Özgür Billur
AKP Yargıya Neden Düşman?
AKP’nin Kurduğu Rejim: Kürt-İslam Faşizmi
Türkiye’de AKP’ye gelene kadar pek çok sağ siyaset iktidar oldu. Bu iktidarlar, Atatürk’ün tam bağımsız ve demokratik Cumhuriyet mirasına sahip çıkmadıkları gibi, bizzat emperyalizmin politikalarıyla bu mirası adım adım yok ettiler.
Ancak, Atatürk’ün Cumhuriyeti öyle güçlüydü ki, “harici ve dahili bedhahlar” onu hâlâ yıkmayı başaramadılar. Şu anda, laiklik karşıtı hareketlerin odağı olduğu Anayasa Mahkemesi’nce tescilli bir parti Türkiye’yi yönetiyor ve o partinin kurucularından biri Atatürk’ün makamında oturuyor. Buna rağmen Cumhuriyet rejimi yıkılmadı.
AKP, tek başına iktidar ve Cumhurbaşkanını da seçmiş olmasına karşın son vuruşu yapamamıştır. Bunu engelleyen güç ne CHP, ne de MHP’dir. AKP’nin çekindiği iki kurum vardır: Ordu ve Yargı!
Ergenekon adı altında, ta Şemdinli’de astsubayların tutuklanmasıyla başlanıp, Ordu Komutanlarının terörist olarak yargılanmasına kadar uzanan süreç AKP’nin Türk Ordusu’nu bitirme planıdır.
Ordu ile birlikte ikinci düşman yargıdır. Sekiz yıldır AKP’nin yargı ile sürekli gerilim yaratmasının arkasında yatan, yargı kurumlarının Cumhuriyet rejimini korumakla yükümlü olmalarıdır. AKP’yi çileden çıkaran budur. Onlar kafalarındaki gerici rejimi kurarken önlerinde hiçbir engel istememektedirler.
AKP sadece Şeriatçı değil, aynı zamanda Türklüğün yok edileceği Kürtçü bir rejim düşlemektedir. Tayyip’in şehitlerimize kelle, Apo’ya sayın demesi bilinçaltının yansımasıydı.
AKP iktidarı döneminde terör örgütünün önü hiç olmadığı kadar açılmış, açılım adı altında PKK’nın on yıl önce devletten istedikleri bir bir gerçekleştirilmiştir.
AKP, Türkiye’nin üniter, ulusal ve laik devlet yapısını ortadan kaldırmak istemektedir. Bu amacına ancak faşist bir rejim altında ulaşabilir. AKP’yi öncülü sağ iktidarlardan ayıran en önemli özelliği faşist bir rejim kurmasıdır.
Faşizm Hukuk Tanımaz
Faşizmin en belirleyici özelliği hukuk tanımamasıdır. Faşist rejimde, faşist liderin emirleri vardır. Onun ağzından çıkanlar kanundur. Bu sistem tamamen diktatöre bağımlı bir sistemdir.
Hukukun egemenliği denilen şey demokrasinin güvencesidir. Hukuk, iktidarda olanın sınırsız egemenliğinin önündeki engeldir. Hukuk varsa faşizm olmaz. Faşizm varsa hukuk olmaz. Faşistler iktidara geldiklerinde ilk iş olarak hukuk mekanizmasını ele geçirip sonra da onu ortadan kaldırırlar.
Faşizmin dünyadaki en tipik uygulayıcısı Adolf Hitler’dir. Hitler rejiminde anayasa, hukuk ve kanunlar ve mahkemeler değil, Führer’in emirleri vardı. Hitler de iktidara ilk geldiğinde mahkemeler solcu rakiplerini ortadan kaldırmak için işliyordu.
Çeşitli komplolarla rakiplerini etkisiz hale getiren Hitler, Reichstag yangınının görüldüğü mahkemede komünistlerin, bu yangının Naziler tarafından çıkarıldığını ispat etmesi üzerine mahkemeleri kaldırmıştı.
Çünkü kendi diktatoryası ne denli güçlü olursa olsun, hukuk rejiminin kırıntısı bile faşist için tehlikeli olabiliyordu. Hitler bu yüzden kendi egemenliğindeki bir hukuk düzenine bile tahammül edemedi.
Tayyip Faşizmi Nasıl Kuruluyor?
1940’ların Almanyası’ndan 2010’un Türkiye’sine gelelim...
AKP iktidarı sekiz yıldır yargı içerisinde müthiş bir hızla kadrolaştı. Göreve yeni atanacak hakim ve savcılar Adalet Bakanlığı Müşteşarlığı tarafından yapılan sözlü mülakattan geçmekte. Bu mülakattan hangi kriterlere uyanların geçeceğini tahmin etmek zor değil. İşte bugün F tipi denilen savcı ve hakimlerin kadrolaşmasının sekiz yıllık bir mazisi var.
Ancak Tayyip, hukuk sistemi içinde ne kadar militan bir örgütlenme içinde olursa olsun istediği düzeni kuramamış durumda. Çünkü Yüksek Yargı hâlâ tam anlamıyla avcunun içinde değil.
Yargı içinde istediği örgütlenmeyi gerçekleştirse bile Tayyip’in önü tıkalı. Çünkü yasalar ve o yasaları uygulamakla yükümlü kurumlar Tayyip’in kafasındaki rejimin kurulmasının önünde engel oluşturuyor.
Yüksek Yargıda Tayyip zihniyetine yakın kimi isimlerin Anayasa ve yasa değişikliği istemelerinin arkasında yatan şey, mevcut yasaların bazılarının yorum getirilmeyecek biçimde açık olmasıdır. Anayasa Mahkekesi Başkanı’nın “Mecbur kaldığımız için parti kapatıyoruz” açıklaması düşündürücüdür. Yani AKP’ye yakın olan hakimler bile istemedikleri halde yasa öyle emrettiği için karar almaktadırlar.
Tayyip rejiminin yargı içinde örgütlenmesinin de tek başına bir anlamı kalmamıştır. Çünkü hukuk varsa, hukukçunun ona uygun davranması bir zorunluluk halini alır. O yüzden Tayyip’in kafasında da tıpkı Hitler’in yaptığı gibi hukuk düzenini kaldırmak vardır.
Bunu başarmak için hedef tahtasında hep yargı mensupları vardır. Kendisinden olmayan yargıç ve savcılar, kendisine bağlı olanlar tarafından sorgulatılır, hatta tutuklatılır. Ama faşizm kurmak için bu yöntem yeterli değildir. Hukuk sisteminin toptan kaldırılması gerekir. Tayyip adım adım o gün için hazırlanmaktadır.
Tayyip’in Kürt-İslam faşizmi tam olarak uygulandığında; yüksek yargı organları Anayasa Mahkemesi, Yargıtay ve Danıştay ortadan kalkacaktır. Bu rejimde kadı hükmü verecek ve “şeriatın kestiği parmak acımayacaktır.”
Hatta bugün o çok kutsadıkları Meclis bile kalmayacak, yalnızca Tayyip’in sözü geçecektir. Göstermelik bile olsa hükümet bile olmayacak, koca ülke Tayyip ve danışmanları (asla yardımcıları değil) tarafından idare edilecektir.
Tayyip: Bürokratik Oligarşiyi Aşamadık
Abarttığımızı düşünenler AKP iktidarı dönemini ve Tayyip’in konuşmalarını bir gözden geçirsinler. Turgut Özal, “Anayasa bir kez delmekle birşey olmaz” dediğinde ortalık haklı olarak ayağa kalkmıştı.
Bir de şimdiki başbakanın söylediklerine bakalım...
Her fırsatta yüksek yargı organlarını icraatlarını engellemekle ve siyasete karışmakla suçlayan Tayyip, 6 Mart günü, “Yargı kuşatılmak isteniyor” açıklaması yapan Yargıtay Başkanı Hasan Gerçeker’e cevaben bağırarak şunları söyledi: “Asıl yürütme ve yargı yasama tarafından kuşatılmıştır. Eğer yasama organı 411 ile yasa çıkarıyor ve yargı bu 411’i yok sayıyorsa yürütme ve yasamayı kuşatmıştır.”
Tayyip, “kuşatma”nın ne olduğunu bal gibi bilmektedir, ancak mazlum pozlarına bürünerek Yargıya saldırmaktadır. Hukuk rejimine inanıyorsanız, 411 değil, 550 ile çıkardığınız yasanın da iptal edilebileceğini kabul etmeniz gerekir.
Tayyip’in bu açıklaması 2004 yılında yaptığı o “muaazzam” açıklamanın devamı gibidir. Ne demişti Tayyip: “Yabancı yatırım için gerekli 19 imzayı 3’e indirip, bir günde izin çıkmasını sağlayacak düzenlemeyi yaptık. Peki bir günde izin çıkıyor mu, hayır. Niye? Hâlâ bürokratik oligarşiyi aşamadık. Ben işte bu yüzden başkanlık sistemini istiyorum.”
“Bu ülkede kuvvetler ayrılığı varsa, herkes yerini bilsin, bizim önümüze ikide bir Anayasa’yı çıkarmasınlar.” Tayyip, bu sözleri 28 Ocak 2008 tarihinde Danıştay’ın türbanla ilgili aldığı karara uyması konusunda Yargıtay Başsavcısı’nın AKP’yi uyaran sözlerine karşı söyledi.
Bu örnekleri çoğaltmamız mümkün. Her adli yıl açılışında Yüksek Yargının başkanları hukuk sistemine bağlı kalmanın önemini vurgulayıp hükümeti uyarmaktadırlar. Tayyip ise, bu uyarıları dikkate almayı bırakın, mahalle kabadayısı ağzıyla yüksek yargıçlara cevap vermekte ve onları “bürokratik oligarşilik”le suçlamaktadır.
Yavuz hırsız ev sahibini bastırır misali Yargıyı önündeki en büyük engel görecek kadar diktörlük heveslisi Tayyip, Yargıyı diktatörlükle suçluyor. Üstelik bürokratik oligarşilikle...
Sormak lazım Tayyip’e, Cumhuriyet döneminin en büyük bürokratik kadrolaşması sizin eseriniz değil mi? Bugün Yargı da dahil bütün devlet mekanizması içinde AKP’nin militan bürokratları yok mu? Türkiye’de bir bürokratik oligarşiden bahsedeceksek, bu AKP’nin bürokrasisinin oligarşisidir.
Yüksek Yargı bürokratik oligarşi filan değildir. O sadece yasaların kendisine verdiği görevi hükümetin her türlü baskısına rağmen yapmaya çalışmaktadır.
Yüksek Yargı Kurumları Cumhuriyet’in Güvencesidir
Tayyip, Anayasa Mahkemesi’ne de, Yargıtay’a da Danıştay’a düşmandır. Çünkü bu üç kurum da kendi deyimiyle önünde “takoz”dur.
Yargıtay Başsavcılığı, bütün siyasi partileri takip etmektedir. Anayasa’ya veya Siyasi Partiler Kanunu’na ters bir durum olduğunda Başsavcı hemen harekete geçer ve partinin kapatılması ya da yöneticilerinin Yüce Divan’da yargılanması için suç duyurusunda bulunur.
Anayasa Mahkemesi de Yargıtay Başsavcısı’nın şikayeti üzerine harekete geçer ve Anayasa’ya göre karar verir. Kimi yasaların Anayasa’ya aykırı olup olmadığına da kendisine yapılan başvuru üzerine Anayasa Mahkemesi yine karar verir.
AKP için kapatılmak en büyük kabus olduğu için bu iki kurumdan da çok çekinmektedir. Anayasa Mahkemesi bugüne kadar laiklik karşıtı ya da bölücü hareketlerin odağı olduğu için pek çok partiyi kapatıp yöneticilerine siyasi yasak koymuştur.
Tayyip’in hedefindeki diğer yüksek yargı organı olan Danıştay da AKP hükümetinin aldığı çok sayıda kararı bozmuştur.
TÜPRAŞ ve Galataport ihalelerinin durdurulması, Demirbank ve Kentbank’ın TMSF’ye devir işlemlerinin engellenmesi bunlardan birkaçıdır. Devlet Demiryollarına ait vagonların özel sektöre kiralanmasını öngören özelleştirme kararını iptal eden Danıştay, imam hatip lisesi mezunlarının üniversiteye geçişte katsayı kesintisine maruz kalmasını önlemek amacıyla Açık Öğretim Lisesi yönetmeliğinde yapılan değişikliği de durdurmuştu.
Tayyip’in Danıştay’a olan düşmanlığı, 2006 yılı şubatında türbanı bir siyasi simge olduğu için kamu görevlilerine yasaklayan kararından sonra iyice artmıştır ve Danıştay bizzat Başbakan tarafından gerici güçlere hedef gösterilmiştir.
17 Mayıs 2006 tarihinde de hatırlanacağı gibi Danıştay 2. Dairesi’ni basan bir yobaz toplantı halindeki kurula ateş açmış ve hakim Mustafa Yücel Özbilgin’i şehit etmiştir.
Yüksek yargı kurumları Tayyip’e göre siyasi ve ekonomik atılımlarının önündeki engel oluşturmaktadır. Ancak onun atılım dediği kararlar, Cumhuriyet rejiminin altını oyduğu için hukuk engeline takılmaktadır.
Hiçbir yasa Anayasa’ya aykırı olamayacağına göre, demokrasiye inanan birinin yargının denetiminden rahatsız olmaması gerekir.
Ancak AKP iktidarı, demokratik bir rejim değil, Kürt-İslamcı bir faşizm düşlemektedir. Ve bu düşünü gerçekleştirmek için, Cumhuriyetin güvencesi kurumları bertaraf etmek istemektedir.
Milli İrade AKP’nin İradesi Değildir
AKP, Yargıya saldırırken sürekli kullandığı argüman, “milli irade” yada “meclis iradesi”dir.
AKP’nin ağır toplarından Bülent Arınç’ın Erzincan Başsavcısı İlhan Cihaner’in tutuklanmasından hemen sonra yaptığı açıklamaya bir bakalım: “Millet adına yetki kullanan kurumlar (Yargıdan söz ediyor) hukuka ve milli iradeye uygun davranmalıdır.”
Arınç’ın “milli irade” kavramıyla kastettiği şey nedir? Elbette AKP’ye verilen oylar ve o partinin ideolojisi. Adamların demokrasi anlayışları işte budur.
Bülent Arınç’ın demokrasi ve milli irade ile ilgili anlayışını yansıtan bir hatırlatma daha yapalım. AKP’nin kapatılması tartışmalarının yaşandığı bir dönemde Arınç (o zaman TBMM Başkanı) Anayasa Mahkemesi Bakanı Mustafa Bumin’in bir konuşmasına cevaben aynen şunları söylemiştir: “Bu Anayasa Mahkemesi’ni, ben Meclis’in yapacağı bir Anayasa değişikliğiyle kaldırabilir miyim? Kaldırabilirim!
Ben Meclis’im, her şeyi yapabilirim: Yüce Divan yetkisini Anayasa Mahkemesi’nden alabilir miyiz? Alabiliriz!
Her yasanın Anayasa Mahkemesi’ne gitmesini engelleyebilir miyiz? Engelleyebiliriz!”
Faşistler böyledir işte. Diktatörlük rejimini kurarlar, ama demokrasi kılıfını kullanırlar. Kendilerini rejimi korumak için engelleyecek yargı organlarını ise “bürokratik oligarşi” kurmakla suçlarlar.
Türkiye siyasetinin gördüğü en gayrimilli politikaları hayata geçiren, emperyalizmin iradesinin temsilcisi olmuş bir parti milli iradeden bahsediyor.
Öyle bir milli irade ki, ABD’ye, AB’ye, bölücülüğe, IMF’ye karşı kuzu, kendi milletine ve yargısına gelince aslan kesiliyor.
Bunun adına milli egemenlik değil, halkın çoğunluğuna karşı kurulan faşist diktatörlük denir.
AKP, Meclis iradesini “milli irade” diye bizi yutturmaya çalışıyor. Oysa milli irade demek, Meclis egemenliği, Meclis diktatörlüğü demek değildir. Meclis, egemenliğin araçlarından sadece birisidir. Ve sınırları, yetkileri, faaliyet alanları ve süresi en çok şarta bağlanmış olandır. Anayasa ve yasalar bunun içindir.
Meclis diktatörlüğü varsa devlet yoktur. Çete vardır.
Devlet kalıcıdır. Meclis kabineleri geçicidir. Millet adına egemenliğin kurallarını ve sınırlarını devletin yasaları ve kurumları çizmek zorundadır. Yoksa milli egemenlik yıkılır. Yani Yargı denetimi milli egemenliğin olmazsa olmazıdır.
“Benim arkamda millet var. Beni eleştirenler bir arkalarına baksınlar, ne var?” diyen “milli iradeci” Arınç’a göre “Özgürlüklerin sınırını TBMM belirler.”
Özgürlüklerin sınırını Meclis’in belirleyeceği bir sistemde herhangi bir denetim mekanizmasına ne gerek vardır?
İşte AKP’nin kuracağı rejim böylesi bir totoliter faşizmdir.
AKP Yargıya İnsafsızca Saldırıyor
AKP faşizminin Yargı üzerindeki planı ikili bir şekilde yürümektedir. Bir yandan var olan kurumlar ve kadrolar ele geçirilerek Fethullahçı bir derin örgütlenme yaratılmakta, bir yandan da ele geçiremedikleri kurumlar yıpratılmaya, etkisiz hale getirilmeye çalışılmaktadır.
Yargıyı hükümete karşı militan bir tavır sergilimekle suçlayan Tayyip, asıl militan tavrı Yargıda yaptığı atamalar veya cezalandırmalarla gösterdi.
Birkaç örnekle AKP’nin yargıya nasıl el attığını açıklayalım.
AKP’nin, kendinden olmayanlara ceza vermesi, kendinden olanları ödüllendirmesi Kartal 2. Sulh Hukuk Mahkemisi yargıcı Sevgi Övüç ile başladı. Tayyip’i şehit askerlerimizden söz ederken “kelle” kelimesini kullandığı için 3 kuruş tutarında para cezasına mahkum eden Övüç’e defalarca müfettiş gönderildi ve “yargı kararını yazmayı geciktirmek” suçundan “kamu zararına yol açtığı” iddiasıyla hakkında iki yıla kadar hapis cezası istendi.
Neyse ki, Yargıtay bu saçma iddiayı yerinde görmeyerek Sevinç Övüç’ü beraat ettirdi.
Abdullan Gül ile ilgili yargılama kararı veren Sincan Ağır Ceza Hakimi Osman Kaçmaz ve AKP’nin hukuka saldırısına karsı cansiparane mücadele eden YAR-SAV eski Başkanı Ömer Faruk Eminağaoğullanı’nın başına gelmedik kalmadı...
Bir de tersi örnek verelim:
Kasım Davas, İstanbul 4. İdare Mahkemesi Başkanıyken, Ergenekon Savcısı Zekeriya Öz hakkında kendisine yapılan soruşturma açılması taleplerini sürekli savsaklar.
Bu sebeple Hakimler Savcılar Yüksek Kurulu (HSYK) tarafından görevinden alınarak Kırıkkale Bölge İdare Mahkemesi’ne tayin edilir. Ancak AKP, HSYK’nın bu kararına saygı duymak yerine kendi bürokratını ödüllendirerek Başbakanlık Müsteşar Yardımcılığına getirir.
Bunun gibi pek çok örnek verilebilir. Yargıtay Başkanı’nın “Yargı kuşatılmaya çalışılıyor” sözüyle ne demek istediği daha iyi anlaşılmamaktadır sanırız.
Yargıçlar ve savcılar hükümet tarafından ciddi baskı altındadırlar. Hatta bu baskılar kimi zaman bizzat Başbakan tarafından tehdide bile dönüşmektedir.
İstanbul Cumhuriyet Başsavcısından, Anayasa Mahkemesi üyesine, HSYK üyesinden Yargıtay Başkanına kadar herkesin telefonları dinlenmektedir. AKP, faşist baskıyı öncelikle yargı üzerinde kurmuştur.
AKP’nin Derin Savcıları Görev Başında
AKP’nin yargıya yönelik faşist saldırısının en son örneği Erzincan Cumhuriyet Başsavcısı İlhan Cihaner’in, Erzurum Cumhuriyet Savcısı Osman Şanal tarafından sorgulanması ve tutuklanmasıdır.
Birinci sınıf yargıçlar ile başsavcıların ancak Yargıtay tarafından soruşturulup yargılanacağına dair açık hükümler bulunmasına rağmen, Cumhuriyet tarihinde ilk kez bir başsavcının daha kıdemsiz dolayısıyla daha yetkisiz, fakat özel olarak yetkilendirilmiş bir savcının emriyle gözaltına alınması açıkça bir hükümet terörüdür.
AKP, özel yetkilendirilmiş savcılıklar ve mahkemeler yoluyla faşizan bir yargılama ve soruşturma sistemi kurmuştur. Gizli tanıklık uygulamasıyla da itirafçılığı yasal bir zemine oturtarak faşist bir mantıkla kurumsallaştırmıştır.
Şeriatçılar, bölücüler ve bilumum Cumhuriyet düşmanları hep bir ağızdan “derin devlet” tekerlemesi söylerler. Bu derin devletin nerede olduğunu, ne iş yaptığını gösteremezler.
Kendileri dışındaki her türlü siyasi yapıyı ve anlayışı derin devlet diye suçlayan Fethullahçılar derin devletin âlâsını oluşturmuş durumdadır.
Cemaata bağlı olanlar, devlet hiyerarşisindeki üstlerinden değil, cemaat içindeki sorumlularından emir alır hale gelmişlerdir.
Demokratikleşme sloganıyla gelen bir iktidar, bir yandan yargı içinde cemaat kadrolaşması yaparken bir taraftan da Ceza Muhakemesi Kanunu ile faşist bir hukuk anlayışını uygulamaktadır.
Bu faşist hukukun kahramanları özel yetkili savcılardır ve bu savcılar da cemaat içinden seçilmektedir.
Başsavcı Cihaner’in niçin seçildiği herkesin malumudur: İsmailağa Cemaati ile ilgili soruşturma yürütmek!
Tabii tutuklanma gerekçesinde bu durum “Ergenekon üyesi olup cemaatlere komplo hazırlamak” olarak belirtilmiştir.
Bir cemaat hakkında soruşturma yürütmek, Cumhuriyet Türkiyesi’nde Ergenekon üyeliği için yeterli bir kanıt haline gelebilmiştir.
Bu hukukdışı duruma HSYK müdahale ederek özel yetkili savcı Osman Şanal ile birlikte dört savcının yetkilerini kaldırmıştır.
Ancak faşizan hukuk düzeni HSYK’nın müdahalesiyle düzeltilemeyecek kadar güçlenmiştir. Yargı, AKP iktidarı ile birlikte ikiye bölünmüştür: Cumhuriyet yargıç-savcıları ile cemaatin yargıç-savcıları!
Yargı Reformunun Amacı Cumhuriyet Rejimini Değiştirmektir
AKP, özel yetkili hukuk sistemiyle kendi faşizan hukukunu oluştursa da yine de yargı üzerinde tam egemenlik kurmuş değildir. Kendi kontrolüne geçmemiş yargı kurumları ya eline geçmeli ya da etkisiz hale getirilmelidir. İşte Yargı Reformu Yasası bu sebeple hazırlanmaktadır.
Yargı Reformu Yasasının taslağı basında yer almaya başladı. Bu taslağın önemli noktalarına değinmek zorundayız.
AKP’nin reform adı altında yargıya vurduğu son darbenin ilk hedefi HSYK.
Adalet Bakanı ve müsteşarın doğal üye olması sebebiyle bağımsızlığı zaten sınırlı olan kurul, taslağa göre RTÜK benzeri bir yapılanmaya dönüştürülerek tamamen yürütmeye bağımlı hale getirilecek. Nasıl mı? Üye sayısı 7’den 11’e çıkarılacak ye bu yeni üyeleri TBMM, yani AKP seçecek.
Ayrıca HSYK kararlarına yargı yolu açılacak. Böylece Ferhat Sarıkaya gibi meslekten men edilen savcıların mesleklerine geri dönmelerinin yolu açılacak.
Yargıtay, Danıştay ve Anayasa Mahkemesi üyelerinin bir bölümünün Meclis tarafından (yani iktidar tarafından) seçilmesi sağlanacak.
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının bir partinin kapatılmasına ilişkin dosyası TBMM onayına sunulacak. Meclis “evet” derse Anayasa Mahkemesi’ne kapatma davası açılacak.
Yıllardır tartışılan YAŞ kararları yargı denetimine açılacak. YAŞ’ta Türk Silahlı Kuvvetleri’nden atılanlar mahkemeye başvurabilecekler.
Eğer bu reform yasası kabul edilirse, AKP hukuk sistemini tamamen kontrolü altına alacak ve adım adım Tayyip diktatörlüğünde şeriat devleti düzenine geçilecektir.
Çünkü AKP’yi hukuken durduracak hiçbir kurum kalmayacaktır. Yüksek Yargı tamamen AKP denetimine girdikten sonra Cumhuriyet rejiminin ayakta durması mümkün değildir.
AKP Kapatılmazsa Ne Yargı Kalır Ne Cumhuriyet!
AKP, Cumhuriyeti yıkmak için son öldürücü darbeyi vurmak üzeredir. Mesele, rejim krizinden öte, rejimin toptan yıkılması noktasına gelmiştir.
Ordu’nun ve Yargının tasfiye edildiği bir ortamda AKP’nin faşist diktatörlüğünün önünde hiçbir engel kalmayacaktır. Eğer bu parti hemen durdurulmazsa, yarın onu durduracak ne yargı ne de seçim sistemi kalacaktır.
Demokratik rejim tehdit altındadır. AKP, laiklik karşıtı hareketlerin odağı olmanın çok ötesine geçmiş, açıkça demokrasiyi, hukuku ve anayasal düzeni ortadan kaldırmaya yönelmiştir.
Anayasa değişikliği, yargı reformu gibi hazırlıklar Cumhuriyet rejimini yıkmak içindir.
Cumhuriyet’i korumak için yapılacak şey bellidir. Hiç vakit kaybetmeden AKP aleyhine yeni bir kapatma davası açılmalı ve demokratik sistem kendini korumalıdır.
Böyle bir ortamda, AKP kapatılırsa “mazlumu oynar ve oyları artar mı” kaygılarının hiçbir anlamı yoktur. Çünkü bu parti durdurulmazsa belki bir daha seçim olmayacaktır. Üstelik kapatılan bir partinin oyları hiçbir dönemde artmamıştır.
Bugün Yargıtay Başsavcısının elinde kapatma davası açmak için iki yıl öncesinden çok daha fazla delil vardır.
Yazımızda anlattığımız hukuk dışılıklara, terörle mücadele eden komutanların hapse tıkılması ve Habur’da teröristlerin ayaklarına kadar gidilerek kurulan mahkemede, PKK ile anlaşmalı olarak teröristlerin serbest bırakılması eklendiğinde AKP’nin suç dosyası giderek kabarmaktadır.
Yargı, son darbeyi yemeden Cumhuriyeti kurtarmalı ve bu faşist parti kapatılmalıdır.