksüz ve 6 Ok’suz bir sistem peşindeler.

Ama görmüyorlar ki ülkemizin zayıflığının temel nedeni 6 Ok’tan uzaklaşılması, vazgeçilmesi.

Başbuğ, Türk Ordusu gücünü silahtan değil halkının yüreğinden alır diyor.

İyi de o zaman neden NATO’dan, AB’den, ABD’den yardım istiyorsun?

Küresel dönemin ulusal stratejisi diyorlar buna.

Türkiye’nin ulusal güvenliğinin aslında sadece 6 Ok’la savunulabileceğini göremiyorlar.

II. TERÖRE KARŞI TSK

Sevr’siz, Emperyalizmsiz Kürt Meselesi

Genel Kurmay Başkanı İlker Başbuğ’un yıllık değerlendirme toplantısı artık TSK’nın da Kürt meselesinde Amerikan planına teslim olduğunu gösteriyor. Konuşmanın Obama’nın Türkiye ziyaretinin hemen ardından yapılması ise son derece anlamlı; Obama gelmiş ve birileri hizaya girmiştir...

İlker Başbuğ’un konuşması, tıpkı bundan önce yaptığı konuşma gibi yanlışlarla dolu. Daha önceki konuşma metninde olduğu gibi bol bol yabancı yazarlara gönderme var, ama bu Başbuğ’un entellektüel birikimini değil tam tersine kısırlığını gösteriyor. Çünkü önemli olan çok okumak değil okuduklarından bir sentez üretebilmektir. Başbuğ ise maalesef bunu başaramamış.

Başbuğ’un en büyük yanılgısı bölücü teröre ve terör örgütüne yönelik saptamaları. Başbuğ PKK’nın 1994’e kadar ideolojik bir örgüt olduğunu bu tarihten sonra ise etnik bir örgüte dönüştüğünü söylüyor.

Doğru gibi duran bu tespitin çok önemli bir tehlikesi var. PKK kuruluşunda Marksist-Leninist söylemleri ağır basan bir örgüttü, doğru, 1994’ten sonra ise Marksist-Leninist ideolojiyi tümüyle terk etti. Fakat PKK kurulduğunda da etnik temelli bir örgüttü. Nitekim Türk devleti ve TSK da PKK’yı en başından beri bölücü bir terör örgütü olarak değerlendiriyor ve onu aşırı sol örgütlerin yanına koymuyor.

PKK’nın kimliği üzerine bu tespit son derece önemli çünkü asıl mesele şu ki bu bölücü terör örgütünü kimler kurdu, kimler destekliyor?

Başbuğ’un büyük bir maharetle yanıtlamadığı bu sorular aslında bizim sorunumuzu ortaya koyuyor. Başbuğ bölücü terörden, teröristten, hatta terör örgütünün dış bağlantılarından söz ediyor ama nedense bu örgütün niçin ortaya çıktığını açıklamıyor.

Hatta daha vahimini yapıyor, Şeyh Sait Ayaklanması ve diğer bölücü Kürt ayaklanmalarının tarihine eğiliyor ve bu ayaklanmaların nedenleri arasında da memurların Kürtlere kötü davranışını gösteriyor. Bir yerde “dış dinamikler ve kışkırtmalar” da ayaklanma sebebi olarak sayılıyor ama ayaklanmanın kesinlikle etnik ayaklanma olmadığını belirtiyor.

Görüldügü gibi Kürt meselesi üzerinde önemli bir tahrifat yapıyor Başbuğ.

En baştan başlayalım, Türkiye Cumhuriyeti kurulduğundan bu yana, hatta tam kuruluş sırasındaki ayaklanmalar tümüyle dış kaynaklıdır, Başbuğ’un dediği gibi dış başlantılı değil!

Nitekim Şeyh Sait Ayaklanmasını İngiliz devletinin tertiplediği, bunun gerisinde ise Musul Meselesi olduğu bilinmektedir. Ancak bu bir yorum değildir, çünkü bu ayaklanmanın liderleri yakalanmış, yargılanmış, yargılanma safhasında da arkalarındaki İngiliz desteği ortaya çıkmıştır.

Kaldı ki dönemin İngiliz, Fransız, Rus ve Amerikan belgeleri de ayaklanmayı İngilizlerin tertiplediğini ortaya koymaktadır.

Hadi diyelim Başbuğ, Reymond Aron okumaktan fırsat bulup bunları okuyamadı ama en azından Genelkurmay Başkanlığı’nın Güneydoğu’daki isyanlarla ilgili kendi kitabını okusaydı. Genelkurmay o dönemki ayaklanmaları tümüyle dışarıdan tertiplenen ayaklanma olarak görmektedir.

Ama Başbuğ elbette tarihteki İngilizleri korumak için yapmıyor bunu. Asıl önemli olan PKK’nın arkasındaki gücü korumak. O nedenle terörle ilgili konuşmasının hiçbir yerinde Amerika lafı geçmiyor, PKK’ya dış destek veren ülkeler geçmiyor!

PKK’yı kimin kurduğuna gelince, son derece basit. Bugün Kuzey Irak’taki kukla Kürt devletini kim kurduysa PKK’yı da o kurdu, yani Amerika.

Elbette kuruluş evresinde örgüt aşırı sol argümanlarla hareket etti ama her dönem bölücüydü, etnik bir örgüttü ve zaten PKK’nın temel tespiti de Kürdistan’ın Türkiye’nin sömürgesi olduğudur.

Fakat burada başka bir tahrifat daha var. Cumhuriyet dönemindeki ayaklanmalar etnik Kürtçü ayaklanmalar değilmiş Başbuğ’a göre. Ama başında bulunduğu TSK bugüne kadar bu ayaklanmaların etnik bölücü, Kürtçü ayaklanmalar olduğunu belirtiyor.

Aslında Başbuğ bu konuşmasıyla, TSK’nın tüm geçmişinin üzerine bir çizgi çizmiş, TSK’

nın geçmişini yok saymıştır. Bunun nedeni ise basittir, eğer Cumhuriyet dönemindeki ayaklanmalar dış destekli değilse bugünkü de değildir. O zaman, PKK’nın arkasında Amerika yoktur! Obama’dan sonra böyle bir konuşmanın yapılması da son derece normaldir.

Ama Başbuğ tarihi bir meseleyi ele alırken tarihsel gerçekleri tümüyle bir kenara bırakmıştır. Konuşmasında Osmanlı’nın son dönemlerinden, Osmanlı’nın yıkılmasından bahsediyor, ama Osmanlı’yı yıkan devletlerden ve yıkan antlaşmalardan söz etmiyor.

Etse, Türkiye’yi o dönem paylaşan emperyalizmden söz etmesi gerekir, ama Başbuğ emperyalizm diyemez!

Hele hele o emperyalist devletlerin ismini vermesi gerekir ki onu hiç diyemez!

Ve Sevr’den de bahsedemez!

Çünkü Sevr’den bahsetse, Türkiye’de bir Kürt meselesi, bir Ermeni meselesi olmadığını ortaya koyması gerekir. Sevr’de çizilen Kürdistan haritasının bugün uygulamaya konulduğunu tespit etmesi gerekir. Sevr’i o dönem başaramayan Amerika’nın bugün de bu planın arkasında olduğunu, bugün ise BOP haritasının Sevr haritasının yerine geçtiğini söylemesi gerekir.

Ama söyleyemez çünkü Amarika’yla arasını bozmak istemez. Çünkü Başbuğ’a göre Amerika emperyalist bir ülke değildir! Hatta ve hatta Irak’ta işgalci olan bir ülke bile değildir.

Amerika ve Türkiye

Başbuğ’a göre Amerika bir ulus devlettir ve biz de Amerika’dan bunu örnek almalıyız!

Bu gerçekten de Başbuğ’un dünya siyaset ve sosyoloji literatürüne özgün bir katkısıdır! Tebrik etmek gerekir. Amerikan Anayasası’nın, Amerikan üniversitelerinin, Amerikan sosyologlarının, Amerikan siyaset bilimcilerinin 200 yıldır göremediğini Başbuğ görmüş ve Amerika’nın bir ulus-devlet olduğunu bulmuştur!

Ama Başbuğ yine de bu konuşmalarını yurtdışında yapmasın bizce, dinleyenler gerçekten gülebilir.

Amerika Birleşik Devletleri, orijinal adıyla United States of America. Adı üstünde “birleşik devletler”. Peki neden birleşik devletler? Çünkü Amerika’da kendi kendini yöneten devletler vardır ve Amerika da bu devletlerin birleşmesinden oluşmuştur. Bu devletlerin her birinin kendi özerkliği vardır ve ABD’de siyasal sistem federasyondur!

Başbuğ daha lise düzeyinde bile bilinen bu gerçekleri bilmemekte ve Amerika’nın bir ulus devlet olduğunu iddia etmektedir. Bununla da yetinmemektedir Türkiye’nin de Amerika gibi ulus devlet olması gerektiğini söylemektedir!

Türkiye-Amerika benzerliğini o kadar abartmıştır ki konuşmasının bir yerinde köy korucularından bahsederken Amerika’nın da bu sistemi örnek aldığını ve Irak’la Afganistan’da köy koruculuğunu başlattığını övünerek söylemektedir.

İnsanın biraz düşünmesi gerekir; Amerika Irak ve Afganistan’da niçin var, biz Güneydoğu’

da ne için varız? Başbuğ ABD’nin Irak’ta ve Afganistan’da işgalci ve sömürgeci bir devlet olduğunu gözden kaçırdığını sanabilir, ama aslında tam tersini yapmaktadır, Türkiye’nin de ABD gibi işgalci ve sömürgeci bir ülke olduğunu akıllara getirmektedir.

Yazık demek gerekir, PKK’nın kurulduğundan bu yana söylediğini kalkıp bu ülkenin Genel Kurmay Başkanı da söyleyebilecekse...

Türkiye Silahlı Kuvvetleri Değil Türk Silahlı Kuvvetleri

Ama örnek Amerika olunca Başbuğ’un yanlışları gittikçe çoğalmaktadır. Türkiye’nin Amerikan tarzını benimsemesi için yapılan konuşmasında millet tanımı üzerinde de çok önemli yanlışlar yapmıştır.

Atatürk’ün “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına Türk milleti denir.” tanımlamasını yorumlamıştır Başbuğ, ama yanlış yorumlamıştır.

Doğru, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunda ırki, etnik, mezhepsel temeller değildir belirleyici olan. Önemli olan Türkiye coğrafyasında yaşamak ve devletin kuruluşuna katılmaktır. Eğer bunları yaptıysanız size Türk milleti denir.

Buraya kadar doğrudur, ama Başbuğ bir adım daha atmış ve Atatürk’ün Türkiye halkı dediğini, Türk halkı demediğini, eğer Türk halkı dese bunun dışlayıcılık ve bölücülük olmuş olacağını söylemektedir.

Bu ise inanılmaz bir gaflettir. Atatürk’ün Türkiye halkı demesinden kasıt basitttir, Türk milletinin coğrafi sınırlarını çizmiştir. Bu ise Misak-ı Milli’yle belirlenmiş Türkiye coğrafyasıdır.

Ancak Atatürk’ün kastı Türk milletini bir üst kimlik olarak belirlemek ve Türkiye halkını ise bu milli kimliğin alt unsurları olarak almak değildir. Nitekim Atatürk’ün Türklük, Türk milleti ve Türkiye üzerine daha çok konuşması ve yazısı vardır. İsterse Başbuğ bunları da inceleyebilir.

Ama çok basit bir sosyolojik karmaşa çıkmaktadır ortaya. Madem Türkiye coğrafi bir tanımlamadır, neden bu coğrafyaya Türkiye denmiştir?

Soru son derece anlamlıdır, mesela Atatürk neden Anadolu halkı, Küçük Asya halkı gibi bir şey dememiştir?

Çünkü coğrafyayı coğrafya olmaktan çıkaran, ülke ve devlet haline getiren bir toplumsal tarih vardır. Coğrafyaların adları, o bölgede yaşayan milletlerin adıyla anılır.

Peki Türkiye ne demektir?

Çok basit; Türk ülkesi!

Yani Başbuğ’un sandığı gibi Türkiye, alt etnik kimlikleri toparlayan bir isim değildir.

Türkiye adı bin yıldır bu coğrafyanın adıdır, çünkü bin yıldır burada Türkler yaşar ve burası da Türklerin ülkesidir!

Türkiye’de yaşayan halka da Türk halkı denilir, Türkiye halkı değil.

Aynı şekilde Almanya’da yaşayanlara Alman halkı denir Almanya halkı değil!

Türkiye’nin kültürel değerlerine Türk Kültürü, diline Türk dili denir.

İnsanına Türk insanı denir.

Hatta askerine Türk askeri, ordusuna Türk Ordusu denir!

Başbuğ omzundaki yıldıza bir baksa, Türkiye Silahlı Kuvvetleri’nin değil Türk Silahlı Kuvvetleri’nin Başkomutanı olduğunu görecektir.

Demek ki dikkatli konuşmalıdır, çünkü Türk Silahlı Kuvvetleri adına konuşmaktadır, Türkiye Silahlı Kuvvetleri adına değil!

Peki Başbuğ’daki kafa karışıklığı nereden gelmektedir?

Son yıllarda Türk’ü etnik bir kimlik olarak tanımlama ve gösterme çabaları etkili olmuştur. İnsanlar Türk tanımlamasının dışlayıcı bir alt kimlik olduğuna inandırılmaktadır. Halbuki Türk, bu coğrafyada yaşayan tüm insanları kapsayan bir kimliktir.

Başbuğ’un dediği gibi bir isimdir ama eğer Türk’ü kullanmayalım, Türk milletini kullanalım derseniz yine yanlış yaparsınız. Mesela Almanya’da ve İngiltere’de, o devletler kendi halkını tanımlarken İngiliz derler, İngiliz milleti değil, Alman derler Alman milleti değil!

Zaten Alman milleti derseniz tam da Başbuğ’un dediği gibi sıfat olur isim olmaz!

Ama aynı şekilde Türk milleti derseniz sıfat olur.

Türk ise bu coğrafyada yaşayan halkın ismidir.

Teröristler de insan mı?

Başbuğ, bu konuşmayı Harp Akademileri’nde yapmış. Eğer o akademide öğrenci olsa, bu konuşmasıyla yalnızca sosyolojiden, siyaset biliminden ve tarihten değil, Türkçeden de kalırdı...

Ama en azından insanlıktan sınıfı geçmiştir!

Başbuğ yeni bir keşifte bulunmuştur, teröristlerin de neticede insan olduğunu ortaya koymuştur.

Bravo diyoruz!

Ama biraz düşünse Başbuğ, hayvanların zaten terörist olamayacağını bilir, mesela bir öküz eline silah alıp Türk devletini yıkmaya çalışacak değildi ya! Mantıken teröristin insan türüne dahil olması gerekir, biyolojik olarak tabii.

Ama biyolojik bir varlığın aynı zamanda o türe ait özellikleri de göstermesini beklersiniz. Yani bir insandan insanlık beklersiniz. Burada biyolojinin sınırları aşılır, etiğin, ahlakın sınırlarına girilir.

Terörist bu sınırları aşıyor mu aşmıyor mu, ona bakılır.

Mesela terör kardeş kavgası ise, bu insanca bir davranış mıdır?

Mesela terörist bebek öldürüp hâlâ insan kalabilir mi?

Bu hem ahlakın hem de ceza yasalarının sınırına girer.

Başbuğ terörist kriminal bir suçludur demektedir ki burada da yanılmaktadır.

Ne yani, teröristlik oto hırsızlığı gibi bir şey midir?

Ama Başbuğ bununla da yetinmemiş teröriste terörist bile dememektedir, konuşmasının bir yerinde terör örgütünden bahsederken şöyle demektedir: “... 40.000’e yakın personelini kaybetmiştir.”

Yani neymiş, teröristler hem insanmış hem de personel!

O zaman PKK’ya SSK bir yazı gönderse bari de şu personelin sigorta primlerini de ödemesini istese!

Ama insanlığa dönersek, örneğin bir seri katil de neticede insandır.

Bir tecavüzcü de neticede insandır.

Başbuğ, kızına tecavüz edilen bir babaya tecavüzcü de neticede insandır diyebilir mi?

Peki binlerce evladını teröre şehit veren bir halka nasıl teröristler de neticede insandır diyebilir!

Başbuğ yine teröriste terörist demeden şunu da açıklamaktadır:

“Devlet, dağ kadrosunun örgütten ayrılmasını sağlayacak şekilde, mevcut yasal düzenlemelerin daha iyi şekilde uygulanabilmesini sağlamak için bazı değişiklikler yapmalıdır.”

Yani PKK’ya af çıkarılmalıdır!

Başbuğ belki PKK’ya af isteyebilir, hatta kudreti vardır, bunu başarabilir de, ama bilmelidir ki o Genel Kurmay Başkanını ne kendi askeri ne milleti ne de tarih affeder.

İsterse Osmanlı’nın son dönemindeki paşalara bir baksın...

Bu yazıyla ilgili görüşlerinizi gönderebilirsiniz:
Size ulaşmamız için lütfen aşağıdaki formu doldurun:
İsim: 
Soyisim:
Telefon: ( 0   )
Cep Tel: ( 0   )
E-posta: 
Şehir: