Hüseyin Adıgüzel
AKP ve Türk Ordusu
AKP’nin Ordu Korkusu
AKP iktidara geldiği ilk günden itibaren, en büyük endişeyi ve dolayısıyla korkuyu TSK’nın varlığından duymuştur. Türk hükümeti ile Türk Ordusu’nu karşı karşıyaymış gibi gösteren bu durum; ilk bakışta, çelişkili gibi görünmektedir. AKP’nin niçin kurulduğunu ve nereden gelip nereye gittiğini gözlemleyenler ve düşünenler için bu durum hiç de çelişki göstermez. Çünkü; AKP ve onu kuranların zihniyeti, ilk eğitimlerini aldıkları günden başlayarak Atatürk ve onun ordusunun düşmanlığı üzerine bina edilmiştir. Atatürk; lâik ve milliyetçi Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran, kurumlarını oluşturan ve kurumların işlemesini sağlayan tek adamdır. Türk Ordusu ise, Türkiye Cumhuriyeti’ni içten ve dıştan gelebilecek tehditlere karşı savunma görevini üstlenmiş olan silahlı devlet kuvvetidir. Yaptırım gücünü Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’ndan alır.
Yani, Türk Ordusu, Atatürk’ün “en büyük eserim” dediği cumhuriyeti ve kurumlarını “içten ve dıştan gelebilecek tehditlere karşı korumak” görevini yerine getirmek üzere kurulmuştur. Bu görevini de bugüne kadar başarıyla yerine getirmiştir. İnancımız odur ki, bundan sonra da getirecektir.
AKP’nin kurmayları -geçmişlerini bir yana bırakıyorum- iktidara geldikleri ilk günden itibaren sergiledikleri tutum ve davranışlar ile, Türkiye Cumhuriyeti’ni, Cumhuriyetin temel kurumlarını ve onları kuran insanı, bir düşman gibi algıladıklarını, söz ve davranışları ile çok açık olarak göstermişlerdir. Bu temel düşünce, AKP ve zihniyetini taşıyanların olmazsa olmaz ilk kuralıdır. Bu zihniyetin, Türkiye Cumhuriyeti’ni, kurumlarını, onları kuran ve yaşatan insanı, Türk siyasi hayatından silme gayretleri, Cumhuriyet ile birlikte başlamış, gelişmiş ve bugünlere kadar gelmiştir.Düne kadar, bu zihniyete yukarıdan bakan, onu önemsemeyen, hatta alay eden sözde Atatürkçüler, sözde Ordu yanlıları, ortamın bu hale gelmesinde, en az getirenler kadar sorumludurlar.
Ordu Düşmanığlığında AKP-ABD-AB İttifakı
Bu zihniyetin mensupları, düşman gibi algıladıkları Türkiye Cumhuriyeti’ni ve kurumlarını koruyan, silahlı bir kuvvetin varlığını her zaman hissetmişler, Ordu’nun varlığı onları her zaman tedbirli olmaya zorlamış ve birkaç denemenin sonuçlarını görerek güçlenecekleri güne kadar beklemeyi yeğlemişlerdir.
Şimdi, kendilerini güçlü hissettikleri günlere gelmişlerdir. Çünkü, ortam tam istedikleri gibidir. ABD ve AB Atatürk’ten ve Türk Ordusu’ndan rahatsızdır. Bilhassa ABD bazen bu rahatsızlığı açık olarak bazen de kapalı kapılar ardında söylemekte, hükümete, ordunun yıpratılması hususunda gerekli lojistik desteği vermektedir.
AKP iktidarı ve onun işbirlikçileri, Cumhuriyetin kurulduğu ilk günden bu yana, en büyük güce ulaşmış ve eline geçirdiği fırsatları, iç ve dış destekleri ile kullanır hale gelmiştir. Türk Ordusu, esas görevinin dışında, içinden bazı kişilerin yapmış oldukları hatalar yüzünden kendini savunamaz duruma düşürülmüştür.
Fırsatı bulanlar, yıkmayı düşündükleri Cumhuriyeti ve kurumlarını koruyan güce bugünlerde bu yüzden saldırmaya başladılar. Ergenekon, Balyoz, Sarıkız, gizli tanıklar, hayali senaryolar, kimin gömdüğü bilinmeyen silahlar derken birbiri ardınca gelen darbe söylentileri kargaşası içerisinde, TSK’ın emekli ve muvazzaf subayları tutuklanmaya başladı.
Neden?
Nedeni açık! Türk Ordusu’nu Türk milletinin gözünden düşürmek ve yıpratmak... Dünya kamuoyuna Türk Ordusu’nu milletinin düşmanı ve darbeci olarak sunmak!
AKP PKK’yla Savaşanları Cezalandırıyor
Tutuklanan emekli ya da muvazzaf subaylarının dikkati çeken bir özelliği olduğunu burada kaydetmeliyiz. Bunların büyük çoğunluğu PKK terör örgütü ile savaşta en önde bulunan insanlardır. Bu durum ister istemez, aklımıza, PKK ile savaşmanın vatanseverlik değil, bir suç olduğu düşüncesini getirmektedir. Görünen tabloda, hükümet PKK ile savaşanları cezalandırmaktadır.
Hükümet göreve geldiği ilk günden beri devletin tüm kurumları ile “ kavga” etmiştir. Hatırlayınız, önce Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer ile başlayan kavga, sonra Yargıya, ardından YÖK’e sıçradı. Cumhurbaşkanlığı makamı ve YÖK Başkanlığı el değiştirdikten sonra, şimdi sıra Yargıya geldi. Bakın hükümet şu anda kimlerle kavgalı: Yargıtay, Danıştay, Anayasa Mahkemesi ve Türk Ordusu... Yani yüksek yargı sırada, onu da ele geçirdikten sonra sıra Ordu’ya gelecek. Doğal gidiş bunu gösteriyor. Biraz tarih bilenler, Hitler’in iktidarı nasıl ele geçirdiğini, iktidar olduktan sonra Faşist Nazi devletini nasıl kurduğunu iyi bilirler. Bu gidiş ona benzemiyor mu? Hatta Hitler’in yaptıklarından daha ileri yönleri var, “özel yetkili savcılar” gibi.
AKP’nin Cumhuriyet ile Hesaplaşması
Şimdi konumuza dönelim ve durumu bir daha gözden geçirelim: Bir tarafta; arkasına aldığı ABD ve AB güçleri ile, “normalleşme” ve “demokratik açılım” diyerek özel yetkilerle donatılmış savcıları harekete geçiren ve bazı kişileri (genelde PKK düşmanı ve hükümet karşıtı) tutuklattıran bir hükümet; diğer tarafta eli ayağı bağlanmış, kendi hükümetine karşı, kendini savunamaz duruma düşürülmüş Türk Ordusu... Bu yüzden Atatürk’ü ve onun eserlerini savunma görevi millete düşmüştür. Öyle bir duruma gelinmiştir ki, yarın kimin tutuklanacağı, sıranın kimde olduğu belli değildir, ama görünen köy kılavuz istemez; adım adım en tepeye yaklaşılmaktadır.
İlk bakışta çelişki gibi görünen bu durum, aslında, bünyenin kabullenemediği olguların, birtakım çevrelerce hayata geçirilme ve kendilerini zorla kabul ettirme isteğinden kaynaklanan anormal bir durumdur. Çünkü, Cumhuriyet dönemi boyunca, kendilerini Cumhuriyetten dışlayan, Cumhuriyeti, geçen 85 yıl içinde içine sindiremeyen ve düşman gören bir grup, kendilerine haksızlık yapıldığını ve bu haksızlığı ortadan kaldırmak için siyasallaşarak ülke kaderine hakim olmayı başardı.
AKP denilen bu siyasi oluşum, bu tip insanların kurduğu bir partidir. Cumhuriyetin ilk günlerinden itibaren Cumhuriyetle kavgası olanların partisidir. Bu parti, doğasında var olan “intikam” duygusunu ön plana çıkararak toplum katmanlarını bir bir germeyi maksat olarak seçmiş gibi görünüyor. Bunun elbette kendilerine göre, bir çok nedeni var. Ama göründüğü kadar en önemli neden, AKP’nin ve yandaşlarının bu gergin politikadan beslenmesidir, diyebiliriz.
Bugün, ülkenin bütün zenginliklerinin: madenlerinin, bankalarının, en stratejik kurumlarının yabancı şirketlerin yönetimine verilmesinin temel amacı, bu politikanın dıştan destek bulması isteğinden başka bir şey değildir. Ekonomik alandaki bu iş birliğinin, siyasi alana yansımaması mümkün değildir. Almayı, satmayı çok iyi beceren bir hükümetin, bu alışverişi gözardı etmesi de mümkün olmazdı ve olmadı. Böylece cephe her yönden genişledi ve güçlendi.
Ordu Gericelere Hep Engel Çıkardı
Bu cephenin, Cumhuriyetin ilk 80 yılında, maksatlarını hayata geçirmede en büyük engel daima, Türk Ordusu oldu. Menemen olayı, iç isyanlar, Şeyh Said olayı, bunların bazılarıdır. Yani, bir taraf maksadını hayata geçirmeye çalışırken diğer taraf, yasalar çerçevesinde bunu engellemeye çalışmıştır.
Bu yüzden, eline iktidarı geçiren bu zihniyet, bugün, geçen 80 yılın acısını çıkarmaya, intikam almaya çalışmaktadır. “40 yıl bizi fişlediler, camiye giden, başı türbanlı kim varsa fişlediler. Şimdi sıra bizde, bizde onları fişliyoruz.” sözleri, içteki duyguların dışa vurmasından, 80 yıllık kinin açığa çıkmasından başka bir şey değildir.
Tüm olanları yurt içinden CIA ajanları ile, yurtdışında en gelişmiş teknolojik araçlarla izleyen ABD, kendi çıkarlarına hizmet edeceğine inandığı bu hükümete büyük destek vermektedir. Demokrasi, insan hakları, normalleşme gibi kulağa hoş gelen bazı söylemleri kullanarak ülke içinde istediğini yaptırır duruma gelmiştir. Burada akla şöyle bir soru gelebilir: ABD’nin bundan ne çıkarı var ki bu desteği veriyor? Bu soruya şöyle cevap verebiliriz:
Irak’ın işgali sırasında TBMM, ABD’nin isteklerini reddetti. Burada ordunun üst kademesinin de büyük etkisi oldu. Yani Türk Ordusu üst kademesi, ABD isteklerine karşı çıkmaya başladı. Ordu içinde ABD hegemonyası yavaş yavaş kırılıyordu. Bunun önlenmesi gerekiyordu ve gereği yapıldı.
Ergenekon Operasyonunun Ardında ABD Var
İkincisi, yapılan anketler, Türk milletinin % 90’ının ABD karşıtı olduğunu gösteriyordu. Bu durumu ortaya çıkaran o günlerde yükselen milliyetçilik ve ulusalcılık duygularıydı. Bu duyguları körükleyenler ortadan kaldırılırsa normale dönülebilirdi. İşte Ergenekon ve diğer darbe planları bu ekip tarafından hazırlanarak sahneye kondu. Tutuklamalar başladı. Ve, ABD’nin BOP’una bir eş başkan gerekiyordu, ki o da kendiliğinden bu görevi kabul etmişti. BOP’a eş başkan olmak demek, ABD çıkarlarına hizmet etmek demekti. Bütün bunlar ABD’
nin AKP iktidarının yanında yer almasını sağladı. Eylem planı adı altında ortaya çıkarılan bütün plan ve programlar, malum çevrelere Türkiye’de görevli CIA ve ABD personeli tarafından servis edildi. Onlar da sahibinin sesi olarak bunları yayınladılar.
ABD, Türkiye’de kendi çıkarlarına hizmet eden bir hükümet görmek istiyor, ABD kendi ordusunun yerine kullanacağı bir ordu istiyor, ABD kendisine destek veren bir kamuoyu istiyor ve ABD, ABD’nin çıkarlarını savunan bir Türkiye istiyor. Bu isteklerini hayata geçireceğine inandığı için de AKP iktidarını destekliyor.
Türk Ordusu’na yöneltilen suçlamaları şöyle sıralayabiliriz: Darbeci olmak, dindar insanları ve dini kurumları ortadan kaldırmak, faili meçhul cinayetler düzenlemek ve dolayısıyla, mevcut hukuk düzenini ortadan kaldırmak… Bu suçlamaların hepsi, güya belgeli ve kanıtlı… Yazılı binlerce sayfalık evrak, gizli tanıklar, telefon dinlemeleri de suçlamaların kanıtları… Bu suçlamalara hedef olan yüzlerce insan şu anda tutuklu ve mahkemeye çıkarılacakları günü bekliyorlar, bazılarının davaları da devam ediyor.
Durum bu! Baştan son gözaltılara ve tutuklamalara şöyle bir baktığınız zaman, garip şeyler olduğunu görürsünüz. Mesela: Ordu’nun bir emir komuta zinciri vardı. Yani, emir en üstten gelir ve en alt birime kadar uygulanır. Emir ve komuta zincirinin dışına hiç kimse çıkamaz.
1. Ordu’da bir olaydan bahsediliyor. Birçok muvazzaf subay ve emekli subay tutuklanıyor. Ama emir komuta zinciri içinde, o emri veren en yukarıdaki kişilere dokunulmuyor. Ordu komutanı tutuklanıyor, onun üstündeki Kara Kuvvetleri Komutanı ve Genel Kurmay Başkanı serbest olarak geziyor. Böyle bir durum söz konusu ise, bundan iki komutanın da haberinin olmaması mümkün değildir.
O zaman niçin böyle bir uygulama yapılmaktadır?
Hedef Darbecilerse 12 Eylül’e Niye Dokunmuyorlar?
Bu arada başka bir hususa da değinelim: Tutuklanan bu insanlar darbe yapmamışlardır. Düşünmüş olabilirler. Bu mümkündür. Bunlar düşündükleri için tutuklanırlarken gerçekte darbe yapanlar, parlamentoyu feshedenler serbestçe dolaşıyorlar. 12 Eylül darbesini yapanlar neden tutuklanmıyorlar? Neden onlardan yaptıkları darbenin hesabı sorulmuyor? Bu ne perhiz, bu ne lahana turşusudur?
Durum böyle olunca da, insanın aklı karışıyor; darbeleri önleyeceğiz diyorsunuz, darbe yapanlara dokunmuyorsunuz! Öyle ise sizin amacınız darbecilerle uğraşmak değil, başka maksadınız var.
Nedir bu maksadınız? Bunu hiç allayıp pullayarak “darbeleri önlemek ve darbecileri cezalandırmak” diye sunmayınız, yutmazlar! Aslında maksat belli; yukarıda söylemiştik, ama tekrar edelim; Cumhuriyeti ve onun kazanımlarını ortadan kaldırmak, Türk Ordusu’nu yıpratarak savaşamaz hale getirmek! Ve Kürt-İslam faşist diktatörlüğünü kurmak! Toplumu bir korku dalgası içinde sindirmek!
Türk Ordusu’nun Tarihsel Geleneği
Türk Ordusu, Türkiye Cumhuriyeti’ni koruma ve kollama görevini üstlenmiş, en büyük organize güçtür. Tarihin derinliklerinden gelen bir geleneği, büyüklüğü ve saygı uyandıran bir görünüşü vardır.
Doğu Hun Hakanı Mete’nin kurduğu ilk ordunun, Türk Ordusu’nun kuruluş tarihi olarak alındığını biliyorum. Ama, bana göre, bu tarih doğru değildir. Mete’den önce tarih sahnesine çıkan İskitlerin, Kimmerlerin, Subarların, Azların, Azerlerin de orduları vardı. MÖ III. binyıllarda yaşayan İskitler, bilim adamlarınca, dünya tarihinde en güçlü ordu birimi oluşturan ve modern silahlar kullanan ilk halk olarak gösterilir. Gerçekte, Türk Ordusu’nun yaşı, bugün söylenenden en az iki bin yıl daha eskidir.
“Ordumuz Türk birliğinin, Türk kudret ve yeteneğinin, Türk vatanseverliğinin çelikleşmiş bir ifadesidir.
Ordumuz Türk topraklarını korumak ve Türk ülküsünü gerçekleştirmek için harcamakta olduğumuz sistemli çalışmaların yenilmesi imkansız gücüdür” (M. K. Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, s. 387)
Atatürk ordumuzu böyle tanımlıyor. Böyle bir orduya ihtiyacımız olduğu çok açık… Çünkü; stratejik bir konumdayız, tarihi geçiş yollarının üzerindeyiz, topraklarımızda (Kürtler ve Ermeniler) gözü olanlar var. Kuzeyimizde tarihi düşmanımız Rusya, batıda Yunanistan, kuzeybatıda Bulgaristan var ve hepsinin bizimle bir hesabı var.
Bağımsız ve özgür yaşamamız, Ordumuzun gücü ve varlığı ile yakından ilgilidir. Bu yüzden Türk Ordusu’nun şartlar ne olursa olsun, yıpratılmasını, gücünün azaltılmasını kabullenmemiz mümkün değildir. Her kurumda olabilecek çürükler, ayıklanabilir, ama hiçbir kurumumuz yıpratılamaz. Amaç çürükleri temizlemek olsa, bugün uygulanan yöntemin dışında yöntemlerle bu iş kolaylıkla yapılabilir. Eğer yapılmıyorsa, bunda bir maksat aramak da bizim hakkımız olur.
AKP’nin Hukuksuz Hukuku
Bugün yapılanlara baktığımız zaman, ortadaki manzaranın iç açıcı olmadığını rahatlıkla söyleyebiliriz. “Daha çok demokrasi”, “demokratik açılım”, “daha ileri demokrasi”, “insan hakları” diyenlerin, davranışlarına, konuşmalarına baktığımız zaman, bu söylenenlerin, aldatmacaya yönelik olduğunu rahatça söyleyebiliriz.
“Hukuk herkes içindir” diyenlerin, gözaltılarda, ev baskınlarında, mahkemelerde uyguladıkları yöntemlerin hukuk ile bir ilgisinin olmaması, daha çok demokrasi, demokratik açılım, sözlerini dilinden düşürmeyen başbakanın medyaya meydan okuması ve bunu AB baş müzakerecisi bakanın savunması, eleştirilere tahammülünün olmaması, “Ananı da al git” demesi, kendisini eleştirenleri mahkemeye vermesi (cumhuriyet tarihinin en çok mahkemeye veren başbakanıdır), Adalet Bakanının sabahın 6’sında savcıları toplayarak onlara emirler vermesi, yukarıda söylediklerimizin sıradan kanıtlarıdır. Bütün bunlar, herkesin kafasını bulandırmakta, yapılanların arkasında başka şeyler aramasını gerekli kılmaktadır. Öküz altında buzağı aranmaz, ama, burada inanın, aranıyor.
Yalan, dolan ve aldatmacalarla, bu iş nereye kadar gidecektir? Zamanını bilmiyorum, ama, bildiğim bir şey var; bir gün duvara toslayacaklardır. Geldikleri gibi gideceklerdir, ama, verdikleri zararı, yaptıkları tahribatı ortadan kaldırabilmek için de yıllar gerekecektir.
Milletten başka güvenecek güç yoktur. Millet, gereğini yaptığı zaman, yerle yeksan olacakların feryatlarını şimdiden duyar gibiyim. Tek yapılacak şey, milleti örgütlemek, millete yapılanları açık olarak anlatmaktır. Bu siyasi partilerle bu işin olmayacağını artık sağır sultan bile anladı. Bu yüzden, Atatürkçülere, milliyetçilere, devrimcilere düşen görev çalışmak, çalışmak ve çalışmaktır.