Kaya Ataberk
Darbe mi Demokrasi mi?
Darbe Karşıtı Koalisyon
Son zamanlarda çok moda haline gelen faşist siyasal tavırlarından biri de “darbe karşıtlığı”... Aslında hem “darbe karşıtı” hem de faşist olunamayacağı açıktır. Ama işte bizim ülkemizde oluyor. Hem de en yaygın biçimiyle…
Özellikle Türk Ordusu’nun tasfiyesine yönelik gerçekleştirilen son Kürt-İslam operasyonunun zamanlama marifetiyle 28 Şubat’ın yıldönümüne denk getirilmiş olması “darbe karşıtları” koalisyonunu harekete geçirdi. “Darbe karşıtları” AKP’nin “sivil” faşizmini desteklemek için eylem yapıyorlar.
1 Mart tarihli gazetelerin tümünde bunların haberi aşağı yukarı benzer ifadelerle ve tek cepheden bakılarak verilmişti. “Darbe karşıtları” başta İstanbul İstiklal Caddesi olmak üzere birkaç ilde eylem ve yürüyüş yapmışlardı. Gazetelerin yazdığına göre eylemciler 28 Şubat’ın yıldönümünde “darbeleri protesto etmek için” bir araya gelmişlerdi.
Eylemin tarih seçiminden de anlaşıldığı gibi “darbe karşıtlarının” hedefinde her şeyden önce 28 Şubat süreci vardı. Eylemciler ne 12 Eylül’ü protesto ediyorlardı, ne de 12 Mart’ı… Türkiye’de solun, Atatürkçülüğün ezilmesinin ve ABD uyduluğunun sağlamlaştırılmasının iki önemli dönüm noktası bu tarihlerdi. Fakat nedense bunlar bizim “darbe karşıtlarının” gözünden kaçıyordu. Oysa ki eylemcilerin arasında sadece 12 Eylül’ün beslediği Şeriatçılar ve PKK’lı faşistler değil, ÖDP’li ve EMEP’lilerden, Taraf gazetesi okurlarına kadar liberaller, “solcular” da vardı.
Bilindiği gibi bu tip eylemler hep Zaman gazetesi tarafından övülür. Bu haberleri genelde “türbanlı kızlarla, sosyalist görünümlü kişiler bir aradaydı” vs. şeklinde verirler. Yani bu eylemlerde tüm “eğilimler” vardır. Şeriatçısı, liberali, Kürtçüsü, Batıcı “solcusu” hepsi bir aradadır. Hatta şimdilerde bir kısım Atatürkçü görünümlü “aydın” da bunların peşine takılmış durumda. Kimse birbirinden rahatsız değildir. Eğilimler çeşitlidir ama düşman tektir: Türk Ordusu…
“Tüm Kötülüklerin Anası”: Ordu
Gerçekten de Türkiye’de en azından bir kesim açısından tüm kötülüklerin anası; Türk Ordusu. Bu kesim belki bugün için öyle çok kayda değer bir kitleye ulaşabilmiş değil. Ama bunlar AKP faşizminin tüm medya olanaklarını, tarikat ağlarını ve Amerikan destekli “taraf”lı polis bültenlerini sonuna kadar kullandıkları için seslerini yüksek perdeden çıkarma şansına sahipler. Gerçi tüm çabalarına, AKP’nin tertip operasyonlarına ve faşist “hukuk”un kullanıldığı sürecin yıpratıcı payına karşın Ordu hâlâ Türkiye’de en güvenilir kurum olma özelliğini koruyor. Fakat burada önemli olan, Türk milleti arasında Ordu düşmanlığının yerleştirilmesi için ilk kez bu kadar kapsamlı bir operasyonun devreye sokulmuş olması. Kürt-İslam faşizmi, bir taraftan Türk Ordusu’nun ABD karşıtı komutanlarını tutuklayarak sürecin askere tasfiye yönünü tamamlamaya çalışırken, saldırının ideolojik cephesi de işte bu “darbe karşıtlığı” modası üzerinden devam ediyor. Emperyalizm, Ordu’yu fiili olarak etkisiz hale getirirken, bir taraftan da psikolojik olarak halk desteğinden mahrum bırakarak güçsüz düşürmenin peşine düşüyor.
Türk Ordusu, konumu ve gücü itibariyle özellikle 90’lı yılların başından beri iki ABD projesinin önündeki en önemli engeli oluşturuyor. Bunlardan birincisi Türkiye’nin Amerikancı bir hilafet rejimine sürüklenerek, Türk halkının her türlü sol ve ulusal olanaktan, alternatiften uzak tutulması. Ordu özellikle 28 Şubat sürecinde gericiliğe, Şeriata karşı gösterdiği kararlı tutumla bu özelliğini ortaya koymuştu.
Ordu’nun ABD açısında diğer ölümcül günahı da Kürt devletinin önündeki en büyük engeli oluşturuyor olması. ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi’nin olmazsa olmazı Büyük Kürdistan’ın kuruluşunun önünde durması, Ordu’nun en önemli özelliği… Gerçekten de Ordu’nun son yirmi yıllık karnesine baktığımız zaman ortaya çıkan tablo, ABD emperyalizmi açısından kırık notlarla dolu. Bu durum bile ABD’nin hedef tahtasına Türk Ordusunu oturtması için yeterli sebebi oluşturmuştur aslında.
Duruma bu açıdan baktığımız zaman aslında ne olup bittiğini kavramak için çok da çaba sarf etmeye gerek kalmıyor. Ne her gün, her an bomba haberlerle güncellen internet siteleri, ne Taraf gazetesinin eline ulaşan son belgeler, ne de komplo teorileri gerekli. Ama öyle bir siyasal-psikolojik ortam yaratılmış oluyor ki bu bilgi-belge kirliliğinin sonucunda az çok siyasetle ilgilenen sıradan insanlar bile Türkiye’de kötü giden ne varsa bunun “darbelerin” suçu olduğunu rahatlıkla söyleyebiliyor. Topluma böyle bir kör inanç aşılanıyor, Ordu’nun gericiliği, faşistliği bir dogma olarak önümüze getiriliyor.
Öyle ki askerin en küçük bir etkisinin militarizm demek olduğu bunun da doğal olarak gericilik anlamına geleceği bir ön kabul olarak tüm tartışmaların çerçevesini çiziyor. Evet, emperyalizm kendisine bir günah keçisi arıyordu ve buldu: Türk Ordusu. İdeolojik saldırıdan etkilenmeyen açık ve özgür zihinler için bu kolay bir tespit olabilir, fakat saldırının karşısında geri adım atanlar için “darbe karşıtı demokratların” gerçekte kim olduklarını ve ne savunduklarını biraz daha yakından incelemeliyiz.
Toplum ve Siyasetten Soyut “Antidemokratik Ordu” Tezi
Darbe karşıtlarından herhangi birine “Türkiye’de demokrasinin önündeki engel nedir” diye sorsak; “tabii ki asker” cevabını alırız.
“Peki, tarihte karşımıza çıkan faşist rejimleri yaratanların arasında hiç sivil yok mu diye sorduğumuzda” ise verecek bir cevapları yoktur. Çünkü özellikle Avrupa’da ortaya çıkan Hitler-Mussolini tarzı faşizmlerin büyük çoğunluğu “sivil” hareketler olarak doğmuştu ve gelişmişti.
Yine bizim darbe karşıtları görmek istemese de Üçüncü Dünya’da sık sık askerlerin başı çektiği bağımsızlıkçı, demokratik ve sosyalist eğilimli rejimler kurulmuştu. Gerçekte ne onların “sivilleri” çok sivildir ne de askerlerin hepsi faşisttir. Yani aslına bakılırsa, demokrasi tartışmasını asker-sivil ikilemi içinde yapmak derin bir yanılgıdır. Türkiye’nin son yıllarında ortaya çıkan “darbe karşıtlığı” örneğinde ise karşımıza çıkan planlı bir operasyonun yarattığı çarpık bilinçlenmedir.
Darbe karşıtları açısından demokratlığın tek kriteri “sivil” ve Ordu’ya karşı olmak. Bu kıstasın dışında siyaset sahnesinin neresinde konumlansanız olur. Tabii askerlerin de ideolojisi olarak tanımladıkları Atatürkçülük ve milliyetçiliği bunun dışında tutmalıyız. Darbe karşıtları açısından Kemalizm özü gereği antidemokratiktir!
Demokrasi bunlar açısından son derece soyut bir kavramdır. Aynen Ordu’nun toplumsal hayatın ve siyasetin tamamen dışında tutularak; değişmez-sorgulanmaz bir gericiliğe mahkûm edilmesi gibi demokrasi de tüm diğer kavramlardan, gerçeklerden tecrit edilmiş bir konuma getirildi. Demokratlığın ne olduğuna verilecek tek cevap artık “askerin ve Atatürkçülüğün dışında olan her şey” ya da “sivil toplum”dur. Bu sivil toplumun ne olduğu ise bir türlü tanımlanamaz. AKP’ye muhalif olan tüm örgütler darbeci, diğerleri ise “sivil”dir. Yani formül çok pratiktir!
Burada son derece abartılı bir yüzeyselleşme vardır aslında. O tüm “sivil toplumcu”, “darbe karşıtı” tezlerin boyası kazındığı zaman altından ancak sığ bir Ordu ve muhalefet karşıtlığı çıkar. Fikirleri biraz derinleştirmeye çabaladıklarında ise bir kısır döngünün içinde kalırlar. Bunlar açısından Ordu’nun gericiliğinin ya da antidemokratik oluşunun tek nedeni Ordu’nun askerlerden oluşuyor olmasıdır. Askerler neden gericidir diye fikir yürütüldüğünde ise askerlerin antidemokratik oldukları noktasına varılarak, başlangıca dönülen bir düşünce dolambacının sonuna varılır. Fikir denkleminin iki tarafının artı ve eksileri birbirini götürür, “darbe karşıtı”nın elinde ise koca bir sıfırdan başka bir şey kalmaz.
Fakat gerçekçi bir analiz yapmak istersek şurası açıktır ki kurumlar da ancak toplum ve tarih içindeki yerleri temel alınarak değerlendirilebilecek gerçekliklerdir. Bu anlamda Ordu’yu değerlendirmek için de öyle evrensel geçerliliği varmış gibi kabullenilen tespitlerle yola çıkılamaz. “Mutlak iyi” ya da “mutlak kötü”, siyasetin değil ancak ilahiyatın tartışabileceği bir konudur. Bu tip kategoriler sadece inanç alanında bulunabilir.
Gerçekten de Türk Ordusu’nun yakın tarihine baktığımızda aynı ordunun hem dünyanın ilk antiemperyalist kurtuluş savaşını verdiğini, hem 27 Mayıs gibi sağ karşıtı bir müdahalenin aktörü olduğunu hem de 12 Mart ve 12 Eylül Amerikancı darbelerinin uygulayıcısı olduğunu görürüz. 1990’ların sonlarında ise Ordu’nun ilk kez NATO sürecini sorguladığını, 28 Şubat’ta gericiliğin Türkiye’yi ele geçirmesini engellediğini, ardından da ciddi anlamda ABD ile ilişkileri gözden geçiren bir noktaya ulaştığı gerçektir.
Demek ki Ordu da toplumla ve tarihle beraber değişebilmektedir. Hatta tam karşıtına da dönüşebilmektedir. Bu anlamda Ordu’ya düşman olmanın bilimsel bir anlamı olamayacağı gibi soyut bir “darbe karşıtlığının” da anlamı olamaz.
Yani Türkiye bugün sadece darbeler yüzünden bu noktada demek bile gerçeği ortaya koymaz.
Darbeler mi Gericiliği Yarattı, Gericilik mi Darbeleri?
Gerçekten de Türkiye bugün ekonomisi dışa bağımlı, NATO-ABD-AB kıskacına sıkışıp kalmış, Şeriatçılığın yükseldiği, Kürt ırkçılığının ülkenin bir bölümünü neredeyse kontrol ettiği bir ülke. Kısacası gericiliğin her türlüsünün Türkiye’de etkili olduğunu söylemek yanlış olmaz. Peki, bu tabloyu yaratan nedir?
Türkiye, yakın tarihinde askeri müdahaleler olduğu için mi bu noktadadır? “Darbe karşıtlarına” bakılırsa bu durumun tek sorumlusu askeri darbelerdir. Bunlar arasında da özellikle 27 Mayıs ve 28 Şubat’ı suçlu bulurlar, dillerinden bu iki tarihi düşüremezler. Onlara göre DP döneminde de Refah-Yol döneminde de Türkiye demokrasinin güvenli sularında yüzmekteydi. Bir anda askerler duruma müdahale ettiler ve güzel gidişi bozdular. Onlar açısından Menderes’in kurduğu faşist eğilimli diktatörlüğün, muhalefetin her türlüsünü sindirmesi de 90’lı yıllarda gericiliğin katlettiği ilerici aydınlar da Sivas gibi katliamlar da önemli değildir. Onların kriterleri çok farklıdır. Bu nedenle Fethullahçısı da ÖDP’lisi de her iki durumda da askerlerin değil, Menderes ve Erbakan’ın yanında beraberce saf tutarlar.
Buraya kadar yapılan işin sadece bir boyutu. Fakat yapılmak istenen daha kapsamlı bir operasyondur. “Darbe karşıtları” bir solcuyla karşılaştıklarında “Ordu’nun 12 Mart ve 12 Eylül’ü yaptığını, bu nedenle askerin hiçbir koşul altında haklı olamayacağını, savunulamayacağını” söylerler. Fakat bu faşist, Amerikancı müdahaleleri yaratan şeyin ne olduğuna asla değinmezler. Sonuçta, 1938’de Atatürk’ün ölümünden beri Türkiye emperyalizmin güdümüne ve müdahalesine açık hale gelmiştir. Bu süreç zaman zaman Menderes tarzı sivil diktatörlüklerle sürdü, zaman zaman da 12 Eylül tipi darbe dönemleriyle. Fakat Amerikancılık hiç değişmedi.
Ama Talat Aydemir’lerin neden asıldığını ve kimlerin uzlaşması sonucunda atıldığını kimse gündeme getirmez. 12 Mart yapılmasaydı, Ordu’nun içerisinde bulunan antiemperyalist ilerici unsurların ne sonuçlara ulaşmaya çalışacaklarını kimse hatırlatmaz. Ya da 12 Eylül faşist darbesinin ne kadar devrimci subayı işkenceden geçirdiğini, 1980 yılında bile 12 Mart’ın üzerinden dokuz yıl geçmesine karşın hâlâ ilerici askerlerin nasıl olup da tükenmediğini açıklayamazlar. Fakat ortada bir darbe öcüsü vardır ve bu öcü faşist darbenin gerçek nedeninin üstünü örtmeye yaramaktadır. 12 Mart ve 12 Eylül örnekleri üzerinden sol vicdan esir alınmaya çalışılmaktadır.
Sonuçta 12 Mart ve 12 Eylül’ü ABD desteğiyle gericiler yaptırdı. Fakat olaylar askerlerin içinden bir kısım faşist generalin çıkıp darbe yapmasında düğümlenmiyordu. Olayların bu noktaya ulaşmasında, Atatürk’ün ölümünden beri Türkiye’yi yöneten sağcıların, ABD tekelleriyle birlikte Türk milletini sömüren komprador burjuvazinin payı çok daha büyüktü. Sonuçta Ordu’yu, NATO sürecine sokarak içine Amerikancı generalleri yerleştiren de Türkiye’nin bu “sivil” ama sağcı güçlerinden başkası değildi. Türk askerini Kore’ye 27 Mayısçılar değil Menderes’ler göndermişti.
Yani Türkiye’yi ABD’ye teslim eden soyut bir askerler grubu değildi. Aksine Türkiye’yi sağcılaştıran da Kenan Evren tarzı faşist askerleri yaratan da bu karanlık, sağcı güçlerdi. Türk Ordusu’nun devrimci ve antiemperyalist unsurlarını ezenler ise bu Kenan Evren’ler, Faik Türün’ler olacaktı.
Kısacası gericiliği yaratan darbeler olmadı, aksine darbeleri yaratan gericiliğin, sağcılığın ta kendisiydi. Bunların tümünün kökeninde de Türkiye’yi Amerikan eksenine sokan “sivil” sağcı güçler vardı.
Türk Ordusu’nun 1910’lardan günümüze kadar gelen sürecinde 12 Mart ve 12 Eylül bir sapma olarak ortaya çıkar. Bunun dışındaki dönemlerde Ordu istisnasız ilericidir, antiemperyalisttir. Hatta bu dönemlerde bile Ordu içinde hâlâ devrimciler vardı ve bunlar da faşist darbeden nasibini almıştı. Fakat Türkiye’nin “sivil” sağcıları açısından Amerikancı ve gerici bir istikrarlı gidiş vardı. Bu miras bugün özellikle AKP tarafından başarıyla sahipleniliyor.
Küçükömer’den Taraf’a Ucube “Sol”
Türkiye’de siyaset ve fikir dünyası öyle garip ki bu sağcıları aklamanın görevlileri de hep kendilerini solcu, özgürlükçü, demokrat olarak tanımlayanlar arasından çıktı. Bu kesimler 60’lı yıllardan beri sol görünümlü halis bir sağcılık yapıyorlar. Bu tipin ilk örneği İdris Küçükömer olmuştu. Onun tezi Türkiye’nin gerçek sağcılarının “Kemalist elitler”, gerçek solcularının ise Hürriyet ve İtilaf’tan o günlere uzanan “halkçı” muhafazakârlar olduğuydu! Küçükömer’in tezinin tek dayanağı ise halk kesimleri içinde sağın etkili olabilmesi ve oy alabilmesiydi. Madem ki solculuk halk içindi demek ki halkın tercih ettikleri de solun ta kendisi olacaktı.
Bu tezler doğal olarak Avcıoğlu, Aybar gibi sol fikir adamlarının ön planda olduğu bir dönemde sadece bir dizi saçmalama olarak görüldü. Çok da ciddiye alınmadan, tahammül edildi geçildi… Bu ucube “solun” hortlayarak karşımıza çıkışı ise çok sonraları AKP’nin iktidara gelişiyle beraber oldu. 80 öncesi fraksiyonlarının Marksizm-Leninizm adına Atatürkçülükten uzak durması, 90’lı yıllarda ÖDP ve EMEP tarzı Atatürk karşıtlığına dönüşmüştü. Bu geçiş bir anda olmadı ama tarihsel bir zorunluluk olarak açığa çıktı. Artık sosyalizm ya da antiemperyalizm gibi iddialardan tamamen vazgeçen bu gruplar, Atatürk’e karşıtlıkta Şeriatçılarla ve PKK’yla birleştiler, daha doğrusu onların yedek gücü oldular.
Bunların sapmasının ardından da AKP faşizmi döneminde AKP’yi solcu ilan etme noktasına kadar ulaşan Taraf tarzı yaklaşımlar ortaya çıktı.
Açılan yolda varılan nokta yeniden sağın, “sol” ilan edilmesi oldu. Tabii bu neo-Küçükömerciler de ilk örnekleri kadar sığ ve sakat fikirliler. Ama Küçükömer’inki bir entelektüel uçuklukla sınırlı kalırken, bunların vardığı nokta açık ajan faaliyeti oldu.
Toplumun ve siyasetin absürd yorumu daha da ileri düzeylere vardırılırken ana eksen Ordu düşmanlığı ve askerle mücadele üzerine kuruldu. Fakat ne 12 Eylül’le ne de onun doğal sonucu olarak ortaya çıkan AKP faşizmiyle, Kürt-İslamcılıkla mücadele edildi. Aksine bunların avukatlığı yapılırken “darbe karşıtlığı” adı altında Cumhuriyet ve demokrasi düşmanlığı yapıldı. “Darbe karşıtı” koalisyon, AKP faşizminin militan gücü, operasyonlarının tetikçisi oldu. AKP faşizminin demokrasiyi ayaklar altına alan, hatta yılların kuvvetler ayrılığı, yargı bağımsızlığı gibi değişmezlerini hiçe sayan sivil darbelerinin destekçisi haline geldiler.
Özgürlükçü ve “darbe karşıtı” olma iddiasıyla yola çıkanlar hem faşist hem de darbecinin ta kendisi oldular! AKP faşizmi operasyonlarını sürdürürken bu güruh hâlâ alkış tutmaya devam ediyor.
Darbe Öcüsü ve AKP’nin Sivil Faşizmi
“Darbe karşıtları” aslında hiç de gündemde olmayan bir “darbe tehlikesiyle” mücadele ediyorlar. Türkiye’de son dönemde yaşanan tek darbe tehlikesi AKP’nin sivil darbesiydi. O da çoktan yapıldı, başarılı oldu ve sınırlarını genişletiyor.
Diğer taraftan içinden geçilen süreç biraz mantık çerçevesinde değerlendirilirse, Türkiye’de ne bir askeri darbe ortamının ne de Ordunun böyle bir niyetinin olduğu açıkça görülür. Ama bu güruh sürekli olarak bir darbe öcüsünü gündemde tutuyor. Bir taraftan AKP her geçen gün yeni bir operasyon yaparak faşist düzenini pekiştirirken, bir taraftan da “darbe karşıtları” insanlarda bir darbe korkusunu diri tutmak için çırpınıyorlar.
Yaratılan bu her şeyi yapmaya hazır darbe öcüsü tabii ki birilerinin çok işine yarıyor. Bu nedenle de bir zamanların “trafik canavarı” gibi sürekli gündemde tutuluyor. Bu öcü kullanılarak halkın yüreğine bir korku salınıyor. Fakat bu korku “darbe olacak” korkusu da değil. Tam aksine bu “acaba beni ne zaman darbeci ilan edip içeri tıkacaklar” korkusu olarak muhaliflerde ortaya çıkan bir ruhsal olgu. Yani Türk milleti Ordu’dan gelecek bir darbenin korkusu içinde değil ama AKP tarafından çoktan yapılmış olan sivil faşist darbenin kendisine dokunmasının korkusu içerisinde.
Tam da bu noktada asker tutuklamalarının, Ordu’yu tasfiye planının anlamı biraz daha belirginleşmiş oluyor. Tutuklanan subaylara bakıldığı zaman tümünde ortak olan bazı özellikler göze çarpıyor. Bir kere tutuklananların tümü de PKK’ya karşı ciddi mücadele vermiş isimler. Bunun yanı sıra şu da açık ki 28 Şubat süreci döneminde gericilikle mücadele edenler de asla unutulmamış, AKP tarafından bir kenara not edilmiş ve şimdi tek tek bunlardan intikam alınıyor. AKP’nin bazı isimleri yıllardır fişlediği ortaya çıkıyor. Bir de bu askerlerin hepsinin de NATO sürecini öyle ya da böyle sorgulamış isimler olması dikkat çekiyor.
Bu durumun farkında olan vatandaşlar arasında AKP’ye, PKK’ya ve ABD’ye karşı durmanın bedelinin faşizm tarafından tutuklanmak olduğu fikri yaygınlaşıyor. Bir taraftan da AKP milletvekilleri, muhaliflerin kanının bozukluğundan dem vuruyor. Ya da artık fişleme sırasının kendilerinde olduğunu söylüyorlar. Çok açık bir şekilde Türkiye’de AKP sivil faşizmi sağlamlaştırıyor. Bunu sıradan insanları ve muhalefeti de sindirerek yapıyor. Fakat birileri de bu operasyonun tam merkezinde yer almalarına karşın “darbe karşıtlığı” söylemiyle Kürt-İslam faşizmine açık kredi veriyorlar, faşizm silindirinin geçeceği yolları daha o gelmeden temizliyorlar.
Faşizm ayrı bir güç olarak örgütleniyor. Bugüne kadar karşımıza çıkan tüm güç odaklarını ortadan kaldırarak yoluna devam ediyor. Farklı bir yapı geliştiriyor. “Darbe karşıtları” bu operasyonun içinde çok önemli bir rol üstleniyorlar.
“Darbe Karşıtının” Özlemi: Devlete Karşı Faşist Devlet
Kendisini “darbe karşıtlığı” ile tanımlayan kesimin asıl karşı olduğu şeyin Ordu’dan da öte Türk Devleti ve Cumhuriyet rejiminin ta kendisi olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Sonuçta bu koalisyonun içinde kimileri Şeriat devleti için, kimileri İkinci Cumhuriyet adına, kimileri de Marksist devlet karşıtlığı görünümü altında “devlet karşıtıdırlar”. Ordu’nun bu kadar saldırıya hedef olmasının temelinde de onun devletin kolluk gücü ve baskı aygıtı olarak değerlendirilmesi yatmakta. Fakat “darbe karşıtı” koalisyonun bu noktada tüm tezleri yine son derece tutarsızdır.
Birincisi, devletin kolluk kuvveti olarak Ordu’ya bu kadar düşmanlık yapanlar, devletin bir başka kolluk kuvveti olan polis teşkilatını asla hedef almazlar. Hatta zaman zaman bu kesim, polisin düzenlediği “Kürt çalıştaylarına” katılır, hatta eski polisleri, MİT’çileri baş tacı eder, yayın organlarında yazar yapar. Burada Ordu ile polis arasında bu ayrımın yapılmasının hem kurumsal hem de ideolojik bir anlamı olduğu görülür.
Polis, İçişleri Bakanlığına yani AKP’ye bağlıdır, Ordu ise kendi kuralları olan farklı bir yapıdır. Bir anlamda Ordu devleti, polis ise hükümeti temsil eder. Ayrıca Ordu genellikle Atatürkçü, laik ve emperyalizm karşıtıyken, Emniyet içindeki cemaat yapılanması da malumdur. Demek ki “darbe karşıtları” burada önemli bir çifte standarda imza atmaktadırlar. Ordu’nun tasfiyesi açıkça savunulurken, polisin bunun karşısında ağır silahlarla donatılması koalisyon tarafından da desteklenir. Bu anlamda ortaya “Nizam-ı Cedit” yapılanması tezleri de ortaya atılır. Polisin Cumhuriyete ve Ordu’ya karşı açık bir faşist güce, kara gömleklilere dönüştürülmesine “sivil SS teşkilatı” taraftardır.
Tabii polis-asker ikilemi işin sadece bir boyutudur. Bunu hazırlayan esas etken bizim açımızdan çok daha kafa açıcıdır. AKP faşizmi neden devlet düşmanlığını bu kadar körüklemektedir?
Burada ana mesele AKP’nin devlet içinde alternatif bir faşist devlet, kolluk kuvveti ve hukuk yaratma stratejisidir. Bugün AKP, özellikle belediyeler aracılığıyla kurduğu devlet içindeki devleti, kendi hukuku olan bir alternatif faşist devlet olarak örgütlüyor. Bunun önündeki tek engel olarak görülen “eski devletin” ordusu da esas düşman ilan ediliyor.
“Darbe karşıtları” ise devlete bu kadar karşı durup neredeyse anarşizan bir tutum alıyormuş gibi görünürken AKP’nin içten içe geliştirdiği bu alternatif faşist devleti görmezlikten geliyorlar. Hatta tüm eylemlerini bu gücün kanatları altına sığınarak yapıyorlar, tüm yazılarını, haberlerini bu odağın servis ettiği “bilgilere” dayanarak yayınlıyorlar.
AKP’nin faşist alternatif devleti hatta bunun da ötesinde faşist ABD devleti bunların varlık nedenidir. “Darbe karşıtlarının” devlet düşmanlığını bir kez de AKP’ye ve Amerikan devletine göstermelerini beklemek onlardan özleriyle çelişen bir şey istemek olacağı için tabi ki anlamsızdır.
Emperyalizm Destekli Sivil Faşizm
Faşizmin öyle bir cazibesi var ki kapılan kapılana... Hele bir de arkasında ABD desteği varsa değmeyin gitsin! “Darbe karşıtı” isimli sivil faşist güruh da gücünü bu etkiye dayanarak oluşturdu. Öyle ki “Özel Kuvvetler Komutanlığı, Seferberlik Tetkik Başkanlığı kaldırılmalı” ya da “darbeciler bizim çevremizde de var” diyen yazarlar, “Ergenekon mağduru” Cumhuriyet gazetesinde bile görülmeye başlandı. Süreç ilerledikçe bu tip saf değiştirmelerin daha da çoğalabileceği göz önünde bulundurulmalıdır. Ordu’nun inisiyatifinin yoğun olduğu dönemlerde Ordu’ya dayanmayı strateji edinenlerin, süreçle beraber hesapları da değişecektir. Devrimcilikten ve gerçek antiemperyalizmden nasibini almamış tüm kesimler için bu ihtimal geçerli ve günceldir.
Ordu’ya yönelen saldırının iki boyutundan biri Ordu’yu zayıflatarak, Türkiye’nin emperyalizmin planları, özellikle de Kürdistan projesi karşısında savunmasız kalmasını sağlamak. Diğer bir amaçsa Ordu’nun Türk siyasetindeki etkisini kırarak, AKP’yi tek güç haline getirmek… Fakat önemli bir başka boyut da Ordu’dan ve muhalefetten hesap sorma planını uygulamaktır.
Komutanları, PKK’yla mücadele edenleri, 28 Şubatçıları tutuklatan, operasyonlara tabi tutan AKP, bir taraftan Ordu’yu sindirirken, bir taraftan da muhalefeti sindirmenin yollarını arıyor. Aslında hem komutanlardan hem de muhalefetten Cumhuriyet mitingleri gibi kitleselliği yakalayabilmiş AKP karşıtı eylemlerin hesabı sorulmak istenmektedir. Bundan sonra AKP’ye ya da ABD’ye en ufak bir eleştiride bulunacak kişinin veya kurumun Ergenekoncu ilan edilme tehlikesini göze alması gerekecektir. Bu açık bir faşist operasyonun başarılı oluşudur. Muhalefet etmenin korkulacak bir şey olduğu rejimin adı herhalde demokrasi olamaz. Bu AKP’nin kurduğu sivil Kürt- İslam faşizmi rejimidir. Bu faşizmin politik düzlemdeki bir dayanağını da “darbe karşıtlığı” oluşturur.
AKP de “darbe karşıtları” da sadece Atatürkçülere karşıdır. Onları darbeci ilan etmektedir ve onlardan hesap sorulmasını istemektedir. 12 Eylülcülerden bırakın hesap sorulmasını, adlarının bile geçmesine izin verilmemektedir. Çünkü 12 Eylül’e dokunulsa ABD’ye de dokunulması gerekir. Oysa “darbe karşıtlarının” tek derdi Ordu’nun ABD karşıtı dönemleridir. Burada biraz daha ayrıntılı durmak gerekir.
“Kutsal ittifakın” Ordu Karşıtlığının Temeli: Ordu’da Gelişen ABD Karşıtlığı
Türkiye’nin NATO üyeliğiyle başlayan Ordu’daki Amerikancılaşma sürecinin sonucunun 12 Mart ve 12 Eylül müdahaleleri olduğu açıktır. 50’li yıllardan itibaren Ordu’nun içinde gelişen ve özellikle de üst kademeleri etkileyen bu ABD taraftarı etki özellikle 1980’de Türk Solunun ve Atatürkçülüğün ezilmesinde Ordu’nun kullanılmasını da beraberinde getirdi. Bu süreç aynı zamanda Ordu içindeki devrimci ve antiemperyalist unsurların da tasfiyesi anlamını taşıyordu. Özellikle 12 Eylül’ün yaptığı Atatürkçü subay kıyımı, ancak bugünkü AKP sivil darbesinin yaptığı kıyımla karşılaştırılabilir. Daha önce benzer bir kıyım da bilindiği gibi Talat Aydemir liderliğinde ayaklanan subaylara ve devrimci Harp Okulu öğrencilerine yapılmıştı.
Her şeyin olduğu gibi NATO sürecinin de bir sonu vardı. NATO’da Türkiye’nin tek varlık nedeni bir Sovyet saldırısı karşısında Batı ülkelerine kalkan olarak görev yapacak olmasıydı. Yani Türkiye, NATO’nun ileri karakolu olmaktan ziyade bir Doğu Bloğu saldırısını kendi topraklarında sönümlendirerek NATO’nun gerçek sahiplerinin göreceği zararı azaltacak bir alandı. Sonuçta 1990’lı yıllar geldi. Sovyetler ve Doğu Bloğu çöktü. Artık ABD emperyalizmi gerçek düşmanına, ezilen uluslara yönelecekti.
Bu saldırılardan ilki olan I. Irak saldırısı Türk Ordusu açısından da bir şeylerin ilk kez sorgulanmasını getirmişti. Dönemin Genelkurmay Başkanı Necip Torumtay’ın ABD planını uygulamamak için istifa etmesi, uzun yıllar sonra ilk kez Ordunun üst kademesinden ABD’ye karşı bir ses yükselmesiydi. Artık Türk subaylarının gördüğü açık bir gerçek vardı. ABD’nin tüm stratejisi Türkiye’de Şeriatçıları desteklemek ve Kürt devletinin kuruluşunu sağlamak üzerine yapılanmıştı. Böylelikle aslında ABD’nin hiç de Türkiye’nin dostu ya da stratejik ortağı olmadığı da açığa çıkmış oluyordu. Bundan sonra NATO konseptinin ve Batı ittifakının ciddi olarak sorgulanacağı dönem başlamıştı.
Arada geçen Doğan Güreş dönemini bir kenara bırakırsak İsmail Hakkı Karadayı’nın ve Hüseyin Kıvrıkoğlu’nun dönemleri Şeriata ve Kürtçülüğe sert tavır alınan dönemler oldu. Aynı zamanda bu Genel Kurmay Başkanlarından Kıvrıkoğlu ABD ziyaretinde bulunmadı. Daha sonraki yıllarda Tuncer Kılıç’ın açıklamasında belirttiği gibi Ordu, NATO konseptini artık terk etmişti. Alternatif olarak Rusya ve Çin’in adlarının zikredilmesi eleştirilebilir. Fakat yine de uzun yıllar sonra ilk kez ABD açıktan eleştirilmişti.
İşte artık bu noktadan itibaren ABD de Türk Ordusu’nu tehlikeli bulmaya başlamıştır. Ordu’nun Atatürk’ten miras antiemperyalizmi yeniden gündeme getirmesi, ABD açısından 1919 yılının Türk direnişi kâbusunu yeniden yaşamak demekti. ABD’nin, Ordu’yu tasfiye etmek için harekete geçmesinin nedeni de birebir bu kaygıdan ileri geliyordu. ABD, Ordu düşmanı kontrgerillayı da bu dönemde oluşturdu. Tüm işi Ordu’ya saldırmak olan bir “aydınlar grubu” bizzat Amerikan istihbaratının elinde büyütüldü.
Yukarıda da belirttiğimiz gibi “kutsal ittifakın” tüm bileşenlerinin Cumhuriyet ve demokrasiye düşman olmak için kendine has sebepleri vardı. Fakat esas birleştirici olan neden ABD’nin nedeniydi: Türk Devletini ve Ordusu’nu tasfiye ederek, ikinci İsrail’in yani Kürdistan’ın kuruluşunun önünü açmak.
Bu planın parçalarını oluşturan “darbe karşıtları” da öyle ya da böyle bu neden dolayısıyla ABD dostluğunda birleşmektedirler. Darbe karşıtlığı söyleminin demokratlıkla hiçbir ilgisinin olmadığı, tek bağlantısının emperyalizmle olduğu çok açıktır. Burada “darbe karşıtlığının” bir yönünü daha ele almalıyız. İşin özünde yatan ve Türk karşıtlığı olarak tanımlayabileceğimiz duruş tüm düğümleri çözmektedir.
“Darbe Karşıtlarının” Esas Duruşu: Antiemperyalizme ve Türklüğe Düşmanlık:
En nihayetinde “darbe karşıtlığının” temelinde olan şey Üçüncü Dünyacılık, antiemperyalizm, milliyetçilik gibi duruşlara karşı geliştirilen düşmanlıktır. Bunların Atatürk’e, Chavez’e ya da Talat Aydemir’e asker oldukları için karşı oldukları ilk anda düşünülecek ama derinlemesine bakıldığı zaman dağılacak olan bir sanı. Onların bu isimlere esas düşmanlığı antiemperyalist olmalarındandır. Yoksa asker olmalarından değil. Son yıllarda yaşadığımız olaylarda da görüldüğü gibi darbe karşıtı kesimin tümü Hilmi Özkök tarzı askerleri çok sever.
Demek ki bir askere düşman olmanın nedeni “darbe karşıtları” açısından sadece asker olması değil, emperyalizme karşı bir siyasal duruşunun olmasıdır. Fakat “darbe karşıtlığı” söyleminin gelip düğümlendiği esas nokta aslında Türk karşıtlığıdır. Bunu da özellikle “soykırımcı Türk Ordusu” tezleri üzerinden geliştirirler.
Bu soykırımcılık iddiasının hem çok ideolojik hem de çok pratik iki anlamı var. Birincisi Türk Ordusu’nun soykırımcı olduğunu iddia etmek, Batılıların Türk düşmanlığı yaparken kullandıkları söylemi birebir kabul ettirmek ve onaylamak demek…
Bu işin Batıcı, ırkçı ideolojik tarafını oluşturuyor.
Diğer taraftansa işin pratik politikada emperyalizme getirdiği fayda daha da fazla… Ergenekon operasyonlarının gelip dayanacağı son noktanın da burada olduğunu görüyoruz. Sonuçta Türk Ordusu’nun Kürtlere soykırım uyguladığı gibi bir iddianın kabul ettirilmesi, Türk subaylarının Lahey’de “savaş suçlusu” olarak yargılanmasından başlayarak Türkiye’ye yönelik bir NATO-ABD müdahalesine varacak sonuçlara gebedir.
Yani aslında her şey düşünülmüş ve tasarlanmış bir planın, emperyalist tezgâhın parçaları. ABD, “darbe karşıtlığı” örgütlerken, AKP’nin sivil kontrgerilla teşkilatını yapılandırırken tüm hesabını çok iyi yapmış olarak yola çıktı. Bu yolda ileri süreceği kutsal ittifak bileşenlerini kendisi belirledi ve bu işin öncülüğünü yapacak olanları belirleyerek devşirdi.
Bizin açımızdan, devrimciler, milliyetçiler, Atatürkçüler açısından önemli olan emperyalizmin hesaplarını doğru anlamak ve stratejimizi de ona göre kurmaktır.
AKP Faşizmine Karşı Millet Stratejisi
Sonuç olarak kendisini “darbe karşıtı” olarak tanımlayanların bilinçli bir ihanet içinde oldukları ortadadır. ABD’nin bu haince asker düşmanlığını sonuna kadar kullanacağı da bellidir. Yazımızın başlığında sorduğumuz sorunun cevabı da aslında açıktır. “Darbe karşıtı” koalisyonun demokrasiyle hiçbir ilgisinin olmadığı kesindir. Tam tersine bunlar AKP faşizminin Türk Ordusu’nu ve muhalefeti ABD çıkarları için ezme planın paramiliter faşist birliklerinden, kara gömleklilerden başka bir şey değillerdir.
Fakat diğer taraftan Ordu’nun Türkiye’yi kurtarmasına endeksli akımların, stratejilerin çıkışsızlığı da açıkça görülüyor. Hiçbir toplumsal örgütlenme yapmadan girişilen bu tarz bir yol her zaman açık felaketlerle sonlanmaya mahkumdur. Türkiye’nin ihtiyacı devrimci siyasettir.
Bunların yarattığı çıkışsızlığı aşabilecek tek yol gerçek bir sivil halk hareketinin örgütlenebilmesidir. Bu da ancak Atatürkçülük temelinde, milliyetçiliği ve solu kitlelerle birleştirebilecek bir siyasal örgütlenmenin aracılığıyla olabilecektir. Ordu’yu kurtarabilmenin tek çaresi gene milletin kurtarıcılığına başvurmaktadır.
Türk milleti, vatanını da, Ordusunu da ancak kendi gücüyle kurtarabilecektir. İşte Atatürkçü Parti de bu nedenle vazgeçilmez bir ihtiyaçtır.
Demokrasinin yolu emperyalizm karşıtlığından geçer. “Darbe karşıtlığından” değil…