Prof. Dr. Bayram Bayraktar
Mustafa Kemal Atatürk: Batıyı ve Batılıyı En Doğru Anlayan Adam

Türkiye Cumhuriyeti’nin anayasal sistemini iğdiş ederek GDO’ya dönüştürmek isteyenler ya da kendi yönettiği devlete pusu kuranlar memleketi emperyalist haydut devletlerin politikalarına mahkûm ederken Atatürk’ten hiç utanmaz mısınız?

Günümüzde Türkiye’nin iç ve dış politikalarını her türlü demokratik muhalefetten kopuk bir biçimde yürüttüğü genel kabul gören Başbakan’ın ve Cumhurbaşkanı’nın yakın çevresinden oluşan siyasi ve bürokratik kadrolarca biçimlendirilen Ermeni Protokolü denen ve ilgililerce iddia edildiği üzere kimi açılımlar zincirini kapsayan demokratikleşme girişimlerini içeren resmi belgenin, bugün için iç kamuoyunda yeterince tartışıldığını gönül rahatlığıyla dile getirmenin olanağı bulunmadığını açıklıkla söyleyebiliriz.

Şu gerçeği kabul etmek gerekir ki; Ermeni Açılımı olsun PKK Sorunu olsun –Kürt Sorunu değil- Irak’ı parçalayan, Kuzey Irak’ta Kürt devleti kuran, Afganistan’da haydut devlet örneğini fütursuzca temsil eden ABD’nin ve yamaklarının dayatması ya da en hafif deyimle sayesi altında yürütülmektedir. Söz konusu açılımlar; son 20 yıldır dünya çapında ve hiç ara vermeksizin doğrudan veya dolaylı trilyonlarca dolar ödeyerek geliştirilen ve sürekli yenilenen tüm silah pazarlarını kontrol altında bulunduran savaş bağımlısı ABD’nin kontrolünde yürütülüyor.

Lemonde Diplomatique gazetesinin Ekim 2009 sayısında yayımlanan “Amerika Savaş Bağımlısı Mı Oldu?” başlıklı makalesinde Tom Engelhard, Amerikan Adalet Bakanlığı binasının alnında yazılı olan ve George Orwell’in 1948’de yazdığı ünlü kitabı 1984’ten esinlenen şu söze atıfta bulunur: Savaş [aslında] barıştır.

Orwell’in gelecekle ilgili öngörüsünün, yaklaşık 60 yıl sonra çeyrek yüzyıl içinde iflâs ettiği, söz konusu iflâs etme terminolojinin pek çok açıdan ürkütücü bir şekilde ABD’ye uygulanabilirliğini kanıtlamıştır. 1

Günümüzde adına Küreselleşme denen süreçle birlikte, özellikle 11 Eylül olayından sonra, tüm ulus devletlerin yaşamsal bir tehdit altında kaldıkları bir a priori olarak algılanır. Bu süreçte Basra petrol alanı ve Hazar Denizi, Büyük Güçler’in denetimlerine geçerken ve bölgemizde yeni haritaların biçimlendirilmesi söz konusu iken Ortadoğu ve Kafkasların geleceği belirsizliklere doğru sürüklenirken Türkiye’de bürokratik-siyasal kadrolar arasındaki gerginliklerin gerisinde, ülkenin iç ve dış politikasına yön vermek isteyen güçlerin rekabeti bu belirsizlik sürecinde kontrollü bir savaşa dönüşmüş gibidir.

Yüzyılımızın geçmiş son altmış yılında teröristlerin çoğu bombalı saldırıları, gerçekte Mossad/İsrail, CIA/Amerika ve MI5/İngiltere örgütleri tarafından sevk ve idare edilen uydurma düşmana karşı yapılan saldırılardı.

Son altmış yılda Batılı müttefik devletlerin istihbarat örgütleri, bugün başarıyla (!) sürdürdükleri Müslüman toplumlara karşı bombalı saldırıların çoğu Batılı istihbarat örgütlerince tezgâhlanan provokasyonlar şeklinde değerlendirilmelidir. Uydurma senaryolarla Dünya Ticaret Merkezi’ne ve /ABD Savunma Bakanlığı’na/ Pentagon’an 9/11/2001’de düzenlenen en namussuzca tertip ve sabotaj sonucu CIA ve Mossad’ın işbirliğiyle oluşturulan ABD’nin liderliğindeki koalisyonun Irak’ı ve Afganistan’ı işgal ve istilâya yönelik bir plânın parçasıydı.

Batılı toplumlar, hükûmetlerinin saldırgan politikalarına destek vermek konusunda kendi aralarında bir birlik oluşturuyor değillerdi; her bir hükûmet tertemizdi(!) terorist olan ötekiydi, kendi değil. Örneğin, Rus hükûmeti, 1999 yazında Moskova’da bir apartmanı yerle bir eden korkunç patlamayla ilgili Çeçen ‘teroristleri’ suçladı; fakat, Rus istihbara örgütü FSB’ye bağlı ajanlar, Moskova yakınlarında Ryazan’da bir apartmanın bodrum katında askerî patlayıcıları yerleştirirken görüldüler.2

Son dönemlerde ABD ve İsrail’in İran’a karşı izledikleri saldırgan politika; ABD, İsrail, İngiltere ve onların müttefiklerince yürütülen Ortadoğu’nun ve doğal kaynaklarının denetimini ele geçirmek amacına yöneliktir.

ABD bugün, gücünü silâhla ve CIA’le takviye eden zengin bir ‘elit kulübü’ tarafından yönetilmektedir, ki bu kulübün başka hiçbir otoritenin emrine girmeden istediği şekilde operasyonları yapması ve kendi iç örgütünden başka kimseye hesap vermeyen bir çete olması başlıca özelliğidir. ABD Kongresi ve Başkan, yönetici sınıf olan böyle bir çetenin elinde kukla durumundadır; yani Başkan’ın ve Kongrenin görevi sadece ABD yönetici eliti adına halkın desteğini sağlamak amacıyla bir illuzyon ya da demokrasi vitrini oluşturmaktan ibarettir.3

Sorunu stratejik bir yaklaşımla kavramaya çalıştığımızda; ABD, AB, Rusya ve hattâ Çin’in mücadele alanında bulunan Türkiye’nin, radikal ideolojilerin etkisine ve söz konusu devletlerin politikalarına karşı, mutlaka kendi halkıyla bütünleşerek çok güçlü kalması kaçınılmaz bir zorunluluk biçiminde karşımıza çıkmaktadır.. İronik bir durumdur, içinde bulunduğumuz süreçte en yetkili ağızlardan, Türkiye’nin ulusal çıkarları BOP’la örtüşüyor biçiminde açıklamaların geldiği ve/veya yine benzerleri tarafından BOP eş başkanlığına soyunulduğunun alenen ilân edildiği süreçte yazık ki başımıza gelenlerin (!) kafalarının ne denli karışık ve tipik Tanzimat aydını edasında olduklarını fark eden herkes, yaşadıklarımızı ibretle gözlemektedir.

Türkiye Cumhuriyeti’ni yönetenler; kendi bilim adamlarına, aydınlarına, gazetecilerine ve komutanlarına göstermediği hoşgörüyü, Azerbaycan’ı kaybetme pahasına Ermenilere gösteriyor; ayrıca teröristin önde gidenini, “mayın Efe”’si4 aydınlarınca halkın beynini iğfal ederek aklamaya çalışıyor. Yazık ki, gelişmekte olan toplumların halklarına, adalet ve insan hakları bu tür gerçek en büyük haydut devletin/ve yamaklarının elinde -bugün için-İslâm dünyasını terbiye aracı olarak kullanılıyor.

2003’ten bugüne kadar sadece Irak’ta katledilen insanların sayısı 1.5 milyonu aşmasına karşın, ne Irak’ta ne de Afganistan’da Haydut ABD ve yamaklarının barbarlığına, Türkiye’den- İslâmcı kardeşlerinden- hiç olmazsa “one minute” diye bir efelenme de görülmüyor. Ülkeyi yöneten kadro şimdilik Osmanlı’daki millet sistemini Cumhuriyet’e alternatif biçiminde dayatmak suretiyle toplumu demokratikleştireceklerini ümit ediyorlar!

Türkiye’yi cemaatler mozayiği cennetine(!) dönüştürmeye çalışanların idolleştirdikleri 19-20. yüzyıl Osmanlı sistemine dönüşle millî kalınamayacağı açık seçik olarak bilinmektedir. Söz konusu süreç daha çok Kozmopolit-İslâmcı politikaların uygulanışı ve başarısızlığının kanıtlarıyla doludur. Tarih bilinci olan herkes bilir ki, siyasal İslâmcılık ne zaman irtifa kaydetmişse beraberinde bölücülük de yaygınlaşmıştır ki bu sorunların çözümü için Osmanlı referans gösterilemez; zira bu sorunlar imparatorluk çözülüş döneminin yansımaları olduğu açıktır. Yoksa kimi dinci dinsiz ya da eski Marksist yeni liberallerin zannettiği ve tanımladığı gibi Jakoben dayatmacı Türkçü/Atatürkçü Cumhuriyetin yetersizliğinin sonucu değildir.

Bu konuyu kısaca açmak istiyorum: Kendi devletine diktatörlük, zulüm devleti gibi yakıştırmalar sağda ve solda marjinal grupların terminolojisi olagelmiştir ki, bu yaklaşım kaynağını 19. yüzyılda Osmanlı Devleti’ni despot biçiminde yorumlayan Ermenici muhalefetin söylemlerinden alır. Ermeni terör örgütleri, yabancı gözlemcilerin incelemelerinde yansıtıldığı gibi, 19. yüzyılda Batı kamuoyunu ve iç kamuoyunu etkilemek için sürekli “Türk hükûmetinin zalim ve iktidarsız” olduğu propagandasını yapıyorlardı.

Mustafa Kemal Atatürk: Batı ve Batılıyı En Doğru Anlayan Adam

Cumhuriyet Türkiye’sinde Osmanlı İmparatorluğu’ndan kalan bazı yapısal temel unsurları değiştirip onların yerine dünya uygarlığına ulaşmada ilk adım sayılan Batı uygarlığından esinlenmiş dinamik kendi kendini zorlamadan yenileme yeteneğini kazanmış kendine özgü bir toplum inşasını amaçlayan dünya görüşünün adı kısaca Kemalizm/Atatürkçülük olarak bilinmekte ve kabullenilmektedir. Dünya görüşüdür; çünkü büyük ansiklopedileri açarsanız demokrasinin de bir ideoloji olduğu bilgisinin yer aldığını göreceksiniz. Demokraside ideolojik devlet olmaz diyenlere, ideolojisiz toplum olur mu? Sorusunu da sormak gerekir; çünkü, ideoloji militanlaşma ya da tek seslilik değil, bir tarihsel bilinç/şuur meselesidir.

Biz toplum olarak yüzümüzü Batıya döndükten bu yana, sonuçları neden kabul ederek çabucak Batıya öykünmeye yeltendik. Batılı toplumsal kurumları ve bu kurumların teorik anlatımı olan modelleri kendimiz için bir kurtarıcı olarak benimsedik.

Yukarıdaki yaklaşıma karşı ulusal bir tez biçiminde ortaya çıkan Atatürkçülüğün tek çıkar yol olduğunu savunanlar, Teşkilât-ı Esasiye Kanunu’nu, yani başka bir deyişle İstiklâl Savaşı’nın tek maddelik anayasası olan hakimiyet-i milliye ve istiklâl-i tam ilkesini hatırlarından asla çıkarmamalıdırlar; çünkü bu cümleden kaynağını almayan her kuram ve uygulama ya da hazırlanan her yasa maddesi Mustafa Kemal’in kurmuş olduğu devletin dışına düşer. Topyekûn reformlar seti olan cumhuriyet devrimi, bu maddenin ışığı altında değerlendirilmelidir. Devletin niteliği, kaynağı ve amaçları bu maddeden kaynaklandığı taktirde bir anlam ifade edecektir. Eğer Atatürkçülükle, millî ve üniter devlet söylemiyle yola çıkacak olanlar varsa ve bu kurgusal düşünce bir ideoloji olarak benimsenecekse fikir ve uygulama ruhunu egemenlik kayıtsız şartsız ulusundur sözünden almalıdır.

Batıda halk egemenliği kavramı soyut ve kuramsaldır; ayrıca siyaset felsefesinin bir disiplinidir. Mustafa Kemal’de ise egemenlik kuramsal değil uygulama ve gerçektir. Cumhuriyet ise rejimle ilgili bir meseledir. Halk egemenliği, Sovyetlerde, nasıl Batıdakinden farklı bir içerik kazanmışsa, Mustafa Kemal’in kurduğu cumhuriyette de farklı bir anlam kazanmıştır. Burada bir parantez açmam gerekirse, Orbay, Karabekir, Cebesoy ve ötekiler Mustafa Kemal’in diktatörlük kuracağı endişesiyle –evet sadece bu nedenle- O’nu hanedana bağlılık düşüncesi ve hilâfet kurumuyla dengelemeye çalışma gayretine düştüklerinden sistemin tasfiyesine uğramışlardır. Bu kişilerin ülkeye hizmetlerini saklı tutmak koşuluyla akıbetlerinde şaşılacak bir durum bulunmamaktadır. Tarihin bir bilinç algılaması olduğunun farkındalığını gören hiç bir araştırmacı bu sonuca şaşmamalıdır.

Mustafa Kemal için önemli olan cumhuriyetten önce halk devletinin egemenliğidir. Cumhuriyet ise bunu sağlamanın en çağdaş aracıdır. Cumhuriyet ve bir dizi reformlar seti demek olan Türk Devrimi, hilâfet ve saltanata karşı bir antitez niteliğindedir; çünkü, bir soyun devlete egemen olması hakimiyet kayıtsız şartsız milletindir ilkesine aykırıdır. Bu cümleyle, hanedan ve hilâfetin çevresinde yapılanmış, yani, meşruiyetini bu kurumlardan alan her türlü cemaaat ve mozayik anlayışı ile düşünce ve yapı varoluş sebebini kendiliğinden yitirmiş olur.

Türk Rönesans’ına bu açıdan baktığımız zaman önümüze yepyeni bir ufuk açılır. Nasıl bir ülkede iki hükümdar olmazsa, egemenliğin de bölünemeyeceği düşüncesi, Mustafa Kemal’in şaşmaz ve sarsılmaz öngörüsünün ana çıkış noktasıdır. Bu anlayışın Batıdaki genel irade ve halk iradesi kavramlarıyla ilgisi olmadığı gibi, Kanun-ı Esasi ile de bir bağlantısı bulunmamaktadır. Oysa Mustafa Kemal düzenini hırpalamaya çalışan en muhafazakarlar bile bu Batılı söylemlerle O’nu ve sistemini yargılamaktadırlar!

Atatürk Batıcı değildi ve O, Batıyı çağdaş uygarlığı yakalamak şeklinde anlıyordu. Kendisi, geri kalmışlığın sebeplerini metodolojik dönüşümde gördü. Bu nedenle öncülüğünü Ba­tının yaptığı çağdaş uygarlığı yakalamak için ileri Batının yöntemini benimsemeyi tercih etti. Mustafa Kemal Atatürk Atatürk ne Batıyı taklit, ne de Batının safında ABD ve Avrupa’ya jandarmalık yaparak, ülkeyi kontrol edilemez borçlar içine sürükleyerek kendi halkını iç ve dış sömürüyle soyan, zaman içinde hemen hemen ülke çalışanlarının ezici bir çoğunluğunu asgari ücrete mahkum etmekte olan egemen zihniyete O’nun düşünce dünyasında yeri yoktur. Bu politikanın adı olsa olsa tek kelime ile soysuzluk olabilirdi. Kurduğu ekonomik model ve ülkeyi yabancı ülkelere borçlandırmama yöntemi, yeni Türkiye’nin özgün politikalarıydı.

Konuyu uzun tarihi dönemleri kapsayacak bir biçimde değerlendirecek olursak, Milli egemenlik anlayışının icabı tutum açısından, Tanzimat aydınını değerlendirdiğimizde; Tanzimat aydınları kapıkulu kadrosunun Batıcı kolunu oluşturduğunu görürüz. Bunlar için önemli olan devleti kurtarmaktı. Şimdiki en Batıcısından en muhafazakârına ulusun dışında ülkeyi kurtarmaya çalışan ve bu nedenle ülkeyi ABD ve İsrail’in kuyruğunda sürükleyen aklı evvel türedi zihniyetin ulusal egemenlik ülküsüyle ilgileri olduğu söylenebilir mi?

Oysa Mustafa Kemal Atatürk’ün kurtardığı, bir hanedan ve onun kapıkulları değil, yaşadığımız Türkiye toprakları açısından en az bin yıllık devlet geleneği içine sinmiş ulus ile onun devlet mirasıydı. Sosyal temellerinden yani halktan kopuk devlet kurtarmayı kendilerine meslek edinen Tanzimat aydınları hedeflerine Avrupa’yı taklit ederek ulaşmayı tasarlıyorlardı ki, günümüzün siyasal, radikal ve kamuoyunda yaygın olarak tanımlandığı şekliyle layt İslamcıları, Komünist avdetileri ve ayrıca her kökenden liberalleri hepsinin tutum ve söylemleri sizlere Tanzimat kapıkullarını çağrıştırmıyor mu?

Atatürk ve Batı

İlgili konuda Atatürk, Batıcı ve Doğuculardan farklı olarak yenileşme adı altında Türkiye’de uygulanma alanı bulan bazı girişimleri şöyle değerlendirmektedir:5

Size bir tablo çizeceğim.(…) Sultan Abdülmecid zamanında ve belki Reşid paşaların teşvikiyle, daha doğrusu dahil-i memleketde isyan ocağını körüklemekte olan Gayr-i müslim anasırı memnun etmek zaruretinden, bunların memnuniyetini iltizam eden [gerektiren] Avrupa’nın ve Garbın karşısında birşey yapmak lâzım geldi. Gülhâne Hatt-ı Hümayunu meydana çıktı. Peşinden, Kırım Savaşı sonucu Islâhat Fermanı geldi. (…) Daha sonra Sultan Aziz zamanında Âlî ve Fuad paşaların himmetleriyle bazı ıslâhat-ı adliye yapıldı; fakat netice-yi müsbite yok idi, görülemiyordu. Bunu temin gayesine matuf yeni bir ferman daha çıktı. İşte bu ferman-ı hümayunda bir meclis mevzubahis oldu; fakat bu meclis mevzu’ ıslahatı takip ve teftişe hizmetle muvazzaf [görevli] oldu. Avrupalılar, bu meclisin İslâm ve Hristiyan azadan mürekkep olmasını talep ettiler.

O dakika-yı tarihiyeyi kuvvetli hatıratla düşününüz efendiler! Dahilden isyan hariçten tazyik [ dış baskı] devam ediyordu[ne kadar da PKK terror hareketi ve beraberinde dış güçlerin Türkiye’ye baskı süreçlerine benzemektedir!]. (…) Sultan Hamit tahta geçtiği zaman Avrupalılar, Bosna ve Hersek memleketlerini ellerine geçirmek, ıslahatın behemehal iki ay zarfında tatbikini temin etmek için tazyikatta bulundular.

[ Sonuçta] Avrupalılar bu Devlet-i Osmaniye’nin başlı başına kendisini idareye gayr-i muktedir telâkki edilmesi lâzım geldiğini ve kati surette beyan ettiler. Böyle bir zamanda bir paşanın başkanlığında 16 memur 10 ulema ve iki askerden mürekkep bir heyet Bâb-ı âlide toplandı ve Kanun-ı Esasî’yi yazdı. Bu kitap milletin arzu ve amel-i hakikiyesi için müspet, maddi bir netice verecek nitelikte değildi.

Atatürk’ün egemenlik kayıtsız şartsız milletindir sözü devrimci/inkılapçı bir tohumu içerir; şöyleki, kayıtsız şartsız sözünde her türlü engeli kaldırmaya kararlı bir irade görülür. Ne O’nun kurduğu cumhuriyet Batıdakilere akraba ve ne de O’nun Teşkilât-ı Esasiye Kanunu Batı anayasalarıyla aynı soydandır. Mustafa Kemal amaçladığı atılımcılıkta sürekliliği sağlamak için de ilkeleri arasına devrimciliği yerleştirmiştir. Atatürk inkılapçılığında/ devrimciliğinde iki temel öge gizlidir.

Millî egemenlik demek olan halk egemenliğine karşı gelebilecek her türlü iç ve dış tehdide set oluşturmak,

Türk milletini çağdaş uygarlık düzeyine ulaş­tırmak için sürekli devrimci/inkılapçı atılımları gerçekleştirmek.

Burada özellikle belirtelim ki, çağdaş uygarlık düzeyi hedefine ulaşmak başka şey, bu doğrudan bir iradi meseledir; AB’ye girerek kurtulmak başka şeydir. Bu ikincisi halk egemenliğini ulusal egemenliği boğan bir süreçtir ki, kimlerin ağzından çıkarsa çıksın bu sözler, doğrudan ulusal egemenliği ve tam bağımsızlığı hedef alır.

Kurduğu devletin niteliği cihangir değil iktisadi ve kültürel idi. Bu anlayış bile başlı başına devrim olarak değerlendirilebilir. Atatürk için önemli olan Doğulu Batılı olma sorunu değil, çağdaşlaşma/muasırlaşma ya da çağdaşlaşamama sorunuydu. Atatürk’ten sonra, yazık ki, çağdaş uygarlık düzeyi kavramı Batıcı olmak ya da kendini Batılı sanmak anlamına gelmiştir.

Bugün ülkemizde aydınların önemli bir bölümü böyle bir yanlışlığın içine yuvarlanmış durumdadır. Bu yanlış düşünce toplumun ve devletin geleceğini toplumsal, ekonomik ve siyasal alanlarda bir açmaza sürüklemiştir. Osmanlı’nın kasideci, Tanzimat’ın ise taklitçi aydın tipinin yerine, yaratıcı ve yapıcı olan Mustafa Kemal’in oluşturduğu çevrede, yazık ki kendinden sonra kemikleşmiş, dogmatik, kısır ve dünyada eşi menendi bulunmayan bir acaip aydın tipi gelişmiştir.6

Bugün ise, devletimizi yönetenler, tarihten hiç ders almamışçasına bir üst-kimlik anlayışını yeniden gündeme taşımış, Ne mutlu Türküm sözünden duydukları rahatsızlığı dile getirmiş, okullarda içilen anttaki “Türküm” sözcüğünün kaldırılmasını istemiş bulunuyorlar. Şu sözler ise Türkiye Cumhuriyeti’nin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’ın:

“Türkiye Cumhuriyeti’nde 27 etnik grup yaşamakta. Bu 27 etnik grubun da varlıklarının tanınması gerekmektedir. Türkiye Türklerindir’ gibi tezler yanlıştır.” 7

Kabul etmek gerekir ki, yansıtmaya çalıştığım ulus devletleri etnik ve mezhep temelinde böl-parçala/ya da böl kimse yönetmesin yöntemi ara vermeksizin-ne kadar popüler ve Mr. Bush’a karşı ne denli demokrat görünümlü algılansa da- Mr. Obama döneminde de devam etmektedir.

Başbakanın yüzeysel bilgisi bir yana Türklüğün ve Türklüğün tarihsel gerçekliğinin tarihi en eski zamanlara kadar uzanır. Türklük etnik bir tanımdan öte ontolojik bir kavramdır. Sadece Bahaddin Ögel, Fuat Köprülü, Zeki Velidi Togan ve Faruk Sümer’e ve diğerlerine göre değil, Avrupalı tarihçilere göre de yazılı kültür kaynakları açısından Köktürk Kağanlığı dönemi Türk tarihinin başlangıcı olarak gösterilir. Biz Türk Dünyası tarihçileri için ise atalarımızın kendi öz kaynaklarına kavuştuğu dönem olarak nitelendirilmektedir. Bana göre bu dönem, Klasik Türk Kağanlığı dönemi olarak Türk Dünyası için özel bir yere ve öneme sahiptir. Klâsik Türk Kağanlığı dönemi diyorum; zira Orhun Anıtları’yla Köktürkler, Büyük Bozkır’da yeni bir tarihî dönemi başlattıklarının habercisi oldular. Bu anlamda Orhun Anıtları yeni bir başlangıcın başlamasını müjdeliyordu. Türk boylarının, devletlerinin, dillerinin hakimiyet devrinin başladığını, hakanlık boyunun o dönemin en kahraman savaşçısı Kültegin’in anısına dikilen en büyük anıt dünyaya şöyle ilân etmiştir:

“Yukarıda mavi gök, aşağıda yağız yer yaratıldığında, ikisinin arasında insanoğlu var edilmiş. İnsanoğullarının üzerine ata-babam Bumin Hakan ve İstemi Kağan yaratılmış. Onlar tahta oturduktan sonra Türk milletinin ülkesini, töresini idare etmişler.Türk halkının kanunlarını tespit edivermişler.”8

Burada dünyanın yaratılış tarihi, insanların varoluş tarihiyle harmanlanmış; insanoğullarının yaratılışı da “yeryüzünün dört bir yanını kaplayan halklara” nizam veren ilk Türk hakanlarının hükümdarlık devriyle beraber verilmiştir.

Orhun yazıtları; 725’te Tonyukuk, 732’de Kültigin ve 734’te Bilge Kağan adına dikilmiştir. Yazıtların belli bir insanî ve edebî değerleri vardır: Açık, kesin bir dille özenli bir biçimle yazılmış ve ayrıntılara önem verilmiştir. Öğretici bir anlayışla yazıldıkları için, mutluluklarını “ halkın karnı toktu”, mutsuzluklarını “ateş ve fırtına gibi geldiler”, çaresizliklerini “gören gözlerim görmez, bilen bilgeliğim bilgisiz kaldı”, mücadelelerini ise “bıraktım kanım aksın” gibi basit ve gerçekçi ifadeyle dile getirdikleri görülür.9

Orhun-Yenisey anıtları, sadece önemli birer tarihi belge değil, aynı zamanda gelişmiş edebî ürünlerdir. Bunlar arsında en büyükleri olan Bilge Kağan ve Kültegin anıtları, söz konusu açıdan hayli güçlü ve zengindir. Klyasthorny ve Sultanov’un yaklaşımlarına göre, tüm Ortaçağ Türk edebiyatı içinde, hitabetin ve yüzyıllar boyunca sergilenen kahramanlıkları konu alan sözlü destanların geleneksel şekillerini koruyan politik düz yazı türünün Orhun Anıtları’ndan daha parlak örnekleri bulunmamaktadır.10

Jean Paul Roux’nun yansıttıklarına göre, Orhun Yazıtlarına yapılabilecek tek eleştiri,savaş sahneleri yansıtılırken şiir ve düzyazının yer değiştirdiği ritimli cümleleriyle aşmaya çalıştıkları; ama başarılı olamadıkları tek düzelikleridir. Yazıtlarda, günümüzde erdemli her insanda bulunması istenen sadakat, cesaret, özgürlük aşkı… siyasî ve ahlâki kaygılar, dinî kaygılarla açıklanır. Yazıtlar kusursuzdur.Uzun bir evrim geçirdiği dilinin eskiliğinden belli olan bir edebiyatla birdenbire ilk kez burada karşılaşmamız gibi, dilin kusursuzluğu da sorun çıkarmaktadır. Bugün bile eğitim görmüş bir Türk’ün bu yazıtları rahatlıkla okuyabildiğini görmek oldukça ilginçtir. Yazıtlarda görülen millîyetçilik, Mustafa Kemal Atatürk’ün millîyetçiliğini hatırlatmaktadır. Dil açısından da yabancı dillerden çok az kelime kullanılmıştır.

Birinci Köktürk Kağanlığı’nın 630’da yıkılması sonucunda Türkler, Merkezi Asya’da 680’e değin Çinlilerin egemenliği altında kalırlar.Bu dönemde Türk “beyler”, küçümsenemeyecek oranda kültür ve yaşam biçimi açısından Çin tesirinde kalırken halk, konuyla ilgili araştırmaların ortak bir dille yansıttıkları şekliyle, gelenek ve göreneklerini korumak suretiyle “Türk kalmaya” devam etti.

Bu olgunun temel sebebi, halkın yaşam biçimini değiştirmemesi, yurtlarını, atlarını, sürülerini terk etmemesi ve engin yani uçsuz-bucaksız topraklarını, mekanlarını terk etmeden özgürce yaşamak arzusundan başa bir düşünceyle açıklanabilir miydi? Eski Türklerde, bugün de olduğu gibi, özgür ve bağımsız yaşamak bir tutku hâlinde insanın ve toplumun zihinlerine sanki “kazınmıştı”. Bu nedenle halk, devletinin yıkılıp bağımlı hâle gelmesinden mutsuzdu ve bu nedenle acı çekmekteydi. “bey” iken bağımlı hâle gelmiş, “efendi” iken “tutsak” olmuştu.11

Orhun Anıtları’nda yansıtıldığı şekliyle, zamanla halkta millîyetçi duygular güçlenmiş, bu duygular her ne kadar kavme ve hanedana bağlılıkla karıştırılsa da, hatta kimilerince tarihi bir çelişki olarak görülse de oldukça gerçek bir duyguydu. Halk, beylerin de soyluların da millî yaşamalarını, millî düşünmelerini ve halktan kopmamalarını istiyordu.Kopanları ihanetle suçluyordu; eskinin görkemli günlerini yeniden yaşatacak bir kağan bir önder bekliyordu. Kısaca tanımlamak gerekirse özgürlüğü, bağımsızlığı, refahı ve barışı öngören bir dünya görüşünün yansımasıydı bu.

Bilge Kağan anıtında; evrenin yaratılışı ile beraber giden bir tertip ve düzen içinde Türk egemenliğinin altı çiziliyor:

“Atalarım Bumin Hakan ile İstemi Kağan tahta oturmuş, Türk milletinin ülkesini, töresini idare edivermiş.Dört bir yanı düşman imiş. Asker sevk edip, dört bir yandaki kavmi itaat altına almış…(…) Onlar bilge hakan imişler, cesur hakan imişler..Buyrukları da bilge imiş, cesur kararlı imiş. Beyleri de kavmi de uyum içinde imiş. O yüzden devleti dikeltip/kurup kanunlar, töreler koymuşlar…”12

Daha sonra ise yeteneksiz yöneticilerle halk arasındaki uyumsuzluklar dile getiriliyor ve toplumsal karışıklık şöyle yansıtılıyor:

“…oğul baba gibi yaratılmadığından bilgisiz kağanlar tahta oturmuşlar. Buyrukları da bilgisiz imiş, fena imiş. Beyleri ve kavmi asi olduğundan, Çin kavmi de hilekâr, kurnaz olduğundan küçük kardeş büyük kardeşe kıyam ettiğinden, beylerle halk arasında nifak olduğundan, yani, toplum düzeni bozulduğundan Türk milletinin sahip olduğu devletin yıkıldığı” konusu işlenir. Kısaca Birinci Türk Kağanlığı’nın kuruluşu, yükselişi ve daha sonra parçalanışı, Bilge Kağan tarafından böyle yansıtılır.

Hakanlığın ideolojisi iki prensibe dayanmaktaydı: Çin kültürünün dışlanması ve Orta Asya halklarını tek bir yönetim altında birleştirmek. “…altın, gümüş, şarap ve ipeği bol veren Çinlilerin dili şirin, ipeği nefis imiş. Şirin dili, nefis ipeği ile aldatıp, uzak milleti bu şekilde kendine yaklaştırıp kendi ‘kötü ilimlerini’ öğretirmiş…”

Takdir edersiniz ki buradaki “kötü ilim” Türkün karakterine uygun olmayan eğilimlerin, düşüncelerin, yani Tonyukuk’un da kıyasıya eleştirdiği Budizmin genel adıdır. Atatürk’ün, 20 Mart 1923’te Konya’da gençlerle sohbet ederken yaptığı uyarının üslûbu Bilge Kağan’ın diliyle örtüşmektedir:

“…aydınlarımız, milletimi en mutlu yapayım der. Başka milletler nasıl olmuşsa onu da aynen öyle yapalım der; ama düşünmeliyiz ki böyle bir teori hiçbir devirde başarılı olmuş değildir. Bir millet için saadet olan bir şey, diğer millet için felâket olabilir. Aynı sebep ve şartlar, birini mutlu ettiği hâlde, diğerini bedbaht edebilir. Onun için, millete gideceği yolu gösterirken [yol gösterme Bilge kağan ve Atatürk’te ortak işlenen konudur] dünyanın her türlü ilminden, keşiflerinden, gelişmelerinden istifade edelim; ama unutmayalım ki, asıl temeli kendi içimizden çıkarmak mecburiyetindeyiz.”13

Mustafa Kemal Atatürk, tıpkı Bilge Kağan gibi, Türklük dünyasının en eski dönemlerini referans olarak kullanmıştır. Orta Asya’da güçlü, düzenli, kendi dönemlerinde komşuları tarafından saygı gören devletler kuran atalarımızın, zaman içinde temasta olduğu Arap-Sasani-Bizans devletlerinin çöküş süreçlerindeki yapılarından olumsuz etkilendiklerini belirtir. Türkler, söz konusu toplumların, “bozuk adetlerinden ve fena yönlerinden etkilenmekten kendilerini kurtaramadıkları için, kendilerinde karışık, gayr-i millî [bilge Kağan’ın “kötü ilim” olarak nitelendirdiği istenmeyen düşünceler] gayr-i insani zihniyetler doğurmuştur.” şeklinde değerlendirme yapar.

Atatürk’te ulusal bağımsızlık/tevilsizlik için ihtilâlci bir yöntem benimsendiği görülür. Eski Türkçe’deki halk, vatan ve devlet anlamlarına gelen “İl-el/ata yurdu” sözü O’nun için farklı bir anlam ifade eder. “Osmanlı memleketleri parçalanmıştı, ortada bir avuç Türk’ün barındığı ‘ata yurdu’ kalmıştı”. Bu nedenle, “…ne kadar zengin/bay ve yüksek hayat standartlarına sahip olursa olsun istiklâlden mahrum bir millet, ileri ülkeler nazarında uşaklık muamelesinden öte bir ilgi görmez.(…) Yabancı bir devletin himaye ve sahipliğini kabullenmek, insaniyet özelliklerinden nasipsizliği gösterir. Bu dereceye düşmemiş olanların, kendi istekleriyle başlarına bir yabancı ‘efendi’ getirmelerine asla ihtimal verilemez. Bu anlayışa karşı olarak Türk’ün haysiyeti, izzet-i nefis ve kabiliyeti çok yüksek ve büyüktür. Böyle bir millet esir yaşamaktansa yok olsun evlâdır. Bu nedenle ya istiklâl ya ölüm.”14

Emperyalist Batılı güçler, Atatürk’ün izlediği politik harekete Kemalizm adını vermiştir.15 Kemalist burada ulusçu anlamdan daha çok millîci/milliyetçi anlama gelmektedir. Millîci kavramı saldırgan devletlere karşı istiklâl savaşı veren tüm mazlum milletlere Kemalizm’in bir armağanıdır. Bu niteliğiyle anti-emperyalist bir özelliği içerir.

Atatürkçülüğü/Kemalizm’i sadece lâiklikten ibaret sananlar vardır ki, onların kulaklarını çınlatmak istiyorum; çünkü halktan, millîlikten/milliyetçilikten ve tabii ki tam bağımsızlıktan kopuk yalnızca lâik Atatürkçülük, herhalde, masonik bir öz ihtiva eder. Açıklamaya bile gerek yoktur; eğer öyle olsaydı dünyadaki tüm lâikleri Kemalci saymamız gerekecekti! Keza burada şu gerçeğin altını da kazımalıyım ki, Türkiye’de klâsik söylemle bilinen milliyetçi düşünceyi temsil edenlerin zihninde emperyalizmle ilgili açık bir politika bulunmamaktadır. Bunun ana sebebi-bana göre-anti-emperyalizm kelimesinin söz konusu kesime eski kızıl tehdit’i çağrıştırmış olabileceğidir; ayrıca şu konuyu açıklıkla belirtmeliyim ki, Türkiye’nin tüm anayasalarının felsefî özünü oluşturan Atatürkçülüğün ne masonlukla ne de her türlü tarikatçilikle hiçbir ilişkisi bulunmamaktadır. Bilindiği gibi gizlilik karanlık emelleri de beraberinde getirmekteydi.

Makalenin başında yansıttığımız gibi; Türkiye cumhuriyeti’nin anayasal sistemini iğdiş ederek GDO’ya dönüştürmek isteyenler ya da kendi yönettiği devlete pusu kuranlar memleketi emperyalist haydut devletlerin politikalarına mahkûm ederken Atatürk’ten hiç utanmazlar mı? Atatürk’ten, tarihî olan geçmişten ve keza tarihî olan milletten.

Dipnotlar:

1. Lemonde Diplomatique , Ekim 2009.

2. Pravda, 11. 11. 2009.

3. Pravda, 11. 11. 2009.

4. Mayın Efesi: Kaçakçılar huduttan geçerken ön­ce mayın efesini sürerlermiş öne.

5. Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri-I, TBMM’

nde ve CHP Kurultaylarında (1919-1938), Türk İnkılâp Enstitüsü yayını, İstanbul 1945, s.200-202.

6. Batıcı Türk aydınının tarihî süreçte yerini belirlemek açısından ciddi bir perspektif yakalamak için bkz., Cahit Tanyol, Atatürk ve Halkçılık, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, Ankara 1981.

7. Metin Sever – Cem Dizdar, İkinci Cumhuriyet Tartışmaları, Başak yayınevi, Ankara 1993,  s.422.

8. S. G. Klyashtorny-T. İ. Sultanov, Kazakistan Türk’ün Üç Bin Yılı, (Rusça’dan Çev.; D. Ahsen Batur), Selenge Yayınları, İstanbul 2003, s. 83, 167.

9. Jean Paul Roux, Orta Asya Tarih ve Uygarlık, (Çev.; Lâle Arslan), Kabalcı Yayınevi, İstanbul 2003, s. 150-151; Orhun Yazıtları, 1712’e Poltava’da Ruslara esir düşen İsveçli subay I. Strahlenberg tarafından Yenisey Vadisi’nde bulundu. Yazıtlar İsveç Runik yazısına benzetildiği için onlara Runik adı verildi. Batılı bilim adamlarınca bu ad kullanıldı ve yaygınlaştırıldı. 1889’da ise Orhun Nehri vadisindeki devasa dikili taşlar ise Danimarkalı W. Thomsen ve ünlü Türkolog W. W. Radloff tarafından çözülerek okundu. Bu yazıtların genel adı Orhun-Yenisey Anıtları’dır. Bkz., S. G. Klyashtorny-T. İ. Sultanov, Kazakistan Türk’ün…, s. 165.

10. Klyashtorny-Sultanov, Kazakistan Türk’ün..., s. 166-167.

11. Roux, Orta Asya…, s. 144-145.

12. L. N. Gumilev, Eski Türkler, (Çev.; Ahsen Batur), Selenge Yayınları, İstanbul 2003, s.407.

13. Atatürk, Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri II, Atatürk Araştırma Merkezi Yayını, Ankara 1989, s. 145.; Konya’da yaptığı konuşmanın bir yerinde Atatürk diyor ki; “…milletimizin tarihini, ruhunu, ananelerini doğru, sağlam, dürüst bir bakışla görmeliyiz. İtiraf edelim ki hâlâ ve hâlâ aydınlarımızın gençleri arasında halkla mutabakat[halkla birlikte hareket etme] kesin değildir. Memleketi kurtarmak için bu iki zihniyet arasındaki ayrılığı durdurmak, yürümeye başlamadan evvel, bu iki zihniyet arasında mutabakatı [uzlaşmayı] sağlamak lâzımdır. Bunun için de halk kitlesinin yürümesini biraz hızlandırması, biraz da aydınlarımızın çok hızlı gitmesi gerekmektedir. Lâkin halka yaklaşmak ve halkla kaynaşmak daha çok ve daha ziyade aydınlara düşen bir görevdir.” 20 Mart 1923.

14. Mustafa Kemal Atatürk, Nutuk, Atatürk A­raş­tırma Merkezi Yayını, Ankara 1997, s.9.

15. Basın Yayın Genel Müdürlüğü tarafından tarih verilmeden basılmış olan ve fakat 1937 tarihli olduğu kabul edilen Türkiye’yi dış dünyaya tanıtmak için yayımlanan Resimlerle Türkiye başlıklı kitabın önsözünde şu açıklamaların yer aldığı görülür: “Kemalizm, Türkiye Cumhuriyeti’nin yeni düşünce tarzıdır. Bu ideolojinin dünyevî işleri kavrayış metodolojisi Avrupalıdır; ama temeli Türk’tür. Kemalizm, bir yandan Türk milletinin tarihinde bir yeniden doğuş [yani Rönesans], öte yandan da kültür tarihinin çağımız ve zamanımızın şartları açısından bir eleştirisidir. Kemalism, yeni doğmuş bir ülkenin taptaze bir dünya görüşü ve taze bir hayatî görev olduğundan, Avrupa’nın hâlâ bir çözüme kavuşmamış olan tartışmalı sanayi sorunlarına bakarak kendine göre bir tercih yapmış ve onu derhal gerçekleştirmeye geçmiştir.” Bkz., Ernst E. Hirsch, Anılarım Kayzer Dönemi Weimar Cumhuriyeti Atatürk Ülkesi, (Çeviren: Fatma Suphi), Tübitak Yayını, Ankara 1997, s. 290-291.

Bu yazıyla ilgili görüşlerinizi gönderebilirsiniz:
Size ulaşmamız için lütfen aşağıdaki formu doldurun:
İsim: 
Soyisim:
Telefon: ( 0   )
Cep Tel: ( 0   )
E-posta: 
Şehir: